• 4.CUMBA SANAT PLATFORMU ŞİİR YARIŞMASI'NDA DERECE ALAN ŞİİRLER KİTAPLAŞTIRILACAK.(SON KATILIM TARİHİ.31 MART 2020 SALI)...

    Yarışma bu yıl ömrünün önemli bir kısmını, “Suyu” anlatmaya adamış İnşaat Yüksek Mühendisi Naci Özen adına sadece şiir dalında düzenlenmiştir. (Naci Özen Adına Su Gibi Kalemler).

    AMAÇ;
    Türk şiirine yeni kalemler kazandırmak, şiirin kalitesine katkı sunmak, ülkemiz için değerli bir insanın adını yaşatmak.

    ŞİİR YARIŞMASI ŞARTNAMESİ;
    -Ödül, şiir dalında verilecektir.
    -Konu, tür ve üslup sınırlaması yoktur.
    -Yarışmaya isteyen herkes katılabilir.
    -Şiirler daha önce internet ortamı dahil hiçbir ortamda yayınlanmamış ve ödül almamış olmalıdır.
    -Yarışmaya aşağıda isimleri belirtilen jüri, dosya tasnif kurulu ve platformun kurucu yöneticileri katılamazlar. Dosya tasnif aşamasında ve yarışma sonucunda böyle bir durumla karşılaşıldığında ilgili eser yarışmadan ve sıralamadan çıkarılacaktır.
    -Eserler en fazla 6 word sayfası uzunluğunda olmalıdır.
    -Her yarışmacı sadece bir şiirle yarışmaya katılabilir.
    -Şiirler “Times New Roman” yazı karakterinde, 12 punto ve A4 boyutunda yazılacak ve yedişer nüsha olarak kargo-posta yoluyla gönderilecektir.
    -Eserin üzerinde veya herhangi bir sayfasında kimlik bilgileri, mahlas veya kimliğini belli edebilecek bir not yer almayacaktır. Bunun yerine eserin ilk sayfasının sağ üst köşesine rumuz yazılacaktır.
    -Yarışmaya katılmak isteyen adaylar, kısa özgeçmişleriyle iletişim bilgilerinin (Posta adresi, gsm no, e posta) bulunduğu word sayfasına rumuzlarını da yazacaklar ve bu sayfayı üzerinde sadece rumuzları yazılı küçük bir zarfın içine koyup bu zarfı eserin bulunduğu büyük zarfın içinde postaya vereceklerdir. (Elden ve E Posta ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir.)
    -Daha önceki şiir ve öykü yarışmalarımızdan herhangi birinde yarışmaya katılarak şiir dalında ilk üçe girenler bu yarışmaya katılamazlar.
    -Eserler yarışmacılara geri verilmeyecek-gönderilmeyecektir.
    -Yarışmaya katılan eserleri Cumba Kültür Sanat Platformu aylık olarak çıkardığı Cumba Fanzin’in 2020 yılındaki herhangi bir sayısında yayınlayabilir.
    -Yarışmaya gönderilen eserler yarışma tasnif kurulunca ön elemeye tabi tutulacak, bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığının tespit edilmesi durumunda, yarışma dışı bırakılacaktır.
    -Eserler jüri üyelerine 01 Nisan 2020 itibariyle gönderilecek ve değerlendirmeler 30 Nisan 2020’de alınacaktır.
    -Derece alan eserler, Cumba Kültür Sanat Platformu ve Naci Özen ailesi tarafından kitaplaştırılacaktır.
    -Jürinin değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkan sonuçlar 01 Mayıs 2020 tarihinde sosyal paylaşım sitesi sayfalarımızdan duyurulacak ve belirlenecek bir tarihte ödül töreni Naci Özen’in ailesinin, jürinin, Cumba Kültür Sanat Platformu yönetici ve gönüllülerinin katılımı ile gerçekleşecektir.

    BAŞVURU ADRESİ;
    Cumba Kültür Sanat Platformu
    İcadiye Mahallesi, Mağazacı Sokak, No.14/A
    Üsküdar-İstanbul

    JÜRİ ÜYELERİ;
    Fevziye Şimdi (Yazar Şair),
    Hatice Nayır (Şair),
    Tansel Köseoğlu Mamat (Edebiyat Öğretmeni),
    Tuba Kır (Yazar),
    Türkan Kebeci (Yazar Şair),
    Umut Kutlu (Şair),
    Yalçın Soysevinç (Cumba K.S.P. Temsilen Gazeteci).

