• Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
    Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas Suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir:

    “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas Suresi, 112/1-4)

    Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

    Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor:

    “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29)

    Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor:

    “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir.” (Bakara Suresi, 2/255 ve Âli İmran Suresi, 3/2).

    “Allah kainat’ı neden yarattı?”, “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
    Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor:

    “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)

    Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

    Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır.

    Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

    Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
    Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “Hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek.” Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “Düşünmez misiniz!”, “Akletmez misiniz!”, “Akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

    Neden her insan Allah’ı gösteren ayetleri kolaylıkla göremiyor?
    Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

    Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

    Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynadığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

    Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
    İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:

    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 50/6)

    Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 30/22).

    İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

    Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
    Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

    Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle: 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

    Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin on katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir.

    Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

    İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

    Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir:

    “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Nahl Suresi, 16/3).

    “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 16/12).

    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin Suresi, 36/40).

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi, 36/38).

    Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü XX. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

    Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız.

    2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an:

    “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fatır Suresi, 35/41).

    Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

    Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16/11).

    Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

    2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350.000 ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.

    Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

    Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

    Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

    Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor:

    “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi, 55/12,..).

    Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

    Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

    Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

    “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

    Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor:

    “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Suresi, 80/24-32).

    Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

    Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli teşhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

    “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/3-4).

    Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

    Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

    Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor:

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 22/73).

    Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:

    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur Suresi, 52/35).

    Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz.” (Nahl Suresi, 16/66).

    Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

    Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller.

    Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

    Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

    “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
    “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • MİLLI İSTİKLAL MARŞI NASIL YAZILDI? NASIL KABUL EDİLDİ?
    Milli İstiklalimizin güzel ve uyar bir marşını yazmak üzere Maarif
    vekaleti şairlerimize müracaat etmişti, bir müsabaka açmıştı. Birinciliği
    kazanan şaire (500) lira mükâfat verecekti. Aradan kısa bir zaman geçtikten
    sonra Vekalete bir çok marşlar gelmeye başladı.
    Bu marşın — İstiklal mücadelesinin içinde, Büyük Millet Meclisinin
    sakf-ı hamiyyeti altında bulunan— Mehmet Akif tarafından yazılmasını
    kendisine söylediğimiz zaman o :
    — Ben ne müsabakaya girerim, ne de ≪caize≫ alırım!., cevabını vermişti.
    Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözünü soyluyor ve ;
    — Bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıp değil mi? diyordu.
    Bir gün Maarif vekili bay Hamdullah Suphi Mecliste beni gördü, dedi ki :
    — Şimdiye kadar (500) den fazla marş geldi. Ben hiç birini beğenmedim.
    Üstadı ikna edemez misin?

    Cevap verdim:
    — AkifBeymüsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor, eğer
    buna bir çare ve bir şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım.
    Düşündü, ≪dur, dedi, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna
    tabi’ olacağımızı bildireyim. Fakat, tezkireyi kendisine siz veriniz...≫
    Ben de muvafık gördüm. Yarım saat sonra şu tezkireyi getirip bana
    verdi:
    ≪Pek aziz ve muhterem efendim,
    İstiklal marşı için acılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki
    sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zati üstadanelerinin matlup
    şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır.
    Asil endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
    telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu
    vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.≫
    5 Şubat 1337 Umun Maarif Vekili
    Hamdullah Suphi

    Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıda parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya
    bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstat ile konuşuyoruz ;
    — Neye düşünüyorsun, Basri?
    — Mani’ olma, işim var!
    — Peki. Bir şey mi yazacaksın?
    — Evet.
    — Ben mani’ olacaksam kalkayım.
    — Hayır, hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıcrar!
    — Anlamadım.
    — Şiir yazacağım da..
    — Ne şiiri?
    — No şiiri olacak. İstiklal şiiri! Artık onu yazmak bize duştu!
    — Gelen şiirler ne olmuş?
    — Beğenilimemiş.
    — (Kemali teessurle:) Ya!
    — Üstat, bu marşı biz yazacağız!
    — Yazalım, amma, şeraiti berbad!
    — Hayır, şerait filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
    — Olmaz, kaldırılamaz, i’lanedildi.
    — Canım, Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen
    Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?
    — Peki, bir de ikramiyye vardı?
    — Tabii alacaksınız!
    — Vallahi almam!
    — Yahu, latife ediyorum, onu da bir hayır muessesesine veririz. Siz
    bunları duşunmeyin!
    — Vekalet kabul edecek mi ya?
    — Ben Hamdullah Suphi beyle goruştum. Mutaabık kaldık. Hatta
    sizin namınıza söz bile verdim!
    — Söz mu verdiniz, söz mu verdiniz?
    — Evet!
    — Peki ne yapacağız?
    — Yazacağız!
    Tekrar tekrar (söz verdin mi?) diye sorduktan ve benden ayni kat’i
    cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim
    daldığım yapma hayale şimdi gerçekten o dalmıştı...
    Meclis müzakere ile meşgul, Akif marş yazmakla. Ben müddeti kendisine
    kısaca göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Müzakere
    bitti, Akif te engin hayalinden uyandı. Böyle gürültü içinde dalışa geçenlere AkifBey≪değirmenci uykusu≫ derdi. Çünkü değirmenci; uykusundan ancak gürültü kesilince uyanır!
    Aradan iki gün geçti, sabahleyin erken üstat bizim evde, marşı yazmış,
    bitirmiş. Fakat, vaktin darlığından müşteki...
    ≪Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadilat yaparsmız≫
    dedim.
    Artık (Milli İstiklal marşı) yazılmıştı! Şimdi bunu — üstadı rencide
    etmeden— Meclisten nasıl geçirebiliriz?
    Ben ve — Marşı çok beğenen— Hamdullah SuphiBey, hayli günler
    bu gizli endişe ile yaşadık.
    Marş yazıldıktan sonra tezkireyi de göstermiştim.
    20 Mart 1337 günü... Marş Büyük Millet Meclisinde. Mehmet Akif de sırasında. Marşı daha evvel gören ve Sebîlürreşâd’ta okuyan bir çok arkadaşlar onu zaten beğenmişlerdi. O günün ilk tarihi müzakeresini aynen yazıyorum :
    ≪Reis paşa — Efendim, iki takrir vardır. Arkadaşlardan Basri beyin,
    Hamdullah SuphiBeyefendinin İstiklal marşının kürsüden okunmasına
    dair teklifleri var.
    Muhiddin BahaBey— Hangi İstiklal marşı, BasriBeysöylerler mi?
    Besim AtalayBey— Daha kabul edilmedi efendim. Bir encümen teşekkül
    edecekti.
    BasriBey— Maarif vekâletince yedi tanesi intihap edilmiş. Bunlardan
    herhangi biri okunsun.
    Reis paşa — Maarif vekaletince intihap edilmiş olanlardan birisinin
    kıraati tensip ediliyor.
    Muhiddin BahaBey— Hamdullah Suphi bey, BasriBeyhangisini
    isterlerse okusunlar.
    Reis paşa — Efendim, Basri beyin bu teklifini kabul buyuranlar lütfen
    ellerini kaldırsın, (kabul olunmuştur efendim)
    Reis paşa — Hamdullah SuphiBeyefendi buyurun, (şimdi gelir sesleri)
    Maatteessüf bu dakika için tehir ediyoruz.
    Reis paşa — İstiklal marşlarından bir tanesinin kürsüden okunmasına
    Heyeti celile karar vermişti.
    Hamdullah SuphiBey— Arkadaşlar, hatırlarsınız, Maarif vekaleti
    son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize
    müracaat etmiştir. Bir çok şiirler geldi. Arada yedi tanesi en fazla evsafı
    haiz olarak görülmüş ve ayrılmıştır.
    Salih efendi — İsimleri nedir?
    Hamdullah SuphiBey— Ayrıca arz edilecektir. Yalnız Vekalet yapmış
    olduğu tetkik atta fevkalade kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği
    için ben şahsan Mehmet Akif beyefendiye müracaat ettim ve kendilerinin
    de bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe
    ile tereddüt gösterdiler. Bilirsiniz ki bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmiştir.
    Halbuki bunu kendi isimlerine takrip etmek arzusunda bulunmadıklarını
    ve bundan çekindiklerini izhar ettiler. Ben şahsan müracaat
    ettim. Lazım gelen tedbiri alırız ve icap eden i’lam yaparım dedim. Bu
    şart ile büyük dini şairimiz bize fevkalade nefis bir şiir gönderdiler. Diğer
    altı şiirle beraber nazarı tetkikinize arz edeceğiz. İntihap size aittir.
    Arkadaşlar, reyimi ihsas ediyorum. Beğenmek, takdir etmek hususunda
    haiz-i hürriyetim. İntihabımı yapmışım. Fakat, sizin intihabınız
    benim 'intihabımı nakzedebilir. Arkadaşlar bu, size aittir efendim.≫
    (Bundan sonra Hamdullah SuphiBeyçok güzel bir inşat ile kürsüde
    İstiklal marşını okudu, Meclis alkış tufanları arasında çalkandı.)
    Bu müzakere bir başlangıçtı. Marşın asıl intihabı ve kabulü merasimi
    (12 Mart 1337) tarihinin ikinci celsesinde ikmal edildi. Riyaset mevkiinde
    doktor AdnanBeyvardı. O celsenin buna ait müzakeresini aynen
    yazıyorum:
    ≪Hamdullah SuphiBey(Maarif vekili) — Arkadaşlar, İstiklal marşları
    hakkında Vekalet tarafından vaki’ olan davet üzerine ne kadar marş
    elimize gelmiş ise bunları bir encümen marifetiyle tetkik ettik, neticeyi
    Heyeti celilenize arz ettik. Bunları görmek arzu buyurdunuz, matbu, olarak
    tevzi’ edildi efendim. Bir nokta üzerine nazarı dikkatinizi celp etmek
    isterim. Bu İstiklal marşları tarafı alinizden tetkik edildikten sonra intihabınız
    hangi şiir üzerinde temerküz ederse ikinci bir muamele daha
    yapılacaktır: Bestekarlara yollayacağız, bestekarlar dahi bize muhtelif
    besteler yollayacaklardır. Onlar arasında bir intihap daha yapılacaktır.
    Anadolu mücadelesi uzun müddetten beri devam ediyor. Bunu ifade etmek,
    bunun ruhunu söyletmek üzere yazılmış olan bu şiirler ne kadar evvel
    bir karara iktiran ederse şüphesiz daha fazla müstefit oluruz. Heyeti
    celilenizden istirham ediyorum. Şiirler mütalaa edilmiştir. Bunu bir
    Heyete, bir encümene mi verirsiniz, Heyeti umumiyece bir karara mı
    rabtedersiniz, ne arzu buyurursanız yapınız.

    Reis — Maarif vekaleti bu İstiklal marşının bugün ruznameye alınarak
    müzakeresini arzu ediyor. Bugün müzakeresini kabul edenler lütfen
    el kaldırsın (kabul edildi).

    Muhiddin BahaBey(Bursa) — Muhterem efendiler, söyleyeceğim
    sözler in yanlış anlaşılmamasını, bir maksadı mahsusa hamledilmemesini
    te’minen iptida bir hakikatten bahsedeceğim. Bu milli marş müsabakası
    i’lan edildiği zaman müsabakaya ben de iştirak etmek istedim. Fakat bu
    mesele öyle bir cereyan almıştır ki bendeniz bu müsabaka işinden sarfı
    nazar ediyorum. ≪M≫ imzalı şiir bendenizindir. Bunu idhal buyurmayınız.
    Yine ≪Kemaleddin Kamu≫ namında biri vardır ki aynı sebepten dolayı
    gazetemizde kendi şiirini geriye almıştır. Bunun üzerine mütalaanızı beyan
    buyurursunuz. Bir encümeni edebi mi teşkil edersiniz, ne yapılacaktır,
    ona göre.
    Reis — Burada bir mesele var. İstiklal marşlarını doğrudan doğruya
    Heyeti umumiyete müzakere ederek bir karar mı vereceksiniz, yoksa
    bir encümene mi havale edeceksiniz?
    Besim AtalayBey(Kütahya) — Efendim, şiirler iki türlüdür: Ya
    hislerin maksidir, yahut derin veyahut ağlatıcı bir ruhun, ağlatıcı bir
    galeyanın aksidir. Şiir bu iki şekil üzerine doğarsa makbul ve muteberdir.
    Dünyada o şiirlerdir ki halk arasında yaşar. Ya yüksek ve bedii bir
    histen doğar, yahut bir helecandan doğar. Böyle olmayıp da ısmarlama
    tarikiyle yazılırsa bu şiirler yaşamaz. Bizim Cezair marşımız vardır. Bu,
    halk arasında yaşıyor. Bu, müsabaka ile yazılmamıştır. Bu, ağlayan bir
    ruhun eline silahını alarak düşmana koşan, vatanına koşan bir ruhun hissiyatına
    terennüm eder. Marsiyez’in nasıl söylendiğini bilirsiniz. İnkılabı
    kebir esnasında silahını almış koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire
    taammüm etmiştir. Evvela bu gibi şiirlerin memleketin maruz kaldığı
    felaketlere ağlayarak, titreyerek evvela güftesi değil, bestesi söylenir.
    Ismarlama şiirlere verilecek memleketin parası yoktur.

