• 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Maria TODOROVA Bulgaristan’da doğmuş, büyümüş ve Doktora derecesini Sofya Üniversitesinde almıştır. 19. Ve 20. yüzyılda Bulgaristan ve Balkanlar’da tarihyazımı, tarihsel demografi, sosyal ve kültürel tarih üzerine akademik çalışmalar yapmıştır. ABD’de Illinois Üniversitesinde tarih profesörü olarak görev yapmaktadır. Kitabında İngilizce, Almanca, Fransızca, Yunanca, Bulgarca, Rusça ve Türkçe kaynaklardan geniş bir şekilde yararlanmış olduğu onun bu konuda yeterli eğitimi, dil yeteneği ve entelektüel bilgiye sahip olduğunu gösteriyor ve bu sayede Balkanlar konusunda sistematik ve aydınlatıcı bir çalışma sunuyor.

    Kitap giriş ve sonuç bölümleri de dahil olmak üzere dokuz bölümden oluşmaktadır. Yazar bize ‘Balkanizm ve oryantalizm: Farklı kategoriler mi?’ adını verdiği giriş bölümünde Balkanizm ve oryantalizmin belli başlı konularda karşılaştırılması yapılıyor. Bunun öncesinde Carnegie Vakfının 1993 yılında hazırlatmış olduğu raporun, 1993 yılında tekrardan yayınlanması ve raporun yeni basımında önsözü yazan Amerikalı diplomat ve tarihçi George Frost Kennan’ın (1904-2005) şu sözlerinden rahatsızlık duyuyor. Bunu nedeni Kennan’ın 1903 ve 1993 yılında da Balkanların sorunlarının köklü olduğu ve sorunların hale geçerliği koruduğunu, siyasi ortamda etkinliğini koruduğunu söylüyor.
    Balkanizm ile Oryantalizm zaman olarak farklı zamanlarda ortay çıktığını; Balkanizmin, Oryantalizmin bir alt türü olduğu görüşüne karşı çıktığını ve farklı amaçlarının olduğunu belirtiyor. Yazar Balkanizmin dışarıdan ve içeriden dayatıldığını, Oryantalizm ise İngiliz sömürgeciliğinin bir mirası olduğunu belirtiyor. Balkanların karşısına öteki olarak İslamı, Müslümanları ve genellikle beyaz olmayanları aldığını ve kapsam olarak ırkçı bir söylem içerdiğini, fakat; Balkanizmin ise tamamen beyaz ve Hıritiyan toplumlarla ilgili olduğunu ve oryantalizm kadar şiddet içermediğini savunuyor.

    Balkanlar:Nomen Birinci bölümde yazar ‘balkan’ kelimesinin ortay acıkışı ile bir takım bilgiler sunuyor. Balkan kelimesinin 1800’lü yılların sonlarında İngiliz kaynaklarda ilk defa görüldüğünü, Haimos olarak bilinen dağların çevrelediği yarımadanın Balkan dağları olarak adlandırılan sürece dikkat çekiyor. Çeşitli kaynaklardan bu dağa ve çevresine ne ad verildiği nasıl adlandırıldığı ortaya konuyor. Yazar bunu yaparken de Avrupalı gezginlerin seyahat notlarından bolca referans alıyor. Özellikle İngiliz gezginleri aristokrat ve burjuva olarak ayırdıktan sonra bu iki grubun balkanlara bakış açısını ortaya koyuyor. Osmanlı döneminde yarımadaya Rumeli dendiği hatta Türkiye Avrupası adının kullanıldığını görüyoruz. Daha sonra yazar, balkanlarda yaşayan halkların dilinde balkan kelimesinin anlamlarını, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığı hakkında bilgiler veriyor. Balkan sözcüğünden türetilen ‘balkanlaşma’ kavramının neyi temsil ettiğini ve tarihte kimler ve hangi amaçla kullanıldığını kitabın ilerleyen kısmında görüyoruz. Balkanlaşma sözcüğüne 19. Yüzyılda git gide siyasal bir yananlam yükleniyor. Balkanlaşma kavramı, ülkenin dağılması ve ulusçu bir bölünmesi süreci olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk defa ortaya çıkıyor, daha sonra İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgeciliğin sona ermesi ile tekrardan gündeme geliyor. Yazar Amerikada yaşayanların Balkanların nerede olduğunu çoğunu bilmemesine rağmen toplumun Balkanlaştığı söylendiğinde az çok ne anlama geldiğini bileceklerini söylüyor. Balkanlaşmanın, çokkültürlülük, aşırı uzmanlaşma, toplumun bölünmesi gibi yananlamlarının oluşturulduğunu görüyoruz.

