Furkan Varol, Kreçetovka İstasyonu'nda Bir Olay'ı inceledi.
 17 May 13:59 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Soljenitsin'den söz açıldığı zaman, İvan Denisoviç'in Bir Günü kitabını okuyan birinin aklına ilk başta, siyaset değilde, Sibirya'nın o ''kürek geçmeyen soğukları'' gelir. Sanırım buradan yola çıkarak Kreçetovka İstasyonu'nu değerlendirmeye alacağımız zaman sözlerimize bir ''Soljenitsin Mevsimi'' yaratarak başlayabiliriz... Belki de böyle bir mevsim, yeryüzden gerçekten vardırda biz adını yenilerde koyuyoruzdur... Nitekim Erlom Ahvlediani, Sivrisinek Şehirde kitabında, herkesin kendine ait olan sabahlarından bahseder, gün sonunda doğan güneşten... İşte Soljenitsin'in kalemide böyledir. Rusya'nın o dönemlerdeki siyasetinin nabzını tutmasına tutar ama tek başınada yalnızca bunun nabzını tutmak için oynatmaz kalemini... Kreçetovka Olayı'nın anlatıldığı novellasında, yine Kızıl Rusya'nın sinyallerini versede, Zotov'un (teğmen/üniformalı) ruhuna daha çok değinir aslında. Tıpkı Denisoviç'te yaptığı gibi. Görünen o ki Zotov, komutan olma özeliiklerine çok sahip olmayan birisidir ve savaş gibi yeryüzünün en yıkıcı gerçeği ile yüzleşir nöbet kulubesinde. Tabii ki burada Zotov'un mesai saatleri içerisinde bir teğmen değilde, nöbetçi bir teğmen olarak olayları yaşıyor olması elbette ki yazıla-gelmiş bir şey değildir. Çünkü Soljenetsin'in kalemi belli sembollere dayanır... Mesela, kış, şapka, asker, rejim, ironi, hiciv...

Burada nöbetçi iken olayları yaşıyor olması, mutlak hakimiyetin kendisinde olduğu bir anda ve son derece ciddi bir konuyu sorgularken yaşıyor olması önemli bir unsurdur. Çünkü mesai saatleri içerisinde belkide emir komuta zincirinden bir halka ile çok daha kolay çözeceği olaylarla, nöbetçi iken ekibinden birkaç kişi ile beraber kalarak çözmeye çalışır. Buradaki davranışları Zotov'un mesleki şemasını ve şemanın gölgesinde kalacak olan insanlık yanını tartıştırır okuyucuya. Önce dost daha sonra şüpheli saydığı karakter karşısında ''ani'' bir plan yapmayı gerektirmesi ve ona müdahale etme çabası devletin çalışma ilkesinin yavaşlığına takılır... Zotov ise bu yüzden bu olayı hayatının sonuna kadar bir vebal olarak taşır...

Kış ya da onun özelliklerini taşıyan bir mevsim - soljenetsin mevsimi- daima el sallar kaleminin arasından. Çünkü -özellikle- İvan Denisoviç'te kendini en çarpıcı haliyle gösteren kış, doğanın bir parçası olmaktan çıkar ve insanın -yaşadığı- gerçeği haline gelir. Bir yerden sonra, kış tek başına dahi olay olabilecek konuma gelir. Öyle ki, Kreçetovka'da, kış ''insanı çatlatan'' bir şey kavram olmasa dahi, insanı engelleyen bir olay haline gelir... ''Bu da Soljenitsin'in gerçekle ile tanışma/tanıştırma, gerçek ile sohbet etme yöntemi mi acaba?'' diye sorar insan kendine. Yani kış, Soljenitsin'in yeryüzündeki gerçeği mi yoksa gerçeği anlatması için aracı mı, bu soru daima kurcalar insanın kafasını ilk andan beri... Çünkü soğuk hissedilir ve insan o soğuğu Rusya'da ya da Sibirya'da aramaz... Dünyanın en sıcak yerindeki bir insan dahi bu kitabı/ları okusa, yüreğinde, soğuk bir yel eser, üşür ölüm bile.

Şapka ya da onun havasına insanı büründüren herhangi bir şey -kıyafet fakat üniforma değil- Soljenitsin'in karakterlerinde görülür... Denisoviç Şuhov'un turuncuya çalan ve üzeri suçluluk numarasını haykıran şapkasını yemek yerken ya da benzer durumlarda çıkarması -iş dışında bir şey yaparken- karakterin kendine dönüşünü gösterir. Biz bu şapkanın mahiyetini Kreçetovka'da daha derin olarak alabiliriz. Nitekim bir suçlu üzerinden dramatize edilerek anlatılan olayın gerçeği ile bir komutanın gerçeği farklı unsurları karşılayabilir aynı noktaya çıksa bile, çünkü yaşamsal farklılıklar vardır. Her neyse, Zotov'un her şapkasının takıp çıkarışında ya da üniformasına dokunuşunda insan ''devlet gibi'' düşünür. Yani şapka gerek Zotov'da gerek Şuhov'da kim olduğunu ve ne olduğunu hatta ne düşünmesi ve nasıl düşünmesini gerektiğini söyler karakterle... Şuhov bir suçlu gibi Zotov bir asker gibi.