    Hamdullah Suphi Bey(Antalya) — Arkadaşlar, bir hata üzerine, bir
    galatı ru’yet üzerine dikkati alinizi celp etmek isterim. Bilhassa para
    meselesi ile bu şiirler arasında bir münasebet bulmak gayet yanlış bir
    nokta-i nazardır. Memleketin Kuvayı maddiye ve maneviyesi vardır.
    İstihlası vatan mücadelesini yapan milletin vekilleri, onun vekillerinin
    vekilleri halkın heyecanını ifade etmek üzere memleketin şairlerine müracaat
    etmiştir. Bu şairler ilk defa şiirlerini yazmamıştır. Arkadaşlar,
    bize şiirlerini yollayan şairler, seneler arasında bütün memleketin kederlerini,
    ıstıraplarını, bütün mefahirini söyleyen şiirler yazmışlardır.
    Demek para mukabilinde şiir mevzuu bahis değildir. Biz halkın ruhunu,
    heyecanım ifade eden şiirler yazmak için şairlerimize müracaat ettik.
    Hiç biri para hakkında bir şey söylememiştir. Gecen defa işaret ettiğim
    üzere nazarı dikkatinizi celbediyorum: Mehmet Akif bey
    ki bu şairler arasında para meselesinden kaçınan arkadaşlarımızdan
    birisidir. Zaten senelerden beri en yüksek ve en İlahi bir belagatle
    yazmıştır. Yeniden yazmaktan çekinmesi bazılarının hatırına para
    gelir diye korkmasındandır ve ona binaen yazmamıştır. Ben gelen
    şiirleri okuduktan sonra bu işte vazifedar ettiğiniz bir arkadaşınız sıfatıyla
    arzu ettim ki bir kuvvetli şiir daha bulunsun ve kendilerine müracaat
    ettim. Bunun üzerine kendileri de bir şiir yazdılar, gönderdiler. Besim Atalay beyin halk şiirlerinin — bilhassa büyük vakayı millîye taalluk eden şiirlerin— bir siparişi mahsus üzerine doğmadığı sözü gayet varittir. Yalınız bizim şimdiye kadar mevcut olan şiirlerimiz bugünkü
    mücadelemizi ifade etmiyorsa, şairlerimizin kendi duygularını ifade etmeleri
    katiyen doğru değildir. Kendileri şu noktada haklıdırlar: Bütün
    şiirler ve milli şiirler cihanın en maruf olan şiirleri halk hareketleri arasından
    doğmuş olan şiirlerdir. Fakat itiraf ederim ki bu şiirler aramızda
    daha doğmamıştır. Doğmasını arzu etmek bizim için bir vazifedir. Şairlerimize
    müracaat ettik ve bize çok güzel şiirler yazdılar. Bu şiirler arasında
    intihap hakkı Heyeti aliyenize aittir. Şiirleri okuyunuz. Ben istirham
    ediyorum ki bir an evvel bu şiirlerin bestelenmesi için bir karar
    ittihaz ediniz ve bütün milletin lisanına geçmesi için istical buyurunuz.
    Bir karar veriniz, tebliğ ediniz. Ben de mesaimin ikinci kısmına geceyim.
    Doktor Suad Bey(Kastamonu) — Beyler, esasen meslekim şiirle, Edebiyatla
    iştigale müsait değildir. Bu itibarla arz edeceğim izahatı şiir ve
    Edebiyat tenkidatı gibi arz etmeyeceğim. Ancak Hamdullah Suphi bey
    efendi geçenlerde bu kürsüde, bu şiirleri inşat ettiği vakit, Mecliste büyük
    bir gürültü olmuştu. Ondan anlaşılıyordu ki bu İstiklal marşı olarak,
    bu şiirlerden birisinin intihap edilmesini teklif ederlerse çok güzel bir şey
    olacak. Bendeniz Akif beyin diğer eserlerini de okumuşum. Esasen bir marş
    bir milletin heyecanlarını, tahassüsatını terennüm etmek itibariyle kıymetli
    ise Akif beyin son yaptığı İstiklal marşından evvel inşat etmiş olduğu
    şiirler zaten bidayeti inşadından çok evvel bizim hissiyatımızı, tahassüsatımızı
    ifade etmiştir. Kendisinin memleketin tahassüsatına karşı
    ne kadar bir kudreti şiiriyyesi olduğunu ve garp ve şark alemi-hakkındaki tahassusatının en güzel numunelerini ≪Safahat≫ ismindeki eserleri
    gösterir. Bu itibar ile bu kahramanı edebi tebcil etmemek elden gelmez.
    Bendeniz kendi namıma Mehmet Akif beyin büyük bir unvan ile tertiplediği
    eseri tetkik etmek istemem. Tahsissen bu meselede bunların
    içinde yazmış olduğu marşların en güzel i İstiklal marşıdır ve bundan evvel
    de Mecliste büyük bir vecd uyandırmıştır. Onun için duru diraz mütalaa
    etmeksizin bunun tasvip edilmesini teklif ederim.

    Hacı Tevfik efendi (Kengiri / Çankırı) — Efendiler, bendeniz bu şiirin şu hakikat
    kürsülerine nasıl çıktığına tehayyur ediyorum. Bunu Meclisi Mearif
    kendisi intihap eder, kendisi tercih eder, kendisi yapar. Gerçi şiir bir
    meziyettir, gerçi şiir bir ziverdir. Lakin bir hayaldir. Bu kursu hakikate
    çıkması doğru değildir. Eğer tercih lazım geliyorsa Akif beyin şiiri
    gayet güzel yazılmıştır. Lakin biz aşiyanda değiliz. Millet Meclisinin
    kürsüsünde olduğumuzu unutmayalım, bunu Maarif Encümeni kendisi
    mütalaa etsin, kendisi takdir etsin, kendisi tercih etsin (doğru sesleri).

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Arkadaşlar, mesele gayet mühimdir.
    Eğer bu marş milletin ruhunu kavrayabilecek bir marş ise onda ufacık
    bir yakışıksızlık diyelim, sonra o marş için pek büyük düşüklük verir.
    Biraz serbest söyleyemiyorum, kusura bakmayınız. Burada edebi tenkidata
    girişecek değilim. Binaenaleyh yalınız fikrimi kısaca arz edeceğim.
    Katiyen Hamdullah Suphi beyin isticaline iştirak edemem (biz ederiz
    sesleri), edemem. Bir kere bu marş milletin ruhundan doğma bir marş
    değildir. Besim Atalay beyin hakkı vardır. Milletin ruhuna tercüman
    olacak bir marş olmalı (gürültüler).

    Reis — Kesmeyelim, böyle müzakere edemeyiz ki...
    Tunalı Hilmi Bey(devamla) — Bu, o kadar müzakereye layıktır ki
    siz takdir edemezsiniz,

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Reis bey, usulü müzakere hakkında
    söz isterim. Müsaade buyurur musunuz? Şiirler sahihlerinin malıdır. Beğenirsek
    rey veririz, beğenmezsek rey vermeyiz. Herkesin muhterem
    şahsiyatına tecavüz etmeyerek kabul edelim veyahut etmeyelim, rica
    ederim.

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Gerek şu şiire ve gerek şu manzumelere
    karşı bir şey söyledim mi ki böyle söylüyorsunuz? İsim zikretmedim, iyi
    dinleyiniz, kulaklarınızı acınız. Arkadaşlar, istirham ederim, bunu bir encümeni
    mahsus teşkil edelim, oraya havale edelim, bu manzumelerin birini
    intihap etsin. Asıl mesele buradadır. O encümeni mahsus intihap
    ettiği manzumenin sahibini çağırır, der ki ona, şu mısraı terk ederseniz
    veya şu mealde tebdil ederseniz ve şu kelimenin bununla tebdili elzemdir,
    o zaman o manzume daha parlak olur. Sahibi muvafakat eder ve
    manzume daha iyi olur, istirham ederim, bu noktaya dikkat buyurunuz.
    Arkadaşlar, manzumenin baştan başa iyi olmasını bütün samimiyetimle
    arzu ediyorum ve bu teklifte bulunuyorum (gürültüler). Müsaade buyurunuz,
    bana biri imzalı, biri imzasız iki mektup geldi. Bu mektupta deniliyor
    ki: diğer verilmiş olan manzumeleri de okuyunuz, onların içinde
    intihap edilmiş olanlardan daha muvafığı vardır (Handeler — ≪Memiş
    Cavuş≫ sesleri). Sahibi mektup garp ordusuna gitti, imzasıyla gösterebilirim.
    Arkadaşlar, tekrar ısrar ediyorum, bir encümeni mahsusi edebi
    teşkil edilmelidir ve intihap onun reyine bırakılmalıdır (hayır sesleri —
    gürültüler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Trabzon mebusu Celal beyin
    İstiklal marşı ile bir takriri var :
    Riyaseti Celileye Min gayri haddim karaladığım gayri matbu’ İstiklal marşının Meclisi
    ali huzurunda kıraat olunmasını teklif eylerim.
    Trabzon meb’usu Celal Reis — Müsaade buyurunuz, rica ederim. Zannediyorum ki bu Heyeti
    celilelerine dağıtılan manzumeler müddeti muayyene zarfında toplanıp da şimdi intihap edilenlerdir. Bunun müsabakaya idhali kabil midir? (hayır, hayır sesleri).
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Şekil aramıyoruz, iyi ise dinleyelim
    (muvafık sesler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Tekrar ediyorum: Muayyen
    bir zaman zarfında marş müsabakası ilan edildi. Onlardan Maarif Vekaleti
    intihap etmiş, göndermiş. Şimdi bu gönderdiği marşlardan birinin
    intihabını Heyeti umumiyete kendisi takip ediyor ve müzakere ediyoruz.
    Bu meyanda birisi bir marş gönderiyor. Bunu kabul ettikten sonra
    yarın vaki olacak müracaatları da reddedemeyeceğiz.

    Refik Bey(Konya) — Nasıl reddedeceksiniz? İlanihaye devam edecektir
    .
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Marş lazımdır. Hangisi güzel olursa
    o lazımdır.
    Reis — Bu marşın okunmasını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edilmedi efendim).

    Hamdi Namık Bey(İzmit) — Efendiler, milli bir marş yapmak ihtiyacı
    hasıl olmuş, Maarif Vekili şairleri müsabakaya davet etmiş, birçok
    şiirler içerisinden birkaç parça intihap ve tabedilirmiş.
    • Bendeniz anlamıyorum, bu, bir Meclisi Milli işi midir, bir Encümeni Edebi işi midir? (millet
    işidir sesleri). Millet işidir şüphesiz efendiler. Fakat malumı aliniz
    şiir meselesi bir sanat meselesidir. Eğer bunu tercih etmek hakkını biz
    deruhte ediyorsak, aramızda şiirle tevagğul etmiş arkadaşlarımızdan bir
    Encümeni Edebi teşkil edelim, onlar tetkik etsinler. Gecen gün bu maksatla
    söylediğim bir söz sui telakkiye uğramıştır. Binaenaleyh eğer bunun
    tetkiki için içimizden bir encümen teşkil etmeyecek olursak o hak
    doğrudan doğruya Maarif Vekaletine aittir. Nokta-i nazarını izah etsin,
    ya kabul edersiniz, yahut kabul etmezsiniz. Bunun uzun uzadıya sürünmesine
    hacet yoktur (gürültüler).

    Hüseyin Bey(Mamure-i Piraziz) — Maarif Vekaletine ne kadar şiir
    verilmiş ise yeniden bir encümene verilsin ve orada tetkik edilsin.

    Hamdullah Suphi Bey(Maarif Vekili) — Arkadaşlar, Refik Şevket
    beyin sözünü tekrar ediyorum. Bu şiirler mevzuu bahis olduğu vakit lüzumsuz
    yere, hatta arzumuz hilafında şiirler yazmış olan arkadaşlarımız
    için böyle bir söz buradan çıkmamalıdır. Bahusus ki, arkadaşlar, ısmarlama
    sözü ve halkın tercümanı olmaz sözü yanlıştır. Çünkü halkın mümessilleri
    olan sizlerin huzurunda okunan şiirin Heyeti aliyeniz üzerindeki
    azami tesirine bendeniz de şahit oldum. Eğer halkın tesirini anlamak
    için kendi kalbimizden başka miyarımız varsa o başkadır. Eğer halkın
    tesirini kendimiz anlayacak olursak halkın kalbini de anlamış oluruz.
    Şimdi, arkadaşlar, bendeniz diyeceğim ki yeni bir Encümeni Edebiye
    havale edersek bir faide mutasavver olabilir, eğer encümen kararını
    verip bitirecek ise. Fakat zannediyorum Meclisinizin verdiği karar ve
    ısrar ettiği nokta kendisi bu işi halletmektir. O halde Encümenden çıkıp
    yine Heyetinize gelecektir, yine bu vaziyet hasıl olacaktır. O halde
    burada yedi tane şiir vardır. Riyaset bunları ayrı ayrı reye vazetsin.
    Hangisi tarafınızdan mazharı takdir olursa onu kabul edersiniz (doğru
    sesleri).
    Reis — Efendim, müzakerenin kifayetine dair takrirler var. Müzakerenin
    kifayetini reye koyacağım. Müzakereyi kafi görenler lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi). Kırşehir mebusu Yahya Galip beyin bir takriri
    var :
    Riyaseti Celileye
    Muhiddin beyin inşat ettikleri marşın kürsüde taraflarından okunmasını
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (kabul edilmedi).
    Reis — Efendim, Muş mebusu Abdülgani beyin bir takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı Maarif Vekaletince müsabakaya vaz edilmiş ve intihabı
    Vekaleti Mezbureye ait bulunmuş olduğundan ve Meclisi ali bir Meclisi
    Edebi olmadığından intihabın dahi Maarif Vekaletine ait olduğunu
    arz ve teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Muş mebusu
    Abdülgani
    Reis — Kabul edenler lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi efendim).
    Reis — Efendim, Saruhan mebusu Avni beyin takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı vatani bir parça olmakla beraber her halde şayanı teslimdir
    ki şiir, musiki, vatani olması lazım gelen bu marşın tetkik i her
    halde bir ihtisas ve ehli hibre meselesidir. Binaenaleyh bu marşın tefrik
    ve kabulü için erbabı ihtisastan mürekkep bir encümene tevdiini ve ba’dehu bestelenmesini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Saruhan meb’usu
    Avni
    Reis — Efendim, bu teklifi kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın
    (kabul edilmedi).
    Reis — Şimdi, efendim, müzakerenin kifayetine dair muhtelif takrirler
    var. Yahut her marşı Heyeti aliyyenizin reyine koyalım.
    Basri Bey(Karesi) — Reis bey, bizim bir takririmiz vardır. Suad beyin de bir takriri var.
    Reis — Meclisi ali reyini ne suretle izhar ederse, ondan sonra anlaşılacaktır.
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetini ve Mehmet Akif beyin İstiklal marşının kabulünü
    teklif ederim. 12 Mart 1337
    Kastamonu meb’usu
    Doktor Suad
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşının şubelerce teşkil edilecek bir encümeni mahsus tarafından
    tetkik ve tasdik olunmasını teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bolu mebusu
    Tunalı Hilmi
    Reis — Bu takriri kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (ret olundu).
    Riyaseti Celileye
    Şiirin besteye gelip gelmemesi meselesi vardır. Şuara ve bestekârlardan
    mürekkep bir encümen teşkilini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ertuğrul meb’usu
    Necib
    Reis — Ayni mealde birçok takrirler vardır. Necip beyin takririni
    kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (reddedildi).
    Riyaseti Celileye
    Bütün Meclisin ve halkın takdiratını celbeden Mehmet Akif bey
    efendinin şiirinin tercihan kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Karesi meb’usu
    H. Basri
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetiyle Mehmet Akif beyin marşının kabul edilmesini
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ankara mebusu
    Şemseddin
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşlarını matbu’ varakalarda hepimiz ayrı ayrı tetkik ettiğimiz
    için encümene havalesine lüzum yoktur. Mehmet Akif beye ait
    olanının Milli marş olarak kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bursa meb’usu
    Operator Emin
    Riyaseti Celileye
    Kaffei ervahı İslam üzerine kıraati heyecanlar tevhit edecek derecede
    icazkar olan büyük İslam şairi Mehmet Akif beyin marşının takdiren
    kabulünü teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Bitlis meb’usu
    Yusuf Ziya
    Riyaseti Celileye
    Oteden beri İslam’ın ruhnevaz şairi Akif beyin - İstiklal marşı her
    vech ile müreccah ve Meclisi alinin ruhi manevisine evfak olmakla kabul
    edilmesini teklif ederim. 12 Mart 1337
    Isparta meb’usu
    İbrahim
    Riyaseti Celileye
    Mehmet Akif Bey tarafından inşat edilen marşın kendi tarafından
    kürsüde kıraat edilmesini teklif eylerim.
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Bu takrirlerin hepsi Mehmet Akif beyin şiirinin kabulünü
    mutezammmdır (reye sesleri) müsaade buyurunuz, rica ederim, müsaade
    buyurunuz efendiler.

