• Sonsuz: En büyük şeyden daha büyük olup biraz da fazlası olan. Aslında bundan da büyük, şaşırtıcı bir muazzamlıkta, tam anlamıyla şok edici bir boyutta, gerçekten "oo, çok büyükmüş" dedirtecek bir zaman süresi. Sonsuzluk o kadar büyüktür ki, karşılaştırıldığında onun yanında büyüklüğün kendisi gerçekten minicik kalır. Burada anlatmaya çalıştığımız kavram dev gibi büyük çarpı dağ gibi muazzam çarpı şaşırtıcı derecede kocaman cinsinden bir şeydir.
  • 2020 yılı şok edici olaylarla devam ediyor.

    Dünya Basketbolunun yaşayan efsanesi Kobe Bryant helikopter kazasında hayatını kaybetti.
  • TALİH BU
    Sene 1963 Çarşamba günü
    Boyladım öğlende Bakırköy'ünü
    Eylediler tedavi elektrikle şok
    Dediler üzülme sende bir şey yok.
    ...
    24-A servisinden İ…S…
    Prot. No. 963/4035
  • İnsan değil sanki elektrik şok cihazı
  • Passion Elizabeth Dare, iki yıl önce kocasını kaybeden bir duldur. Yastan çıkmasına çok az bir vakit kala Londra’ya halasının yanına gelmiştir. Bir gece kuzeni Charlotte ile buluşmak için halasıyla beraber ünlü Kristal Saraya gelir. Kuzenini ararken üç afacan çocuğun devirdiği palmiye üzerine düşmek üzereyken kendini aniden güçlü kollarla sarıp sarmalanmış bir halde bulur. Kurtarıcı o kadar yakışıklı ve güçlüymüş ki Passion’un adeta gözleri kamaşır. Kurtarıcı onu bırakıp giderken arkasından bakakalır. Tam hayal gördüğünü düşünürken kurtarıcı birden dönüp Passion’un gözlerinin içine bakar ve karalı bir şekilde ona doğru gelmeye başlar. Sarayın her bölümünde onu takip eder. Yanına yaklaşır veee ona dokunmaya başlar. Passion ona mani olamaz,, olmak istemez. Hayatında bir kere rutinin dışına çıkmak ister. Ve kurtarıcı onu gotik mobilya bölümündeki büyük bir panonun arkasına çekip öpmeye başlar...Ve orada panonun arkasında birlikte olular. 
    Langley Kontu Mark Randolf’a, cadı annesinin pis bir arkadaşı tarafından şantaj yapılmaktadır. Bu zamana kadar kardeşi bildiği Mathew meğer bir bahçıvanın oğluymuş. Annesi o vakit bu sefilliğini ballandıra ballandıra bir arkadaşına mektupla anlatmış. Ve kardeşi şimdi nişanlı, saygın, babasını seven, onun hatıralarına saygı duyan bir erkek. Abigail Lawrence eğer kızıyla evlenmezse bu mektubu gazetede yayınlayacağını söyler. Çaresiz Mark şantajcıya boyun eğer. Ama o mektubu evlenmeden önce bulmak için de bir casus tutmuş. O gece de kristal Saraya şantajcının kızını görmek için gitmiş ama o güzel kadınla karşılaşmış… 
    Passion onu tekrar görmek umuduyla ertesi gün yine Kristal saraya gider. Ve kurtarıcıyla yine karşılaşır. birbilerine sadece isimlerini söylerler ve yine büyük panonun arkasında birlikte olurlar ama bu sefer ilkinden daha tutkuludurlar. O günün ilerleyen saatlerinde Passion kuzeni Charlette’ye resim dersi verirken aklınde sürekli Mark ve onunla yaşadıkları vardır. Aşıklar sürekli birbirlerini düşünür,bir sonraki karşılaşmalarını dört gözle beklerler. Fakat Passion böyle devam edemeyeceğini düşünmektedir. İki gün, sadece iki gün sonra Mark’a veda etmesi gerektiğini bilir,ondan sonra kendisine sadece yalnız ve mutsuz