    İkinci bölümde yazarın amacının bugün bölgede ifade edilen imge ve duygular üzerinde bir fikir amaçladığını öğreniyoruz. Balkan kelimesinin küçültücü anlamı yanında bir öz-algısının olduğunu, yazar edebiyatta ‘Balkan’ adıyla en popüler imge olan ‘Bay Ganyo’ karakteri ile okuru tanıştırıyor. Karaktere hödüklük, kabalık ve görgüsüzlük gibi anlamların yüklenildiğini ve bu kavramın Balkanlar’da nasıl popüler hale geldiği kitapta geniş bir şekilde anlatılıyor. Bu anlatımın içinde ‘Bay Ganyo’ile birlikte literatüre ‘Homo balkanicus’ nosyonun kazandırılmasını görüyoruz. Yazar bu anlatımlarda Balkanlar’a dışarıdan bir bakış değil de Balkanlar’ın kendi içinden bir eleştiri olduğunu, ‘Bulgar Avrupalı’ kavramıyla ortaya koyuyor. Bu bölümün kalan kısmında Balkanla’da yaşayan devletlerin kendini ne kadar Balkanlı görüp görmediklerini detaylı bir şekilde yazardan öğreniyoruz. Balkan devletleri arasında özellikle Bulgar’ların balkanlı olmak bir sorununun olmadığını altını çizerek söylüyor. Yazarın bu ara Bulgar kökenli olduğunu bilmek bu konuda ne kadar tarafsız olduğunun sorgulanmaya açık bıraktığını da söylemeden geçemeyiz. Diğer balkan devletlerinin kendilerini daha çok batılı gördüklerini, Türkiye’nin de tüm Balkan devletleri tarafından öteki ve doğu olduğunu savunmaları açıkça kitapta belirtiliyor. Balkanlar’ın özellikle Türk entelektüelleri arasında hal önemli bir yeri olduğunu belirtildiği ve Türklerin de Arapları aynı Balkan devletlerinin kendilerine karşı gösterdiği bakış açısını taşıdığı öne sürülüyor.

    Balkanlar’ın Keşfi olarak adlandırılan bölümde Avrupalı gezginlerin Balkanlar’ı ayrı bir coğrafi ve kültürel kendilik olarak gördüğünü görüyoruz. 18.yüzyıl sonları ile 19. Yüzyılı başlarında görülen siyasi değişimler sonucunda, önceleri transit olarak geçilen topraklar olarak görülen Balkanlar’ın yavaş yavaş tanındığına kitapta anlatılanların ışığında tanık oluyoruz. Avrupa giderek Balkanlar’a daha çok ilgi duymaya başlıyor. Avrupalı gezginlerin anlatımlarında Balkanlar’da yaşayan halkların yaşam tarzlarına ve karakterlerine ilişkin gözlemlerin zamanla değiştiğini görüyoruz. Balkanlar Avrupanın Volkmuseum’u [halklar müzesi] haline geliyor. Burada sunulan küçümseyici karakter genellemelerinde en altta Türkler’in gösterildiğine de şahit oluyoruz. Tabi bunda da Osmanlı İmparatorluğunun siyasi arenada giderek zayıflamasının kuşkusuz önemi büyüktür.