İvan Denisoviç'te dünyaya -işçi dünyasına- sırt dönen muhafız askerler burada kendi dünyasına döner. (İki kitabı birbirine yakınlaştırmak ne kadar doğru bilmesemde, Soljenetsin'in matematiğini anlamak için bunu yapmayı uygun buluyorum ben.) Kendi dünyasının gerçeği ile yüzleşirler. Bir suçlunun devlet ile tanışmasından sonra, bir askerin hizmetinde olduğu -adeta babası- ile tanışmasına şahit olunur. *Hangi kitap önce yazıldı bakmadım, önce Denisoviç'i okumuş olduğum için öncelik-sonralık ilişkisini kuruyorum.

İroni ve yergiye gelince, bu ikisini daima iç içe görürüz. Yergi ironik bir yolla yapılır ve çoğu zaman karakterlerin ''tek eğlencesi'' haline gelir. Son olarak ironi ve yergi içeren cümleler karakterlerin ''yaşam mücadelesi'' dışındaki şeylermiş gibi gelir insana. Çünkü karakterlerin ayağı her ne kadar o günün gerçeğine bassa bile, onlar varlık tespitini bu yolla yaparlar.

Not: Kreçetovka'nın hikaye işçiliği Denisoviç kadar çarpıcı ve başarılı değildi. Bu yüzden bu kitabı çok beğenilmeyebilir... Ama Soljenetsin Mevsimi'nde güneş her gün aynı doğacak değildir ya...

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok...1.Dünya Savaşı'ndaki yaşananları bir grup asker arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki Paul adlı bir çocuğun gözüyle anılarına acı aci şahit olacaksınız.

Söz konusu savaş olunca ve kahramanları da çocuk olunca olunca herkes aciz kalıyor .Hikayeler de dilsiz.Sadece çocuklar da değil anne,baba,kardeş,kadınlar,yaşlılar her kim olursa olsun herkes yara alıyor.Acıları kelimesiz kalıyor.Toprak ,ağaçlar,hayvanlar da acı çekiyor. Bu kitapta savaşa,savastaki insana ,canlılara,insanın duygularına,korkularina kalbin,ruhun tarihine şahit olacaksınız.Evet tahmin ettiğiniz gibi savaş karşıtı bir kitap .Gerekçesi ne olursa olsun hangi savaş haklı görülebilir ki? Insanı feda eden tüm savaşlar bana göre kaybedilmiş savaslardir.Maalesef savaş,kan,gözyaşı o kadar kaniksandi ki.O kadar normallestirildi ki.Aksini düşünürsek ağır yaftalamalara maruz kalmak da an meselesi .Barışı ogrenemeden savaşı öğreniyor çocuklar .Özgürlüğü tatmadan,özgürlüğe doymadan özgürlük için savaş vermeyi öğreniyor .Okullarda verilen matematik ,fizik gibi derslerin hükmü yok savaş ,yıkım gibi çok bilinmeyenli problemlerin cozumunde.Öğretilen bilgilerin karşılığı yok.50 yaralı ,150 ölü sayısal ifadesinin matematikte karşılığı ne olursa olsun çok sayıda kaybın olduğu anlamına gelmesi , çokluk ifade ettiği kelimelerle maalesef aynı hesaba gelmiyor yapılan kelle hesapları.Savaş hesapsizca yutuyor tazecik bedenleri .

Muktedirler kendi bekasi için ölümün üzerine sürüyor gencecik bedenleri .Ideolojik hamaset gosterileriyle yapmış oldukları sovlarla kendi eylemlerini tasdiklemenin mutluluğunu yaşıyorlar.Koltuklarini sağlama almak için oturdukları yerden hiç birakmamacasina koltuklarini kahramanlık naraları atiyor,şehitlik fetvalari veriyorlar.Savaşa,nefrete,şiddete olan sehvetleri ,Svetlana Aleksiyevic'in dediği gibi "Her tanricilik,ölü seviciliktir " ifadesinde olduğu gibi kendilerine atfettikleri tanrısal niteliklerle övünerek, ölülere olan ihtiyaçları doymak bilmiyor.