    DOSYA TASNİF KURULU ÜYELERİ;
    Asiye Tüzün Koç,
    Ayşe Güray Koç,
    Deniz A.Tüzün.
  • “Ünlü bir sanat eserleri koleksiyoncusu, bir gün sokakta yürürken bir dükkânın önünde, bir tastan süt içen bir kedi görür. Bir anda gözleri fal taşı gibi açılır: tasın çok değerli olduğunu bir bakışta anlamıştır. Derhal dükkâna girer ve dükkân sahibine kediyi iki dolara satın almak istediğini söyler.
    Dükkân sahibi, "Kusura bakmayın," der, "kedi satılık değil."
    "Ama lütfen," der koleksiyoncu, "evime fareler dadandı. Tamam, yirmi dolar vereyim."
    "Peki," der dükkân sahibi, çıkar, kediyi kucağına alıp koleksiyoncuya uzatır,
    "buyurun."
    "Şey," der koleksiyoncu, "yirmi dolar vermişken, acaba diyorum, tasını da alabilir miyim? Hani hayvancağız sütünü bundan içmeye alışmıştır diye..."
    "Valla kusura bakmayın beyefendi," der dükkân sahibi. "O tas bana uğurlu geliyor. Sayesinde bu hafta otuz sekiz sokak kedisi sattım." “
  • - "... Şarkının bitirme imtihanı orada verilir.
    Dinleyici göz önündedir, karşınızda, burnunuzun dibinde. Yüreğinin çarptığı duyulur,düşündüğünü söyler.
    Neyin hoşuna gittiği, neyi sevmediği bilinir.
    Hele, arada bir ağlarsa iyi para toplanacak demektir..."
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
    Haykırsam, kollarımı makas gîbî açarak:
    Durun, durun, bîr dünya înîyor tepemîzden,
    Çatırdılar gelîyor karanlık kubbemîzden,

    Çekîyor tebeşîrle yekûn hattını âfet;
    Alevler îçînde ev, üst katında zîyafet!
    Durum dîye bîr lâf var, buyrunuz sîze durum;
    Bu toprak çîrkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

    Bîr şey koptu îçîmden, şey, her şeyî tutan bîr şey,
    Benîm adım Bay Necîp, babamınkî Fazıl Bey;
    Utanırdı burnunu göstermekten sütnînem,
    Kızımın gösterdîğî, kefen bezîne mahrem.

    Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bîna;
    Evde cînayet, tramvay arabasında zîna!
    Bîr kîtap sarayının bîn dolusu îskambîl;
    Barajlar yıkan şarap, sebîl üstüne sebîl!

    Ve ferman, kumardakî dört kıralın buyruğu;
    Başkentler harîtası, yerde sarhoş kusmuğu!
    Geçenler geçtî senî, uçtu pabucun dama,
    Çatla Sodom-Gomore, patla Bîzans ve Roma!

    Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
    Bîtpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
    Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
    Bîr kîşîye tam dokuz, dokuz kîşîye bîr pul.

    Bu taksîmî kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
    Yaşasın, kefenîmîn kefîlî karaborsa!
    Kubur faresî hayat, meselesîz, gerçeksîz;
    Heykel destek üstünde, benîm ruhum desteksîz.


    Sîyaset kavas, îlîm köle, sanat îhtîlâç;
    Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte îlâç.
    Bülbüllere emîr var: Lîsan öğren vakvaktan;
    Bahset tarîh, balığın tırmandığı kavaktan!

    Bak, arslan hakîkate, îspînoz kafesînde;
    Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesînde!
    Mezarda kan terlîyor babamın îskeletî;
    Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emanetî?

    Ah, küçük hokkabazlık, sefîl aynalı dolap;
    Bîr şapka, bîr eldîven, bîr maymun ve înkılap.

