causa sui, bir alıntı ekledi.
Dün 03:02

‘’Parçalanmış, yoğun uzaklık: korku vermeyen dehşet bir şey, soğuk ve kuru bir canlılık, seyreltilmiş, iç içe geçmiş ve hareketli, belki de her yerde olan bir yaşam, burada sanki ayrılık, bizi, kendimizi ancak uzak ve kendimizden çoktan ayrılmış gibi görmeye zorlayarak, yaşam ve güç bulmuştu. Burada bu çığlıklar, sessizliğin ve sözcüklerin çoraklığı, hiç korunmaksızın kulak verilen ve işitilmeyi istemeyen bu korkunç yakınmalar. Yaşamı, seyrelerek büyümekten, tükenerek gelişmekten, ilişkileri oldukları gibi bırakarak, fark ettirmeden kesmekten ibaret olan varlık büyümeden gelişiyordu. Ve sadece gözükmüş olduğumuz görünüme sahipmişiz gibi, kendisi gerçek olmayan bir aldatmacayla kendi kendimizi boşuna kandırarak yanılmış olduğumuz izlenimi. Ayırma, ama aynı zamanda da çekim eylemi... yüzler sanki bu eylemle çekici kılınmıştı, birlikte, gerekli ve tahayyül edilmesi olanaksız bambaşka bir yüzün geleceğini oluşturmak üzere birbirlerini çekmişlerdi. Ama mevcudiyeti. Onu hatırladığımı söylemeyeceğim. Sadece mevcut olan bir varlık hatırlanamaz. Ama zaman zaman sanmış olduğumun tersine unutmuyordum da onu: unutmanın mevcudiyet üstünde etkisi yoktur.’’

Son İnsan, Maurice BlanchotSon İnsan, Maurice Blanchot
Furkan Varol, Kreçetovka İstasyonu'nda Bir Olay'ı inceledi.
 17 May 13:59 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Soljenitsin'den söz açıldığı zaman, İvan Denisoviç'in Bir Günü kitabını okuyan birinin aklına ilk başta, siyaset değilde, Sibirya'nın o ''kürek geçmeyen soğukları'' gelir. Sanırım buradan yola çıkarak Kreçetovka İstasyonu'nu değerlendirmeye alacağımız zaman sözlerimize bir ''Soljenitsin Mevsimi'' yaratarak başlayabiliriz... Belki de böyle bir mevsim, yeryüzden gerçekten vardırda biz adını yenilerde koyuyoruzdur... Nitekim Erlom Ahvlediani, Sivrisinek Şehirde kitabında, herkesin kendine ait olan sabahlarından bahseder, gün sonunda doğan güneşten... İşte Soljenitsin'in kalemide böyledir. Rusya'nın o dönemlerdeki siyasetinin nabzını tutmasına tutar ama tek başınada yalnızca bunun nabzını tutmak için oynatmaz kalemini... Kreçetovka Olayı'nın anlatıldığı novellasında, yine Kızıl Rusya'nın sinyallerini versede, Zotov'un (teğmen/üniformalı) ruhuna daha çok değinir aslında. Tıpkı Denisoviç'te yaptığı gibi. Görünen o ki Zotov, komutan olma özeliiklerine çok sahip olmayan birisidir ve savaş gibi yeryüzünün en yıkıcı gerçeği ile yüzleşir nöbet kulubesinde. Tabii ki burada Zotov'un mesai saatleri içerisinde bir teğmen değilde, nöbetçi bir teğmen olarak olayları yaşıyor olması elbette ki yazıla-gelmiş bir şey değildir. Çünkü Soljenetsin'in kalemi belli sembollere dayanır... Mesela, kış, şapka, asker, rejim, ironi, hiciv...

Burada nöbetçi iken olayları yaşıyor olması, mutlak hakimiyetin kendisinde olduğu bir anda ve son derece ciddi bir konuyu sorgularken yaşıyor olması önemli bir unsurdur. Çünkü mesai saatleri içerisinde belkide emir komuta zincirinden bir halka ile çok daha kolay çözeceği olaylarla, nöbetçi iken ekibinden birkaç kişi ile beraber kalarak çözmeye çalışır. Buradaki davranışları Zotov'un mesleki şemasını ve şemanın gölgesinde kalacak olan insanlık yanını tartıştırır okuyucuya. Önce dost daha sonra şüpheli saydığı karakter karşısında ''ani'' bir plan yapmayı gerektirmesi ve ona müdahale etme çabası devletin çalışma ilkesinin yavaşlığına takılır... Zotov ise bu yüzden bu olayı hayatının sonuna kadar bir vebal olarak taşır...