Güzel bir ölümle teselli edilerek kirli amaçlarına alet ediliyor gencecik delikanlılar.
Hayalleri,cocukluklari,hatıraları hunharca katlediliyor .Güzel bir hayatı yasayamadan ölümlerden ölüm beğenmek zorunda bırakılıyor gencecik nesiller.Sevgi ve şefkat sarıp sarmalayamadan,soğuk toprağın kucağına itilip toprakla üstü örtülüyor,toprak üstünü örtüyor tüm hayallerin,hatıraların,
yasanmisliklarin.Özgürlük ,kardeşlik,barış için okyanuslar dolusu kan dökmek gerekiyor.Dökülen kan ülkenin sınırlarını genişletse de ,zafer sevincini yasatsada insanın yaşamadığı ,insanın olmadığı bir yerde arazinin,kara parçasının ne önemi olabilir ki ?Bu atmosferde ucuzluyor insan hayatı .

Maalesef savaş hayatın her katmanina yayılmış .Günümüzde de halen tazeliğini korumakta.Svetlana Aleksiyevic 'in "sıradan insanın cellatlasmasi " ifadesinde olduğu gibi maalesef insanlar en basit bir probleminin,sıkıntılarınin çözümü icin bile nefrete,dayaga,mermiye,bombaya,hakarete,adaletsizlige,zulme başvurarak;cellatliligi hayatta kalma yöntemi ,çözüm yöntemi olarak algılar olmuş.

Keşke dayanikliligin ,hakliligin ölçüsü mermiler,hakaretler,adaletsizlikler olmasaydı.Yunus Emre'nin "Ben gelmedim kavga için,benim işim sevgi için.Dostun evi gonullerdir,gönüller yapmaya geldim " ifadesiyle gönüller,hayaller yikmaktan ziyade gönüller yapmanın ,sevgiyi ,barissever insan inşa etmenin yollarını arastirsaydik .Sevgiyi sevseydik,nefretten de nefret etseydik.Dayanıklılık stogumuzu sevgi ile doldursaydik.Bizi kurtaran,insanlığı kurtaran tek şeyin sevgi olduğunu aklımızdan cikarmasaydik.

Kitap gerçekten savaşı,yaşananları ,insanın psikolojisini derinden hissettiriyor.Insanların hayatta kalabilmek uğruna sevgi,şefkat gibi hislerini dondurmak zorunda kalmaları,katilastirmalari yaralıyor sizi.Kendileri ölüm kalım savaşı verirken sivil hayatta tanidiklarinin duyarsizliklari ve kayitsizliklari karşısında hayret ediyorsunuz. Bir askerin açlıkla,yoklukla,fakirlikle bogustugu sırada ,arkadaşı olan bir başka askerin ölümünü beklerken --hem ölmesini istemeyip hem de cizmelere olan ihtiyacla-- arkadaşının sahip olduğu cizmelerine ısrarla kavuşma isteği içimi sizlatti.Yine Paul ve Albert'in yara aldığı ,bacaklarını kaybettiği esnada sevk edildikleri hastanede tertemiz
yataklara ,carsaflara kavuşunca haftalarca banyo yapmadiklarinin vermiş olduğu utançla o yatağı kirletme korkusuyla girmek istememeleri (Soma'daki madenci misali ) karşında kahroldum bir kere daha. Muzaffer Akar Abi'nin dediği gibi muhakkak okunmalı.Kelimeler aciz kalıyor .
Sonradan karşıma çıkan Yaşar Kemal için de kıymetli olan bu kitap icin şu sözü eklemek istiyorum :

“Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” der Yaşar Kemal…

Keyifsiz okumalar ...

Ares, bir alıntı ekledi.
13 May 22:52 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Soğuk Savaş Yılları
1950 itibariyle Çin Marksistleri Tayvan hariç tüm Çin ellerinde tutarak, dünyanın en kalabalık ülkesini yönetiyorlardı. Diğer bölgelerdeki komünist güçler, emperyalist dünya üzerinde huzursuzluk yaratıyor ve emperyalistler Orta Asya'daki ve Afrika'daki huzursuzlukları bastırmak için savaşa başvuruyorlardı. Bunların en acı sonuçlar doğuranlardan birisi Vietnam Savaşı'dır.

Komünist Manifesto, Karl MarxKomünist Manifesto, Karl Marx
mrtdgdvrn, Karanlık Oda'yı inceledi.
13 May 18:55 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

Osman Balcıgil'in okuduğum 7.kitabı,diğerlerinin aksine bir roman havasında değil,Büyükada da evinde fotoğrafçılıkta kullanılan KARANLIK ODA da,bulduğu resimleri tab ederken ortaya çıkan Deniz Gezmiş'le yaşamı boyunca yaşanan ülkemizin siyahi olaylarını sohbet havasında anlatan bir kitap.6-7 eylül olaylarını,Demokrat Partinin iktidara geldikten sonra Cumhuriyetin kurucu değerlerini birbir törpülemesini,1960 darbesine giden yolda ki yanlışlıkları,sonrasında emperyalist güçlerin soğuk savaş zamanında Komünizm artıyor diyerek tek istekleri Tam bağımsız Türkiye olan gençlerin sonunun nasıl geldiğini örneklerle ve hatıralarla anlatıyor.İdamları için çaba sarf eden insanları ve sonrasında 1980 darbesine giden yoldaki ayrıştırmaları ve darbeden sonra alevlenen dini akımların getirdiği bu zamanki sonuçlarını güzel bir dille anlatıyor yazar.Ben sevdim kısa ,akıcı ve örnekleri ile okunacak bir kitap