hayatında hatırlayacağı güzel anıları kalacaktır. Sonraki gün görüştüklerinde Mark onu sadece müzede değil evde, dışarıda, heryerde görmek istediğini tanınmamak ve hamile kalmaması için bütün önlemleri alacağını söyler heyecanla. Passion zaten üç yıllık evliliğinde hamile kalamadığını, sorunun sadece böyle devam edemeyecek olduklarını,iki ay sonra Londra'dan ayrılması gerektiğini, ertesi gün son kez görüşeceklerini söyler ve çeker gider. Mark şaşırır kalır ve hemen kardeşine koşup onu evine kadar takip etmesini söyler. Kendisi mecburen evleneceği kızla tanışmaya gidecektir. Kızla tanışır ama ondan hiç hoşlanmaz. O’na göre annesinin bakısında, pısırık bir kızdır ve şantajdan mutlaka haberi vardır. Kıza tahammül edemez, soğuk davranır.Gecenin ilerleyen saatinde Passion'un evinin önüne gelir ve penceresine taş atar.(penceresi olduğunu nereden mi biliyor? Çünkü kardeşi,Passion'u evine kadar takip edince o pencerede görünene kadar evin önünde beklemiş) Passion onu görünce panikler, şaşırır. Mark zorda olsa onu görüşmeye devam etmek için ikna eder. Ve artık Passion sevgilisini şehirden gideceği zamana kadar geceleri odasına almaya razı olur… 
    Passion’un kuzeni Charlotte bir gün elinde gazeteyle eve gelir, bir kontla nişanlandığını ilanın gazete de yayınlandığını söyler, nişanlısının ona soğuk davrandığını anlatır. Passion kuzenini teselli eder kontun onu bir mutlaka seveceğini söyler. Charlotte Passion’a nişan yemeğine gelmesi için yalvarır. Passion kuzeninin annesini sevmediği halde kuzeni için kabul eder davetini. Davetin yapılacağı eve gelir,,, içeriye girer ve kuzeninin yanında sevdiği adamı, Mark’ı görür.... şok olur ne yapacağını bilemez hemen oradan ayrılır. Mark da şok olmuştur, giden kadının arkasından çaresizce bakakalır. Ama yemek bitince koşar Passion’a her şeyi anlatır, görüşmeye devam etmek istediğini söyler. Ama Passion kuzeninin masum olduğunu görüşmelerinin doğru olmadığını söyler. Mark çılgına döner. Nasıl dönmesin Passion onu yalnız bırakmış, annesi kendinden başkasını umursamaz, adi bir kadının şantajına uğruyor, kardeşinin hiçbir şeyden haberi yok ve tuttuğu casus mektubu hala bulamadı… 
    Passion ertesi gün artık evine dönmeye kararlı kuzeninin evine gider, nişan yemeğinde olanlar için özür diler ve gideceğini söyler. Kuzeni annesi ile birlikte evlilik hazırlıkları ve kutlamalar için kontun malikânesine gidecektir.Charlotte, Kontun soğuk tavırlarına karşı kendisine destek olmak için Passion’un da gelmesini ister. Kontla evlenmesi gerektiğini, eğer onu bırakırsa itibarının sarsılacağını anlatır. Passion sevdiği adamın kuzeninden ayrılmamasını önlemek için bu teklifi kabul etmek zorunda kalır. Kardeşlerini de (Patience ve Primrose) gittiği yere çağırır. İki sevgili birbirlerini artık sadece uzaktan uzağa görürler ve hiç konuşmazlar.Günden güne erirler... Mark kapana kısılmıştır ne yapacağını bilemez. Passion’un kardeşleri ile olan bağını gördüğünde O na sevgisini itiraf etmesi gerektiğini anlar. Belki o zaman her şey daha kolay olacaktır… kararlı bir şekilde Passion’un odasına gider ‘’Seni seviyorum… lütfen…Passion sev beni’’ diye yalvarır. Passion duyduklarına inanamaz O da Mark’a aşkını itiraf eder. Birbirlerine sarılıp dakikalarca ağlarlar, sözler verirler… ve Mark Passion’un odasından ayrılınca Charlotte O na bir mektup verir. Mektubu okumadığını ama annesinin bu mektupla şantaj yaptığını anladığını söyler. Mark geç gelen bu mucizeye şaşırır...kıza teşekkür edip mektubu alır ve ateşe atar… 
