• 372 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Platon bu eserinde idealindeki insan için gereken devleti Platonik Sokrates ile anlatıyor. On kitaptan oluşan bu eserde, üç farklı grup ( 1. Grup: Sokrates ve Öğrencileri, 2. Grup: Kephalos ve Oğulları, 3. Grup: Khalkedonlu Thrasymakhos ve Öğrencileri) tartışarak Sokrates’in ortaya attığı ideal devlet yapısını ortaya koymaya çalışıyor. Tartışmaların kahramanı Sokrates, maiotik görüşleri ile insanlara bilmediğini düşündüğü bir konuda sorular sorarak aslında çok şey bildiğini göstermek için fikir doğurtma yöntemini kullanıyor. Diyaloglar ile örülü, hayalî bir eser.

    Kitabın ilk bölümünde "doğruluk" konusu tartışılmak için Polemarkhos’un evinde buluşuluyor. “Doğruluk nedir, eğrilik nedir, doğruluk güçlünün işine gelen midir ve paranın doğrular üzerine etkisi” konuşuluyor. Doğruluğu ve eğriliği her yönden ele alabilmek için bir kısım eğriliği savunup eğri insanın nasıl düşündüğünden bahsediyor. Bu bölümde dikkatimi Thrasymakhos’un bir sözü çekiyor; “İnsanlar eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar. (Sayfa 25)” diyerek aslında insanların eğriliği kötü bir şey olduğu için değil bir gün güçlerinin yetmediği biri tarafından eğriliğe uğramaları korkusundan kötülediğini savunuyor. Aslında insanlar doğruluğu değil eğriliği seviyor ama eğriliğe her zaman güçlerinin yetmeyeceğini düşündükleri için bunu ayıplıyor. Doğru ve iyi insan siyasete karışır yönetimi ele alır mı sorusu üzerine Sokrates şu sözleri söylüyor: “Cezanın en büyüğü, kendimiz yönetime karışmayınca daha kötü birinin yönetimine girmiş olmaktır. Bence en değerli insanlar, bundan korktukları için yönetimi ele alırlar; yoksa bir nimete konmak, rahatlarını sağlamak için değil. Yönetimi verecek kendilerinden daha değerli, hiç değilse kendilerine eş değerde kimseyi bulamadıkları için ister istemez yönetimi üzerlerine alırlar. (Sayfa 29)”
    Kıtabın ikinci bölümünde Glaukon konuşmaya katılıyor ve eğriliği doğruluktan üstün görenler adına konuşuyor. Doğruluğun ne olduğunu ve nereden geldiğini anlatıyor. İnsanın kendi isteğiyle mi doğru olduğunu soruyor ve şu sözleri söyleyerek aslında Thrasymakhos’u destekliyor: “Doğruluk, en iyi şeyle en kötü şeyin ortasında, yani haksızlık edip ceza görmemekle, haksızlığa uğrayıp öç alamamanın arasındadır. Bu iki şeyin arasında olan doğruluk iyi bir şeydir diye sevilmez: Ona değer verdiren, insanın hep haksızlık etmeye gücünün yetmemesidir. Gücü yetseydi, haksızlık etmeyi, haksızlığa uğramayı ortadan kaldırmak için kimseyle anlaşmaya kalkmazdı. (Sayfa 43)”
    Adeimantos’un konuşmaya katılması ile doğruluk ve eğrilik konuşmalarının gençler üzerindeki etkisi ele alınıyor ve Sokrates doğruluğu savunmaya zorlanıyor. Eğriliği savunan ve öven, eğriliğin doğruluktan daha fazla mutluluk getireceğine inananlara karşı doğruluğu savunuyor ve öne sürdükleri tezleri bir bir çürütmeye başlıyor… Sokrates küçük gruplarda doğrunun farklılık gösterebileceği ve daha zor görüleceğini düşündüğü için büyük gruplar üzerinden incelemeye başlıyor ve ideal toplumu oluşturacak doğrular konuşulmaya başlanıyor. Böylece aslında doğruluğu bulmak için büyük gruplara göz atmayı denerken oluşturacakları ideal devletin temelini atıyorlar. Öncelikle refaha ulaşmış bir toplumu ele alıyor ve bu toplumların nasıl savaşa sürüklendiğini, savaşın ortaya nasıl çıktığını araştırıyor. Daha sonra savaş durumunda kendilerini savunacak koruyacak askerleri koruyucu olarak nitelendirip koruyucuların nasıl yetiştirileceğini anlatmaya başlıyor. Güçlü bir koruyucunun ruhen, bedenen ve fikren yeterli olması gerektiğini savunuyor ve jimnastik, müzik ve felsefe dersleri alması gerektiğini savunuyor. Koruyucuların alması gereken jimnastik ve felsefe dersleri seçiliyor, nasıl beslenecekleri belirleniyor ve müzik eğitimi almaları kararlaştırılıyor. Müzik eğitiminin içine söz sanatları da giriyor. (Masal, fıkra, hikâye vb.)