Hemşire Terliği..
Madem analar günü adı altında anılar paylaşılmaya başlandı çok komik olmasa da ben de iliştireyim kendimce bir şeyler :)

Henüz ilkokul üçüncü sınıftayım kardeşim benden 4 yaş küçük, annem o zamanlar kardeşime ve bana hemşire terliği almış ayağımıza giyelim diye. Biz ne yaptık onları bir savaş aleti edası ile birbirimize karşılıklı atmaya başladık. Ama ne eğlence kardeşim bana atıyor ben kardeşime... Annem yapmayın etmeyin dese de bizim bir kulağımızdan girip diğer kulağımızdan çıkıyor :) annem nasıl bağırıyor bize, babanıza söyleyeceğim diye ama biz biliyoruz annemiz bize kıyamaz ki, söylemez yani çok sinirlense en fazla anne terliği girer devreye iki terlik şaplağı yeriz biter :)
Derken annemin babama bir şey demesine gerek kalmadan babamın kapıyı açması ile terliğin önüne düşmesi bir oldu.
Babam da tam kızgın gününde heh geldi mi ceza... Cezalardan ceza beğenin bakalım...

Neyse düşünüldü taşınıldı kardeşim 30 dklik banyo cezasına, ben de 30 dk tuvalet cezasına çarptırıldım =D

Ben geçtim bir güzel tuvaletin ordaki lavabonun önüne cezamı çekiyorum, oturmuşum bir yandan kış ayları soğuk üşüyorum, bir yandan kendimize sövüyorum falan 5 10 dk geçti. Babamlar kıyamamış tabi önce kardeşime gitmişler bir de ne görsünler o.O Benim akıllı kerdeşim banyo havlularını al, bir güzel yere yay, üstüne otur bir tane de bacaklarına örtmüş annemler güle güle yanıma geldiler ben ne oldu anlamıyorum tabi. Sonra 15 dk lavabo paspasında oturduğuma mı yanayım, bir daha o terlikleri giymeyişime mi yanayım, yoksa babam benle saf kızım az kardeşin gibi uyanık ol diye dalga geçmesine mi yanayım, annemin her kızışında babanız yine gelsin de görün tehtide mi yanayım bilemedim =)

2 3 sene sonra gariban anam hemşire terliklerinde hevesimiz kaldı diye bir daha aldı. Hiç unutmam mahallede bir çocuk vardı yazık anası şikayetlerle baş edemediği için çocuğu dışarı salmazdı, çocuk dışarı çıkamadıkça içerde daha çok yaramazlığa bilenirdi... Derken bir gün kadıncağız dersini bilememiş çocuğun, bizden yardım istedi göstermek için evine gittik, ödevi 10 15 dakikada anlattık falan ben evden çıkacağım bir de ne göreyim biz büyük çocuğun ödevi yaparken küçük çocuk da benim 2 günlük terliklerimi kesmesin mi??? İnandıramadık annesini çocuğun yaptığına senin terliklerin öyledir deyip durdu kadın, intikam almak için onu aklımın bir yerine yazmıştım bak o da şimdi aklıma geldi ya neyse artık =) ana yüreği o da biliyordu oğlanların yaramazlığını ama bir şey de diyemiyordu bizim yanımızda, biz çıktıktan sonra paparayı yediler ama =) bu da böyle değişik bir anı olsun daha da hemşire terliği giymemişimdir o günden sonra =D

Senem Özcan, Kulağımızdan Bizi Kimler Yönetiyor'u inceledi.
 12 May 19:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