Kış ya da onun özelliklerini taşıyan bir mevsim - soljenetsin mevsimi- daima el sallar kaleminin arasından. Çünkü -özellikle- İvan Denisoviç'te kendini en çarpıcı haliyle gösteren kış, doğanın bir parçası olmaktan çıkar ve insanın -yaşadığı- gerçeği haline gelir. Bir yerden sonra, kış tek başına dahi olay olabilecek konuma gelir. Öyle ki, Kreçetovka'da, kış ''insanı çatlatan'' bir şey kavram olmasa dahi, insanı engelleyen bir olay haline gelir... ''Bu da Soljenitsin'in gerçekle ile tanışma/tanıştırma, gerçek ile sohbet etme yöntemi mi acaba?'' diye sorar insan kendine. Yani kış, Soljenitsin'in yeryüzündeki gerçeği mi yoksa gerçeği anlatması için aracı mı, bu soru daima kurcalar insanın kafasını ilk andan beri... Çünkü soğuk hissedilir ve insan o soğuğu Rusya'da ya da Sibirya'da aramaz... Dünyanın en sıcak yerindeki bir insan dahi bu kitabı/ları okusa, yüreğinde, soğuk bir yel eser, üşür ölüm bile.

Şapka ya da onun havasına insanı büründüren herhangi bir şey -kıyafet fakat üniforma değil- Soljenitsin'in karakterlerinde görülür... Denisoviç Şuhov'un turuncuya çalan ve üzeri suçluluk numarasını haykıran şapkasını yemek yerken ya da benzer durumlarda çıkarması -iş dışında bir şey yaparken- karakterin kendine dönüşünü gösterir. Biz bu şapkanın mahiyetini Kreçetovka'da daha derin olarak alabiliriz. Nitekim bir suçlu üzerinden dramatize edilerek anlatılan olayın gerçeği ile bir komutanın gerçeği farklı unsurları karşılayabilir aynı noktaya çıksa bile, çünkü yaşamsal farklılıklar vardır. Her neyse, Zotov'un her şapkasının takıp çıkarışında ya da üniformasına dokunuşunda insan ''devlet gibi'' düşünür. Yani şapka gerek Zotov'da gerek Şuhov'da kim olduğunu ve ne olduğunu hatta ne düşünmesi ve nasıl düşünmesini gerektiğini söyler karakterle... Şuhov bir suçlu gibi Zotov bir asker gibi.

İvan Denisoviç'te dünyaya -işçi dünyasına- sırt dönen muhafız askerler burada kendi dünyasına döner. (İki kitabı birbirine yakınlaştırmak ne kadar doğru bilmesemde, Soljenetsin'in matematiğini anlamak için bunu yapmayı uygun buluyorum ben.) Kendi dünyasının gerçeği ile yüzleşirler. Bir suçlunun devlet ile tanışmasından sonra, bir askerin hizmetinde olduğu -adeta babası- ile tanışmasına şahit olunur. *Hangi kitap önce yazıldı bakmadım, önce Denisoviç'i okumuş olduğum için öncelik-sonralık ilişkisini kuruyorum.

İroni ve yergiye gelince, bu ikisini daima iç içe görürüz. Yergi ironik bir yolla yapılır ve çoğu zaman karakterlerin ''tek eğlencesi'' haline gelir. Son olarak ironi ve yergi içeren cümleler karakterlerin ''yaşam mücadelesi'' dışındaki şeylermiş gibi gelir insana. Çünkü karakterlerin ayağı her ne kadar o günün gerçeğine bassa bile, onlar varlık tespitini bu yolla yaparlar.

Not: Kreçetovka'nın hikaye işçiliği Denisoviç kadar çarpıcı ve başarılı değildi. Bu yüzden bu kitabı çok beğenilmeyebilir... Ama Soljenetsin Mevsimi'nde güneş her gün aynı doğacak değildir ya...

Ayasli ve Kiracilari...Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ayasli Ibrahim Efendi tarafından işletilen yeni bir apartmanın 9 odalı evinde kalan farkli insanların yaşam kesitlerinden oluşur .

Ayasli ve Kiracılari Memduh Şevket Esendal'in en önemli yapıtlarından birisidir .
Edebiyatimizin önemli Durum Öykücülerimizden yazar bu romanda bolca diyaloğa yer vermiştir.Konusu toplumun gerçekliliğine dayanır .Türkçe çok güzel ve gayet anlaşılır kullanılmıştır.Hatta daha eski, anlaşılması zor kelimeler kullanılmıştır diye düşündüm.Gayet akıcı ve anlaşılır olmasına hayret ettim.Bol isimli ,bol diyaloglu,karşılıklı konusmali iç içe ,tıkış tıkış ,dedikodulu bir eser :)Kadınlar noktasında temas ettiği hususlar ,ahlaksizliklar acı bir gerçek de olsa rahatsızlık verdi bana.