    Kitabın üçüncü bölümünde yasaklanması gereken masallar, hikâyeler ve şiirlerden bahsediliyor. Tanrının hata yaptığını, öldüğünü ya da tanrıların kavga ettiğini, savaştığını tasvir eden söz sanatlarını yasaklıyor. Tanrının aldatılmaz olduğunu ve tanrılardan kötülük değil yalnızca mutluluk geleceğini söylüyor. Ölümlerden sonra ağlama sızlamalara yer verilmeyeceğini ve koruyucuların gülmeye eğlenceye düşkün olmayacağını belirtiyor. Yasaklanan müzikleri barındıran ve onları hatırlatacak ritim ve makamlar yasaklanıyor. Paranın nerelerde ve nasıl kullanılması gerektiği, toplum düzenini korumak için koruyucuları kutsal atfederek düzeni korumak için yalan söylenebileceği tartışılıyor.
    İnsanların hekime ve yargıca başvurma durumları ele alınıyor ama bu bölümde devletin sürekliliğini sağlamak ve mutlak idealitesini sürdürebilmek için insanlıktan taviz veriliyor. Çaresi bulunmamış hastalıklı kişileri ve doğuştan fiziksel ya da zihinsel engeli olanların yaşama hakları elinden alınıyor. Aslında koruyucuların tepede yer aldığı bir kast sistemi oluşturulmuş oluyor. 2300 yıl önce çizilen bir ideal devletin kast sistemi savunucusu olması pek şaşırtmamalı. Bu bölüm Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” kitabını çağrıştırıyor olsa da Devlet ütopya, Cesur Yeni Dünya distopyadır.
    Kitabın dördüncü bölümünde devletin sahip olacağı mutluluk anlayışı işlenmiştir. İnsanların nasıl mutlu olacağı, zenginlik ve yoksulluk kavramlarının temeli işlenmiştir. Devletin doğru, iyi ve mutlu olması ile o toplumun mutluluğa ulaşacağı görüşünde olan Sokrates, zenginlik ve yoksulluğun olmadığı bir düzen tasarlamaya çalışmıştır. Bu tasarıyı Jean Jacques Rouesseau’nun Toplum Sözleşmesinden bir alıntı ile özetlemek istiyorum: “Varlık bakımından hiçbir yurttaş ne başkasını satın alacak kadar zengin, ne de kendini satacak kadar yoksul olmamalı... (Sayfa 49)”
    Sokrates, mutlu bir devlette olması gerektiğini düşündüğü 4 ana özellik sunuyor, bunlar; bilgelik, yiğitlik, ölçülülük, doğruluk. Bu dört özelliğin toplumu yansıtıyor olmasını hedefleyen Sokrates; “Toplum, özelliğini kişilerden alır.” diyerek bu özellikleri topluma kazandırmaya hedeflemiş bunlar doğrultusunda diyaloglar ilerlemiştir. Bu diyalogların içerisinde insan çeşitleri ve istekleri, içimizdeki çeşitli yanlar, kötülüğün türleri gibi konular yer alıyor. Bu bölümde oluşturulan devlet idealinin aristokrasi ile monarşi uyarlaması olduğu görülüyor. Demokratik bir anlayış bekleyemiyoruz, bu kadar özgürlük kısıtlaması içerisinde bulunan bir kitle demokratik düzene uymuyor. Sokrates, tasarladığı devletin mutlak idealitesini sürdürebilmesi için insanları kısıtlıyor ve özgür bir insan istemiyor. Bu yüzden demokratik bir devlet olmayı tehlikeli olarak buluyor.

