• Aslında pazar günü tatil yapan makinelerden ibaretler, morgdan bir günlüğüne salıverilmiş işçi zombilerden başka bir şey değiller. Şu zavallı orospu çocuklarının heyecanlı kahkahalarını dinleyin. Birileri bir anlığına tasmalarını çıkardığı için kendilerini bu kafenin, hatta dünyanın efendisi sanıyorlar.
  • 256 syf.
    ·12 günde·10/10
    Alıntı ve spoiler içerir

    Bahanelerin arkasına sığındığınız oldu mu hiç? Gerek olmadığı halde yalan söylediğiniz oldu mu peki? Yapmanız gerekeni yapmadığınız zamanlar? Mesela ertesi gün sınavınız olduğu halde ders çalışmadığınız? Ya da yerde gördüğünüz parayı ihtiyacınız olmadığı halde aldığınız? Durumunuz iyi değilken ihtiyacınız olan ya da olmayan bir şeyi çaldığınız? Sırf hayır diyemediğiniz için saçma sapan yerlere gittiğiniz? Üşengeçlikten inceleme yazmadığınız? (Kişi burada kendinden bahsediyor:) )

    Yani iradenizi kaybettiğiniz oldu mu hiç? Benim oldu, çok oldu. Hepimizin zayıf anları olmuştur. İşte bu kitapta böyle biri var ismi Ömer. Ona göre içinde -hepimizin içinde- bir şeytan var ve bu şeytan bizi sürekli istemediğimizi yapmaya itiyor. Yani işin içinden sıyrılmanın yolunu bulmuş :) Her neyse. Bu Ömer iç dünyasında yaşayan, iç dünyasına önem veren, gerçekleri pek sallamayan; maddi dünyada ise tesadüfler, ani kararlar peşinde helak olan bir tip. Bir de bu kitapta Macide isimli, Ömer'in tam zıttı bir karakter var. Ayakları yere basan, sağduyulu, soğukkanlı, daha mantıklı bir insan. İki zıt karakter, biri "içindeki şeytan"ın oyuncağı olmuş, diğeri iradesini kaybetmeyen bir insan. Ve hayatları: aşk, Ömer'in aydın geçinen ama aslında aydın olmak hakkında bir halt (SANSÜR) bilmeyen arkadaşları ve fakirliğin de etkisiyle bambaşka bir hal alıyor. Tabii Ömer'in şeytanını da unutmamak gerek.

    **"
    "İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok...  İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı
    var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz." (Syf. 250 - YKY)
    ***


    Şeytan, şeytan diyorum ama aslında bu şeytan dediğimiz bizim aciz yanlarımız. Nefsimizi kontrol edememizin, tembelliğimizin, korkaklığımızın bir sonucu. İçimizde seytan yok. Şeytan biziz. En alçaldığımız anlardaki biziz. Belki de gerçek biziz.


    Açıkçası kitabı okurken sanki elimde kitap değilde bir ayna varmış gibi hissettim. Bütün acizliklerim bir bir aklıma geldi. Bu kitap nedense bende soğuk duş etkisi yarattı :))
  • Soğuk bir duş etkisi yapmıştı ruhumda.Kalbimin ve midemin derinliklerinde korkunç bir acı tüm bedeni kapladı.
  • 182 syf.
    Manipülasyon, ikili ilişkilerimizde veya gruplar içerisinde kişilerin kendi çıkarları için uygulamaya koyduğu ufak kusurlar olarak görülebilir. O halde manipülasyonun sapkınlık haline geldiği durumu ayırt etmede hangi kriterleri baz alabiliriz? Narsistik sapkın da manipüle eder ancak onun manipülasyonu anlık değildir, sabit ve globaldir. "Bütün narsistik sapkınlar elbette manipülatördür, ancak bütün manipülatörler narsistik sapkın değildir. Cılız bir teselli olsa da bu doğrudur."