    Diğer taraftan Passion Mark odasından ayrılır ayrılmaz bütün bu yaşadıklarını kaldıramaz ve tüm yediğini çıkarır. Bu rahatsızlık günlerce sürer odasından çıkamaz olur. Ve kardeşlerinin de uyarmasıyla Passion hamile kaldığını, Mark’ın bebeğini taşıdığını anlar. Ona göre bu bir mucizedir. Mark Ona önce sevgisini, şimdi de bebeğini vermiştir. Ama bebeği babasız büyütmek zorunda kalacaktır. Bir bahane bularak ertesi gün malikâneden ayrılmaya karar verir. O akşamki kutlamada bir yolunu bulup bahçede buluşurlar, son kez dans ederler. Passion Mark’a ayrılacağını bildirir, Mark itiraz edemez çünkü her şey onun içinde çok zordur. Ayrılırken birbirlerine en derin hasretle, bir daha görüşmeyeceklerini bilerek sarılır, ağlarlar… ve ertesi gün Passion karnında Mark’ın bebeği, yüreğinde onun aşkı gider uzaklara… 
    Düğün sabahı her şey hazırdır artık. Mark hayatını bitiren imzayı atmaya çok yaklaşmıştır. Ama oda ne? Tuttuğu casus elinde bir gazete koşarak gelir okumasını ister, her şeyin ortaya çıktığını söyler. Meğer annesi Abigail’e iki mektup yazmıştır. Abigail’in hizmetçileri de kadını sevmedikleri için evde kalan diğer mektubu çalıp gazetede yayınlatırlar. Mathew her şeyi öğrenir,kahrolur, Mark’a hala zamanı varken sevdiği kadına koşmasını söyler. Mark önce Charlotte ile konuşur itibarını korumak için isterse hala onunla evlenebileceğini söyler ve içinden kabul etmemesi için dua etmeye başlar. Veeeee Charlotte böyle bir evliliği kabul edemeyeceğini söyler. Bunun üzerine Mark Charlotte’ye kuzenini sevdiğini şimdi ona gideceğini anlatır. Ve Passion’a gider, her şeyin bittiğini, kabusun sona erdiğini, artık kavuşmaları için hiçbir engel kalmadığını anlatır ve önünde diz çöküp evlilik teklifi eder. Passion gözyaşlarıyla onlarca evet diyerek kabul eder, hamile olduğunu söyler,,, birbirlerine sıkı sıkı sarılırlar veeee sonnn.
  • Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder...
    Cismim sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
    Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

    Ram ol bana, ruhun yeni bir âleme girsin...
    Yazmış kaderin: Aşkıma ömrünce esirsin!
    Aklınla, şuurunla, hayalinle bilirsin.
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...

    Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
    Bir haz ki hayâlden bile üstün ve derinmiş.
    Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
    Bir sır ki bu, ölsen bile açamazsın...

    Anlatması imkansız olan öyle bir an ki,
    Hülyadaki ses varlığının Bilyesi sanki...
    Bak emrediyor: Daldığın alemden uyan ki,
    Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın...