    Kitabın beşinci bölümünde kadının devletteki yeri üzerinde duruluyor. Kadın ile erkek aynı işleri görebilir mi, kadınlar devlet koruyuculuğu yapabilir mi, kadın koruyucular aynı eğitimi mi görecek soruları ile karşılaşıyoruz. O dönem şartları göz önüne alındığında Sokrates’in eşitliği savunarak kadınların da erkekler gibi koruyucu olabileceği ve jimnastik, müzik, felsefe dersi alması gerektiğini söylemesini çok ilginç buluyorum. Sokrates kadın-erkek eşitliği konusunda “Aralarındaki ayrılık sadece kadının doğurması, erkeğin de tohum salmasından başka bir şey değildir... (Sayfa 156)” diyor. Koruyucu bir kadının çocuğu olması durumunda koruyuculuk mu annelik mi yapacağı sorusu üzerine Sokrates, yetiştiricilik sistemi olacağını söylüyor. Yeni doğan bir çocuk annesinden hemen alınıp devletin belirlediği bakıcı anneler tarafından yetiştirileceği bir düzen sunuyor. Devletin atadığı bakıcı anneyi, annesi olarak gören çocuğun anne sevgisinden mahrum kalmadan yetişeceği ve devletin istediği özellikler doğrultusunda eğitilip büyütüleceğini söylüyor. Ayrıca bu bölümde kimlerin kimler ile evleneceği, çok eşliliğin olup olmayacağı ve devlet yönetimini kimin ele alacağından bahsediliyor. Sokrates, üstün yaratılışlı olarak sunduğu koruyucuların evlenmeden çok eşli olabileceğini savunuyor. Böylece yetişecek nesillerin daha üstün olacağını söylüyor. Bölümün sonunda ise bilgelik, doğruluk, yiğitlik ve ölçülülük ile donanmış kişilerin filozoflar olduğunu öne sürerek yönetime filozofların geçmesi gerektiğini söylüyor.
    Kitabın altıncı bölümünde filozofların öneminden ve o günün yozlaşmış filozoflarının düştüğü hatalardan, devlet yönetiminde olacak filozofların bu hataya hangi yönetim şeklinde düşmeyeceğinden bahsediyor. Gemi benzetmesi ve iyi ideasını, iyiyle güneş benzetmesini anlatıyor. Gemi benzetmesinde kaptanlığın ne olduğunu bilmeyen, herhangi bir yönetim dersi almamış tayfanın kaptanlık için kavga etmesi ve kaptanlık için gerekli vasfı olanı değil kendilerini öven, kendi istekleri doğrultusunda hareket eden kaptanı seçmelerinden bahseder. Aslında bu benzetmede platonun demokrasi kaygısını da görebiliyoruz. Platona göre demokrasi ve eğitim ikiz kardeştir. Eğitimsiz kitlelerde demokrasiye geçilmesi otokrasiye neden olur. Halk övülmeyi sevdiği için güzel sözlü ama kötü demagoglar idarenin başına geçebilir. Oy toplayabilecek potansiyelde olan ve güzel konuşan kişinin yönetebilecek seviyede olduğunu düşünür. Gemi benzetmesinde de aynı şekilde eğitimsiz ve bilgisiz tayfa, kaptanlık için yeterli bilgisi olanı değil kendi istekleri doğrultusunda hareket edeni seçmektedir.