    ( Necip Fazıl Kısakürek)
  • 192 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Kitabın ana kahramanı yani aylak adamı olan Bay C. Herkesin hayalindeki entelektüel ve bol paralı hayatı sürüyor. Hayatını geçindirecek paraya çalışması gerekmeksizin sahip oluşu gün boyu tiyatrolarda sinemalarda yeni kitaplarda gönlünü eğlendirebiliyor türlü türlü restoranlarda canı ne istiyorsa yiyebiliyor. Hatta birçok insanın asla ulaşamayacağı sanat eserlerine kolaylıkla sahip olabiliyor. Bir insan bu kadar çok şeye hiç çaba göstermeden sahip olduğunda mutlu olurmuş gibi gelse de Bay C. mutlu olamıyor. Hayatının monotonlaşmasından herhangi bir şeye alışmaktan korkuyor ve alışkanlığı sezdiği anda o şey her neyse uzaklaşıyor. Bu yüzden de her şeyin bir rutin olduğu düzen adı altında insanların çoğu zaman aynı şeyleri yapmaktan hoşlandığı toplumdan soyutlanmış bir karakteri temsil ediyor Bay C. Hayatını yalnızca gerçek sevgiyi aramaya yönlendiren aylak adam için kitabın yazarı Yusuf Atılgan da “ Aylak adam, boyuna gerçek sevgi arıyor. Bence aradığı sevgi dünyada yoktur.” diyor. Yazar kitapta Bay C. Karakterinin sevgi arayışının bir yılını dört mevsim şeklinde bize anlatmaktadır. Toplumun bütün değer kalıplarını gülünç bulan bunların ikiyüzlülük ve sahtelik barındırdığını düşünen fakat yine de tutunabileceği bir gerçek sevginin var olduğunu düşünen ve kitap boyunca bunu bir kadında arayan Bay C. 1960lı yılların aylak entelektüel adam örneğini verirken o yılların Türkiye şartlarını modernleşme adı altında Batılılaşan kentli Türk aydın kitleyi de bizlere anlatmaktadır. Kitapta anlatılan bütün kadınların modern kıyafetler içinde olması topuklu ayakkabıları ve günlük yaşamın gayet içinde olmaları, sinemalar, gazinolar, meyhaneler 1960lı yıllarda modernleşmekte olan Türkiye’nin İstanbul’unun küçük bir resmini bize çiziyor. Şehrin bütün eğlencesinin sonuna kadar tadına varan Bay C. Karakterinin temelini aslında ona hiç sevgi göstermeyen babasından alıyor. Oedipus karmaşasını atlatamamış karakterimiz için baba figürü nefret dışında bir şey ifade etmiyor. Bütün hayatını onun istediğinin ve olduğunun tam tersi bir adam olabilmek üzerine kuruyor. Paraya çok düşkün olan babasına inat parayı tutmuyor ve umursamadan harcıyor, kadınlara düşkün olan hatta teyzesini de kendisine metres yapmış babasına inatmışçasına o hiçbir kadına bağlanamıyor, onlardan sıkılıyor ve hatta aile olup topluma karışmaktan çok kokuyor ama bunun yanında da babasından hiç göremediği sevginin aslında var olduğuna inanıp onu arama yoluna baş koyuyor. Kadınlara karşı duyduğu cinsel istekten nefret ediyor çünkü bu ona babasını hatırlatıyor. Çocukluğunda gözünün önünde olanlar Zehra teyzesi babası hizmetçiler ve diğerleri onu ve hayatına aldığı kadınları belirliyor aslında. Çocukluğunda tek sevgi kaynağı olan Zehra teyzesi gibi bir kadın aramakta. Ve bunu bir takıntı haline getirip sinemanın önündeki kadından, lokantada ki karşı masasına oturan kadına teyzesinden bir şey bulduğu kadınları merak ediyor onları arzuluyor. Hayatına aldığı kadınlar da hep aynı evreleri yaşıyor ve sonra sıkılıyor her şey gibi. Gördüğü beğendiği her kadını bir şekilde annesine, teyzesine tamamlıyor ama yaşanılanlar sonrasında her şey başa sarıyor yine yalnız amaçsız sonu herhangi bir şeye bağlanmak zorunda olmayan hayatını özlüyor. Sabahları evden çıkıp saatlerce sokaklarda insanları gözlemlemeyi sokak isimlerini düşünmeyi seviyor. Onunkisi bilinçli bir aylaklık aslında anlam aradığı her şeyin atından çıkan koca anlamsızlıklar onu daha derine indiriyor ve tek aradığı şey hiç ulaşamayacağı daha doğrusu küçük yaşta tanıştığı hayal kırıklığı yüzünden asla emin olamayacağı gerçek sevgi oluyor ve kitabın sonunda tam da buldu sanıp bir kadının peşine düştüğünde komik bir sebepten (otobüsü kaçırmasından) ötürü o da ellerinden kayıp gidiyor ve bu arayış bir sonuca bağlanmıyor. Çünkü karakterimiz dünyada hepimizin sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibi olduğumuzu söylüyor ve tutamağımız olmazsa yuvarlanacağımıza inanıyor ve hayatında tutamak olarak belirlediği ve aradığı şey yalnızca kimsenin varlığı üzerine kesin konuşamayacağı gerçek sevgi.
  • 184 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10·
    Ne güzel bir şeker portakalı fidanıymış bu! Hem bak, dikeni de yok. Pek de kişilik sahibiymiş, şeker portakalı olduğu ta uzaktan belli. Ben senin boyunda olsaydım başka şey istemezdim.”
    “Ama ben büyük bir ağaç istiyordum.”
    “İyi düşün, Zezé. Henüz gencecik bir fidan bu. Bir gün koca bir ağaca dönüşecek. Seninle beraber büyüyecek. İki kardeş gibi iyi anlaşacaksınız. Dalını gördün mü? Bir tanecik dalı olsa da sanki özellikle senin binmen için hazırlanmış bir ata benziyor.”
    Brezilya edebiyatının klasiklerinden Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı kabul edilir. Yetişkinler dünyasının sınırlamalarına hayal gücüyle meydan okuyan Zezé’nin yoksulluk, acı ve ümit dolu hikâyesi yazarın çocukluğundan derin izler taşır.
    Beş yaşındaki Zezé hemen her şeyi tek başına öğrenir: sadece bilye oynamayı ve arabalara asılmayı değil, okumayı ve sokak şarkıcılarının ezgilerini de. En yakın sırdaşıysa, anlattıklarına kulak veren ve Minguinho adını verdiği bir şeker portakalı fidanıdır…
    Şeker Portakalı’nın başkahramanı Zezé’nin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, yazarın Güneşi Uyandıralım ve Delifişek romanlarında izleyebilirsiniz.