  • - Geçen yüzyılın sonlarında, davranış bilimci Tito Vignoli, bilimin nasıl ortaya çıkmış olabileceği sorusuna cevap ararken, özellikle memeli hayvanların ve bebeklerin çevrelerini önce kendilerinin bir parçası, sonra da kendilerine benzer bir yaratık olarak algıladıklarını fark etmişti. Bir kedi yavrusunun önüne yuvarlanan bir yün yumağı, önce yavruyu korkutur. Yavru yumağın etrafında dolanarak onun muhtemel tepkilerini tartmaya çalışır. Hiçbir tepki gelmeyeceği kanısını edinince yumağa dokunma denemeleri yapmaya başlar. En nihayet yumağın bir kedi yavrusu değilde ''tepkisiz bir nesne'' olduğuna kendini inandırınca onunla gönlünce oynamaya koyulur.
    ilkel insanın çevresine gösterdiği tepkiyi incelediğimizde kedi yavrusunun gösterdiği gelişme şeklinin çok benzerini gözlüyoruz. İnsan, doğanın muhtelif tezahürlerini insan özelliklerine sahip varlıklar olarak kabul etmiş, bunların çeşitli etkileri, temsil ettikleri varlığın keyfi icraatı olarak yorumlanmıştır. Bu , dünyanın çeşitli ortam ve iklimlerinde yaşayan tüm ilkel insanlarda aynı şekilde gelişmiş bir olgudur. Bugünün bütün gelişmiş toplumlarının tarihlerinde aynı safha her zaman görülür.
    Uzun bir süreden beri çok iyi incelenmiş olduğundan diğer tüm mitolojilerden daha iyi bilinen Yunan mitolojisini bir örnek olarak düşünelim. Önce Yeryüzü ( Gaia ) Kargaşa'dan (Kaos) yaratıldı (kimin yarattığı bilinmiyor). Gaia sonra Gökyüzü'nü (Uranos) doğurdu. Gökyüzü Yeryüzü'nün üzerine yağarak bereket getirdi, bitkiler, hayvanlar ortaya çıktı. Bunların çocukları Devler (Titanlar), Tepegöz'ler (Kikloplar = Yanardağlar) ve Yüz Kollular'dı (Hekontkheriler). Gökyüzü, çirkin oldukları gerekçesiyle Devler hariç tüm diğer çocuklarını Tartaros'a (Cehenneme) attı. Çok üzülen anne, Yeryüzü, Devleri babalarına karşı ayaklanmaya kışkırttı. En genç Dev olan Kronos (Zaman) babasını yendi ve baştanrı oldu. Ama Kronos babasının akıbetine uğramamak için kendi çocuklarını yutmaya başladı. Eşi, çocuklardan Zeus'u Girit'teki Dikte (veya Ida) dağındaki bir mağarada saklayarak gizlice büyüttü, Zeus büyüyünce babasına karşı ayaklandı ve onu yenerek bugünkü Kanarya adaları olduğu sanılan Fortunate (Mutluluk) adalarına sürdü, kendi de Olimpos dağının üzerinde bir tanrılar krallığı kurdu. Kendisi hem baştanrı, hem de gökyüzü, şimşek ve fırtına tanrısıydı. Kardeşi Poseidon denizler tanrısıydı, ama depremleri de o meydana getiriyordu. Üçüncü kardeş Hades yeraltnda olduğu var sayılan ölüler diyarı Tartaros'un ve madenlerin tanrısıydı. Evlilik ve doğum tanrıçası olan ablası Hera, aynı zamanda Zeus'un eşi ve Olympos'un baştanrıçasıdır. Zeus'un tüm kaçamaklarına ve kendisine yapılan tüm aşk tekliflerine rağmen hep Zeus'a sadık kalan Hera, aynı zamanda evliliği kutsayan tanrıçadır da. Zeus'un çocukları ise insan yaşamının ve doğanın muhtelif cephelerini temsil eden tanrılar olmuşlardır.