    Narsistik sapkınların erkekler arasında görülme oranı %80 civarında olduğundan(neden acaba?) dolayı kadınların bu konuda şiddetle uyarılmaları entelektüel bir duruşun yanı sıra bir görevdir. Narsistlerin kurbanı olan kadınlar artık konuşabiliyorlar. Çok değil daha birkaç on yıl önce bir kadın kocası hakkında manevi şiddetten şikayet etseydi 'isterik' olmakla suçlanırdı. 'Kim bilir o erkeğe neler yapıyordu'... Narsistik sapkınlar vardır ve hayat tüketmek için hayattadırlar. Araştırma ve gözlemlerimin sonucunda söyleyebileceğim tek şey: imkanınız varsa bu insanları tespit ettiğiniz an KAÇIN KAÇIN KAÇIN! Asla düzeltmeye, içindeki yaralı çocuğu iyileştirmeye çalışmayınız kadınlar. İyileştirmek istediğiniz bir çocuk varsa önce kendi içinizdeki yaralarınıza müdahale ediniz. Sanıyorum ki hiç de az değildir.

    Her kadın günün birinde "bırak ben yapayım, bir işi de beceremiyorsun" dendiğini duymuştur. İşte narsistik sapkının globalliği buradan geliyor. Taktikleri her yerde aynı: Önce bağımlı hale getir sonra bu zayıflıktan faydalan ve öldürücü vuruşu yap. Narsizm (psikanalistlerin “ilksel narsizm” olarak tanımladıkları şey) birey kimliğinin temelidir. Her ilişki de belirli oranda narsistleşme payı içerir. Sorun şudur ki,  sapkın manipülatör ötekinden alarak kendi kendini narsistleştirir ama karşılığında hiçbir şey vermez.

    Narsistik sapkının manipülasyonu ne zaman ve nasıl başarılı olur?
    Tam da hayatımızın en zorlu dönemlerinde bağımlı olmaya yatkın oluruz ve bu avcılar kokuyu kesinlikle alırlar.

    Birkaç örnekle anlatırsam gerçek hayatla ilgisi daha iyi kurulur:

    -Mükemmel erkek: Tanıştığınız anda size kusursuz gelen bir erkek varsa muhakkak arkasından bir sorun çıkar. Sezgilerinize güvenin ve yolun başındayken enerjinizi tüketmekten kurtulun.

    -Bir ilgili bir ilgisiz erkek: İlgi, iltifat gırla giderken bir anda hepsini keser ve soğuk duş etkisi yaratır. "Bir manipülatör konuştuğunda baştan çıkartır. Sustuğunda ise...yine baştan çıkartır." Bir derdi veya gizemli yönü olduğundan değildir bu susmalar. Esasen cafcaflı bir ambalajdan ibarettir narsist, içeride kayda değer hiçbir şey yoktur ve bundan dolayı parazit olarak var olabilir.

    -Paradoksal söylem: Bir şey istediğinde hem yapmanızı hem yapmamanızı istiyordur. Yapmazsanız ilgisizlikle, yaparsanız 'o istedi diye' yaptı olursunuz. Hiçbir şekilde tatmin etme şansınız yoktur.

    Narsistik sapkın, ne yaparsanız yapın eleştirecek bir şey bulur. Karşılarındakinin kanını emerler adeta. Kurtulma şansınız olsa da mücadele etme şansınız yoktur bu insanlarla. Zira bu tamamen tüketici bir süreç olacaktır. İşin uzmanıyla savaşmak hiç de akıl kârı değildir. Tekrarlıyorum: kaçabiliyorsanız kesinlikle arkaniza bakmadan kaçın. Bu insanlat tedavi edilemezler. Terapiste gitseler muaeyenehanenin semtini, koltukları, terapisti eleştirirler.