#28549333


1977 YILI İLK BASIM OLAN KİTAP SAYIN ABDULKADİR DURU BEY'E AİT. ÇOK SEVEREK OKUDUĞUM KİTABINI SİZLERE TAKDİM EDİYORUM...

“Dostunu, düşmanını tanımayan, hayvandan beterdir. Çünkü hayvan; dostunu, düşmanını tanır.
İşittiğine tespit etmeden inananlar, hayvan tiplere hayvan olmaktan kurtulamazlar.”
“760lardan, 1977 şu günleri¬mize dek neler oldu da, bugün ye¬niden girişiyoruz hiç yokmuş gibi.
Neden tatminkâr değil mille¬timiz, bireylerimiz? Bunun cevabı İspanya’daki medeniyetimizden günümüze kadar aradık. Nicel olayların, nitel kısımlarını izledik. Saadet güllüğümüze haşaratlar dadanmış.
Bireylerimizin, ailelerimizin derinliklerinden yönetimlere dek gözledik. İspanya Endülüs’teki parlak kültürümüzden, Anadolu-muzdaki Selçuk devrine sıçramış. Sönerken, yiğitlerimiz yetişmiş, kurtarmışlar.”
“Türkiyemizde bizim tarihleri¬miz yok. Olanlar da bölük pörçük. Bu gidiş nereye? Bizim bizden haberimiz ol¬maz ki... İşte bundan gençlerimiz şaşırgındır. Çünkü bizim tarihimiz yok elimizde.Baştan başa işte Tür¬kiye! Endülüsteki medeniyet tari¬himiz yok. 1942'lerden beri aradık. Yok ki bulamadık. Nihayet Batı ülkelerinden buldurduk. Endülüs medeniyeti¬mizden bazı eserler. İzlerimizin yarısı kaybolmuş, birazı silinmiş.
Ufak tefek bazı izlerde şunla¬rı görüyoruz. 770'lerden başlamış teknolojimiz.Uçaklarımız, taşıtları-
mız, matbaalarımız. Günümüzden daha ileri o zamanki tekniklerimiz. Kültürümüz, medeniyet hamleleri¬mizin her yönlü ilerlemelerini şöy¬le okuyoruz batı yazarlarının ka¬lemlerinden:
Endüstride pamuktan yapı¬lan Cepken yelek ve ceketler, özel bir mahiyet arzediyordu ki, giyenlerin üstüne türkü yakılıyor¬du. Günümüzde henüz ona yetişi-lememiştir.
Kâğıt imâli ve geliştirmeleri her cins kâğıdı ortaya koymuştu. Bu devirde batı, yazı yazmayı dahi bilmiyordu. Bizim o zamanki matbaamız, bugünkünden farksız sa-yılır. Üçüncü Abdurrahman'ın Halifenin devlet dairelerinin evrak sistemini matbu yaptırdığı batıda takdirle anılır.
Teknikte: Pusula ve mıknatıs, daha gelişmelere yol açmıştı. Barut formülleri bir yandan, ateşli savaş araçları, torpillerin de geliştirilmesi devam ediyordu. Topların gelişkin oluşunu ayrıca anmak yerinde olacaktır. Motorlu vasıtaların modeli antikadır batıda. Sulama usullerine ince su serpişi eklenmesi de hayret vericidir ki, batılıların o zaman yıkanmadıkları, yılda bir iki defa soğuk su ile silindikleri kaydedilir. Buyurun medeniyeti. Kendimizi hiçe sayan beyefendiler hemen şuraya baksalar yetecek. Batıda kendi vücutlarını yıkamak bilmezlerken, biz, yağmurlama usûlü bahçelerimizi suluyoruz. Dünyada ilk defa sayı işaretleri ve matematik bizden çıkmıştır. Dünya, matematik bilimini de öteki dallarda olduğu gibi Müslüman Türklere borçludur.
Meridyen dairesinin bir derecesini tam sıhhatli bir şekilde ölçen Ebu Muhammed'i, dünya anmaktadır. Her saate bakanın da; Ahmet'in, ilk bakırdan yaptığı saati hatırlaması doğaldır.
Bu iki kardeş, yıldızların do¬ğuş ve batışlarındaki değişiklikle¬ri hesaplamış, ona göre son dere¬ce doğru çalışan bir aleti meyda¬na getirmişlerdir. Astronominin tamlaşması bizdendir ki, o zaman gökle ilgilenmek, batıda en büyük günah sayılıyordu. Hal böyle iken, Hekim İbni Firnas başkanlığında uçağın en âlâsı yapılmıştır. Üzeri¬ne süs olarak da kumaş ve tüy iş¬lenmiş, semalara hakimiyet kurul-muştur.
Bugünkü uçakların onun ka¬dar havada durmaya, süzülmeye henüz yetişemediği kaydedilmek¬tedir…”
“Biz Türkler sanayide, teknolojide, ticari işlerde örnektik tarihlerde. Bu gerçek gizlenemez. Göreceğiz kaynak¬lar vererek kitaplarda. Ancak kahra¬manlıklarımız savaşlarda, mertçe oldu¬ğu için cephelerde. Ağır bastığı için göze daha çok çarpmış. Çekemeyen¬ler Türklere "Tek savaşçıdır" demişler. Günümüz gençleri de o lâflara inan¬mışlar.
Savaşların nedenlerini, siyasi ko¬nuları ilerde açıp inceleyeceğiz enine boyuna. Şimdi konumuz; iyilik korun-mazsa, kötüler onun düşmanıdır.
Sanayileşmemiz, ticari gelişme¬miz evvellerden düşmanlarımızı çok perişan ederdi. Antika diye Türk eser¬leri halâ batıda yankı yapmaktadır. Bu gerçekleri gözler önüne daha açık ser-gileyeceğiz.