    19. yüzyılda gezi edebiyatı bütün Avrupa’da ilgi gören bir tür haline geldiğini söyleyen yazar, bu yüzyılda gezi edebiyatı alanında eser yazmamış bir İngiliz bulunmadığını da sözlerine eklemeyi unutmaz. Bu yüzyılda artık gezi eserleri daha çok siyasallaşır ama daha önemlisi artık küresel sömürgeci ülkenin elindeydi. Bu dönemde İngilizlerde bir Osmanlı ilgisi göze çarpıyor. Ama bu görüşler 10 yıl içinde daha çok Balkanlı topraklarında yaşayan halklara çevrildi. 19 yüzyılda ezilen Hıristiyan uluslarının keşfi ile Victoria dönemi yoksullarının keşfi İngilizler için aynı döneme denk gelir. Ama doğuda Rusların güçlenmesi yüzünden Osmanlıya olan ilgi hemen dağılmamıştır. Bu yüzyılda yazara göre küçümsenen ve dışlanan Bulgarlar olmuştur. Bunu Bulgarların aristokrasiden yoksun olması ve bundan dolayı da edebiyattan ve tarihten yoksun olmasına neden olmasıdır. Bu devirde artık yeni bir gezi edebiyatı oluşmaktadır: Amerikan gezi edebiyatı. Bu konunun öncülerinden olan Amerikalı Nicholas Biddle Püriten geçmişinden dolayı Balkanlar’a yukarıdan bakmış ama Türkler’e daha çok hoşgörü ile yaklaştığını kitapta anlıyoruz. Amerikalı misyonerlerin etkinlikleri bu yüzyıl başlarından itibaren giderek artması önceleri İncil’i yaymak amacıyla daha sonra ise Osmanlıda Müslüman olmayan nüfusa yönelik bir etki dönüşümü olarak büyük bir etki yaratmıştır. Bu ideale Öyle ki 20. Yüzyılın başlarında Türkiye’de sayı olarak 426 misyoner okuluna ulaşmıştır. Eski Başbakanlarda Bülent Ecevit’in de mezun olduğu Robert Koleji bu Amerikan misyonunun en büyük başarılarından biridir.

    Beşinci bölümde yazar şundan bahseder: Avrupa literatüründe bir Balkanlar imgesi çoktan şekillenmişti. Bu imge birçok ortak özellik taşımaktadır. Coğrafi keşifler ve bölgenin eşzamanlı icadıyla birlikte ilerler. Yunanistan’da İngiliz turistleri yönelik saldırılar çoktan Filhelenizm dalgasını sona erdirmişti. Buna ek olarak Makedonyada yaşanan gelişmeler yarımadanın bir kargaşa bölgesi olarak algılanmasına neden olmuştur. Diğer yandan Amerikalı bir misyonerin de kaçırılma olayı bu algıyı daha da somutlaştırdı. 1903’te yaşana Kral Alesksandar ve eşinin pencereden atılmak suretiyle öldürülmesi ile batı basınında bölgenin adına bir de terörist damgası yapıştırılmasına neden oldu. Bu kadar arka arkaya gelen olaylar sonrasında birinci, ikinci Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya savaşının yaşanmasıyla ‘Balkanlaşma’ terimi Balkanlar’a adeta onun ayrılmaz bir parçası gibi bir değer yüklemiş oldu. Irkçılık olgusunun gerçekleşmesi ise iki dünya savaşı arasında olmuştur. Gerçi ırkçılık ilk olarak 16. Yüzyıl İspanya’sında ortaya çıkmıştı. Bu modern ırkçılığın özellikle Balkan devletlerine karşı çeşitli şekillerde vücut buldu. Batı Balkan halklarını gözlem ve siyasi amaçları doğrultusunda kategorilendirmeye başladı. Samuel Huntington’ın yazdığı Medeniyetler Çatışması’ kitabında savunduğu tezler yazar tarafından çok eleştirilse de Batı medeniyetlerinde Balkanlar’a karşı olan tavrı daha d güçlendirmiş durumdaydı. Soğuk Savaş dönemi balkanları kargaşa ve bölünme içinde olan bir bölge haline getirmişti. Sovyetlerin bölgede etkinliği Batı dünyasında Balkanlar’ın kaybedildiği görüşünü somutlaştırdı. İki kutuplu düzende bir tarafta Doğu (Avrupa’nın doğusu) ve komünizm; diğer tarafta Batı ve demokrasi vardı. Bu durum en çok Yunanistan’a ve Türkiye’ye yaramıştır. Türkiye Doğulu olmaktan kesin olarak kurtulmuş oldu. ‘Balkanlı’ ve ‘Balkanlaşma’nın aşağılama terimleri olarak Soğuk Savaşın bitimiyle tekrar ortaya çıkmıştır.

