• " Karı koca olamadık. Gerçek dost da olamadık. Bir kitapta okumuş, bir filmde izlemiş gibiyim beraberliğimizi. Bir konserde dinlemiş gibiyim. "
  • Gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.
    Haruki Murakami
    Sayfa 19 - Doğan Kitap
  • Bunlar gerçek olabilir miydi? Evet her şey gerçek olabilir, insanoğlu her kalıba girebilir. Şimdi ateşli bir gence, yaşlılığın resmini gösterseniz korkuyla irkilir. Tatlı gençlik yıllarından çıkıp, olgunluk çağının çetin yollarında yürürken bütün insancıl hislerimizi birlikte götürürüz, onları yolda bırakmayın. Çünkü onları bir daha elde edemezsiniz, ihtiyarlık, size hiçbir şeyi geri veremez, yeniden vermez. Mezar bile ondan daha iyi kalplidir. Çünkü üstüne şöyle yazılır: "Burada bir insan gömülüdür." Fakat insanlıkla ilgisi kalmamış yaşlılığın, soğuk duygusuz çizgilerinde böyle bir yazı göremezsiniz.
  • Kitabın kahramanları Ollie ve Moritz ... Birbirleriyle asla görüşemeyecek iki çocuğun hikayesi bu. Mektup arkadaşları.. Mektuptan başka kullanacakları iletişim araçları yok çünkü Ollie'nin elektriğe bağlı epilepsisi var bir nevi elektriğe alerjisi var. Moritz'in ise kalbinde pil takılı yani anlayacağınız bir araya gelirlerse ikisinden biri ölecek.

    Kitabımız Ollie ve Moritz'in birbirlerine attıkları mektuplardan oluşuyor. Bölüm bölüm birbirlerine attıkları mektupları okuyoruz. Mektuplar aracılığıyla birbirlerine tutunmalarını, sevgiyi, dostluğu ve aşkı öğreteceklerini söylüyorlar ama hikaye bundan çok daha derin ve detaylı. Aslında daha toplumsal bir mesaj vermese de kesinlikle verdiği arkadaşlık ve doğru arkadaşın bizim üzerimizdeki etkisi konusundaki mesajı ile okuduğuma pişman etmeyecek bir kitap oldu benim için. Özellikle de yaşadıkları ya da yaşayamadıkları hayata rağmen iletişimi kesmeyip birbirlerine destek olmaları ve zamanla geliştirdikleri arkadaşlıkları sayesinde hayata bağlanabilmeleri konusunda.

    Kitabımız elektiriğe alerjisi olan, Oliver'ın mektubuyla başlıyor. Bu mektupla Ollie ilk defa yazmaya başladığı mektup arkadaşına ve bizlere ufak ufak bilgiler verirken hem kendini tanıtıyor hem de asıl konuya gelmeden önce otobiyografisiyle bizi kitaba çekiyor. Ollie nin elektrik alerjisi öyle iki kızarıklık yapıp sadece kaşındıran şeylerden değil, elektronik hemen her şeyin renklerini görüyor ve bunlardan birine maruz kalırsa nöbetler geçiriyor bu yüzden doğumundan beri annesiyle birlikte ormanın içinde bir kulübede diğer insanlardan ve şehirden soyutlanmış bir halde yaşıyorlar. Kendini kitaplara adamış bir çocuk. Sonrasındaysa sıra Ollie'nin mektup arkadaşı ve görünüşte soğuk bir Alman izlenimi veren Moritz'in mektubuna geçiyor. Moritz daha farklı çünkü gözleri olmadan doğmasına rağmen kör değil. Daredevil gibi anlayacağınız, sesler sayesinde görüyor. Ve bu yüzden geçmişte birçok araştırmaya tabi tutulmuş.

    Bilimkurgu kısmı salatadaki fazla tuz gibi (bu nasıl tabirse🤷‍️) olmuş rahatsız etti, bir de cevapsız kalan soruların olması.. Liz karakterini bir türlü sevemem de kitap boyunca sinir olduğum noktalardan. Pardon sevememem değil, yazarımızın Ollie gibi iyi bir çocuğun karşısına, hayatına rağmen ya da hayatından dolayı, tek arkadaş olarak Liz gibi bencil ve uyuz birisini çıkarması...

    Ama kitap boyunca beni asıl mutlu edip hayran bırakan şey, ikisinin de hiç görüşüp tanışmasalar bile ve belki de asla tanışamayacakları ihtimaline rağmen yine de birbirleriyle yüzyüze tanışmış onca insandan daha fazla arkadaş olup birbirlerini aydınlığa çıkarmaları oldu. Arada sırada birbirlerini sert eleştirip kavga etseler de ne olursa olsun yazmayı kesmemeleri, birbirlerine açık olup yardım etmeleri ve sonunda, aralarındaki o kadar mesafeye rağmen, gerçek birer dosta dönüşmelerini okumak gerçekten de keyif vericiydi.