    Tunalı HilimiBey(Bolu) — Reis bey, müsaade buyurursanız Mehmet
    Akif beyin marşının reye vaazından evvel bendeniz ufacık bir rica
    edeceğim. Tebdil edilmesi ihtimali vardır.
    Reis — müzakere bitmiştir efendim, rica ederim.
    Salih efendi (Erzurum) — Bendeniz bir şey arz edeceğim.
    Reis — müzakere bitmiştir. Maarif Vekaletinin teklifi vardır. Her
    marşı ayrı ayrı reye koyunuz diye teklif etmişlerdi. Her marşın ayrı
    ayrı reye vaazını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi).
    O halde bu takrirleri reye koyacağız. Basri beyin takririni reye koyuyorum
    (Basri beyin takriri tekrar okundu).
    Reis — Basri beyin takririni kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi efendim). (Gürültüler ve ret sedaları).

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Mehmet Akif beyin şiirinin aleyhinde
    bulunanlar da ellerini kaldırsın ki ona göre muhaliflerin miktarı anlaşılsın
    (muvafıktır, anlaşılsın sedaları).
    Reis — Bu takriri kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından
    yazılan marşın, İstiklal marşı olmak üzere tanınmasını kabul
    edenler lütfen el kaldırsın (ekseriyeti azime ile kabul edildi).
    Müfit efendi (Kırşehir) — Reis bey, yalınız bir şey arz edeceğim.
    Hamdullah Suphi beyin, bu marşı, bu kürsüden bir daha okumasını rica
    ediyorum (gürültüler).
    Refik Bey(Konya) — Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklal
    marşının ayakta okunmasını teklif ediyorum.
    Reis Bey— Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu
    marşı kabul ettiğinden tabii resmi bir İstiklal marşı olarak tanınmıştır.
    Binaenaleyh ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler (Hamdullah
    Suphi Bey İstiklal marşını kürsüde okudu. A’zaayi kiram kaaimen
    sürekli alkışlar arasında dinlediler)
    Zabıtname de bundan sonra İstiklal marşı yazılmıştır. ≪Mustafa Kemal≫ paşa
    marş okunurken sıralarının önünde onu ayakta dinliyor ve mütemadiyen alkışlıyordu. Müzakerenin
    hitamında ≪Tunalı Hilmi≫ beyle konuştum, itirazlarının sebebini sordum. Dedi
    ki: ≪Bu ezanlar —ki şehadetleri dinin temeli—; Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli≫
    beytindeki ≪inlemeli≫ kelimesinin ≪gürlemeli≫ şekline çevrilmesini isteyecektim≫. Güldük.
    Bu Müzakereler başlarken —yukarıda işaret ettiğimiz gibi— üstat sıkılarak salondan
    dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı! O, ikramiyeyi almadı,
    yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğretmek üzere acılan ≪Dürülmesai≫ ye
    tahsis ve ciro etti.


    Bugün İstiklal marşımızı beğenmeyenler, istemeyenler var. Fakat
    şunu düşünmelidirler ki o marş — Hamdullah Suphi Beyefendinin de
    dediği gibi— ≪Son mücadelemizin ruhunu terennüm≫ eden ≪bir marştır≫ ve o marşı alkışlarla ve ≪ekseriyeti azime ile≫ kabul eden de İstiklal
    savaşının tarihi ve milli kahramanı' Büyük Millet Meclisidir. O günlerin
    icap ve şartlarını unutanlar, o günün içinde yaşamayanlar için bu
    cin-i cebin ne kadar yersiz ve ne kadar çirkindir! İstiklal marşı o günlerde
    hâkim olan kutsal zihniyyetin tam ifadesi ve tarihidir. Tarihi gerçekler
    ve hadiseler nasıl değiştirilemezse İstiklal marşımız da değiştirilemez.
    Birinci Büyük Millet Meclisinin ilk açılış merasimini ve o meclisteki
    muhtelif kanaat zümrelerini bir nokta-i vahdette birleştiren ve onları
    yekpare bir kuvvet macunu haline getiren gerçek amilleri burada izah
    etmek istemiyorum.
  • 214 syf.
    ·4 günde
    CENTURIA Yüz Küçük Irmak Roman

    Değerlendirme:
    Birer sayfalık yüz "roman" nın yer aldığı evren, daha başka kitaplarda, içinde onun eğretilmeler şabbatının zincirlerinden boşandığı evrenle aynıdır. İtalo Calvino'nun önsözünden (syf 12-13)
    Centuria "olağanüstü bir kitap" imgesini sonuna kadar işlemiş sayfa derinliklerine. Kitapta bir ortak nokta var tüm küçük romanlar arasında, o da hepsinin merkezinde onları var eden şeyin; bir "insan psikolojisini"nin varlığıdır. Bu psikoloji çok ilgiç demekle dememek arasında kaldığımız "karakterler koleksiyonu"yla dışa vurur kendini...

    Yazar ironi yüklü ama sade bir anlatımla okuyucuyu kendi dünyasına alıp "kendi dünyası"nı sorgulamasını sağlıyor. "Yüz Küçük Irmak Roman" da anlatılanları beğenmekle beraber, teker teker yüz küçük romandan etkiledim ve okudukça tekrar tekrar okumak istedim. Anlatılanlar üzerinde düşünmeyi sağlar nitelikte okuyunca çoğu kez "Çevremizde gerçekten bu tür insanlar var ya da ben de aynen böyleyim" diye söyleten Yüz Küçük Irmak Roman'ı çok sevdim. Aşağıda da birazcık "hayat arayışımla" uygun olduğunu düşündüğüm birkaç küçük romana yer verdim, işte onlar:

    Birinci: Mektubu yazan kişi sarhoşluğunun ortaya çıkmasının etkisiyle yalnızca yazmakta vazgeçebilirdi. Ancak, yazmaktan vazgeçse o zaman sarhoşluğun ayırıcı özelliği olan akıl dışı nitelemenin akla uygun bir yorumunu verirdi; demek ki, o, yazarlık tahtından ancak kendini ayık ve sarhoşkenki halinin canlandırması taklitçisi olarak kabul ettiği ölçüde vazgeçebilecektir.
    Ama çok tuhaftır ki sarhoşluğunun farkına vardığı andan itibaren bundan vazgeçmeyi istemez. Sözcüklerin öfkesine rağmen yazmak ister. Yazar ilk olarak burada "kendi yazma" serüveninin psikolojik altyapısını açıklamaya başlamış.

    Üçüncü: Titiz adam ertesi güne üç randevu vermiştir. Birinci randevu sevdiği kadına, ikincisi sevebileceği bir kadına, üçüncüsü de hayatını ve belki de aklını borçlu olduğu bir dostuna. Bu romanda çok çarpıcı açıklamalar yer almaktadır.; gerçekte bu insanlar onun yaşamında önem taşımazdı eğer diğerlerinin de yeri olmasaydı. Karşılıklı olarak birbirleri için gerekli olan bu üç kişi aynı zamanda karşılıklı olarak birbirleyle bağdaşamaz. İki kadın da dosta sempati duymazlar çinkü ikisi de adamın hayatını ve aklını kurtarmamıştır. Onların davranışları dostun müdahalesini gerektirir. Adam bunlara aslında randevu vererek onlarsız yaşamasının olanaksız olacağını anlatmak ister. Adam o randevuya gitmez. Çünkü bu üç bağdaşamaz ve birbirlerine gerekli olan üç kişinin girişi dar olan adamı yok edecektir. Burada kimsenin kimse için gerekli olmadığı eğer kendi içlerinde bir tutarsızlıkları varsa ki bu kişiiler zaten "bağdaşmayan" kişiler olarak anlatılmış o zaman bu kimselerin dördüncü kişi için yapıcı olmaktan çok yıkıcı bir özellik göstereceklerdir.

    Onuncu: İstasyona tren beklemek için gelen adamlar bekleme sırasında ölürler. Çok sakin bir ölümdür bu. Bunlardan bazılar peşlerinden sevdiklerini onurlu biçimde nasıl ölünebileceğini öğrensinler diye getirir. Gerçekte şöyle genel bir kanı vardır: Eğer buraya gelmemiş olsalardı çok önce ölmüş olacaklardı. Bazıları da hiç doğmamış olurdu. Bu istasyona üç tren farklı yerden gelip farklı yerlere giderler. Bazıları hiç durmazlar... Tren hızlanır, gözden kaybolduğundaysa, tümü de siyah elbiseli olan ölüleri kaldırmaya gelirler.
    Burada anlatılan roman ilgimi çektiği için yer vermek istedim. Hiç durmayan o "öbürleri" kimdir? Ölülerin tümü neden siyah elbiselidir?..

    On üçüncü: Burada Din Şehidi üzerinden bir ironi yapılmakta. Adam elinde kesik başıyla karşıdan karşıya geçerken bir Din Şehini olduğunu bildiğini fark eder. Tam da başka bir mesleğe başlayacakken kesik başı ellerinin arasından kayıverir. Çocukluğunda kurallarına uygun olarak yetiştirildiği bir dinin üstünlüğü yaşayan adama bakın ne oldu. Tek bir Tanrı'ya İNANMAK belki de yeterli olmamıştı kim bilir.

    On sekizinci: Bir killer'in meslek bilinci ele alınmıştır. killer çok önceden katil(Killer) olmak istemiş ve büyüdüğünde yaşadığı, gördüğü hiçbir şey onun kararını değiştirmemiştir. Killer'in az ama özel şeylere ihtiyacı vardır bunlar: bir silaha, kusursuz bir hedefe, kendisine görev veren birine ve de öldürülecek birine ihtiyacı vardır. Ayrıca ona bu görevi verecek olanın kini, çıkarı ve bir de çok parası olmalıdır. İşte bunlar sağlandığında da eğer bu durum karmaşık ve olasılıktan uzak görünürse gerçekleşmez. Burada "kaderciliğe" işeret edilmiştir. Çok düşünür varsayımlar elde eder. Bir insanı paradan başka bir şey için öldürmek boş, gereksiz bir teşhirciliktir diye düşünür. Önünde tek bir çözüm kalmaktadır: kendini hedef olarak alacaktır. Eğer hata yaparsa, kurtulacak ama killer olma niteliğini kaybedecektir; eğer isabet ettirirse bu kez kendisi ölmüş olacaktır. Uzun süre karasız kalır. Ama biz, onun mesleki bilincinin sonunda ağır basacağını biliyoruz.

    Otuz dokuzcu: Habercinin acelesi vardır, elindeki zarfı subaya vermek zorundadır... Komutan zarfı yırtar, katlı mektubu açar ve okur. "Ne demek bu?" diye sorar. "Savaş bitti, komutanım," dite doğrular haberci. "Üç dakika önce bitti" der. Komutan öfkelenir...... Demek savaş bitmiş ha diye düşünür komutan. Doğal ölüme dönüyoruz...Savaş her yerde bitmiştir,..Şu şarkı söyleyen adamlara kim bilir kaç kez nişan almışlardı öldürmek amacıyla?... Çünkü savaş şiddete dayalı ölümü yasal sayar. Peki ya şimdi? Komutanın yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı. Gerçek değildir bu: Derhal, savaşın bitemeyeceğini insanların kafasına sokmak gerekir kesin olarak. Ağır ağır, güçlükle silahını kaldırır ve orada şarkı söyleyen, gülen, kucaklaşan adamlara, barışa kavuşmuş düşmanlara nişan alır. Bu küçük romanda "savaş" ın ne demek olduğu az ve öz bir şekilde anlatılmıştır. Bir oyun misali başlatılır ve bitirilir cellatlar tarafından.

    Kırk dördüncü: Yıllardır bodrumda yaşayan bir adam, bulunduğu yerdeki "din savaşı" sırasında kendi ülkesine dönecek durumda değildi; çünkü orada da "bilim savaşı" sürmekteydi. İşin ilginç tarafı adam itiraf etmese de özellikle "din savaşı"nın olduğu yerde kalmak ister. Çünkü burada kendisinin yabancı olduğu bir savaş sürmektedir. Bu savaşın içinde bir oyuncu değil, bir haber vericidir.
    Burada bu adam üzerinden "din savaşı"na yabancı olup ama bir "bilim savaşı" içinde oöan bir nevi günümüz insanınn bir kısmına işaret etmekter de diyebiliriz. Ama bu her zaman devam etmiştir. Toplumlarda hep bir "savaş" sadece "önündeki isim" değişerek devam etmiştir ne yazık ki.

    Elli birinci: Bir apartmanın üçüncü katında oturan kişi "yok-kişidir". Burada apartman boş değil içinde oturan oturan kişinin var olmadığı söylenmek istenmiştir. Daha önce o dairede "aşık" bir adam varmış. Çevredekiler tarafından kusurlu- can sıkıcı bir adam olarak görülmektedir bu adam... İnsanlar yok-kişi hakkında varsayımlarda bulunmaya başlarlar. Biri yeni adamla aşık adam arasında bir ilişki var mıdır? der. Biri de derki; var olmayan kişinin aşık adamdan başkası olmadığı söyler...
    Zamanla ideal kiracı olan bu yeni adam orada oturan sakin ve saygın kişilerin huzurunu kaçırmaya başlar. Aslında bu huzur kaçırma işi koca bir "kıskanmadır". Sonrasında da hiçliğin laubali kaçamaklı yetkinliğini çekilmez bulacaklardır. Burada insanlara hiçbir zararı olmamasına rapmen insanlar tarafından hep "saldırıya" maruz kalan sürüden olmayan insanlara toplumun hangi gözle baktığın aişaret edilmiştir. En çok da "kalabalıklar içinde yalnız kalanlara, tutunamayanlara" ve toplumun bu tür insanlara olan tutumuna bir göndermedir bu küçük roman.