    Narsistik sapkın yeni bir kurban bulana kadar ayrılmaz ve bırakmaz. Sizden ayrılıyorsa bu kötüye işarettir: işiniz bitmiştir. Narsistten kurtulduktan sonra iyileşme şansı vardır. Çünkü "narsistik sapkın nitelikli bir töze ihtiyaç duyduğundan, içsel bakımdan zengin bir kadın seçmeye özen gösterir." BOŞ KASA ÇALINMAZ. Kadının terapi sürecinde bu bilgiyi aklından çıkartmamasında fayda var.

    "Bu tür olaylar zincirinde, yalnızca ikisinden biri içinde bulunduğu durumdan çıkabilir: Bu da kurban konumunda yaşamış olan kişidir elbette. Çünkü “köle” özgürleşebilir. Efendi ise, kendi kölesinin eksikliğini çekiyorsa, yeni bir köle arayabilir ancak. Sıfatından vazgeçmeyi asla düşünmez."

    Manevi şiddetten şikayet eden kadınları ciddiye almamazlık edip onu narsistin kollarına teslim etmeyin. Narsist birçok maske takar. Evde kıyametler kopartırken dışarıya mükemmel eş izlenimi verebilir. Aman canım daha ne istiyorsun, adam harika gibisinden laflarla kurbanı daha da çıkmaza sürüklemeyin. Kurbanlar kimden destek bulup kurtulabilirler yoksa?

    Unutmayın, gördüğünüz her 100 erkekten yaklaşık 80'i manipülatör sapkındır ve her türlü mecradan sizi yıkmaya yönelik manipülasyonu deneyecektir. Bu açıdan tehlikeyi erken görmek önemlidir. Kadın olarak sezgilerinize güvenin diyorum.
  • 280 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Acaba ne okusam diyip uzun araştırmalarım sonucu aldığım bir kitap değildi, misafir olarak gittiğim eskişehirde yakin arkadaşımın gel seni mekanına götüreceğim deyip kitapçıya götürmüştü, elime ilk gelen kitap bu oldu, yazarı hiç duymadım yanımda genç bir adam vardı ona sordum: ve "kızıldereli romanıysa güzeldir." dedi ben de aldım, teşekkürler okur arkadaşım hiç karşılasmayacak olsak da seni asla unutmayacağım.
    Kitaba gelecek olursak bu kitabı kış mevsiminde okumayı çok isterdim çünkü kitapları ancak bu mevsimde hissedebiliyorum ama yine de beni bu kadar dikkat dağınıklığıma rağmen kendine bağladı. Öncelikle bir çocuk nasıl yetiştirilir sorusunun en güzel cevaplarını bu kitapta bulabilirsiniz. Küçük yaşta anne babasını kaybeden bir çocuğun büyükanne ve babası yanındaki yaşamından bahsediyor yazar. Büyüdükçe hayatının mottosu olacak tavsiyelerle karşılaşıyor. Belki onu fiziksel olarak ayakta tutamayacak olsa da ruhsal olarak onu her zaman güçlü tutacaktı nitekim zamanla bu tavsiyeler onu hem fiziksel hem de ruhsal anlamda ayakta tuttu.(bir yetimhane odasında ne demek istedigimi anlayacaksınız)
    Beni en çok etkileyen şu cümleler olmuştu: Sanırım yolun bu tarafında doğmadık, bu da bizi onlara yabancı yaptı. Insanoğlunun ayrımcılığının tek sebebi belki de buydu. Yolun öbür tarafının rengi farklı diye bu uğurda ne savaşlar verdik ne kanlar döktük. Belki tek davamız bu değildi bir de insanoğlunun doyumsuz bir ruhu vardı, ki bu da insanlarda ihtiyaç duyduklarından fazlasına sahip olma isteği yarattı. Bakın bu durumu Carter nasıl açıklıyor: " arı kullanabileceğinden daha fazlasını depolar.. Bu yüzden ayı tarafından soyulur. Paylarından fazlasını depolayan ve kendilerkni besleyen insanlar icin de bu böyledir. Ellerindekini kaptırırlar." Bugünün materyalist insanına soğuk duş etkisi yaratacak nitelikti bir açıklamaydı fikrimce..