Romanı o odalardan birisinde kalan, banka memuru olan,ismini bilmediğimiz bir aktaricidan dinliyoruz.Yazar dönemin ahlaki cokuntulerini,alkol,kumar,
bencillik,tembellik,tenperverlik,paraya duskunluk,rüşvet,sadakatsizlik gibi hastalıkların toplumu nasıl felakete suruklediginin altını cizmistir.Hatta o kadar bunaltıcı yaşamlar ki o apartmandan ,o odalardan,o odadaki insanlardan bir önce kaçıp kurtulasiniz geliyor.

Nasıl ki sağlam cemiyet, sağlam ailelerden, sağlam aileler de sağlam fertlerden meydana gelir. Bundan dolayı yazar Ankara'daki farklı yaşamları odalara bölerek ayrı ayrı toplumbilimcisi gibi tek tek yaşamlarını inceleyerek ,toplumun kilcallarina ferdan ferda inerek o tabloyu zihinlerimizde resmederek sağlam bir ailenin ,manevi ve ahlaki değerlerin ne denli önemli olduğunun altını çizmistir.Alkol,kumar,paraya duskunluk,sadakatsizlik sebebiyle fertlerde oluşan iç deformasyon ve ruhsal bozukluklar ciddi bir rehabilitasyona tabi tutulmazsa -kendilerine bir faydaları olmadığı gibi -bütün bütün kimliklerini yitirip topluma zararlı parazit haline donusmeleri tehlikesi ile karşı karsiyalar.

Dolayısıyla evlilik gibi ciddi muessesede de anlaşmazlıklar olduğu vakit eşler bedenleriyle hanenin içinde olmasına rağmen ruhen yakinlasamadiklari için ruhen birbirlerinden uzak, hanenin dışında yasayacaklardir.
Huzur ve emniyet vermeyen yuva da toplumu delik deşik edecek ;onun bozulması, raydan çıkması da milletlerin yikilisina zemin hazirlayacaktir .

Bütün hayatlarını otelin soğuk duvarları arasında huysuzluk,ahlaksızlık ,kavga ve gürültüyle geçiren ailelerin yetiştirdiği nesiller için o yuva handan otelden öteye geçemeyecektir,sağlıksız bir nesil ortaya çıkacaktır .Yine de yazar böylesine karanlık tablo sunduktan sonra tesis ettiği Turan ve Selime ile kurulan sağlam yuvayla ümit vererek , mukaddes bir cemiyetin küçük çapta organize edilmiş hucresinin nasıl olması,nasil bir yol izlenmesi,nasil islerlik kazanması gerektiği ve sağlam yuvanın önemi ile alakalı önemli bir mesaj vermiştir.

Son olarak insanın insanlığı nasıl ki yuvada tamamlanirsa aksi taktirde
yuvanın ,manevi ve ahlaki değerlerin ciddiyet ve ağırlığı ile oynamak insanlık hakikatine dokunmak ,onu hafife almakla esdegerdir .Bu da çöküsün ,bataklığa suruklenisin işaretidir .

Keyifli okumalar ....

Cansu ️, bir alıntı ekledi.
14 May 15:23 · İnceledi

maskeler...
Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. Tutumlu kimselerdir bunlar. Bir kısmı evlatlarına saklarlar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşlandıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde, ve bu da pek çabuk eskir, o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.

Kör Baykuş, Sadık HidayetKör Baykuş, Sadık Hidayet
Razmuhi, bir alıntı ekledi.
13 May 20:09 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Önemli olan eleştiren değildir, güçlü bir adamın nasıl sendelediğini ya da yaptıklarinın nasil daha daha iyi olabileceğini gösteren değildir. Aslolan, sahada olanın yaptıklarıdır, yüzü kan, çamur ve tozla kaplanan, inatla yürüyen, hata yapan, defalarca yetersiz kalan insandır gerçek olan; çünkü hatasiz ve kazasız bir çaba olamaz; gerçek olan bir işi başarmak için mücadele eden, büyük tutkuya sahip olan, kendi yoluna baş koyan, kendini haklı bir amaç uğruna adayan, sonunda başardığında zaferi tadacağıni bilen kişidir, başarisız oldugunda da büyuk bir amaç uğruna mücadele verdiğini bilen insandır. Artik onun yeri, zaferi de yenilgiyi de hic bilmemiş o soğuk ve zayıf ruhların asla arasında olmayacaktır."