    Elli üçüncü: Bazı kimselerin "insanların var olmadıklarına inandıkları" ve bu tür kimseler insanların var olduklarına inan insanların alt sınıftan olduğunu düşünür. Onlara göre eski ve saçma, boş bir inançtır bu. Çocuklar da insanların var olduğuna inanmaktadırlar. Bu durum kahramanları insanlar olan bir masallar bütününün doğmasına yol açar. Bu masallarda insanlar gülünç ama yine de kendi tarzlarında korkunç şeyler yapar. İnsanların bu geleneği çevresinde doğmuş olan en canlı ve tuhaf sanayi; maske ve kukla sanayisidir. Maskeler ve kuklalar yalnız çocuklar için değil, süsleme aracı ve insanların var olduğuna inanmayan kimselerin bile evlerinde bulunur. İnsanlar kuklalar yaparken müthiş bir hayal gücüne başvurur. En çok "hasta" insanları canlandıran kuklalar beğenilmektedir. Her ne kadar "hayal dünyası hastalıklarını" hayal etmek güçse de. Kimileri insanların ölümsüz olduğunu sanır: bu maskelere saygı gösterirler; onların kusurlu ya da saygısız olduklarına karar verirlerse o zaman acıyarak, dindarca yakarlar onları. Burada aslında biraz ahiret inancına gönderme olmuş insanların kötü olduklarına karar verdikleri anda "dindarca" onları yakmaları bir nevi dünyada olsaydı yapacakları şeyin benzerini yaparlar o tür kimselere. Bunu da "din" için yaptıklarını söylerler.

    Elli beşinci: "Halüsinasyon" olarak tanımlanan bir adamın güçtendüşmüş üç kişiye halüsinasyon etmekte. Bunlardan biri dul bir adam, fersefi içebakışa yönelimli, ara sıra şu ya da bu dini benimseme girişimlerinde bulunan biridir. Onunla seçkin sözcükler; dünya, iyilik, kötülük ve Tanrı üstüne konuşur. İkinci kişi Gerçek'e ve Aşk'a özlem duyan melankolik bir kadındır. Halüsinasyonun görevi kadının yalnız bu iki şeye layık olmakla kalmadığına, kozmos karşısında alacaklı olduğuna ikna etmektir. Bu kadın Tanrı'dan asla söz etmez çünkü son derece dünyaya bağlı biridir. Üçüncü kişi en zor olanıdır. Sinirli ve önsezilere eğilimi olan biridir bu adam. Adam dramatik mizaçtadır. Sonun yaklaştığını sezinlediğinden beri, kendini tanımak istemekte; kendine dönme arayışı içinde olur. Ve bunu ancak kendisiyle son derece kabaca, sevgisizce konuşarak, ölüm ve kendini anlamaktan oluşan çifte kurtuluşa doğru kendini izleyerek başarabileceğini düşünür. Bu adama hakaret etmek halüsinasyona çok ağır gelir. Halüsinasyon, onu alaya alıp kaba davradığında içinin derinliklerinde sessiz sessiz onun ölümüne gözyaşı dökmektedir.

    Altmış üçüncü: Tanrıtanımaz olan ünlü bir çan yapımcısına bir gün iki adam gelerek Son Yargı'da kullanacakları bir çan yapmasını isterler. İstenilen bayuttaki çamı usta daha önce hiç yapmamıştı ve daha önce kullanmadığı metallerin alaşımından bir çam yapmasını isterler... Usta, Son Yargı asla olmayacak der iki adama, ama ne olursa olsun kendisinin çanı istenilen biçimde ve zamanında yapacağını söyler... Ki öyle de olur. Çan artık hazırdır. İki adam çana hayranlıkla, aynı zamanda derin bir melankoliyle bakar. İki adamdan otoriter olanı ustaya dönerek utanarak ve alçak bir sesle şöyle der: "Siz haklıydınız, üstadım; Son Yargı asla olmayacak, ne bugün, ne de yarın. Korkunç bir yanlışlık oldu." Usta da iki adama iyi niyetli ve melankolik havayla bakarak: "Çok geç, Beyler,"dedi, ve eliyle ipi çekti...Ve sonra olması gereken oldu, gökler yarılıverdi.

    Yetmiş yedinci: Bir sokakta Katil, Hırsız, Aşık ve Kraliçe oturmaktadır. Katil en sevdiği mesleği yapıyor olmasaydı eğer iyi niyetli ve dost biri olabilirdi. Hiç kimseyi öldürmemiştir ama gğnleri tümüyle cinayet projeleri yapmakla geçmekte...Evi silahla doludur ama hiçbirini kullanmayı bilmez. Katillik mesleği ona, başka türlü ulaşamayavçcağı birtakım deneyimler sağlar.
    Yaşamını sürdürmek için Hırsız'ın cömertliğine güvenir; Hırsız bir şey çalmamıştır, ama Katil'in kendisinden istediği bütün siparişleri sağlamaya hazırdır. Hırsız yalan söylemeyi bilirama yalan söylemez... Hiç kimse onun Hırsız olma mutlulupunu çalamayacaktır. Aşık sever; ama seveceği kadın yoktur. İçini çeker, şiirler yazar ve bunları kulağı titme karşı hassas olna Hırsız'a okur. Mutsuzdur ve buna sevinir. Akşamlar bazen üçüde bir masanın etrafıbda toplanır Kraliçe'den söz eder. Tümi de, hiç kimsenin görmediği Kraliöe'ye karşı büyük saygı göstermektedir. Onun görünmezliğini büyük bir soyluluk belirtisi olarak görürler. Bazen Kraliçe'nin ölmüş olabileceğinden kuşkuya düşerler, bu "daha da soylu" bir durumdur, ya da hiç var olamamış olduğunu düşünürler, ki bu da "kusursuz bir soyluluk"olacaktır. Sonrasında üçü kendini yararsız hisseder ve susar.
    Burada aslında "kafamızda soylu"olarak imgelediğim insanların aslında gerçete böyle olmadığı "ulaşılmaz olmanın" soyluluk demek olmadığı, ki burda aslında Katil, Hırsız ve Aşık Kraliçe'den sadece yaptıkları işi sevmeleri açısından bile bakılırsa daha soylulardır.

    Seksen sekizinci: Yarı yarıya terk edilmiş, veba ve tarih tarafından kırılıp geçirilmiş olan kentte sürekli konut değiştiren birkaç kişi yaşamaktadır.
    Kentin uğursuz tarihi bu insanların soyut ve düşündürücü davranışlara yönelmelerini ister. Herkes kendi mizacına, arayışına uygun bir konut arar.
    Artık yaşamayan bir kralın aşçısı olmuş bir adam beş katlı bir sarayda yaşamayı sever; tarihle ilgilendiği zaman birinci katta, Tanrı'nın inayeti üstüne düşündüğü zaman ikinci katta, kendi rüyalarını ve geçmişini yeniden oluşturup yorumlar üçüncü katta, metafizikle dördüncü katta, çilecilikle debeşinci katta ilgilenir.
    Bir adam da küçük odaları olan berbat konut ve kulubeler arasında; içlerine yeni yeni bölmeler yaparak bunların boyutlarını daha da küçültür; adam fısıltılara, iç çekmelere meraklı biridir, bunları dar alanlarda daha iyi duyar. İç çekmeler üstüne büyük bir yapıt için notlar alır; iç çekmelerin durmadığından emin olmak için, özenle bir mutsuzluğu besler....
    Burada aslında insanın biliçaltına attığı çok şeyin olduğunu yeri ve zamanı geldiğinde bunları teker teker yaşayacağı anlatılmak istenmiştir. Herkesin oturduğu yer edindiği mekanlar tüm nitelikleriyle orada yaşayan kimsenin hayat arayışı ve mizacı hakkında ipucu vermektedir.
  • 960 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Uykusuz kaldığıma değdi ama paragraflar arası ve bölümler arası sanki alakasızlıklar varmış gibi hissettim.Tom ve yaşadıkları ile Filistin’deki çatışmaların içinde olduğumuz,1920lerin sonuna gidiyoruz. Akıcı ve sürükleyici bir kitap.Keyifli okumalar. (https://sadeceyagmurr.blogspot.com/...-son-dakika.html?m=1)
  • 250 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Öncelikle bir konuda herkesle acil olarak anlaşalım. Bu soruların incelemesini 15 güne yakın bir sürede anca yazdım. Sonu nerede bu yazının, diyerek kontrol edilmeden önce, bu sitedeki en uzun inceleme bu olmuştur, diyebilirim. Kimseden bu Evren incelemesini komple okumasını beklemiyorum. Bu incelemenin 10/1 uzunluğuna sahip incelemeler bile genelde burada uzun olarak kabul ediliyor. Ama bu cidden uzun. O yüzden tek ricam, soru başlıklarını okumanız. Genelde 3 kelimeden oluşan soru cümleleri var. Eğer soru ilginizi çekerse altındaki cevabı okuyabilirsiniz.

    Bu inceleme kitabın bir özeti niteliğinde değil. Bazı sorularda verilecek bilgi sınırlı. Örneğin; Venüs bir cehennem gibidir. Yani Venüs hakkında söylenebilecekler benzerdir. Sıcaklığı, diğerlerine göre farkları vesaire. Farklı materyallerde de bilgiler bu şekildedir. Ama bu tarz sorularda bile bir kopyala-yapıştır durumu mevcut değil. Hepsi kendi cümlelerim. Astronomi, bende en fazla hayranlık uyandıran konulardan biridir. Diğer uzun cevaplı sorularda ise bazen tamamen kitapla alakasız olarak, farklı materyal ve bilgilerden gelen cevaplar verdim. Örneğin; 41. soruya verilen cevabı kitaptan çok daha geniş ele aldım. Kitapta bu sorunun sahip olduğu sayfa sayısı, benim incelemede verdiğim cevabın kaplayacağı sayfa sayısından daha azdır. Bu kitabın yetersizliğinden kaynaklı değil, kişisel tercihimdir. Olayı daha başından anlatmaya başladım diyebilirim. Kitap çok güzel bu arada. Ama 2011 çıkışlı ve astronomi çok hızlı gelişen bir dal. Bu kitap yazıldığında, Evren'de tahmini galaksi sayısı 100-125 milyar tahminleri arasındaydı. Ama sayı 2 trilyona çıktı. Ya da bu kitap yazıldığında en fazla uyduya sahip gezegen Jüpiter'di. Ama son keşiflerle beraber şu an en fazla uyduya sahip gezegen Satürn. Ben elimden geldiğince bu haberleri takip ettiğimden, değiştiğini bildiklerimi incelemeye yansıttım. Bu arada bazı soruların altında genelde aynı seriden konuyla ilgili belgesel tavsiyeleri verdim. Tek bir sorunun cevabını bile okusanız dâhi, şimdiden teşekkür ederim. İyi yolculuklar!




    1- Evren nedir?

    Geçmişte olmuş, şimdi var olan ve gelecekte olacak her şeyi kapsayan, madde ve enerji bütünüdür. 13.8 milyar yaşındadır. Bir başı, sonu, merkezi ya da kenarı yoktur. 92 milyar ışık yılı genişliğindedir ve gittikçe hızlanarak genişlemeye devam eder.

    13.8 milyar yıllık bir tarihe başlamadan önce Evren'in ilk saniyesini içeren bu belgeseli izlemekte yarar var. İlk saniye derken ölçülebilen en kısa zaman aralığı olan Planck Zamanı ile inceleniyor. Higgs Bozonu, antimadde, çoklu evren gibi konulara da değiniliyor:
    https://youtu.be/rvJXC4I9XXk


    2- Uzay nedir?

    Gökcisimlerinin atmosferlerinin ötesindeki bölge 'uzay' olarak kabul edilir. Her gezegenin atmosfer seviyesi farklılık gösterdiğinden geneli kapsayan bir sınır belirlemek imkansızdır. Gezegenimizde bulunan sınır ise Theodore von Kármán tarafından belirlenmiştir. Kármán hattı diye bilinir. Tam olarak şu noktada başlar ve biter diye belirlenen net bir sınır olmasa bile, deniz seviyesinden aşağı yukarı 100 km yüksekte bulunan hayali bir sınırdır. Bu kitapta da bahsi geçen, Carl Sagan'ın verdiği meşhur örneğe göre, arabanızı yere dik bir konuma getirip havada 100 km hızla ilerleyebilirseniz, bir saat gibi bir sürede uzaya çıkmış olursunuz. Bu kitabın yazılmasından aşağı yukarı bir yıl sonra Felix Baumgartner adındaki eski bir paraşütçü, dünyaca ünlü bir içecek firmasının sponsorluğunda ve özel bir helyum balonun içinde tam 39 km yükseğe çıkarak kendini aşağı bıraktı. Saatte 1342 km hıza ulaşarak ses hızını aştı ve bir insanın ulaşabildiği en yüksek hız rekorunu kırdı. Bu olay medyada bile "uzaydan atlayan adam" olarak servis edilse bile, atladığı yükseklik Kármán hattının yarısına bile tekabül etmediğinden, uzaydan atlayan herhangi bir insan hâlâ bulunmuyor.

    Kármán hattını, fotoğrafta görünen mavi ve siyah renkli bölgelerin karıştığı yer olarak kabul edebiliriz:
    https://i.hizliresim.com/anQBWO.jpg

    İzlememiş olanlar için Felix'in atlayışını da bırakayım buraya:
    https://youtu.be/6Wm45Vs7mcw


    3- Uzay ne kadar boştur?

    Uzayın baz aldığımız bölümüne göre değişir. Metreküp başına düşen atom sayısına göre hesaplanır. Çok az miktarda bulunduğundan dolayı kilometreküp başına göre hesaplanan toz parçacıkları da bulunur. Güneş Sistemi'miz içindeki boşluk metreküp başına 5 ila 100 milyon atom arasında değişir. Galaksiler arası ise kıyaslanamayacak şekilde daha boştur. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisi ile içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi arasında bulunan mesafede metreküp başına ancak 1 atom bulunur. Kitapta bu soru başlığı altında değinilmeyip ayrı bir soru başlığı altında anlatılan, gözlemlenemeyen ama varlıkları ve etkileri bilinen karanlık madde ve karanlık enerji konusu da var. Gözlemlenebilen maddeler evrenin ancak %4-5'ini kapsar. Gözlemlenemeyen karanlık maddenin oranının ise %20 civarı olduğu düşünülüyor. Geriye kalan evren ise karanlık enerjiden oluşuyor. Yani aslında bir yokluk ve boşluk var denilemez. Ama bu soru başlığında baz alınan uzay boşluğu tamamen gözlemlenebilen maddeler üzerindendir.


    4- Bulutsu nedir?