    Kitabın ortalarına doğru yazar bir ebeveyne en güzel sekilde çocuk yetiştirme sırrını vermiştir fikrimce. Ve diyor ki: " Küçük ağaç öğrenmenin yapmaktan başka yolu yok. Senin buzağıyı almanı engelleseydim, her zaman bir buzagın olması gerektiğini düsünecektin. Sana satın almanı söyleseydim , öldüğü için beni suçlayacaktın. Yaşam içinde öğrenmek zorundasın." Bugünün çagdaş eğitim modeli anlayışında bunu açık bir şekilde görebiliriz, tıpkı okulda öğrenci merkezli eğitim nasıl destekleniyorsa çocugu aynı eğitim modeliyle evde de yetiştirmeliyiz. Arkasında ben yaparim ben ederim anne modeliyle büyüyen bir çocuk her zaman bağımlı bir kişilikte olmuştur. Iste söz konusu bu durumu engellemek adına "çocuk kendisi yapmalı, kendisi öğrenmeli" diyor sevgili yazarımız Carter...
  • 242 syf.
    ·Beğendi·10/10
    1882 yılında Londra’da dünyaya geliyor Virginia Woolf. Babası tanınmış yazarlardan Sir Leslie Stephen. Virginia’nın hem annesi hem de babası birbirlerinin ikinci eşleri. Annesi son derece güzel bir kadın... Romancı George Meredith, kendi ifadesine göre, ömrü boyunca hiçbir kadına duymadığı derin bir saygı beslemiş Julia Duckworth’a. Bunun yanında son derece iyi huylu, melek gibi bir kadın. Virginia’nın büyük bir sevgi beslediği annesi ne yazık ki çok erken, kızı henüz on üç yaşındayken ölüyor. Fırtınalı bir hayat yaşayan Woolf ilk bunalımını annesinin ölümüyle geçiriyor. Bunalım, hayatı boyunca arkadaşlık edecek Woolf’a, hiç peşini bırakmayacak. Buna bunalım denemez aslında, düpedüz delilik… Kendisinin de farkında olduğu bir delilik. Ben deliyken… diyebiliyor kendisi hakkında Virginia Woolf.

    “Yüksek orta sınıf” bir aile Stephen ailesi. O zamanlar İngiltere’de orta sınıf kendi arasında ikiye ayrılıyor; yüksek ve aşağı orta sınıf. İkisi arasında hayli fark olduğu biliniyor. Stephen ailesi zengin olmanın yanında aydın sınıfa mensup bir aile. Çocukları üzerinde baskı kurmuyor ve onları özgür bir ruhla büyütmeye özen gösteriyorlar. Çocuklar gerçekten özgür büyüyor ve akıllarına eseni yapıyorlar. Babasının ölümünden hayli sonra, 16 Şubat 1920 tarihinde, çok satan gazetelerden Daily Mirror’a manşet oluyor Virginia, kardeşi Adrian ve Cambridge’li üç arkadaşıyla. O sırada yirmi sekiz yaşında olan Virginia’nın önerisiyle Habeş imparatoru ve maiyeti kılığına girerek İngiltere’nin en büyük savaş gemisi Dreadnought’ta resmi bir törenle ağırlanıyorlar. Virginia ustaca yapılmış makyajı ile Habeş prensi kılığında ertesi gün gazetelerin manşetlerinde yer alıyor.