Nelson Mandela, Kolektif (Sayfa 77 - Mavicatı yay.)Nelson Mandela, Kolektif (Sayfa 77 - Mavicatı yay.)

"Bana artık büyü diyorlar Füsun
Artık büyüyüm, bilmiyorlar.
Ülkemin yürüyen caddelerinde acılarımızın kaynağını araştırıyorum
Kelimeler dişliyor kollarımı
Diş izlerinden bir saatle takip ediyorum zamanı
İsminden ismimle doğduğuma inanıyorum Füsun
Bu inanç hiç bitmiyor
Bazı yarım işleri artık tamamlıyorum.
Bazı yarım şiirleri…
Bazı yarım baş ağrılarıyla
Neyse o olan rüya kedileri satıyorlar bakkalda,
Çay içme vasfı olan ve rengini çaydan alan rüya kedileri
Bilmem nasıl ikna oluyorum böyle bir kedi almaya
Çok soğuk günlerde çayçen çayçen diye bağrılan yerlerde
Çay içen bir süt dökmüş oluyorum
Hüzün diyorlar bazı şairler nedense buna.
İsmini pohpoh koyayım bari diyorum yalaka rüya kedimin
Gerçek hayat kaptanı bir sevgilim oluyor uzaklarda
Onu düşünüyorum burnumdan dumanlar çıkararak
Küstüğümde gözlerinden öpebilmek için dünyanın füsun
İsmimle doğduğuma inanıyorum isminden
Artık başkalarına yalnızca komik rüyalarımı anlatıyorum."

İlayda Karbuz, bir alıntı ekledi.
 12 May 23:19 · Kitabı okudu · İnceledi · 8/10 puan

Ait olduğum kesimin normlarını ve kalıplarını boş bulduğum için artık ne kendimden ne de başkalarından utanıyorum.Onur,suç,günah gibi kavramlar bir anda soğuk,metalsiz bir tını kazandı,bunları dehşete kapılmadan tellafuz edemiyorum artık.O gece ilk kez öylesine büyülenmişçesine hissettiğim o güçten beslenerek yaşıyorum.Beni nereye sürüklediğini sorgulamıyorum:Belki başkalarının günah diye adlandırdığı bir başka uçuruma,belki de yüceliklere sürükleyecek.Bunu bilmiyorum,bilmek de istemiyorum.Çünkü sadece kendi kaderlerini bir gizem olarak yaşayabilenlerin gerçek anlamda yaşadıklarına inanıyorum.

Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig (Sayfa 67)Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig (Sayfa 67)
Senem Özcan, Kulağımızdan Bizi Kimler Yönetiyor'u inceledi.
 12 May 19:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