    Evrende bulunan gazlar ve tozlar belli bir düzen olmaksızın evrene dağılmıştır. Ama bazen belli bir noktada toplanmaya başlarlar. Belli bir nokta dediysem genellikle bu nokta birkaç ışık yılı genişliğinde oluyor. Evrenin genişliğini baz aldığımızda küçük bir alanı kaplasa bile insanlık açısından korkunç bir mesafe. Yayıldığı alanı katedebilmek için saniyede (saatte demiyorum dikkat ederseniz) 300.000 km hızla (yani ışık hızıyla) giden bir araçta birkaç yıl gidilmesi gerek. İşte bu çeşitli yerler ve şekillerde toplanan gaz ve toz bulutlarına bulutsu ya da daha sık görebileceğiniz Latince adıyla Nebula deniyor. Bu gazların %70'ini hidrojen, %28'ini helyum ve %2'sini diğer elementler oluşturur. Adeta görsel bir şölen sunan nebulalar, yıldızların ölümüyle ortaya çıkabileceği gibi aynı zamanda tüm yıldızların da doğum yerleridir. Bir yıldız olan Güneş'imiz ve buna bağlı olarak güneş sistemimizin oluşumu ve geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek adına nebulalar hakkında bilgiler edinmek oldukça önemlidir. İnsanlar ve diğer canlılar, üstünde yaşadığımız gezegen ve içinde bulunduğumuz güneş sisteminde ne varsa bir zamanlar gaz ve tozlardan meydana gelmiş bir nebulaydı. Hatta evrenin kendisi bile Bing Bang sonrası ilk başlarda bir gaz ve toz bulutuydu, yani bir devasa bir nebulaydı diyebiliriz.

    Güneş' büyüklüğünde 30 yıldız daha yaratabilecek kadar büyük olan Atbaşı nebulası ve diğer nebulaları da görebileceğiniz oldukça güzel, nebula odaklı bir evren belgeseli: https://youtu.be/rVdqxaz88Uc


    5- Güneş nedir?

    1859 yılında spektroskopun icadı sayesinde öğrendiğimiz gibi aslında gezegenimize en yakın yıldızdır. Yakın dediysem dünya genelinde ya da günlük hayatta kullandığımız bir yakınlık değil tabii ki. Yukarıda da bahsettiğim ışık hızı yakınlığıdır. Dünya ve Güneş arasındaki mesafe aşağı yukarı 150 milyon km'dir. Güneş'in yaydığı ışınlar, saniyede 300.000 km hızla ilerleyerek, 150 milyon km'yi ancak 8 dakikanın üzerinde bir sürede aşarak bize ulaşabilir. Yani güneşli bir günde gözlerinizi kısarak Güneş'e bakmaya çalıştığınızda (yapmayın) onun 8 dakika önceki hâlini görürsünüz. İşi biraz daha ilginç hâle getirirsek, Güneş, ülkemizin saatiyle tam 12:00'da birden yok olursa, ancak 12:08-09'da karanlığa gömülür ve yıldızımızın yok olduğunu anlayabiliriz. Gece vakitlerinde olan herhangi bir ülke vatandaşı ise haber ve ajans takip etmiyorsa ancak Ay'ı izlediği sırada, Ay'ın birden ortadan kaybolmasıyla Güneş'in yok olduğunu anlayabilir. Ay, Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan bir gökcismidir. Yansıtacak bir ışık kalmadığından artık görünmez olacaktır. 8 ışık dakikası etkileyici gibi gelmeyebilir. O zaman Güneş'ten sonra bize en yakın yıldızı birden ortadan kaldıralım. Yani 4.2 ışık yılı uzağımızda bulunan Proxima Centauri'yi. Bize en yakın yıldız olmasına rağmen ışık seviyesi oldukça düşük olduğundan çıplak gözle görülemeyen, ancak teleskoplar sayesinde gözlemlenebilen bir yıldızdır. Teleskobunuzu bu yıldıza çevirdiğinizde onun 2015 yılındaki hâlini görürsünüz. Şu an tamamen ortadan kalksa bile 2024 yılına kadar teleskobunuzun merceğini süslemeye devam edecektir. İlkokul sıralarına geri dönersek, Güneş'imiz yaşam, ısı ve ışık kaynağımızdır. Duygusal anlamda kullanılan hâlini bir kenara bırakırsak, 'sensiz yaşayamam' cümlesini onun kadar hak eden hiçbir şey yoktur.

    Güneş Belgeseli: https://youtu.be/gYpO8grpBp4


    6- Güneş nasıl bir yıldızdır?

    Güneş orta boy bir yıldızdır. Hatta diğer yıldızlarla karşılaştırıldığında küçük bir yıldız bile denilebilir. Sıcaklığı da diğer yıldızlara göre pek yüksek sayılmaz. Yüzey sıcaklığı 5500°C’tır. Yüzey sıcaklığı bir yıldızın rengini belirler. Sahip olduğu yüzey sıcaklığı nedeniyle de sarı renkli bir yıldızdır. Merkezindeki çekirdeğin sıcaklığı ise 15 milyon derecedir. Burada saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Aradaki 4 milyon tonluk enerjiyi de uzaya saçar. Bize yaşam sağlar. Ne dedim? Onsuz olmaz.


    7- Güneş lekesi nedir?

    Çıplak gözle bakıldığında Güneş, gökyüzünde hareketsiz ve sakin bir küre gibi görünmesine rağmen aslında dinamik ve muazzam olayların yaşandığı bir yüzeye sahiptir. Yüzeyinde sürekli fokurdayan kabarcıklar vardır. Kabarcık denince akıllara ufak bir şeymiş gibi gelse bile bu kabarcıkların büyüklüğü aşağı yukarı ülkemiz kadardır ve sayıları milyonlarcadır. Yine Güneş'in yüzeyinde, genelde Dünya büyüklüğünde olan, bazen de Güneş sisteminin en büyük gezegeni olan Jüpiter'den bile daha büyük lekeler oluşur. Koyu renk olarak gözükürler. Çünkü yüzeyin diğer alanlarına göre daha düşük sıcaklıklara sahiptirler. Manyetik alan şiddetinin en fazla yaşandığı yerlerdir. Çekirdek ve iç bölgelerden gelen enerji ve ısı bu lekelerden dışarı çıkamaz ve içe doğru batmaya başlar. Yüzeyde olan patlama ve püskürmelerin çoğu da lekeler nedeniyledir. Bu lekeler geçici yapılanmalardır. Güneş'in sakin ya da durağan olmadığı çok önceleri tahmin edilse bile bu lekeleri bularak bunu kanıtlayan kişi Galileo'dur. Geliştirdiği teleskobuyla Güneş'in görüntüsünü bir kağıdın üstüne düşürerek ortaya çıkan şekilde lekeler olduğunu görmüştür.


    8- Gezegen nedir?

    1802 yılında gökbilimci Herschel, büyük gezegenlerin uydularını ve oldukça küçük gezegenleri tanımlamak için yıldız benzeri anlamına gelen asteroit adını önerdi. Bu önerisi ancak 1851 yılında minik gezegenlerin sayısının 15'i bulması ve şu an gezegen olarak kabul edilen 8 büyük gezegenle birlikte gezegen sayısının 23'e çıkması sonrasında kabul edildi. Asteroit tanımının kabul edilmesiyle birlikte gezegen sayısı birden 8'e düştü. 1930 yılında Plüton keşfi sonrası gezegen sayısı 76 yıl boyunca 9 olarak kabul edildi. 2005 yılında Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede Plüton'dan daha büyük Eris adı verilen bir gökcisminin keşfedilmesi ve bu kuşaktaki gökcisimlerinin artmasıyla birlikte yeni bir tanım getirilmek zorunda kalındı. Ya Eris onuncu gezegen olarak kabul edilecek ya da Plüton gezegenlikten kovulacaktı. 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği gezegen olarak tanımlanmak için 3 şart koştu:
    1- Güneş'in ya da bir yıldızın çevresinde dönmek,
    2- Küre şeklinde olmasını sağlayacak kadar büyük bir kütleye sahip olmak,
    3- Yörüngesi civarındaki herhangi bir cisimden daha büyük kütleli olmak dolayısıyla daha büyük kütleçekime sahip olarak çevresini temizlemek.
    Aynı yörünge civarında bulunan Plüton ve Eris aşağı yukarı aynı kütleye sahip olunca Eris gezegenliğe kabul edilmedi, Plüton ise gezegenlikten çıkarıldı. Her ikisi de yeni tanımlanan cüce gezegen sınıfına sokuldu.

    https://i.hizliresim.com/M1GXOk.jpg
    Her zaman kalbimizdesin Plüton!


    9- Güneş Sistemi gaz ve toz bulutundan mı oluştu?

    Daha önceleri ortaya atılsa bile 18. yüzyılın sonlarında Pierre-Simon tarafından öne sürülen Bulutsu Varsayımı ilk başlarda mantıklı ve tutarlı görünse bile zaman geçtikçe hataların artmasıyla 20. yüzyılın başlarında tamamen terk edildi. Bugün yaygın olarak kabul gören model ise Sovyet gökbilimcisi Victor S. Safronov’un 1960’lı yıllarda geliştirdiği Güneş Bulutsusu modelidir. Güneş ve diğer gezegenlerin oluşumunu tutarlı olarak büyük oranda açıklar. Başka yıldızların çevresinde dönen gezegenler keşfedildikçe evrensel bir model olarak kabul edilmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji ve teleskoplar sayesinde gözlemlenen genç yıldızların çevresinde bulunan gaz ve toz bulutları yani gezegen oluşumları, Safronov'un modeliyle tutarlı şekilde uyuşuyor.


    10- Güneş nasıl oluştu?

    Bu soru için 'bulutsu nedir?' sorusu altında tavsiye ettiğim nebula belgeseli oldukça aydınlatıcı. Bir yıldız olan Güneş, diğer tüm yıldızlar gibi nebuladan oluşmuştur. 4.6 milyar yıl önce Güneş, 50-100 ışık yılı büyüklüğünde bir hammadde nebulasıydı. Bu dev gaz bulutu çevreden gelen bir itme ya da çekme kuvveti nedeniyle hareketlenmeye başladı. Bu hareketlenme nebulanın bir yıldızın yanından geçmesi ile kütleçekim etkisine maruz kalması ya da bir süpernovanın şok dalgasıyla itilmesi sonucu başlamış olabilir. Bu sayede gaz ve toz bulutu daha büyük kütlelerle belli yerlerde toplanmaya başlamıştır. Bu kütleler büyüdükçe diğer gaz ve toz parçacıklarını kütleçekim etkisi altına alarak çevreyi temizlemeye ve büyümeye başladı. Yaklaşık iki milyon yıl sonra bu kütleler iyice birleşerek çekirdek bulutlarını oluşturdu. Bu çekirdek bulutlarının diğer nebulalarda da gözlemlendiği gibi kendi eksenlerinde bir dönüş hızı vardır. Bulutlar küçüldükçe yani kütleler oluşmaya başladıkça bu dönme hızlanır. Daha hızlı dönen ve çevresindekileri daha kuvvetle çekmeye başlayan çekirdekler merkezlerine daha çok madde çektikçe, atom ve moleküllerin sürtünmeye başlaması nedeniyle ısınmaya başlar. 50-100 ışık yılı genişliğinden giderek küçülmeye başlayan nebula, sonunda Güneş'ten Plüton mesafesine sahip dev bir küre yapısı hâline geldi. Sıcaklıkla birlikte dönme hızı ve yoğunluğu da artan Güneş ise sonunda bir önyıldız aşamasına geçti.


    11- Güneş’in sonu nasıl olacak?

    Yıldızlar bulundukları kütlelere göre bir yaşam sürerler. Büyüklükleri ve ömürleri ters orantılıdır. Ne kadar büyüklerse o kadar kısa ömürlü olurlar. Güneş orta boylu hatta sarı cüce olarak kategorilendirilen bir yıldızdır. Diğer tüm yıldızlar gibi, bizim yıldızımız olan Güneş'in de bir ömrü ve sonu var. Güneş, 4.5 milyar yıldır pek değişmemiş şekliyle bir ana kol yıldızıdır. Ana kol yıldızları bir yıldızın en uzun evresidir. Güneş, merkezinde yakıt olarak kullandığı hidrojenin ancak yarısını yakmış orta yaşlı bir yıldızdır. 5-6 milyar yıl daha merkezinde hidrojen yakıp helyum üreterek çıkan enerjiyi uzaya saçmaya devam edeceği düşünülüyor. Ömrünün sonlarına doğru hidrojen tükenmeye yüz tutarken, helyum ortamı ele geçirerek Güneş'in içine doğru çökmesine neden olacak. Dış katmanların büyümeye başlamasıyla birlikte yüzeyi genişleyen ve buna bağlı olarak sıcaklığı düşen Güneş'in rengi turuncu, kırmızı gibi renklere bürünecek. 600-700 yıllık bir zaman diliminde tamamen kırmızı bir hâle büründükten sonra, 500 yıllık bir süreçle iyice küçülerek rengi maviye dönüşecek ve hızlı bir büyüme sürecine girecek. Bugünkü hâlini çap olarak 150 katına, sıcaklık olarak da 2000'e katlayarak 'kırmızı dev' formunu alacak. Ancak şiddetli güneş rüzgarları nedeniyle Güneş, çap olarak inanılmaz genişlemeye başlamasına rağmen kütlesinin yarısına yakınını kaybedecek. İşler bu noktada daha da ilginçleşmeye başlıyor. Güneş'in, kütle kaybına bağlı olarak kütleçekim oranı da gittikçe azaldığı için, gezegenlerle arasındaki bağ giderek zayıflayacak ve gezegenler Güneş'ten uzaklaşmaya başlayacak. Kitapta Venüs'ün bu sıralarda Dünya'nın şu anki yörüngesine gelirken Dünya'nın ise Mars'ın yörüngesine doğru kayacağı söyleniyor. Ama Venüs'ün ya da Dünya'nın başka yörüngelere çekilebilecek zamanı olabilecek mi sorusu oldukça sık tartışılıyor. Güneş'e en yakın gezegen olan Merkür'ün, bu kırmızı devden kurtulması imkansız. Güneş sisteminde bir sonraki gezegen olan Venüs'ün de aynı akıbete uğrama ihtimali çok yüksek. Acaba gezegenimiz bu alev topundan kurtulabilir mi? Görüşler genelde kurtulabileceği yönünde olsa da net bir şey yok. Yaşam milyonlarca yıl önce ortadan kalkmış olacağı için, duygusallığı bir kenara bırakarak cevap verirsek, hiçbir şey fark etmiyor. Kırmızı dev formunda olan Güneş'in çekirdeği bir süre sonra 100 milyon dereceye ulaşacak ve bu sıcaklık sayesinde çeşitli elementlerin birbirleriyle tepkimeye girmesi sonucu enerji üretimi tekrar başlayacak. Birkaç milyon yıl sonra şu an bulunduğu çapın on katı çapa ulaşacak. Dengesini tekrar sağladığı için bir süre daha ışımaya devam edecek. 600-700 milyon içinde ikinci kez dengesini yitirerek bir süper kırmızı dev formuna dönüşecek. Tekrar dengesini sağlayıp üçüncü ve son kez dengesini yitirdiğinde ise yine kütlesinden büyük bir kısmı kaybedecek. En sonunda merkezdeki çekirdeğin çapı, şu an sahip olduğu çekirdeğin ancak %1'ine denk gelerek bir beyaz cüceye dönüşecek. Kütle ve sıcaklık iyice düşecek ve 100 milyar yıl içinde sıcaklığı artık ışıma yapmaya yetmediğinden bir siyah cüceye dönüşecek ve hiç görünmeyecek. Kesinlikle çalkantılı ve şiddetli bir ölüm.