    Soğuk Savaş sonrası dönemle ilgili olan bölümde 1989 sonrası iki kutuplu dünyanın yıkılması ile birlikte Amerikan akademik dünyasında Balkanları Rusya incelemeleri vesayetinden kurtarmak için ayrı bir arayış vardır. Güneydoğu Avrupa adlandırması bu arayış sonunda bulunur. Böylece Balkanlar ayrı bir kendilik olarak ve daha tarafsız olduğu kabul edilen bir isimle ortaya çıkmaya başlar. Burada amaçlanan Balkanlar’ın Rus etkinliğinden biraz olsun uzaklaşmasıdır. Fakat yazar bu gelişmenin de Balkanlar’a atfedilen küçümseyici şekilde damgalanmasının sona ermeyeceğini ve Batının bu hatasını devam ettirdiğine dikkat çeker. Bu bölümde dikkat çekici olan Balkanlar’a Güneydoğu Avrupa denmesine karşılık Doğu-Orta Avrupa kavramının öne sürülmesidir. Bu bölgede yer alan Visegrad Dörtlüsü (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), Ukrayna, Belarus ve Baltık ükeleridir. Bu ayrım ayrıca Roma Katolikliği ve Doğu Hıristiyanlığı arasındadır. Yazar bu kavramların soyut kalacağını Balkanlar’la karşılaştırılamayacağını savunur.

    Kitabın yedinci bölümde yazar, Balkanlar’da Osmanlı mirası olarak kabul edilebileceğini kabul eder. Kitapta Osmanlı mirasının iki temel yorumu olduğundan bahseder. İlk yorumda Osmanlı mirasının Bizans, Bulgar, Sırp vb. otokton Hıristiyan Ortacağ toplumlarına dinsel, toplumsal, kurumsal ve ırksal olarak dayatıldığını öne sürer. Bunu nedeninin Osmanlıda yeni fethettiği yerlere Anadolu’dan gelen göçerleri yerleştirilmesi ve İslam-Hıristiyanlık çatışması oldu öne sürülür. Osmanlı İmparatorluğu gayri müslim ve Hıristiyan unsurlara gayet toleranslı davranmıştı, fakat aynı zamanda bu grupların arka plana itildiği katı bir dinsel hiyerarşiye dayanan bir İslam devletiydi. Osmanlı Devleti 19. yüzyıla kadar güçlü Ortaçağ unsurları taşıyan ulusüstü bir imparatorluktu; bu imparatorlukta bütün nüfusu birbirine bağlayan tek kurumdu. Balkan ulusları kimliklerini kazanmaya yönelik girişimlere başlayınca bu bürokrasi ile bu uluslar arasındaki mesafe açılmaya başladı; bu konuda tekrar bütünleşmeye yönelik girişim olmasına rağmen geç kalındığı için bu mesafe tamamen açılmıştır. Balkanlar’da kopuş dil ve din sınırlarıyla gerçekleşmiştir. Bu durumu M.Kemal Atatürk’te siyasal zekasıyla geleneklerin aktarımında ve yeniden üretiminde kullanmıştır. İkinci yorum ise Osmanlı mirasını Türk, İslam Bizans/Balkan geleneklerinin karmaşık bir sembiyoz (ortakyaşam) olarak ele alır. Bu yorumun mantıksal açıklaması şudur: Yüzyıllarca beraber yaşamanın kaçınılmaz olarak ortak bir miras üreteceği görüşüdür. Bu iki yorumun birbirine karşıt görünmesine rağmen Osmanlı mirasının bir parçasıdır.