#28549333


1977 YILI İLK BASIM OLAN KİTAP SAYIN ABDULKADİR DURU BEY'E AİT. ÇOK SEVEREK OKUDUĞUM KİTABINI SİZLERE TAKDİM EDİYORUM...

“Dostunu, düşmanını tanımayan, hayvandan beterdir. Çünkü hayvan; dostunu, düşmanını tanır.
İşittiğine tespit etmeden inananlar, hayvan tiplere hayvan olmaktan kurtulamazlar.”
“760lardan, 1977 şu günleri¬mize dek neler oldu da, bugün ye¬niden girişiyoruz hiç yokmuş gibi.
Neden tatminkâr değil mille¬timiz, bireylerimiz? Bunun cevabı İspanya’daki medeniyetimizden günümüze kadar aradık. Nicel olayların, nitel kısımlarını izledik. Saadet güllüğümüze haşaratlar dadanmış.
Bireylerimizin, ailelerimizin derinliklerinden yönetimlere dek gözledik. İspanya Endülüs’teki parlak kültürümüzden, Anadolu-muzdaki Selçuk devrine sıçramış. Sönerken, yiğitlerimiz yetişmiş, kurtarmışlar.”
“Türkiyemizde bizim tarihleri¬miz yok. Olanlar da bölük pörçük. Bu gidiş nereye? Bizim bizden haberimiz ol¬maz ki... İşte bundan gençlerimiz şaşırgındır. Çünkü bizim tarihimiz yok elimizde.Baştan başa işte Tür¬kiye! Endülüsteki medeniyet tari¬himiz yok. 1942'lerden beri aradık. Yok ki bulamadık. Nihayet Batı ülkelerinden buldurduk. Endülüs medeniyeti¬mizden bazı eserler. İzlerimizin yarısı kaybolmuş, birazı silinmiş.
Ufak tefek bazı izlerde şunla¬rı görüyoruz. 770'lerden başlamış teknolojimiz.Uçaklarımız, taşıtları-
mız, matbaalarımız. Günümüzden daha ileri o zamanki tekniklerimiz. Kültürümüz, medeniyet hamleleri¬mizin her yönlü ilerlemelerini şöy¬le okuyoruz batı yazarlarının ka¬lemlerinden:
Endüstride pamuktan yapı¬lan Cepken yelek ve ceketler, özel bir mahiyet arzediyordu ki, giyenlerin üstüne türkü yakılıyor¬du. Günümüzde henüz ona yetişi-lememiştir.
Kâğıt imâli ve geliştirmeleri her cins kâğıdı ortaya koymuştu. Bu devirde batı, yazı yazmayı dahi bilmiyordu. Bizim o zamanki matbaamız, bugünkünden farksız sa-yılır. Üçüncü Abdurrahman'ın Halifenin devlet dairelerinin evrak sistemini matbu yaptırdığı batıda takdirle anılır.
Teknikte: Pusula ve mıknatıs, daha gelişmelere yol açmıştı. Barut formülleri bir yandan, ateşli savaş araçları, torpillerin de geliştirilmesi devam ediyordu. Topların gelişkin oluşunu ayrıca anmak yerinde olacaktır. Motorlu vasıtaların modeli antikadır batıda. Sulama usullerine ince su serpişi eklenmesi de hayret vericidir ki, batılıların o zaman yıkanmadıkları, yılda bir iki defa soğuk su ile silindikleri kaydedilir. Buyurun medeniyeti. Kendimizi hiçe sayan beyefendiler hemen şuraya baksalar yetecek. Batıda kendi vücutlarını yıkamak bilmezlerken, biz, yağmurlama usûlü bahçelerimizi suluyoruz. Dünyada ilk defa sayı işaretleri ve matematik bizden çıkmıştır. Dünya, matematik bilimini de öteki dallarda olduğu gibi Müslüman Türklere borçludur.
Meridyen dairesinin bir derecesini tam sıhhatli bir şekilde ölçen Ebu Muhammed'i, dünya anmaktadır. Her saate bakanın da; Ahmet'in, ilk bakırdan yaptığı saati hatırlaması doğaldır.
Bu iki kardeş, yıldızların do¬ğuş ve batışlarındaki değişiklikle¬ri hesaplamış, ona göre son dere¬ce doğru çalışan bir aleti meyda¬na getirmişlerdir. Astronominin tamlaşması bizdendir ki, o zaman gökle ilgilenmek, batıda en büyük günah sayılıyordu. Hal böyle iken, Hekim İbni Firnas başkanlığında uçağın en âlâsı yapılmıştır. Üzeri¬ne süs olarak da kumaş ve tüy iş¬lenmiş, semalara hakimiyet kurul-muştur.
Bugünkü uçakların onun ka¬dar havada durmaya, süzülmeye henüz yetişemediği kaydedilmek¬tedir…”
“Biz Türkler sanayide, teknolojide, ticari işlerde örnektik tarihlerde. Bu gerçek gizlenemez. Göreceğiz kaynak¬lar vererek kitaplarda. Ancak kahra¬manlıklarımız savaşlarda, mertçe oldu¬ğu için cephelerde. Ağır bastığı için göze daha çok çarpmış. Çekemeyen¬ler Türklere "Tek savaşçıdır" demişler. Günümüz gençleri de o lâflara inan¬mışlar.
Savaşların nedenlerini, siyasi ko¬nuları ilerde açıp inceleyeceğiz enine boyuna. Şimdi konumuz; iyilik korun-mazsa, kötüler onun düşmanıdır.
Sanayileşmemiz, ticari gelişme¬miz evvellerden düşmanlarımızı çok perişan ederdi. Antika diye Türk eser¬leri halâ batıda yankı yapmaktadır. Bu gerçekleri gözler önüne daha açık ser-gileyeceğiz.
Biz Türkler dünya insanlarına örneğiz. Bu gerçek, kuşku götürmez. Türkler diyoruz. Birinci Tanzimattan buyana bakıp da aldanmayalım. Dünyanın en kötü hainleri de var¬dır muhakkak. Adlarına hayvan tipler diyoruz. Hayvan tipler ve hayvan tiple¬rin hayvanlarından (hainler) bazı müs¬pet vesikalar, kaynaklar da gösterece¬ğiz.
Bizi içimizden çökertmek için yüz yıllardan beri sinsi sinsi uğraşan hay¬van tipleri ve onların hayvanlarını, En¬dülüs'lere varmadan hemen Türki¬ye'den biraz gösterelim”
İHANET BELGELERİNE İYİ BAKALIM!..
“Mert ve cesur insanlar, sinsi düş¬manlarını sezemezler.”
“Biz birbirimizi suçlayacağımıza, gençlerimize hoyrat gibi bakacağımıza, kimlerin elinde oyuncak olduğumuza baksak, hemen el ele tutup kendimizi kurtaracağız.” Anlayana bir örnek de yeter. 1939-40'larda hayvan tiplerin hayvan¬ları (hainler) Polonya'yı ne yaptılar. Ona bakalım, ona göre bizi kulağımızdan yönetenlerin neler yaptıklarını da, ya¬pacaklarını da biraz olsun anlayabilelim. Alman - Rus savaşında Polon¬ya'nın burnu bile kanamazdı. İçindeki 10500 haindir Polonya'yı Rus'a, Al-man'a paylaştıran. Çorçil, Rozvelt hay¬van tiptir. (1) Polonya gafil avlanmış-tır. 3500 hain, Nazi emniyeti olan (G.S.P)'ya intisap etmiştir. Hain Amiral Kanaris'e, Polonya'nın en mühim stra¬tejik sırlarını, dosyalar halinde Berlin'e göndermişlerdir.
2650 hain, Sovyet Casus Teş¬kilâtına aynı şeyi yapmışlardır. 325 ha¬in de İngiliz "Entellijans" hesabına ve 850 hain de Amerika istihbaratına inti¬sap ederek, Polonya'yı paylaşmışlar¬dır. Müstevlilere, fiilen yol gösterip Po¬lonya'nın vurulacak yerlerine getirmiş¬ler ve onlar bugün komünisttir.
Bizdeki hainlerin ise durmadan çalışmalarını sürdürdükleri apaçık önü¬müzdedir. Bugün başkentimiz Anka¬ra'nın Maltepe'sinde seks kulüpleri bi¬le, açıktan açığa çalışmaktadır.
Bir yandan millî benliğimizi inkâr ettirdikleri gençlerimize.bir yandan bir¬birlerini kırdırdıkları yetmiyormuş gibi, bir yandan da dış ülkelere daha berbat bağımlılıklara sokuyorlar.”
“İşte Müslüman Fikir Ve İnancını Şaşırtanlar.
- Yeni Eflâtuncu Yahudi Filozof¬larından matematikçi ve astronom,
Barselonalı, Abraham bar Hiya.
- Yeni Eflâtuncu olup, Aristo Mu'tezile öğretilerinin nakilcisi ve yo¬
rumcusu, ekleklik Yasef İbn Saddik.
- Yahudilikle Aristo felsefesini uzlaştıran, ilk Yahudi Aristocularından
sayılan Taledo'dan Abraham İbn David
(Davud).
- Yahudi, İspanyol nakilci filozof, Avenzoor.
-Yahudi bilgin ve çeviricileri, Tuleytule'li Yahude ben Şaloma Kohen, bunu takiben Gerşan b. Şalomo Şolo-man b. Yosef'ta Eyyüb. (Barselona1!! Zarah'in B.İzak).
- Yahudi felsefecilerinden Levi-ben Abraham Hayim.
- Kabbala Panteist Yahudi Misti¬sizminin en önemli eseri Zohar.(Seyfer
ha Zohar).
- Yahudi akılcılarından Rasyonalis felsefeci Yosef Kospi.
- Güney Fransa'da Bagnols'dan Yahudi felsefecilerden Levi ben Ger-
son (Gersonides)
- Yahudi felsefeci ve felsefi ede¬biyatçılarından Şemtov ilan Falgera:
İbn Rüşd'le ilgili çalışmalarını Yunanla karıştırdı.
- İtalyalı felsefeci Hilel ben Samuet ve çağdaşı Izak Albalag.
- Yahudi felsefeci baş hahamlar¬ dan Hosdai Kreshas (Cıescas).
- ispanya'da Ortaçağ din felsefe¬cilerinden Kreskos'ın çağdaşı Simon
ben Semah Dvıan.
- Narbon'lu felsefeci Moşe ben Yoşva (Moşe Varboni).
Yahudi bilgin ve çeviricilerinden Kalonimas b. Meir,Kalonimas b. David
b. Todros, Rob Samuel b. Yehuda b. Meshulam, Romalı Yudan ben.Moses ben Danyel ve bunun gibiler. (1)
işte böylece kitap çalma, isim çalma, değişik isim kullanma, islâm eserlerini kendilerine maletmek gibi binlerce hile ile muazzam İslâm kül¬türünün varlığını kaybetmeye uğraş¬mışlardır. Bizim daha çok şey açıkla¬mamıza gerek yok. Bu konularda uğ¬raşan araştırıcı Avrupalı bilim adamla¬rının elimize geçen kitabının arka ka¬pağında şu sözleri okuyoruz.
"Avrupa'nın ilim ve teknikte, bu¬günkü baş döndürücü bir noktaya ulaşmasında tek mesnet teşkil ettiği, muhteşem ve cihanşümul «İSLÂM MEDENİYETİ» dir."

AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİMLERİ
İstanbul'da çalışan diplomat Don.S.S.Cox'un verilerine göre Ameri¬kan Bord'un 1900 yıllarında başlayan faaliyetleri:
Meşgul olunan kasaba, köy sayı¬sı……349
Bu faaliyet İçin angaje edilen Amerikan Ajanı..…..254
Türk tebaasından yardımcılar 1049
Yüksek okul ve kolej sayısı 35
Yatılı kız okulları 27
Genel okullar 508
Eğitilen talebe sayısı 25.171
Mabet adedi 400
Her servise devam edenler 50.000
Teşkilâtlı kiliseler ..138
Bir yılda sarfedilen propaganda broşürü……..100.000
Bir yılda sarfedilen poropaganda kitabı……. 50,000
Devamlı yayın yapan gazete... 13 Kitap baskı makinaları, emlâk kıymeti ……1.000.000
Bir yılda Türkiye'de dağıtılan pa¬ra…. 700.000
Mr. H.D.Dwight, 1895'de Ameri¬kan Bord adına yaptığı açıklamada "Yaklaşık olarak 65 yıldır Türkiye'de faaliyet yapmakta olan Amerikan Bord Of Mission geniş bir eğitim, basın ve yayın düzenine sahiptir" demiştir. Pa¬palık ve istanbul'daki Fransız elçisinin çalışmaları sonunda 1583'de Osmanlı hükümeti kendi halkının, başka devletin göndereceği öğretmenler tarafın¬dan eğitilmesi kararını almıştır. Bu sıra¬da başta Hırvat (Macar devşirmesi) Si-yavuş Paşa bulunmaktadır.
Bu karardan sonra (17-18-19 ve 20. Yüzyıllarda) 216 Amerikan okulu, 75 ingiliz okulu, 137 Fransız okulu vardı.
XIX. yüzyılda Amerikan Bord şirketi de asıl hedefi siyasi hakimiyet ve kültür emperyalizminin zafere ulaşmasına yardımcı olmak doğrultusunda ve bu faaliyeti yapıyorlardı. Ayrıca Genel bir tasnif yapılırsa:
a) Rus misyoner örgütleri,Balkan ülkelerini.
b) İngiliz (C.M.S.) Arap ülkelerini.
c) Amerikalılar, Ermenileri.
Fransızlar, kuzey Afrika ülkele¬rini Osmanlı İmparatorluğumdan koparmak istemiş ve hepsi de Hristiyanlık idealinde Türk'e karşı tek cephede savaşmışlardır. Temelindeki hayvan tiplerdir
MİLLİYETÇİLİĞİN TANIMI:
Bizim anladığımız milliyetçilik : Amaç birliğidir.
Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar... İşte o kişile¬rin her biri, milliyetçidir. Milliyetçi kişiler onlara deriz.
Demek oluyor ki sağlam bir inanç ile bir hedefe varmak amacında olmayanlara, milliyetçi diyemeyeceğiz.
Bu gerçekten baktığımızda: Aynı köyün insanları, aynı yurdun adamları, insanların akrabalıkları, hatta kardeş¬ler bile aynı inançta, aynı hedefe var¬mak amacı ile yarışmıyorlarsa, milli-yetçi değildirler ve olamazlar.
insanlar, başka tür yakınlık ve yandaşlıklarıyla da milliyetçilik edemezler.
Akrabalık başka.milliyetçilik başkadır. Hemşehrilik başka, milliyetçilik başkadır. Yurttaşlık başka, milliyetçilik başkadır.
Bugünkü anlamda dindaşhk, ya da fikirdaşlık,arkadaşlık gibi olumlarda da milliyetçilik bulunamaz.
Milliyetçilik hüviyeti: İnanç birliği ile, aynı hedefe varmak amacı ile ya¬rışmakla, o yolda her şeyini feda etmekle ispat edebilirler...