    12- Gezegenler nasıl oluştu?

    Güneş nebulası içindeki gaz ve toz bulutlarından oluşmuştur. Tüm gezegenler, uydular ve asteroidlerin neredeyse hepsi Güneş kadar yaşlıdır. Güneş daha önyıldız aşamasındayken oluşmaya başlamıştırlar. Güneş'e olan uzaklıkları ve yörüngelerinde büyümelerini sağlayan hammadde miktarı ve çeşidine göre büyüklükleri ve yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin; Güneş'e yakın bölgelerde metal ve kayalar daha fazlaydı. Güneş'e daha uzak olan Jüpiter ve sonrasındaki kar hattı bölgesinde ise gaz ve buzlar daha fazlaydı. İlk başta kaya ve buz şeklinde olan Jüpiter, kütlesi büyüdükçe hızla gazları kendine çekmeye başladı ve bir gaz devi hâline geldi. Satürn'e ise daha az miktarda gaz kaldığından kütlesi çok daha düşük oldu. Neptün ve Uranüs bu gaz ziyafetine çok geç kaldığından ve yeteri kadar gaz toplayamadıklarından birer buz devine dönüştüler. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars gibi Güneş'e en yakın gezegenler ise o bölgede kaya ve metallerin daha çok bulunması nedeniyle karasal birer gezegen oldular. Bulundukları bölge ise kar hattına göre çok daha az miktarda hammadde içerdiği için, o bölgedeki gezegenlere göre çok daha küçük gezegenler olarak kaldılar.


    13- Gezegenlerin temel özellikleri nelerdir?

    Diğer sorulara bakınca temel olarak ilkokul bilgisiyle cevap verilebilecek soru. Johannes Kepler'in bulduğu ve kendi adıyla anılan Kepler yasaları ve Newton'un bulduğu Kütleçekim yasası.


    14- Merkür nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ve en ufak gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Merkür'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Hermes'dir. Tanrıların habercisi olduğundan en hızlı tanrıdır. Merkür de en hızlı gezegen olduğundan bu isim kendisine layık görülmüştür. Güneş'in çevresindeki dönüşü 88 gün, kendi eksenindeki dönüşü ise 58 gün sürer. Bu yüzden Merkür'ün iki yılında sadece üç gün vardır. Deli gibi hareket etmesine rağmen, jeolojik açıdan ölü bir gezegendir. 4880 km çapına rağmen, merkezindeki demir çekirdeğin çapı 3600 km'dir. Çekirdeğinde muazzam büyüklükte demir bulunmasına rağmen, yüzeyinde demir yoktur. Bunun nedeni de tam olarak açıklanamamaktadır. Böyle de manyak bir gezegendir. Herhangi bir uydusu ya da kâle alınacak bir atmosferi yoktur. Aydınlık tarafında sıcaklık 430 derece, karanlık tarafında ise -170 derecedir. Gece ve gündüz farkının en yüksek olduğu gezegendir.

    Merkür belgeseli: https://youtu.be/G1CIngx58qk


    15- Venüs nasıl bir gezegendir?

    Güneş'e en yakın ikinci gezegen. Adını Roma mitolojisindeki Aşk ve Güzellik tanrıçası'ndan alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir. Köken olarak bir kadın ismi alan tek gezegendir. Yüzeyinde bulunan kraterlere de birkaç istisna dışında tarihteki ve mitolojilerdeki kadınların isimleri verilmiştir. Erkek kökenli isimlere sahip diğer tüm gezegenlerden farkını ortaya koymak istermiş gibi değişik özelliklere sahiptir. En parlak gezegendir. Geceleri parlaklığı birçok yıldızı bile geride bırakır. Güneş'in etrafında dönme süresi 225 gün, kendi ekseninde ise 243 gündür. Venüs'ün bir günü, gezegenin yılından daha uzundur. Tüm gezegenler saat yönünün tersine dönerken saat yönünde dönen tek gezegendir. Gerçi Uranüs de saat yönünün tersine dönmez. Ama onun durumu bayağı karışık. Uranüs, kendini adeta deliye vurmuştur. Venüs'ün bu tersliği sebebiyle Güneş doğudan batar, batıdan doğar. Bu tersliğin nedeni tam olarak bilinmese de en yaygın görüş kuvvetli bir çarpışma sonrasında dönme yönünün değişmesidir. Ayrıca en sıcak gezegendir. Yüzey sıcaklığı 470 derecenin üstündedir.

    Dünya: Venüs'ün kötü ikizi belgeseli: https://youtu.be/HVha3DMlklo


    16- Dünya nasıl bir gezegendir?

    Talihsiz bir gezegendir.


    17- Ay nasıl bir gökcismidir?

    Biricik uydumuz. Uydusu olan diğer gezegenlerin uydu sayıları çok fazladır. Güneş Sisteminin 5. büyük uydusudur. Uydusu olduğu gezegene bu kadar yakın ve sevecen başka bir uydu yoktur. Bu yüzden gezegen-uydu ikilisinden çok 'gezegen çifti' olarak gören gökbilimciler de mevcuttur. Sesi iletecek bir atmosfer olmadığından yüzeyinde mutlak bir sessizlik hâkimdir. Jeolojik olarak uzun süredir ölüdür.

    Ay belgeseli: https://youtu.be/CyonPKPZXE8


    18- Ay nasıl oluşmuştur?

    Ay'dan örnekler gelmeden önce yaygın olan iki teori vardı. İlk teoriye göre Ay, şu an bulunduğu konumda, gaz ve toz bulutundan oluşmuştu. İkinci teoriye göre de hiçbir gezegenin kütleçekimine maruz kalmadan ortalıkta deli divane gezerken Dünya'nın yörüngesine girerek ve gezegenimizin kütleçekimine maruz kalarak şu an bulunduğu yörüngeye oturmuştu. İkinci teori aslında örnekler gelmeden önce zaten çürüktü. Çünkü; Dünya, yakınlarından geçen Ay'a "gel, otur şuraya soluklan yeğenim" diyebilecek bir kütleye sahip değildir. Gelen örneklerden sonra Ay'ın, Dünya gibi demir bir çekirdeğe sahip olmadığı anlaşıldı. Şimdi oldukları bölgede kendi hâllerinde oluşmuş olsalardı, aynı oluşum şartlarına ve hammadde ortamına sahip oldukları için, Ay'ın çekirdeğinde de demir bulunması gerekirdi. Ama alınan kaya örnekleri de gezegenimizdeki kayalarla birçok yönden benzeşti. Bu da ortak bir geçmişe sahip oldukları anlamına geliyordu. Dolayısıyla gelen örneklerle soruların yanıtlanması beklenirken kafalar iyice karıştı. Gelen kaya ve toprak örneklerinde, Ay'ın bir zamanlar eriyik şekilde ve lavlarla kaplı olduğu belirlendi. Bu sıcak dönemde çekirdeğinde bulunan demirin erimiş olması muhtemeldi. Ancak diğer yandan bu kadar küçük bir gökcisminin bu derece ısınması da imkansızdı. Gezegenler hakkında bilgi arttıkça üstlerinde oluşan büyük kraterlerin tarih olarak genelde tek bir zaman diliminde toplandığı anlaşıldı. Bu 4.6 milyarlık tarihin ilk bir milyar yılını kapsayan bir zaman dilimiydi. Etraftaki gaz ve tozları toplayarak oluşan gezegenler haricinde, ortalık da gaz ve tozdan geçilmediği için, kütle edinmiş gökcisimleri oldukça boldu. Bunlar daha büyük kütlelerin yani gezegenlerin kütleçekimine girdikleri an doğal olarak gezegenlere doğru yol almaya başladı ve buuuuum. O zamanlar bu oldukça sık gerçekleşen sıradan bir olaydı. Bu evreye 'bombardıman evresi' adı verildi. Şu an bu olaylara tanık olmayışımızın nedeni hem hammaddenin yok denecek kadar az olmasından dolayı büyük kütlelerin oluşamaması hem de geriye kalan küçük kütleli meteorların gezegenlerin atmosferleri tarafından imha edilmeleridir. Atmosferler tarafından imha edilemeyecek kadar büyük kütleli gökcisimleri, bombardıman evresinde patır patır gezegenlere çarptığı için zaten tükenmişti. Yani çok büyük oranda tükenmişti. Yoksa hepimizin bildiği, dinozorların soyunu tüketen ünlü meteor gibi örnekler de vardı. Bu meteor çok büyük ihtimal Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında ortaya çıkan bir gökcismiydi. 4.6 milyar yıl boyunca kendisinden daha büyük bir gökcisminin yörüngesine girmeden ortalıkta dolaştı ve günün birinde Dünya'nın yörüngesine girip kütleçekim etkisiyle gezegenimiz tarafından kendine çekildi. Dinozorlar için film sona ermişti. Peki bombardıman evresinde, gezegen büyüklüğündeki iki cisim çarpışmış olabilir miydi? Evet. Hem farkları ve benzerlikleri hem de Ay'ın bir zamanlar lavlarla kaplı olmasını tutarlı şekilde açıklayan ve günümüzde yaygın şekilde kabul gören teori budur. Ay'ın çapını baz alarak yapılan hesaplamalar sonucu, Dünya, Mars büyüklüğünde bir gökcismiyle çarpışarak kütlesinin bir bölümünü kaybetti. Yani bugün Ay olarak isimlendirdiğimiz gökcismi, bu çarpışma sonucu gezegenimizden kopan bir parçadan başka bir şey değildi.


    19- Mars nasıl bir gezegendir?

    Kızıl gezegen. Romalılar kan rengindeki bu gezegene, Savaş Tanrısı olan Mars'ın adını vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Ares'tir. İki tane uyduya sahiptir. Bu uydular da Ares'in savaşlarda yanında götürdüğü iki oğluna hitaben isimlendirilmiştir. Phobos (korku) ve Deimos (dehşet). Kan rengine sahip olmasını toprağında bol miktarda bulunan demiroksite borçludur. Yani günlük hayatta da sıkça gördüğümüz demirin çürümesine neden olan, pas'tır. Dünya'dan oldukça ufak olan Mars'ın kendi ekseninde dönüş süresi, bize benzer şekilde 25 saate yakındır. Ama Güneş'e bizden daha uzak olması nedeniyle Güneş etrafındaki dönme turu 687 gün sürmektedir. Bilim insanlarının ilgi odağı olmasının ve özellikle 21. yüzyılda artan koloni kurulma planlarının yapılmasının nedeni, bizim de dahil olduğumuz karasal gezegenlerin sonuncusu olması ve yüzeyinin yeryüzüne çok benzemesidir. Sıcaklığı da bizden sonra koloni kurmaya en uygun sıcaklığa sahiptir. Diğer karasal gezegenlerden Venüs ve Merkür'ün yüzey sıcaklıkları 400 derecenin üstünde gezdiği için, oralara koloni kurma düşüncesi bile şu an oldukça komiktir. Mars'ın yüzey sıcaklığı Antartika'nın kış günlerine benzer şekilde -60 derecedir. Yaz aylarında ise sıcaklığı 0 derecedir.

    Mars belgeseli: https://youtu.be/MBLPu_HQDQY


    20- Mars’ta yaşam var mı?

    Yüzey üstünde hareket edebilen araçlar ve uydular herhangi bir canlı izine ya da fosiline rastlamadı. Ancak milyarlarca yıl önce, sıcaklığı tıpkı bizim atmosferimiz gibi tutabilecek daha yoğun bir atmosfere sahip olduğu biliniyor. Şu an donmuş şekilde yüzeyinde bulunan buz kütleleri, bir zamanlar su şeklindeydi. Dünya üstünde sadece Antartika'nın derinliklerindeki soğuk ortamda yaşayan bakteriler mevcut. Yüzey sıcaklığı da Antartika'ya çok benzediğinden bu donmuş su kütlelerinin derinliklerinde, bakterilerden öteye gitmese bile yaşam olma ihtimali çok yüksek. Mars'a koloni kurulması başarıldığında eğer canlı izine rastlanırsa bir DNA temeline sahip olup olmadığı araştırılacak. Eğer DNA temeline sahipse ya meteor çarpışmaları nedeniyle bizden oraya gitti ya da Mars'tan buraya gelerek daha uygun bir ortamda yaşam oluşmaya başladı. DNA temelli değilse de evrende farklı biçimlerde ve çok yaygın şekilde yaşam oluşabileceğinin büyük bir kanıtı olacak.


    21- Asteroit nedir?

    Güneş Sistemi'nin oluşumu sırasında, gezegen olabilecek kadar kütle toplamayı başaramamış döküntülerdir. Sayıları milyarlarcadır. Büyüklükleri birkaç metre çapında ya da minik bir gezegen boyutunda olabilir. Teleskobun icadıyla keşfedilen asteroitlerin, büyük kütleye sahip olanları bir zamanlar gezegen olarak kabul ediliyordu. Ama her yıl yenileri ortaya çıkmaya ve sayıları fazlalaşmaya başlayınca asteroit tanımı getirildi ve rütbeleri düşürüldü. Asteroitler, gezegenler ve dolayısıyla bizim için büyük tehlikeler oluşturur.


    22- Jüpiter nasıl bir gezegendir?

    Ortamın kralı olan en büyük gezegen. İsmini Roma mitolojisinde Tanrıların Kralı olan Jüpiter'den alır. Yunan mitolojisinde karşılığı Zeus'tur. Bir gaz devidir. Oluşum sırasında çevresinde ne kadar gaz varsa hepsini silip süpürmüş bir oburdur. Güneş Sistemi'nin elektrikli süpürgesidir. Büyüklüğü de bundan kaynaklanır. Jüpiter'in içine 1300 tane Dünya sığdırılabilir. Kütlesi de muazzam derecededir. 7 gezegenin toplam kütlesinin 2.5 katı gibi bir kütleye sahiptir. Bu kütleden dolayı çok güçlü bir kütleçekime sahip olduğundan, yeryüzünde 80 kg olan biri orada 187 kg gelir. İlk başlarda çapı bugünkü Jüpiter'in tam iki katıydı. Ama her yıl 2 cm küçülme yaşadığından gittikçe küçülmeye başlamıştır. Eğer ortamda Jüpiter gibi devasa bir elektrikli süpürgemiz bulunmasaydı, diğer gezegenler asteroitlerden kafalarını kaldıramazdı. Ayrıca tam 79 uydusu vardır. Kitapta 67 olarak yazılsa bile 2011 yılından sonra 12 yeni uydu daha keşfedilmiştir. En büyük 4 uydusunu ise Galileo keşfetmiştir. Bu nedenle bu 4 uydusuna Galileo Ayları denir.