    Yazar kitabın sonuç bölümünde şu sonuca varıyor: Balkanizm zaman içinde, oryantalizmin sağladığı duygusal boşalımın yerini tutacak uygun bir alan haline gelmiştir ve bu sayede Batı, ırkçılık, sömürgecilik, Avrupamerkezcilik ve Hıristiyanların İslam karşısındaki hoşgörüsüzlüğü suçlamalarıyla karşılaşmamaktadır. (s.373)
  • GENEL
    1. Modern Ortadoğu Tarihi, William Cleveland, Agora Yayınları
    2. İslâm Toplumları Tarihi, Ira Lapidus, İletişim Yayınları
    3. Ana Hatlarıyla İslâm Tarihi, Âdem Apak, Ensar Neşriyat
    4. İslâm Mezhepleri Tarihi, Halil İbrahim Bulut, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
    5. Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, Hamit Bozarslan, İletişim Yayınları
    6. Çağdaş İslami Akımlar, Mehmet Ali Büyükkara, Klasik Yayınları
    7. Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Alev Erkilet, Büyüyen Ay Yayınları
    8. Hilafet, Namık Sinan Turan, Bilgi Üniversitesi Yayınları
    9. İmparatorluk ve Diplomasi, Namık Sinan Turan, Bilgi Üniversitesi Yayınları
    10. Araplar: Bir Halkın Tarihi, Eugene Rogan, Pegasus Yayınları
    11. Arap Halkları Tarihi, Albert Hourani, İletişim Yayınları
    12. Jön Türkler ve Araplar, Hasan Kayalı, Türkiye İş Bankası Yayınları
    13. Barışa Son Veren Barış, David Fromkin, Epsilon Yayınları
    14. Kırmızı Çizgi, James Barr, Pegasus Yayınları
    15. İmparatorlukların Çöküşü, Michael Reynolds, Türkiye İş Bankası Yayınları
    16. Bu Mülkün Sultanları, Necdet Sakaoğlu, Alfa Yayınları
    17. Sultan Abdulhamid, François Georgeon, İletişim Yayınları
    18. Osmanlı Hâkimiyetinde Arap Toprakları, Jane Hathaway, Türkiye İş Bankası Yay.
    19. İslâm Uygarlıkları Tarihi, Corcî Zeydan, İletişim Yayınları
    20. İslâm Tarihi ve Medeniyeti Külliyatı, 15 Cilt, Siyer Vakfı Yayınları
    SURİYE
    21. Bağımsızlıktan Arap Baharı’na Suriye, Mehmet Akif Okur-Nuri Salık, Nobel Yayınları
    22. Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım, Sabahattin Şen, Birey Yayınları
    23. Suriye’de İktidar Mücadelesi, Nikolaos Van Dam, İletişim Yayınları
    24. Halep, Philip Mansel, Everest Yayınları
    25. Suriye Mektupları, Cenap Şehabettin, Çizgi Yayınları
    SUUDİ ARABİSTAN
    26. Suudi Arabistan ve Vehhabilik, Mehmet Ali Büyükkara, Klasik Yayınları
    27. Kâbe’nin İşgali, Mehmet Ali Büyükkara, Klasik Yayınları
    28. Arabistan Kralı’nın Yaşam Öyküsü, H. C. Armstrong, Kaknüs Yayınları
    29. Mekke’ye Giden Yol, Muhammed Esed, İnsan Yayınları
    30. Suud Selefiliği, Mazhar Tunç, İz Yayınları
    IRAK
    31. Irak Kralı I. Faysal, Ali Allawi, Türkiye İş Bankası Yayınları
    32. Çöl Kraliçesi, Janet Wallach, Can Yayınları
    33. Kuşatma Altında Irak, Anthony Arnove, Everest Yayınları
    34. Irak’ı Anlamak, William Polk, NTV Yayınları
    35. Irak’ta Monarşinin Sonu, Mustafa Bostancı, Berikan Yayınevi
    36. Irak Kürtleri, Mahir Aziz, Kitap Yayınevi
    37. Irak Türkmenleri, Suphi Saatçi, Ötüken Yayınları
    İSRAİL-FİLİSTİN
    38. Kudüs Ey Kudüs, Larry Colins-Dominique Lapierre, Kronik Yayınları
    39. Filistin’i Bölüşmek, Avi Shlaim, Küre Yayınları
    40. Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları
    41. Haçlı Seferleri, Thomas Asbridge, Say Yayınları
    42. Yahudi Devleti, Theodor Herzl, Ataç Yayınları
    43. Biz Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik?, Kral Abdullah, Klasik Yayınları