    Yunan mitolojisi bizlere MÖ 8 yüzyılın İzmir'li ozanı Hemeros'un ve ondan muhtemelen bir yüzyıl sonra yaşamış olan Hesiodos'un eserleriyle ve diğer bazı yazılı metin ve sözlü geleneklerle ulaşmıştır. 19. yüzyılda büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu'nun toprakları üzerinde Avrupa ülkelerinin ve ABD'li bilim insanlarının başlattıkları arkeolojik çalışmalara kadar , bu mitoloji Yunanlılara has sanılıyordu. Ancak Mezopotamya'da yapılan kazılarda ele geçen çivi yazılı kil tabletler ve içeriklerinin okunması bilim dünyasını hayretler içinde bıraktı. Yunan mitolojisinin pek çok motif,, hatta hikayesi, bunlarda vardı. Bu öyküler, görüldüğü kadarıyla Yunanlılar ortaya çıkmadan çok önce ağızdan ağıza dolaşıyor, hatta kayıtlara geçiriliyordu. Ama en büyük şok, 1873 ve 1874 yıllarında Ninova'da yapılan kazılarda ele geçirilen malzeme nedeniyle yaşandı: British Museum'un Doğu Antikaları bölümünden George Smith, burada bulunan kütüphanedeki kil tabletlerde Tevrat'tan (Tevrat=Torab=öğreti, talimat, yasa anlamlarında) bilinen Yaradılış, İnsanın Cennetten Kovuluşu, Tufan, Babil Kulesi, İbrahim'den önceki peygamberler Zamanı ve Nemrud hikayelerinin putperest geleneği içerisinde sunulmuş şekillerini bulmuştu. Avrupa'da yer yerinden oynadı. O zamana kadar Tanrı'nın Musa'ya ilham ettiği sanılan bu hikayeler, Musa'nın lanetlediği putperest geleneğinde de aynen mevcuttu ve demek ki Musa'nın tanrısı YHWH ile bir ilgileri yoktu! Geçen yüzyılın sonunda Avrupalı doğubilimciler (yani eskiden Türkçede şarkiyatçı veya müsteşrik dediğimiz bilim insanları) Tevrat'ın Pentateuch denilen ilk beş kitabının, temelleri ta eski Sümerlilere kadar inen çok eski bir mitolojik geleneğin bir parçası olduğunu anlamışlardı. Ortadoğu'nun tamamı, hatta kısmen Mısır'ı da içine alacak şekilde, çok eski bir ilahiyat geleneğine sahip görünüyordu. Bu gelenek doğal olarak temasa geldiği yabancı kültürleri etkilemiş, hele düzeyi Ortadoğu kültürlerinin düzeyi altındaki kültürler bu etkiyi çok daha güçlü hissetmişlerdi.
    (....)
    Yunanca konuşan, fakat etnik köken olarak Yunanlı/Anadolulu kırması insanlar, mitolojiyi tatminkar, hatta inandırıcı bile bulmamaya başladılar. Nesillerdir Zeus'a dua edilmesine rağmen bugünde eskiden olduğu kadar gemi fırtınalarda kayboluyor, insanlar telef oluyor, mal-mülk heba oluyordu. Poseidon'a adanan tüm adaklara rağmen güçlü depremler Yunan şehirlerini kasıp kavuruyordu. Hades'e yapılan tüm yakarılar daha tek bir ölüyü bile geri getirmemişti. Asklepios dualara bazen cevap vererek bir hastayı iyi ediyor, ama bazen de etmeyeceği tutuyordu. Apollon'un Delfi'deki kehanetleri isteyenin istediği yere çekebileceği kadar muğlaktı. Tanrıların dünyası keyfiydi ve bu, Yunan kolonilerinde yaşayan bazı Batı Anadoluları rahatsız etmeye başlamıştı. Şu görünen alemin acaba başka, daha anlaşılabilir bir izahı olabilir miydi?