    Jüpiter belgeseli: https://youtu.be/FIjSDm87IiU


    23- Jüpiter’in büyük uyduları neden önemlidir?

    Cevap çok basit. Bu uydular, Jüpiter'in muazzam kütleçekimine maruz kalmayarak Jüpiter'in değil de Güneş'in çevresinde dönebilseydi, bugün gezegen sayısı 12 olacaktı. Hepsi de Merkür'den daha büyüktür. Aynı zamanda ilginç özelliklere sahiptirler. Örneğin; Io'nun üstünde 300'den fazla etkin yanardağ vardır ve bu yüzden rengi turuncudur. Volkanik olarak tüm sistem içindeki en aktif gökcismidir. Europa'nın ise pürüzsüz bir buz yüzeyi vardır. Bu buzdan tabakanın 10-20 km arası olduğu ve tabakanın altında derinliği 100 km'yi bulan bir okyanus olduğu tahmin ediliyor. Eğer tahminler doğruysa Europa'da Dünya'daki su miktarının tam iki katı su var demektir. Su demek de yaşam ihtimali demektir.


    24- Satürn nasıl bir gezegendir?

    Fotoğrafların yıldızı olan oldukça güzel gezegen. En dikkat çekici yönü halkalarıdır. En büyük ikinci gezegendir. Tıpkı Jüpiter gibi bir gaz devidir. Ama onun kadar gaz sömüremediğinden daha küçük kalmıştır. İsmini Roma mitolojisinde Jüpiter'in babası olan Satürn'den alır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Kronos'tur. Kronos ikincil tanrı olarak adlandırılan Titan Tanrılardandır. Bu yüzden Satürn'ün en büyük uydusu da Titan olarak isimlendirilmiştir. En büyük ikinci gezegen olmasına rağmen yoğunluğu en düşük gezegendir. Yoğunluğu o kadar azdır ki su dolu dev bir kabın içinde batmaz, yüzerdi. Bu kitabın yazıldığı 2011 yılından sonra uydu sayısına 20 tane uydu daha ekleyerek 82 uyduya ulaşmıştır. Kitabın yazıldığı tarihte en çok uyduya sahip olan gezegen Jüpiter olsa da şu an uydu sayısında Jüpiter'i geride bırakmıştır. Zaten kitapta da keşfedilmemiş yüzlerce uydusu olduğu tahmin olarak belirtiliyor. En büyük ve meşhur uydusu olan Titan yoğun bir atmosferi olan tek uydudur. Gezegenimizden sonra yüzeyinde sıvı olan tek gökcismidir. Ama bu sıvı, su değil metandır.

    Satürn belgeseli: https://youtu.be/b3MKyGHAFz4


    25- Güneş Sistemi’nin buz devleri nelerdir?

    Geldik son iki gezegene. Uranüs ve Neptün. Aslında bunlar da gazsal gezegenlerdir. Ama Güneş'e en uzak iki gezegen olduklarından ve merkezlerinde de Jüpiter ve Satürn kadar ısı üretemedikleri için, buz devlerine dönüşmüşlerdir. Uranüs en büyük üçüncü gezegendir. Uranüs, ismini Roma mitolojisi yerine Yunan mitolojisinden alan tek gezegendir. Bunun nedeni de çok uzak ve çok yavaş hareket eden bir gezegen olduğu için, açık bir gökyüzünde çıplak gözle fark edilebilmesine rağmen gezegen yerine muhtemelen bir yıldız sanılmasındandır. Gezegenlere kendi tanrılarının isimlerini veren Romalılar, bu gezegenin varlığından habersiz oldukları için, Uranüs'ü isimlendirmek teleskobun icadıyla birlikte gökbilimcilere düşmüştür. Onlar da yeni keşfedilen bu gezegene, hiyerarşiyi bozmayacak şekilde, Satürn'ün (yani Kronos'un) babası olan Uranüs'ün ismini vermişlerdir. Uranüs'ün diğer gezegenlere göre ilgi çekici yanı pek yoktur. En ilginç özelliği dönüş şeklidir. 6 gezegen saat yönünün tersine, Venüs ise saat yönünde dönerken Uranüs'ün kutbu Güneş'e bakar. Yani diğer gezegenleri ayakta dönen bir insan olarak kabul edersek Uranüs çimenlere yatarak yuvarlanan birini andırır. Güneş Sistemi'nin ilk zamanlarındaki şiddetli bir çarpışma sonucu bu hâle geldiği en yaygın görüştür. Neptün ise Güneş'e uzak gezegendir. Çıplak gözle görülme şansı yoktur. Neptün'ün keşfi için, Newton'un kütleçekim yasası kullanılmıştır. Gökbilimciler, Uranüs'ün yörüngesini belli zaman dilimlerinde etkileyen bir gezegen olması gerektiğini fark edince, kütleçekim yasasını baz alarak hesaplamalar yaptılar. Hesaplanan nokta ile Neptün'ün yörüngesi arasındaki fark sadece 1° oldu. Bu kütleçekim yasasının büyük bir zaferiydi. Keşfedilen bu yeni ve mavi gezegene Roma mitolojisinde Denizlerin Tanrısı olan Neptün adı verildi. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Posedion'dur. İsmini mitolojiden almayan tek gezegen Dünya'dır. Dünya, ismini mitolojiden alsaydı Neptün adını bu mavi gezegene bırakmazdık sanırım. En büyük uydusuna da Poseidon'un oğlu Triton'un adı verilmiştir.

    Uranüs ve Neptün belgeseli: https://youtu.be/QiCr3CyyvEQ


    26-Cüce gezegen nedir?

    'Gezegen nedir' soru başlığının altında yazdıklarım bu sorunun cevabını veriyor zaten. Tekrar uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Plüton'un dahil olduğu gezegen sınıfı. Bir zamanlar gezegen sayılmasının hatrına, isminin nereden geldiğini anlatayım. İsmini Roma mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Plüton'dan almıştır. Yunan mitolojisindeki karşılığı ise Hades'tir. Diğer tanrıların hepsinden uzak bir yerde yaşadığından, gezegen olarak kabul edildiği dönemde Güneş'e en uzak gezegen olmasından dolayı, bu isim ona çok yakışıyordu. Bu arada Plüton ismini gökbilimciler vermemiştir. Plüton'un keşfedildiği 1930 yılında, Oxford'da okuyan 11-12 yaşlarındaki minik bir kız çocuğunun önerisi üstüne bu isim verilmiştir. Mitolojiye ilgi duyan Venetia Burney, Oxford'da kütüphane görevlisi olarak çalışan dedesine laf arasında bu fikrini söylemiş, dedesi de Oxford profesörlerinden birine Venetia'nın önerisini aktarmıştır. Profesörün bu öneriyi meslektaşlarıyla paylaşmasının ardından, isimlendirme için yapılan toplantıda, 3 isim önerisinden biri olan Venetia'nın önerisi oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Venetia, Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasından üç yıl sonra hayata veda etti. Kimsenin bu duruma onun kadar içerlemediğini düşünüyorum. Keşfedilen uydularına ise yine isimlendirildiği tanrıyla alakalı isimler verildi. En büyük uydusu olan Charon, mitolojide ölü ruhları taşıyan yeraltı dünyasının kayıkçısıdır. Bir diğer uydusu olan Nix, ismini Yunan mitolojisindeki Gece Tanrıçası'ndan almıştır. Charon'un annesidir. Aslında mitolojide Nix diye bir isim yoktur. Nyx olarak geçer. Nyx ismi başka bir gökcismine verildiği için, Nix olarak değiştirilmiştir. Plüton da dahil olmak üzere bilinen 5 cüce gezegen vardır. Bunların dördü Neptün'ün yörüngesinden sonra başlayan ve Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede bulunur. Mars ve Jüpiter'in arasındaki cüce gezegen Ceres ise o kadar küçüktür ki aynı zamanda asteroit sınıfına da sokulur. Yani bu Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan bölgede arka arkaya cüce gezegenler keşfedilmesinden sonra, bu bölgenin cüce gezegen doğumhanesi olma ihtimali çok yüksek. Bu bölgenin uzaklığı nedeniyle tam olarak bilgi sahibi olunmasa da bu bölgedeki cüce gezegen sayısının 200'ü bulabileceği tahmin ediliyor. Kuşağın ötesini de hesaba katarsak 2000 gezegen sayısı gibi tahminlerde bulunuluyor. Bu yüzden Plüton'a maalesef veda etmek zorundaydık.

    Plüton belgeseli: https://youtu.be/78-X9IZ85Ic
    Cüce gezegenler: https://youtu.be/kkWQzXeJxR4


    27-Yıldız kayması nedir?

    Aslında olmayan şeydir. Bunlar Güneş gibi yıldızlar değil, küçük meteorlardır. Öyle çok uzak bir bölgeyi geçtim, uzayda olan bir olay bile değildirler. 'Uzay nedir' sorusu altında belirttiğim gibi, 100 km altı uzay olarak kabul edilmez. Hepsi de 100 km'nin altında gerçekleşen olaylardır. Atmosfere giren küçük meteorlar tıpkı bir kibrit gibi yanar ve buharlaşır. Bu yanma sırasında da bir ışık gösterisi sunarlar. Kuyruklu yıldızlar da bir göktaşından başka bir şey değildirler. Meşhur Halley Kuyruklu Yıldızı da büyük bir göktaşından ibarettir. Attığı tur sırasında her 75 yılda bir Dünya'nın çok yakınından geçer.


    28-Güneş Sistemi’ni araştırmak için kaç uzay aracı gönderildi?

    2019 yılının sonlarında cevaplaması çok zor bir soru. Üstelik ucu da çok açık. Hubble gibi uzay teleskoplarını da dahil edersek net bir rakam vermek zor. 2011 yılında basılan bu kitapta da gönderilen uzay araçlarına dair net bir sayı verilmemiş. Genelde gezegenlere gönderilen araçlar listelenmiş.


    29-Evren’de başka yaşam var mı?

    En merak edilen soru herhalde budur. Evren'de başka yaşam var mı? Bu koskoca Evren'de yalnız mıyız? Bu konuda araştırmalar iki koldan ilerliyor. Herhangi bir gökcisminde, mikroorganizma ya da daha üst düzey canlılara yönelik araştırmalar ve Evren'in herhangi bir yerinde iletişim kurabileceğimiz akıllı canlılarla temasa geçebilme amacıyla onlardan gelebilecek radyodalgalarını yakalamaya yönelik araştırmalar. Radyonun icadından sonra radyodalgaları ismini almışlardır ama aslında elektromanyetik dalgalardır. Cep telefonları, radyolar ve televizyonlar bu dalgalar sayesinde veri taşır. Radyodalgalarının hızı saniyede 300.000 km'dir. Yani ışık hızı. Hiçbir şey ışıktan hızlı olamaz. Yani radyodalgaları özlerinde birer ışıktır. Bu dalgalar atmosferlerden bile etkilenmez. Başka gezegenlere gönderilen araçlardan bilgi ve görüntüler de bu dalgalar sayesinde alınır. Mükemmel iletim kaynaklarıdır. Bunlarla iletilen veriler yok olmaz. Yani 5 yıl önce yaptığınız bir telefon görüşmesi aslında uzayda 5 ışık yılı ötede olabilir. Evren'e bu dalgalarla, radyonun icadıyla ses göndereli 118 yıl, görüntüler saçmaya başlayalı da televizyonun icadıyla beraber 83 yıl oldu. Yani bugün bir televizyon programı, radyo yayını ya da cep telefonu görüşmesi bizden 500 ışık yılı ileride yaşayan ve bizim gibi bu dalgaları keşfedip kullanmaya başlayan, akıllı bir canlı türü tarafından yakalanabilir. Ama 2500 yılı dolaylarında bunu yakalayabilirler. İletişime geçmek için gönderecekleri radyodalgaları ise ancak 3000 yılında bize ulaşır. Ama Evren'in büyüklüğü ve içinde bulunan gezegen miktarını (bir sonraki soru) baz alırsak çok daha yakın bir zamanda bu iletişim gerçekleşebilir. Başka akıllı canlıların uzaya gönderebileceği radyodalgalarını yakalamak için, kulaklarımızı pür dikkat diktiğimiz bazı aletlerle Evren'i dinlemeye başladık bile. Bu arada Drake Denklemi olarak bilinen ve Evren hakkındaki bildiğimiz tüm bilgileri içeren bir denklem var. Bu denklem bizim gibi uygarlıkların sayısının kaç olabileceğini hesaplamak için kurulmuş bir denklem. Tabii ki kesin değil ve denklemdeki çoğu değişkene dair bir fikrimiz yok. Ama bu denkleme göre cevap 10.000. Hadi canım o kadar da olmaz, diyorsanız bir sonraki sorunun cevabını dikkatle okuyun.


    30- Kaç gezegen var?