    Kitabın yedinci bölümünde Platon’un ünlü mağara alegorisi yer almaktadır. Mağara alegorisi sırtları mağara girişine dönük, boyunlarını bile çeviremeyecek şekilde zincirlenmiş insanların bulunduğu bir mağaradan oluşur. Boyunlarını bile çeviremeyen bu insanların görebildiği tek şey yansıyan gölgeler ve duyduğu yankılardır. Bu zincirlenmiş insanlardan birisi zincirlerinden kurtulur ve dışarı çıkar. Önce gözleri güneş ışığına alışamaz, sonra yavaş yavaş çevreye bakabilir, daha sonra suda yansımasını görebilir ve en son çıplak gözle güneşe bakabilecek kadar gözleri alışır. Gölgelerin sadece bir yansıma olduğunu saf gerçek olmadığını görür. Bunu mağaradaki arkadaşlarına anlatmak için geri döner ama zincirlenmiş arkadaşları buna inanmaz. Onun beyninin yıkandığını, aldandığını, kör ve aptal olduğunu söylerler. Zincirlerinin kırılıp serbest bırakılmalarına ve mağaradan çıkmaya karşı gelirler. Platon’un bu alegorisinden birçok sonuç çıkarılabilir ama Sokrates’in vermek istediği mesaj zincirlerinden kurtulmak için çabalayan kişilerin filozoflar olduğudur. Cehalete gömülü insanların zincirini kırmayı filozoflar kendine görev edinmiştir. Bu alegoriye göre sadece zincirlerinden kurtulmak için çabalayan yani sorgulayan insanlar hakikate ulaşabilir. Aslında ben burada bir çelişki görüyorum. Sokrates ideal bir devlet yaratırken insanların özgürlüğünü kısıtlayarak bazı gerçeklerden uzaklaştırarak düzenin devamlılığını sağlamak istiyor yani onları zincire vuruyor ama gerçek bir filozofun zincirlerden kurtaran kişi olduğunu savunuyor.

    Kitabın sekizinci bölümünde dört bozuk devlet düzeni ve bu düzenlerin insanlarını ele alınıyor. “Bizim oluşturduğumuz devlet en iyisi ise diğer bütün devlet şekilleri bozuktur” diyerek başlıyor. Timarşi, demokrasi, oligarşi ve zorbalığı eleştirirken monarşi ve aristokrasiyi övüyor. Neden bozuk devlet düzeni dediğini, bu devlet düzenlerini bozan temel sebepleri açıklıyor. Temeli özgürlük olan demokrasi yönetimlerinin kölelik ve zorbalığa dönüşeceğini, aşırı özgürlüğün demokrasiyi tehdit eden bir düzensizlik olduğunu savunuyor. Platon demek istiyor ki temeli özgürlük olan demokraside zorbalık ve kölelik hatta beka sorunu vardır.

    Kitabın dokuzuncu bölümünde özgürlük temelli demokrasinin oluşturduğu toplumun insanlarını inceleniyor. Şan, şöhret, para, şehvet gibi tabulaşmış mutlulukların insanları mutlu edip etmediği inceleniyor, tartışılıyor. Devlet yönetimini üstlenen filozofların aynı zamanda en adil kişiler olduğunu ve yargıç olması gerektiğini -“En iyi yargıç filozoftur. (Sayfa 321)” -belirtiyor. İnsanın içindeki çok başlı canavar ve aslandan bahsediyor. Bizim edebiyatımızda bunu Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan romanında ele alıyor. Bu çok başlı canavar ve aslana nefis diyebiliriz.
    Kitabın onuncu – son – bölümünde söz sanatlarında ortaya konulan eserlerin öz gerçeği yansıtmadığını anlatıyor ve döneminin ünlü şairi Homeros’u eleştiriyor. Bu bölümün en çok dikkat çeken kısmı ise öldükten sonra dirilen bir askerin öteki dünyayı anlatmasıdır.

    Platon’un devleti gerçekleşebilecek potansiyelde olsaydı 2400 yıllık tarihte kurulmuş olurdu. Birçok insani değeri kısıtlayan ve insani duyguları tamamen kenara atan bir devlet yönetiminin gerçekleştirilebilir olduğuna inanmıyorum ama günümüze ışık tutan birçok konuyu barındırdığı ve ele aldığı inkâr edilemez.