Kitabın her bir cümlesini burada paylaşmak isteyeceğim kadar muazzam bir kitap. O yüzden biraz uzun oldu galiba :D
KİTAPTA DAHA ÇOK DUYDUKLARIMIZDAN NASIL YÖNETİLDİĞİMİZ, KAVRAM KARIŞIKLIĞI İLE NASIL ASİMLE OLDUĞUMUZA VE YAHUDİLERİN BİZLERİ NASIL OYUNA GETİRME ÇABASINDA OLDUĞUNA BELGELERLE DEĞİNİLİYOR.
Sn. Abdülkadir Duru Beyin tüm kitaplarını neredeyse okudum ve kendime hepsini beşer defa okuma hedefi koydum. Bir çoğunu da bitirdim. 70 küsur kitabı mevcut.
Paylaşımlara, en çok okunan yazarlara bakıyorum hep yabancı ve ne yazık ki çok yüksek bir bölümü de bizleri verimsiz hayale sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Bizim, bizleri uyandıran, kendimize getiren kitaplara, milli düşüncelere ihtiyacımız var. Millilik particik değildir, ki bu kitapta da çok güzel değinilmiş. Yaklaşan seçim dolayısı ile de herkesin okuyup milli birlik içinde seçime yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Neden burda değiniyorum çünkü ülkem için önemli!. Kim üretim yapıyorsa, kim milletimi kalkındırıp, dış mihrakları, siyon-mason ve misyonları ifşa edip kanımızdan güçlenmemizi öneriyorsa onu başkan saymak vazifemizdir. Sayın Erol Erbaşın da dediği gibi “Başkan Başarandır!”