    Son derece kültürlü, entelektüel insanlar arasında büyüyor Virginia Woolf. Dönemin ünlü yazarları evlerine konuk oluyor. Ancak Stephen ailesi gibi aydın bir ailenin mensubu olmak bile Woolf’un bazı engellemelere maruz kalmasını önleyemiyor. Dönem, kadınların birey olarak görülmediği ve erkeklere tanınan hakların pek çoğundan mahrum bırakıldıkları bir dönem; İngiltere’deki iki ünlü üniversite, Cambridge ve Oxford, erkek öğrencilere tanıdıkları hakları kız öğrencilerden esirgiyorlar. Büyük bir eğitim eşitsizliği söz konusu. Oxford Üniversitesi kadınları ancak 1920 yılında kabul etmeye başlıyor, Cambridge ise kadınlara ayrı bir diplomayı uygun görmüş; kadınlar, “Titular” denilen diplomayı alıyor ama ayrıcalıklarından yararlanamıyorlar. Devlet memurluğu sınavlarına girmeye bile ancak 1926 yılında hak kazanıyorlar. Woolf’un feminist olmasının temelinde bu ayrımcılığa duyduğu öfkenin yattığını savunuyor Mîna Urgan, onun üzerine yazdığı inceleme kitabında.

    Dönemin kadın ve erkeğe ayrımcı bakışını vurgulamak üzere bir hikâye anlatıyor Virginia; Shakespeare’e bir kız kardeş yaratıyor, onun gibi dâhi Judith. Doğal olarak Judith ağabeyi gibi okula gidemiyor, kitap okumasına izin verilmiyor. Annesinden azar işitip babasından dayak yiyor. On yedi yaşında evlenmesini istediklerinde evden kaçarak Londra’ya gidip bir tiyatroya girmeye çalışıyor ancak kadın rollerini erkekler oynadığından bunu başaramıyor, tiyatrodan kovuluyor. Sokaklara düşüp bir erkeğin metresi oluyor. Bir süre sonra hamile kaldığında da çareyi intihar etmekte buluyor. Bütün bunları sadece kadın olduğu için yaşıyor.
    Virginia Woolf son derece haklı bir biçimde feminizmi savunuyor. Ancak bunu yaparken nedense kadınların tümünü savunmuyor. Bunda belki ait olduğu sınıfın etkisi var. Sanatçı ya da yazar kadınların sorunlarına eğiliyor daha çok. Bütün kadınların sorun yaşadığını görmezden geliyor. Oysa o dönem kadınları bugünle karşılaştırılamayacak kadar zor bir hayat içindeler; tek başlarına yolculuğa çıkamıyorlar, istedikleri erkekle evlenme hakları yok, her durumda ailelerine bağımlı yaşamak zorundalar, erkeklere tanınan eğitim özgürlüğü onlardan esirgeniyor. Woolf ise sadece kadın yazarların daha özgür, kendi adlarıyla ve kendileri olarak yazabilmesini savunuyor, bunun için çaba gösteriyor. Nedense kadın yazar ya da sanatçıların yaşadığı sorunların genel durumdan soyutlanamayacağını dile getirmiyor.

    Ruh halleri son derece karışık bir kadın Virginia... Belki karışık demek yeterli gelmeyecek; aklını yitiriyor zaman zaman, üstelik bu kısa süreli olmuyor. İlk delilik nöbetini annesinin ölümünden sonra yaşayan Woolf daha sonraları özel hastanelerde yatmak zorunda kalıyor. 1904 yılındaki nöbeti esnasında bir pencereden atlıyor ancak kurtuluyor. Evlendikten bir yıl sonra ise gene bunalıma girip bir tüp dolusu hap içerek intihar etmek istiyor. Evde bakılması son derece güç bir hasta Virginia Woolf; üç dört kadın onunla baş edemeyince iki yıl boyunca hastanede tedavi ediliyor. Daha sonraları da ağır nöbetler yaşayacak; 1936 yılında, “1913’ten beri uçuruma hiç bu kadar yaklaşmamıştım” yazacak güncesine.

    Ancak bütün bunlara, hastalığının farkında olmasına ve kendi matbaalarında Freud’un yazılarını yayınlamalarına rağmen psikanalize karşı alaycı bir tavır içine giriyor ve asla psikolojik tedaviye yanaşmıyor. Woolf üzerine yazan bazı yazarlar onun deliliğini ısrarla görmezden gelirken bazıları ise düş gücünü deliliği ile bağdaştırıyor ve tedavi edilseydi bu gücü kaybedeceğini de savunuyor.