    Edit.tekrar okudum da çok dağınık bir inceleme olmuş idare ediverin 🤷‍️
  • İnsanın gönlünde yaşayan duygular kaba isteklerini gizlemek için bir maskeye gereksinim duyduğu zaman, akıl ve mantık inanılmaz derecede canlanıp dirilik kazanır. Bütün öbür içsel güçler gibi aslında dürüst, yanılmaz olan duygu da, atılışlarını soğuk zincirleriyle zapt etmek isteyen mantığın dayanılmaz zorlamasıyla kırıldığı veya yaşam tarafından ezildiği zaman yanılmazlığını, dürüstlüğünü yitirerek kaba şekliyle ortaya çıkar. O zaman zayıflığını, kabalığını örtmek için, mantığın yalana gerçek süsü vermedeki büyük hünerine başvurur.
    Maksim Gorki
    Sayfa 120 - Can Yayınları
  • Bazı yazarların yazdıklarında yüreğe dokunan bir yan vardır. İşte Tezer Özlü de o yüreğe dokunan yazarlardan. Bu sebeptendir ki, kendisine edebiyatımızın “gamlı prenses”i denmektedir. Bana göre gamlı prenses tabirini sonuna kadar hak ediyor.

    Çok değerli bir yazar. Yazar olmanın da ötesinde, çok değerli bir kadın. Sapına kadar, kadın. Sapına kadar, haklı bir kadın...

    Bakmayın sürekli yaşamdan kaçtığına, defalarca intihar denemelerinde bulunduğuna. Yazdıkları, satırları, fikirleri hayatla dopdolu. Onu okuduğunuzda intihar etme fikrine değil, aksine yaşama fikrine daha çok sarılıyorsunuz. Çünkü Tezer Özlü her şeyden önce “yaşamış bir insan.” Daha çok yaşamak ve doyasıya hayatın tadına bakmak istemiş bir insan. Onun gamlı prenses olmasının sebebi, yaşadıkları, başından geçen acı olaylar değil, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır, engellenmesidir. Geri zihniyetli insanlarla bir arada olup, hayatın gerçek değerini ve amacını kavrayamamış insanlarla ne kadar doğru bir yaşam sürülebilir ki zaten? Haklıydın Tezer Özlü. Sonuna kadar haklıydın; ama tıpkı Oğuz Atay gibi kimse gelip sana da haklı olduğunu söyleyemedi. Ancak sen öldükten sonra değerini kavrayabildi bu ülke. Böyle olmamalıydı elbette; ama ne yaparsın ki ülkemizin kaderi bu. Hep sonradan aklımızın başımıza gelmesi...

    Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün ilk romanı. Yaşamının başlangıcını bizlere sunduğu, çocukluk yıllarının ve gelişim sürecinin önümüze çırılçıplak bırakıldığı kısacık kitabı.

    Kısacık dediğime bakmayın. Kitapta neler yok ki? Tezer Özlü’nün sobalı bir evde büyümesi, İstanbul sokaklarının eski görüntüsü, babasıyla, kardeşleriyle, kuzenleriyle olan ilişkisi, hatta babasıyla annesi arasındaki ilişki, düşlenen, erişilemeyen sevgililer, evlilikleri, sevmeden nikah masasında evet deyişleri, hastane koridorları, kaçma isteği... Hepsi var; ama şimdiki yazarların yaptığı gibi “sansürlü” değil. Tüm çıplaklığıyla. Ayrıntılarıyla...

    Her şeyden önce cesur bir yazar. Böyle yazarlara bayılıyorum. Yukarıda da dediğim gibi, cesur bir yazar olmanın ötesinde, cesur ve güçlü bir kadın. Sözünü sakınmayan, doğru bildiğini söyleyebilen, hiç utanmadan isteklerini ve hislerini yazabilen bir kadın. Çünkü insan olmanın ne olduğunu, insan doğasının neyi emrettiğini çok iyi biliyor Tezer Özlü.

    Onunla ilgili ne anlatsam, ne söylesem eksik kalacak gibi hissediyorum. Beni öylesine düşüncelerle dolduruyor ki, yaşadığı döneme gidip onunla bir akşam yemeği yemek, hatta sevgili olmak istiyorum. Tam olarak, “aşık olunacak bir kadın.” Bu arada çok mu kitabını okudum? Hayır, yalnızca okuduğum ikinci kitabı bu. Fakat tek bir cümlesini okumam bile onu anlamama yetiyor. Tekrar buluşmak üzere, sevgili Tezer.

    “Neden bunalımları çözemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.”
  • Bazı kitaplar, gerçek yaşamdan daha duyarlı, daha büyük boyutlara götürüyor beni.
    Tezer Özlü
    Sayfa 60 - YKY, 35. Baskı