BİZLERE BÖYLE BİR ETKİNLİK VESİLESİYLE OKUDUĞUMUZU PAYLAŞMA İMKANI SAĞLAYANLARA, PAYLAŞIMDA BULUNANLARA ÖZELLİKLE NECİP BEYE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

Mustafa Büyüksoy, Amat'ı inceledi.
 12 May 14:32 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Düş ile gerçeğin bir karışımı Amat. İbranice anlamıyla 'Gerçek'. Gerçekler bize neden hep yasaklı. Onu gördüğümüz anda çıldıracağımız için mi. Amat'ın anlatıcılarının çoğunun iş ve hayat yorgunu olmaları ve soluğu düşler mekanı bir kahvede almaları bizim de çoğu zaman yaptığımız bir eylem değil mi. Bizde çoğu kez yaşamın yoruculuğu, insanların kıyıcılığı, çıkarların tek gerçek olarak dayatıldığı bir alemden hep masallar, düşler alemine sığınmıyor muyuz? Mitolojiler, dinler, efsaneler bu ihtiyacı karşılamak için üretilmedi mi? Kitapta unutmayı simgeleyen 'şarap' bu gerçeğe parmak basıyor.

"Şarap içen biri asla yalan söylemez." dedi Kul Rıza. "Sadece unutur, o kadar! Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini, hepsini unutur. (s,209)

Evet insanlar her zaman yalan söylemek için masallar üretmezler, çoğu zaman unutmak için, unutuşun hafifliğine kendilerini bırakmak için içerler. Tıpkı intiharı seçenlerin aslında ölümü değil bu dünyanın gerçekliğinde artık yer almamanın boşluğunu tercih ediyor oluşu gibi.

Doğrudan dile getirileyemeyen hakikatler çoğu kez büyüyle, rüyayla, masalla, sanrıyla karışık anlatılarda dil bulurlar. Amat her ne kadar bir delilik anlatısı olup gerçeğin tam karşısında yer alsa da gerçeği deşifre eden bir kitap. Bu gerçek bizim bu hayatta bir geminin içinde sürüklenip gittiğimiz, sürüklenirken kiminin iyiyi kiminin kötüyü tercih ediyor oluşu. Bir yanda hükmedenler bir yanda hükümlerin altında ezilenler. Sevgi dolu bir dünya yerine soğuk, bürokratik hiyerarşiye dayalı bir dünya.

Aynı dünyanın iktidar düzeninin eninde sonunda insanların aklının ve medrese talebelerinin 'zihinlerin çelinip günaha girmesi' endişesiyle Amat benzeri anlatıları yasaklaması oldukça manidar. Çünkü gerçek hep yasaklıdır ve bize güllük gülistanlık bir dünyada yaşadığımız dikte edilir.

Ve asıl gerçek ise ölümsüzlüğü ararken aslında hepimizin bir ölümlü oluşu.

Tıpkı Amat'ta yasaklı gerçeğe dayanamayıp temas eden Süleyman reiste olduğu gibi bizde birgün bu düşler dünyasından bu sonsuz ihtiraslar ve ardı arkası kesilmeyen istekler dünyasından asıl gerçeğe uyanacağız.


Sanırım kitaplarda bizim Amat'larımız. Cemil Meriç gibi 'insanların kıyıcılığından' düzenin boğuculuğundan bizde sayfaların arasına sığınıyor, sayfalardan gemiler yapıp gerçeklikten bir nebze olsun uzaklaşıyoruz.