Biz Türkler dünya insanlarına örneğiz. Bu gerçek, kuşku götürmez. Türkler diyoruz. Birinci Tanzimattan buyana bakıp da aldanmayalım. Dünyanın en kötü hainleri de var¬dır muhakkak. Adlarına hayvan tipler diyoruz. Hayvan tipler ve hayvan tiple¬rin hayvanlarından (hainler) bazı müs¬pet vesikalar, kaynaklar da gösterece¬ğiz.
Bizi içimizden çökertmek için yüz yıllardan beri sinsi sinsi uğraşan hay¬van tipleri ve onların hayvanlarını, En¬dülüs'lere varmadan hemen Türki¬ye'den biraz gösterelim”
İHANET BELGELERİNE İYİ BAKALIM!..
“Mert ve cesur insanlar, sinsi düş¬manlarını sezemezler.”
“Biz birbirimizi suçlayacağımıza, gençlerimize hoyrat gibi bakacağımıza, kimlerin elinde oyuncak olduğumuza baksak, hemen el ele tutup kendimizi kurtaracağız.” Anlayana bir örnek de yeter. 1939-40'larda hayvan tiplerin hayvan¬ları (hainler) Polonya'yı ne yaptılar. Ona bakalım, ona göre bizi kulağımızdan yönetenlerin neler yaptıklarını da, ya¬pacaklarını da biraz olsun anlayabilelim. Alman - Rus savaşında Polon¬ya'nın burnu bile kanamazdı. İçindeki 10500 haindir Polonya'yı Rus'a, Al-man'a paylaştıran. Çorçil, Rozvelt hay¬van tiptir. (1) Polonya gafil avlanmış-tır. 3500 hain, Nazi emniyeti olan (G.S.P)'ya intisap etmiştir. Hain Amiral Kanaris'e, Polonya'nın en mühim stra¬tejik sırlarını, dosyalar halinde Berlin'e göndermişlerdir.
2650 hain, Sovyet Casus Teş¬kilâtına aynı şeyi yapmışlardır. 325 ha¬in de İngiliz "Entellijans" hesabına ve 850 hain de Amerika istihbaratına inti¬sap ederek, Polonya'yı paylaşmışlar¬dır. Müstevlilere, fiilen yol gösterip Po¬lonya'nın vurulacak yerlerine getirmiş¬ler ve onlar bugün komünisttir.
Bizdeki hainlerin ise durmadan çalışmalarını sürdürdükleri apaçık önü¬müzdedir. Bugün başkentimiz Anka¬ra'nın Maltepe'sinde seks kulüpleri bi¬le, açıktan açığa çalışmaktadır.
Bir yandan millî benliğimizi inkâr ettirdikleri gençlerimize.bir yandan bir¬birlerini kırdırdıkları yetmiyormuş gibi, bir yandan da dış ülkelere daha berbat bağımlılıklara sokuyorlar.”
“İşte Müslüman Fikir Ve İnancını Şaşırtanlar.
- Yeni Eflâtuncu Yahudi Filozof¬larından matematikçi ve astronom,
Barselonalı, Abraham bar Hiya.
- Yeni Eflâtuncu olup, Aristo Mu'tezile öğretilerinin nakilcisi ve yo¬
rumcusu, ekleklik Yasef İbn Saddik.
- Yahudilikle Aristo felsefesini uzlaştıran, ilk Yahudi Aristocularından
sayılan Taledo'dan Abraham İbn David
(Davud).
- Yahudi, İspanyol nakilci filozof, Avenzoor.
-Yahudi bilgin ve çeviricileri, Tuleytule'li Yahude ben Şaloma Kohen, bunu takiben Gerşan b. Şalomo Şolo-man b. Yosef'ta Eyyüb. (Barselona1!! Zarah'in B.İzak).
- Yahudi felsefecilerinden Levi-ben Abraham Hayim.
- Kabbala Panteist Yahudi Misti¬sizminin en önemli eseri Zohar.(Seyfer
ha Zohar).
- Yahudi akılcılarından Rasyonalis felsefeci Yosef Kospi.
- Güney Fransa'da Bagnols'dan Yahudi felsefecilerden Levi ben Ger-
son (Gersonides)
- Yahudi felsefeci ve felsefi ede¬biyatçılarından Şemtov ilan Falgera:
İbn Rüşd'le ilgili çalışmalarını Yunanla karıştırdı.
- İtalyalı felsefeci Hilel ben Samuet ve çağdaşı Izak Albalag.
- Yahudi felsefeci baş hahamlar¬ dan Hosdai Kreshas (Cıescas).
- ispanya'da Ortaçağ din felsefe¬cilerinden Kreskos'ın çağdaşı Simon
ben Semah Dvıan.
- Narbon'lu felsefeci Moşe ben Yoşva (Moşe Varboni).
Yahudi bilgin ve çeviricilerinden Kalonimas b. Meir,Kalonimas b. David
b. Todros, Rob Samuel b. Yehuda b. Meshulam, Romalı Yudan ben.Moses ben Danyel ve bunun gibiler. (1)
işte böylece kitap çalma, isim çalma, değişik isim kullanma, islâm eserlerini kendilerine maletmek gibi binlerce hile ile muazzam İslâm kül¬türünün varlığını kaybetmeye uğraş¬mışlardır. Bizim daha çok şey açıkla¬mamıza gerek yok. Bu konularda uğ¬raşan araştırıcı Avrupalı bilim adamla¬rının elimize geçen kitabının arka ka¬pağında şu sözleri okuyoruz.
"Avrupa'nın ilim ve teknikte, bu¬günkü baş döndürücü bir noktaya ulaşmasında tek mesnet teşkil ettiği, muhteşem ve cihanşümul «İSLÂM MEDENİYETİ» dir."

AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİMLERİ
İstanbul'da çalışan diplomat Don.S.S.Cox'un verilerine göre Ameri¬kan Bord'un 1900 yıllarında başlayan faaliyetleri:
Meşgul olunan kasaba, köy sayı¬sı……349
Bu faaliyet İçin angaje edilen Amerikan Ajanı..…..254
Türk tebaasından yardımcılar 1049
Yüksek okul ve kolej sayısı 35
Yatılı kız okulları 27
Genel okullar 508
Eğitilen talebe sayısı 25.171
Mabet adedi 400
Her servise devam edenler 50.000
Teşkilâtlı kiliseler ..138
Bir yılda sarfedilen propaganda broşürü……..100.000
Bir yılda sarfedilen poropaganda kitabı……. 50,000
Devamlı yayın yapan gazete... 13 Kitap baskı makinaları, emlâk kıymeti ……1.000.000
Bir yılda Türkiye'de dağıtılan pa¬ra…. 700.000
Mr. H.D.Dwight, 1895'de Ameri¬kan Bord adına yaptığı açıklamada "Yaklaşık olarak 65 yıldır Türkiye'de faaliyet yapmakta olan Amerikan Bord Of Mission geniş bir eğitim, basın ve yayın düzenine sahiptir" demiştir. Pa¬palık ve istanbul'daki Fransız elçisinin çalışmaları sonunda 1583'de Osmanlı hükümeti kendi halkının, başka devletin göndereceği öğretmenler tarafın¬dan eğitilmesi kararını almıştır. Bu sıra¬da başta Hırvat (Macar devşirmesi) Si-yavuş Paşa bulunmaktadır.
Bu karardan sonra (17-18-19 ve 20. Yüzyıllarda) 216 Amerikan okulu, 75 ingiliz okulu, 137 Fransız okulu vardı.
XIX. yüzyılda Amerikan Bord şirketi de asıl hedefi siyasi hakimiyet ve kültür emperyalizminin zafere ulaşmasına yardımcı olmak doğrultusunda ve bu faaliyeti yapıyorlardı. Ayrıca Genel bir tasnif yapılırsa:
a) Rus misyoner örgütleri,Balkan ülkelerini.
b) İngiliz (C.M.S.) Arap ülkelerini.
c) Amerikalılar, Ermenileri.
Fransızlar, kuzey Afrika ülkele¬rini Osmanlı İmparatorluğumdan koparmak istemiş ve hepsi de Hristiyanlık idealinde Türk'e karşı tek cephede savaşmışlardır. Temelindeki hayvan tiplerdir
MİLLİYETÇİLİĞİN TANIMI:
Bizim anladığımız milliyetçilik : Amaç birliğidir.
Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar... İşte o kişile¬rin her biri, milliyetçidir. Milliyetçi kişiler onlara deriz.
Demek oluyor ki sağlam bir inanç ile bir hedefe varmak amacında olmayanlara, milliyetçi diyemeyeceğiz.
Bu gerçekten baktığımızda: Aynı köyün insanları, aynı yurdun adamları, insanların akrabalıkları, hatta kardeş¬ler bile aynı inançta, aynı hedefe var¬mak amacı ile yarışmıyorlarsa, milli-yetçi değildirler ve olamazlar.
insanlar, başka tür yakınlık ve yandaşlıklarıyla da milliyetçilik edemezler.
Akrabalık başka.milliyetçilik başkadır. Hemşehrilik başka, milliyetçilik başkadır. Yurttaşlık başka, milliyetçilik başkadır.
Bugünkü anlamda dindaşhk, ya da fikirdaşlık,arkadaşlık gibi olumlarda da milliyetçilik bulunamaz.
Milliyetçilik hüviyeti: İnanç birliği ile, aynı hedefe varmak amacı ile ya¬rışmakla, o yolda her şeyini feda etmekle ispat edebilirler...