    44. Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay, Pozitif Yayınları
    45. Modern Filistin Tarihi, Ilan Pappe, Phoenix Yayınları
    46. Gazze Tarihi, Jean-Pierre Filiu, Bilge Kültür Sanat
    47. Filistin’e Musevi Göçü ve Siyonizm, Ömer Tellioğlu, Kitabevi
    48. Komşular ve Düşmanlar, Ian Black, Pegasus Yayınları
    49. İsrail Yurttaşı Filistinliler, Erhan Keleşoğlu, Bilgi Üniversitesi Yayınları
    50. Filistin Uğruna, E.L.Rogan-A.Shlaim, Küre Yayınları
    51. Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları, Fahir Armaoğlu, Kronik Yayınları
    52. Hacı Emin el Hüseynî, Zvi Elpeleg, İletişim Yayınları
    53. Gideon’un Casusları, Gordon Thomas, Koridor Yayınları
    54. Toprağımızın Kokusu, Kenize Mourad, Everest Yayınları
    55. Limon Ağacı, Sandy Tolan, Pegasus Yayınları
    MISIR
    56. Mısır Tarihi, Afaf Lutfi el Sayyid Marsot, Tarih Vakfı Yurt Yayınları
    57. Paşanın Adamları, Khaled Fahmy, Bilgi Üniversitesi Yayınları
    58. Mısır’da İngiliz İşgali, Süleyman Kızıltoprak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları
    59. Müslüman Kardeşler’in Doğuşu, Brynjar Lia, Ekin Yayınları
    60. Arap Milliyetçiliği, Adid Davişa, Literatür Yayınları
    61. Kral Faruk, William Stadiem, Kaknüs Yayınları
    62. Piramit Yolunda Aşkın ve Devrimin Hikâyesi, Cihan Sedat, Kaknüs Yayınları
    İRAN
    63. Modern İran Tarihi, Ervand Abrahamian, Türkiye İş Bankası Yayınları
    64. Osmanlı-İran İlişkileri, Cemil Hakyemez, Kitap Yayınevi
    65. İran ve Bölge Jeopolitiği, İzzetullah İzzeti, Küre Yayınları
    66. İran, Ulusal Kimlik İnşası, Hamid Ahmedî, Küre Yayınları
    67. İran: Bir Devrimin Tükenişi, F. Khosrokhavar-O.Roy, Metis Yayınları
    68. Anılar, Farah Pehlevi, Dünya Kitap
    69. Şah’ın Bütün Adamları, Stephen Kinzer, İletişim Yayınları
    70. Ezber Bozmak, Stephen Kinzer, İletişim Yayınları
    71. Humeyni, Baqer Moin, Elips Kitap
    72. İran Seyahatnamesi, Ebu Dülef, Kronik Yayınları
    MERAKLISINA;
    BALKANLAR
    73. Drina Köprüsü, Ivo Andriç, İletişim Yayınları
    74. Balkanlar, Mark Mazower, Alfa Yayınları
    75. Balkanları Tahayyül Etmek, Maria Todorova, İletişim Yayınları
    76. Balkan Tarihi I-II, Barbara Jelavich, Küre Yayınları
    77. Soğuk Savaş Sonrasında Balkanlar, İbrahim Kamil, Nobel Yayınları
    ENDÜLÜS
    78. Endülüs, Mehmet Özdemir, İSAM Yayınları
    79. Endülüs Müslümanları, Mehmet Özdemir, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları
    80. Kan ve İman, Matthew Carr, Alfa Yayınları
    81. Avrupa’da Müslümanlar, Lucette Valensi, Türkiye İş Bankası Yayınları
    82. Endülüs Tarihi, W.M.Watt-P.Cachia, Küre Yayınları
    HİNDİSTAN-PAKİSTAN
    83. Bu Gece Özgürlük, Larry Colins-Dominique Lapierre, E Yayınları
    84. Hindistan ve Pakistan’da Modernizm ve İslam, Aziz Ahmed, Yöneliş Yayınları
    85. Kıyametin Eşiğinde, Bruce Riedel, Matbuat Yayınları
  • Srebrenitsa trajedisi 2. Dünya Savaşı’dan sonra, hem Balkanlar’da hem de Avrupa’da yaşanan en büyük vahşet, en acımasız katliâm ve soykırım olmuştur.
  • Srebrenitsa’yı kuşatan Sırp Ordusu, Boşnaklara oranla asker sayısı, silah ve hizat bakımından çok üstündü. Ağır ve gelişmiş silahlarla donatılmıştı. Naser Oriç komutasındaki Boşnakların ise silahları yetersizdi. Bir kısmında sadece av tüfeği vardı. Buna rağmen büyük bir iman ve inançla vatanlarını müdafaa etmeye devam etmişlerdi.