    Virginia Woolf’un evliliği, günümüzde “formalite” olarak nitelendirilen evliliklerden. Cinselliğe soğuk bakması nedeniyle eşcinsel olarak bilinen bir yazarın evlilik teklifini hemen kabul ediyor. Lytton Strachey, adını yaşadıkları mahalleden alan ve aydınlar grubu olarak bilinen Blooms grubuna dâhil bir aydın. Ancak Strachey teklifinin kabul edilmesinden hemen sonra pişmanlık duyarak geri çekiliyor. Bir mektupla durumu açıkladıktan sonra, eskiden beri Virginia’ya âşık olduğunu bildiği bir başka erkeğe mektup yazarak Virginia’yla evlenmesini öneriyor. Leonard Woolf o sırada Seylan’da çalışıyor ancak Virginia onunla evlenmek isterse ilk vapurla döneceğini belirtiyor.

    Evlilikleri sıra dışı… Bir kadın ve erkeğin arasında yaşanabilecek, yaşanması gereken ilişkilerden uzak yaşıyor, mutsuz denemelerden sonra arkadaş ya da dost olarak evliliklerini sürdürmeye karar veriyorlar. Bunu bilinçli şekilde konuşarak mı yapıyorlar yoksa evliliğin doğal akışında mı ortaya çıkıyor bilinmez ama Virginia ve Leonard Woolf iki iyi dost olmayı başarıyor, yazarın ölümüne kadar öyle kalıyorlar. Hatta Virginia Woolf, eşi ve kendisini İngiltere’nin en mutlu çifti sayıyor.
    Virginia Woolf’un yazar olarak ünlü olmadığı o yıllarda Leonard Woolf sırf eşinin yazılarını yayınlamak amacıyla elle çalışan bir matbaa makinesi ediniyor. Hogart Press önceleri sadece Virginia Woolf’un ve dönemin bazı yazarlarının kitaplarını basarken daha sonra büyüyor ve sadece İngiltere’de değil Avrupa’da tanınan yazarların da kitaplarını yayınlıyor.
    “Evet, ben, istediğini yazmakta özgür tek kadınım İngiltere’de” cümlesi, Woolf’un ne kadar mutlu olduğunu anlamaya yetiyor. Gerçekten kocası, dehasına yürekten inandığı eşini yüceltmeyi misyon ediniyor kendine. Editörü, hayat arkadaşı, yayıncısı… Woolf hayata veda ettikten sonra da onun yazılarını basmayı ve onu korumayı sürdürüyor.

    Hayal ettiği lezbiyen ilişkilere romanlarında değiniyor Virginia Woolf. Ancak hayallerinde bile temkinli. Birbirine âşık kadın karakterler öpüşmekten ileri gitmiyor. Gerçek hayatta yaşadıklarının da öyle olduğu sanılıyor. Büyük aşkı, dönemin tanınmış yazarlarından Vita Sackville-West ile ilişkisi de platonik sayılabilecek düzeyde kalıyor yeğeni Quentin Bell’e göre. Vita’nın güzelliğinden etkilenmesine, onu bir yarış atına ya da geyiğe benzetmesine rağmen cinsel yönden fazla ileri gitmekten kaçınıyor. “Bedeni ve duygularıyla değil beyniyle sevişiyor” Vita’nın ifadesine göre.

    “Sıradan okuyucu” tanımlamasını uygun görüyor kendine Virginia Woolf. Bu isimle eleştiri yazıları yazıyor birçok dergide. Kendini sıradan okuyucu olarak tanımlaması, Dr. Johnson’a dayanıyor; “Sıradan okuyucularla aynı görüşleri paylaşmak beni sevindirir; çünkü edebiyat alanında kimin onurlandırılacağı, sıradan okuyucunun yazınsal önyargılarla bozulmamış olan sağduyusu sayesinde belirlenir genellikle.” Oysa o hiç de sıradan bir okuyucu sayılmaz; elli yaşlarındayken, yirmi yıl daha yaşarsa “çalışkan bir böcek gibi” hiç durmadan kitap okumak istediğini yazıyor güncesine. Üstelik sadece İngilizce değil Fransızca bildiği için Fransız edebiyatını da takip ediyor. Hatta İngilizceye çevrilmeye başlayan Rus romanlarına ilgi duyup Rusça öğrenmeyi bile düşünüyor.