Kitabın her bir cümlesini burada paylaşmak isteyeceğim kadar muazzam bir kitap. O yüzden biraz uzun oldu galiba :D
KİTAPTA DAHA ÇOK DUYDUKLARIMIZDAN NASIL YÖNETİLDİĞİMİZ, KAVRAM KARIŞIKLIĞI İLE NASIL ASİMLE OLDUĞUMUZA VE YAHUDİLERİN BİZLERİ NASIL OYUNA GETİRME ÇABASINDA OLDUĞUNA BELGELERLE DEĞİNİLİYOR.
Sn. Abdülkadir Duru Beyin tüm kitaplarını neredeyse okudum ve kendime hepsini beşer defa okuma hedefi koydum. Bir çoğunu da bitirdim. 70 küsur kitabı mevcut.
Paylaşımlara, en çok okunan yazarlara bakıyorum hep yabancı ve ne yazık ki çok yüksek bir bölümü de bizleri verimsiz hayale sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Bizim, bizleri uyandıran, kendimize getiren kitaplara, milli düşüncelere ihtiyacımız var. Millilik particik değildir, ki bu kitapta da çok güzel değinilmiş. Yaklaşan seçim dolayısı ile de herkesin okuyup milli birlik içinde seçime yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Neden burda değiniyorum çünkü ülkem için önemli!. Kim üretim yapıyorsa, kim milletimi kalkındırıp, dış mihrakları, siyon-mason ve misyonları ifşa edip kanımızdan güçlenmemizi öneriyorsa onu başkan saymak vazifemizdir. Sayın Erol Erbaşın da dediği gibi “Başkan Başarandır!”

BİZLERE BÖYLE BİR ETKİNLİK VESİLESİYLE OKUDUĞUMUZU PAYLAŞMA İMKANI SAĞLAYANLARA, PAYLAŞIMDA BULUNANLARA ÖZELLİKLE NECİP BEYE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

Evdeki Einstein kitabesi olarak adlandırdığım duvarda asılı Einstein'ın yaşam üzerine öğütleri tablosunun üzerine yapay çiçek asıp "böyle daha güzel oldu" diyen annemin estetik zevkleri ve benim entelektüelliğim arasında soğuk bir savaş var.

Emrah Kars, bir alıntı ekledi.
12 May 16:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

hastalık ve yalnızlık üzerine / virginia wolf
hastalıkların ne kadar yaygın olduğunu, ne de korkunç bir ruh­sal değişikliğe sürüklediğini, sağlığın ışıkları sönünce nasıl hay­ret verici dünyalar keşfedildiğini, hafif bir soğuk algınlığının bile ne gibi bir hüznü ve ruh çöllerini gün ışığına çıkardığını, azıcık bir ateşin ne gibi uçurumları, nasıl da renkli çiçeklerle be­zeli kırları ortaya çıkardığını, eski ve sağlam meşeleri nasıl da yere, ölüm kuyusuna serdiğini ve hiçleşim sularının nasıl da başımıza doluştuğunu, diş çektirdikten sonra kendimize geldi­ğimizde nasıl da meleklerin ve arp çalanların huzurunda oldu­ğumuzu sandığımızı ve diş doktorunun koltuğunun yüzeyine çıktığımızda "ağzınızı çalkalayınız"ı bize hoş geldin demek için göğün zemininden eğilen bir ilahın selamıyla karıştırdığımızı göz önünde tutunca-, bütün bunları ve daha başka birçok şeyi düşününce ve de düşünmek zorunda kalınca, işte o zaman, hastalığın edebiyatın aşk, savaş, kıskanç­lık gibi en büyük konularının arasında yer almamasına şaşası geliyor insanın.

hastalıkla beraber simülasyon biter. vize yatmamızı buyurduk­larında, ânında koltuğun yastıklarının içine gömülür, ayakları­mızı yerinden azıcık olsun oynatmayız, seçilmişler ordusunda asker olmayı bırakır, asker kaçakları oluveririz. diğerleri sa­vaşta ilerler. biz akıntıda, dalların arasında salınırız; çimenlerin üzerinde kuru yapraklarla birlikte uçuşuruz, artık ne sorumluyuzdur, ne de ilgili ve belki de yıllar sonra ilk kez, etrafımıza ya da yukarı -örneğin göğe- bakar oluruz.

Ruhun Yalnızlığı, Eugenio Borgna (Sayfa 156)Ruhun Yalnızlığı, Eugenio Borgna (Sayfa 156)
Aristoplatso, Ölümcül Yumurtalar'ı inceledi.
12 May 13:33 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Bilimin yanlış ellerde olduğunda nasıl hezimete ve facialara yol açtığı yazarımız Bulgakov'u etkilemiş bulunmakta. Yazarımızın yaşamını kaybettikten sonra başlayan Soğuk savaş dönemi gelişmeleri onu haklı çıkarmıştır.Sürükleyici ve aydınlatıcı bir kitap olarak kitaplığınızda yer edinecek cinstendir.