    Akademisyen olmamasının etkisinden midir bilinmez, Woolf’un eleştiri yazılarında öğretmenlik ya da çokbilmişlik edasına rastlamak mümkün değil. Öğreten değil anlatan olmayı tercih ediyor Woolf; üstelik bunu yaparken son derece hoşgörülü davranıyor. Oysa güncesinde aynı tavır gözlenmiyor. Makalelerinde bir başyapıt olarak nitelediği Ulysses’in yazarı James Joyce’u, kendini yetiştirmiş bir aşağı sınıf mensubu olarak görüp ergenlik sivilcelerini kaşıyan bir yeni yetmeye benzetiyor, Ulysses’i ancak iki yüz sayfa okuyabildiğini ve sözle ifade edemeyeceği kadar sıkıntı hissettiğini yazıyor. Kıskanıyor Woolf; kendisi Jacob’s Room’u yazarken “Herhalde Mr. Joyce benim yaptığımın daha iyisini yapıyor” notunu düşüyor güncesine. Dönemin ünlü yazarlarından Katherine Mansfield hakkında da iyi şeyler düşünmüyor Woolf, ama bunu ancak Mansfield’in ölümünden sonra itiraf ediyor; “Onun yazdıklarını kıskanıyordum… ömrümde kıskandığım tek yazılardır onlar.” Pişmanlık duyuyor bir nevi; onunla aralarında ortak bir yan olduğuna inanmaktadır ancak dostluk kuramamıştır.
    Sanat tarihçisi ve ressam dostu Roger Fry hakkında uzun bir kitap yazan Woolf güncesinde Fry’ın resimlerini, balolarda kimsenin dansa kaldırmadığı çirkin kızlara benzetiyor ve ekliyor; “Kötü resimler satılmaz!”

    Bunun yanında son derece esprili bir dille eleştiriyor zaman zaman Woolf. Yakın dostu şair T. S. Eliot’ın bir bankada çalışmasına gönderme yaparak şöyle diyor; “Ne yazık ki Tom, bir bankada kalacağına şair olmaya kalktın. Şimdi İngiltere Bankasının müdürü olabilirdin!”

    Özel hayatındaki tavırlarıyla da zaman zaman şaşırtıyor Woolf; T. S. Eliot’ın akıl hastası eşine karşı takındığı tavır anlaşılır gibi değil; “Öyle parfümlü, öyle pudralı, öyle bencil, öyle sağlıksız, öyle güçsüz ki neredeyse kusacaktım!” Londra sokaklarında gezmeye çıkarılan bir geri zekâlı grubu iğrenç bulup buyuruyor; “Bunları mutlaka öldürmek gerek!”

    İlginç bir şekilde Yahudilerden de nefret ediyor Virginia Woolf; oysa sevgili kocası bir Yahudi. Evlenmeden önce eşinin ailesiyle tanışan Woolf, “Yahudi sesini sevmiyorum, Yahudi gülüşünü sevmiyorum” yazmaktan kaçınmıyor. Ancak bu bakış açısı Yahudi düşmanlığıyla bir döneme damgasını vurmuş olan Hitler’den nefret etmesini engellemiyor. 1936 yılında komünist bir dergide yayınlanan makalesi yüzünden Nazi şeflerinden Himmler’in kara listesine giriyor.

    Ruhsal sıkıntılar, krizlerle dolu yaşam 1941 yılında intiharla sona eriyor. Virginia Woolf ceketinin ceplerini taşlarla doldurarak ırmağın sularına kendini bırakıyor...