    Genel olarak astronomi ile ilgili en ufak bilgi ve merak taşımayan kişilerde, çok sık düşülen bir yanılgı var. Evren'i sadece içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nden ibaret sanmak. Yani Evren, gezegenimiz ve sürekli adını duyduğumuz diğer gezegenlerden ibaretmiş gibi bir algı var. Ama bu büyük bir yanılgı. Güneş Sistemi olarak adlandırdığımız ve içinde 8 gezegen ve cüce gezegen bulunan sistem, sadece tek bir oluşum. İçinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, Milky Way yani Türkçede bilinen ismiyle Samanyolu Gökadası'nda bulunan yıldız sistemlerinden sadece bir tanesidir. Peki, içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi'nde Güneş'imiz gibi kaç yıldız var? Tahmini olarak en az 200 milyar. İçindeki yıldız sayısının 400 milyar olma ihtimali de var. Bir yıldızın çevresinde dönen gezegen sayısını 1 olarak alırsak bile, ortaya en düşük ihtimallerde 200 milyar gezegen çıkar. Ama ortalama olarak 1'den çok daha düşük olabilir. Her yıldız gezegen sistemi yaratamıyor. Yıldızlarda olduğu gibi toplam bir gezegen tahmini yapılamamasının nedeni, hem yıldızların yanında toz tanesi gibi kalmalarından hem de yıldızlar gibi güçlü bir ışık yaymamalarından kaynaklı. Peki belirlenen gezegenlere göre yapılan tahminlerde, kaçında yaşam olabilme ihtimali var? 2009'da fırlatılan ve geçen sene emekli olan Kepler Uydusu'nun gönderdiği bilgilerle yapılan hesaplamalara göre, aşağı yukarı Dünya büyüklüğünde ve etrafında döndüğü yıldıza uzaklığı Dünya kadar olan, dolayısıyla da herhangi bir canlı yaşamına ev sahipliği yapabilecek gezegen sayısı 100 milyon olarak tahmin ediliyor. Peki Evren içinde 200 milyar yıldız ve milyarlarca gezegen bulunan Samanyolu'ndan mı ibaret? Bu da büyük bir yanılgı. İçinde 200 milyar yıldız barındıran Samanyolu gibi galaksilerin sayısı, yapılan hesaplamalara göre 125 milyar gibi bir sayıyı buluyor. Yani Evren'deki yıldız sayısı 200 milyar x 125 milyar. Bu da 22 tane sıfır eklenerek ortaya çıkan 10 sekstilyon rakamını veriyor. Carl Sagan'ın meşhur örneğine göre, bu rakam Dünya'da bulunan tüm kumsallardaki kum tanelerinden bile çok daha fazla. Ama, Carl Sagan ve bu kitabın baz aldığı sayı 90'larda yapılan tahminleri içeriyordu. Birkaç yıl önce Hubble'dan gelen bilgilerle galaksi sayısı 2 trilyona fırladı. Tabii yıldız sayısına falan hiç girmeyelim artık. Tüm bu sayıları baz alarak Evren'de kapladığımız alana bakalım hadi. Güneş'imizin içine tam 1.300.000 tane Dünya sığabilir. Ama Güneş, Evren'in büyüklüğünü baz alınca bir kum tanesi bile değil. Biz o kum tanesi bile olamayan yapının içini, ancak 1.300.000/1 oranında doldurabilen bir yapının, üstünde yaşayan yok seviyesindeki canlılarız. Bu kadarla da sınırlı değil. Bu konuştuğumuz rakamların hepsi gözlemlenebilen Evren. Sayılar çok daha korkutucu rakamlara ulaşabilir ve şu anki sayıları aratabilir. Bu bahsettiğimiz sadece yıldız sayısı. Gezegen sayısının bunun çok üstünde olduğu kesin. Bizim gibi 10.000 uygarlık bulunabilir, cevabı hâlâ çok geliyor mu? Peki, bu Evren'de kesin olarak sadece biz varız, cevabı aslında ne kadar komik değil mi?


    31- Kahverengi cüce nedir?

    Yıldız olayım derken gezegen olan gökcisimleri. Oluşumları sırasında yıldız olmak için gereken evrelerden geçerken merkezlerindeki nükleer faaliyetlerin durması nedeniyle varlıklarına gezegen olarak devam eden gökcisimleridir. En küçük yıldızlardan bile daha küçük ama gezegenlerden çok daha büyüktür. Bu sınıfa girmek için, bizim ortamın kralı olan Jüpiter'den en az 13 kat daha fazla kütleye sahip olmaları gerekmektedir. Jüpiter'in kütlesini 70-80'e katlayanları bile vardır. Yüzeyleri çok sıcak olsa da parlamazlar ve kızılötesi ışın yayarlar. Bazıları bir yıldızın etrafında dönerken bazıları ise etrafta gezer. İlk keşfedildiğinde çok garip olsa da şu an sayıları yüzlerce olan ve normal kabul edilen bir gökcismi hâlini almıştır. Keşfedilen en ilginç kahverengi cücelerden birinin, çevresinde dönen bir gezegene sahip olduğu saptanmıştır. Bu keşif sonrasında da gezegen sistemleri bile olabilecek kahverengi cüceler ihtimali belirmiştir.


    32- Yıldızların yaşamı nasıldır?

    Doğar, büyür ve ölürler. Çok uzak gökcisimleri olduğundan, en güçlü teleskoplar bile onları ışık şeklinde bir nokta olarak görür. Yüzeylerine ait elimizde bulunan herhangi bir görüntü yok. Ancak bir ışının kaynağı belirlenebilir ve oldukça veri içerir. Bu sayede onlardan gelen bir ışın tayfı incelenerek kütleleri, parlaklıkları, büyüklükleri, yüzey sıcaklıkları ve hangi yaşam evresinde olup ne zaman ölecekleri bile belirlenebiliyor. Yüzey sıcaklıkları bir yıldızın rengini belirler. En sıcak yıldızlar mavi-beyaz karışımı bir renkte, düşük sıcaklığa sahip olanlar sarı, turuncu ve kırmızı renklere sahip olur. Güneş'imiz sarı renkli hâliyle büyük akrabalarına göre düşük sıcaklığa sahip küçük bir yıldızdır. Bir gökcisminin yıldız olabilmesi için olması gerek kütle, Güneş'in kütlesinin %8.5'una tekabül eder. Ancak bu kütleye ulaşabilen gökcisimlerinin merkezlerinde bulunan çekirdekte nükleer reaksiyon başlar ve uzaya enerji saçmaya başlayabilirler. Bir önceki soruda bahsedilen kahverengi cücelerin yıldız yerine gezegen olmalarının sebebi yeterli kütleye erişememeleridir. Evren'in başından beri en çok bulunan hidrojen ve helyum elementlerinden oluşurlar. Yakıtları tükendiğinde de ölümleri gerçekleşir.


    33- Yıldızlar nasıl ölür?

    'Güneş'in sonu nasıl olacak' sorusunda uzun uzun anlattım. Ama her yıldız aynı ölüm süreçlerinden geçmez. Bu süreçler kütlelerinin büyüklüklerine göre değişir. Çok büyük kütleli yıldızlar küçük kardeşlerine göre çok daha hızlı ölür. Yani, ben çok büyüğüm, cehennem gibiyim, alayınızı yakarım, diyen bir yıldızın gazı hemen söner. Yıldızlar büyük kütlelere sahip olduğundan gezegen gibi gökcisimlerini bile kendilerine çeker. Ama merkezlerindeki bu muazzam kütleçekimi diğer cisimlere uyguladıkları gibi, kendilerine de uygularlar. Bu muazzam kütleçekime kendi yüzeyleri bile dayanamaz ve yüzeyleri içeri doğru çökmeye başlar. Bu çökmeyi durdurmak için merkezlerinde hidrojen yakıp helyum üretirler. Astronomik boyutlardan çıkarıp anlaşılabilecek bir örnek verirsem, saniyede 10 hidrojen yakıp 9 helyum üretirler. Kaybolan bu 1 tane hidrojen ortaya muazzam bir enerji çıkarıp dışarıya doğru ilermeye başlar ve çökmeyi durdurur. Bu bir dengedir. Güneş'imizden bize ulaşan ısı ve ışık enerjisinin sebebi işte bu '1' hidrojen farkıdır. Gerçi o, saniyede 600 milyon ton hidrojen yakıp 596 milyon ton helyum üretir. Çıkan enerji farkıyla çökmesini durdurur ve bu enerjiyi saçar. Peki büyük kütleli yıldızlar neden daha çabuk ölür? Bunu da insana uyarlayayım. Eğer küçük bir mideye sahipseniz daha az besin yakarak kendinize yeterli enerjiyi sağlarsınız. Ama büyük bir mideye sahip olursanız sürekli daha çok besin yakmaya ihtiyaç duyarak gittikçe kilo alırsınız ve bu oldukça sağlıksız ve kısa bir ömür anlamına gelir. -kamu spotu- Sağlıklı ve yeterli beslenin ve çok yaşayın, büyük kütleler yıldızların bile sonunu getirir -kamu spotu- Büyük kütleli yıldızlara geri dönersek büyük kütle demek doğal olarak daha büyük kütleçekim demektir. Dolayısıyla bu yıldızlar yüzeylerini çok daha büyük bir güçle çekmeye başlarlar. Dengeyi sağlamak için de daha fazla yakıt yakmaları gerekir. Tabii bu yakıtın bir sınırı olduğu için yakıtlarını çok çok daha çabuk tüketir ve nalları dikerler. Ölümleri esnasında artık dengeyi sağlamak için yakıt kalmadığından merkezleri içeri göçer ve süpernova denilen muazzam bir patlama gerçekleşir, parçalar uzaya saçılır. Ölmekte olan yıldızın ilk kütlesi 8-20 Güneş kütlesinden daha büyükse süpernova patlaması sırasında ortaya nötronlardan oluşan küçücük bir yıldız kalır. Buna nötron yıldızı denir. Ama ilk kütlesi 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldız, süpernova patlamasıyla ömrünün sonuna geldiğinde, herkesin adlarını bildiği ama genel olarak ne olduğunu pek bilmediği bir şey ortaya çıkar: Karadelik!


    34- Karadelik nedir?

    Üstte nasıl ortaya çıktığı yazıyor. Şimdi, nedir, neyi kanıtlar, neleri etkiler? Öncelikle Newton'un kütleçekim teorisinden bahsetmek şart. 'Güneş nedir' sorusunda, eğer Güneş yok olsaydı karanlığa gömülmemizin 8 dakikadan biraz fazla bir süre alacağını söylemiştim. Newton'un teorisine göre ise Güneş birden yok olursa biz bunu kütleçekimsel olarak anında hissederiz ve yörüngeden çıkarız. Anında. Ancak Newton'dan yıllar sonra doğan, bir patent ofisinde çalışan ve sonradan dili dışarıda pozlar veren bir memurun bu konuyla ilgili sorunları vardı. Bu sorunun çözümünün adı Genel Görelilik olacaktı. O memur da hepimizin bildiği gibi Einstein'dan başkası değildi. Einstein'a göre ve sonradan kanıtlandığı üzere hiçbir şey ışıktan daha hızlı olamazdı. Buna kütleçekim etkisi de dahildi. Işığın bile 8 dakikadan fazla bir sürede katettiği yolu, kütleçekim etkisini nasıl anında katedebilirdi? Newton bazı konularda yanılıyordu. Bunu en basit şekliyle şöyle anlatayım, hatta sürekli paylaşılan bir film sahnesi de görmüşsünüzdür bununla ilgili anlamak için daha kolay bir örneği yok: İki arkadaşınız bir çarşafı alarak iki yandan tutsun, çarşafı ise uzay-zaman olarak kabul edelim. Uzay ve zaman olguları ayrı ayrı ele alınamaz. Siz de bu çarşafın tam ortasına küçük bir karpuz bırakın. Bu karpuz da Güneş olsun. Ne olur? Karpuz, çarşafı aşağı doğru çökertir ve kütlesiyle kendi etrafında bir şekil oluşturur. Şimdi bir mandalinayı çarşafın üstüne bırakın. Mandalina da Dünya olsun. Bu sefer ne olur? Mandalina, karpuzun çarşafta oluşturduğu eğrilere göre yol alır. Yani kütleçekim dediğimiz şey Güneş'in, kendi Güneş sistemimiz içinde en büyük kütleye sahip gökcismi olmasından dolayı uzay-zamanı diğer cisimlere göre çok daha bükmesi ve diğer gökcisimlerinin de bu bükülmenin oluşturduğu eğrileri takip etmesidir. Einsten'in teorisinden sonra bakış açısı tamamen değişmiş ve bazı sorulara cevap verilebilmiştir. Genel Görelilik teorisinden hemen sonra karadeliklerin varlıkları kuramsal olarak öngörüldü. Mesela Samanyolu içindeki milyarlarca yıldızın takip edeceği bir eğriyi yaratabilecek kadar, yani uzay-zamanı bu derece bükebilecek kadar muhteşem kütleli bir yapı olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda hacminin çok küçük olması gerekiyordu. Çünkü uzay-zamanda bu derece bükme yaratabilecek bir kütleye sahip olan nesne, eğer kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı onu hemen keşfedebilirdik. Mesela Samanyolu'nun merkezindeki süper kütleli karadelik 4 milyon Güneş kütlesine sahiptir. Oha çekenler için, aşağıya bıraktığım karadelik belgeselinde 10 milyar Güneş kütlesine sahip karadeliklerin bile anlatıldığını belirteyim. Eğer 4 milyon Güneş kütlesine sahip bir yapı, kütlesiyle doğru orantılı bir büyüklüğe sahip olsaydı ilk fark edeceğimiz şey bu olurdu. Ama hayır, bildiğimiz en büyük yıldızlar bile böyle bir kütlenin, ufacık denebilecek bir oranını asla sağlayamazdı. Bu yapı, çok küçük bir hacmin içinde inanılmaz bir kütleye sahip olmalıydı ve bu yüzden de uzay-zamanı bükmeyi geçin, çarşaf örneğindeki çarşafı delip geçmeliydi. Karadeliklerin yaptığı şey budur. Uzay-zamanda bir delik açılan yerlerdir. İçlerine dair sadece teoriler var. Pratikte ne olduğunu bilmemizin imkanı hiç yok. O yüzden karadelikler, uzay-zamandan bağımsız yerlerdir. Orada bilinen kanunların hiçbiri işlemez. Tıpkı Bing Bang gibi tekilliktirler. Filmlerle birlikte oluşan yanlış algıdaki gibi korkunç şeyler değildir. Aksine yıldız üretimine en büyük katkıyı sağlarlar. Öyle ne var ne yok içine çekmezler. Olay ufku denilen bir sınırları vardır. Bu sınıra girmedikçe problem yok. Olay ufku, karadeliği bir küre gibi sarar. Bu 'olay ufku' çok geniş değil. Örneğin; Güneş'in yerine 10 Güneş kütlesine sahip bir karadelik koyduğumuzu düşünelim. Bu karadeliğin olay ufku anca 30 km falan oluyor. Isı veya ışık gibi faktörler olmasa hiçbir şey anlamadan, sorunsuz bir şekilde bu karadeliğin çevresinde dönmeye devam ederdik. Ancak bir karadeliğin olay ufkuna girilirse ne olur? Bir kütlenin kütleçekim etkisinden kurtulabilmek için sahip olunması gereken bir hız vardır. Bu hıza 'kaçış hızı' denir. Örneğin; Dünya'dan kaçış hızı saniyede 11,2 km'lik bir hızdır. Güneş'in kütlesinden kaçış hızı saatte 2,2 milyon km'dir. Kütle büyüdükçe kaçış için gereken hız da artar. Ama karadelikler muazzam kütlelere sahip olduklarından, kaçış hızı için en yüksek hıza, yani ışık hızına sahip olsanız bile onlardan kaçamazsınız. Zaten ışık bile karadeliklerin olay ufkundan kaçamaz. Adı üstünde karadelik. Gözlemlemek aşırı zordur. Hatta bir ara imkansız olduğu düşünülüyordu. Ama 2019 yılında çekilen ilk karadelik fotoğrafları kamuoyuna sunuldu. Dalga geçenleri hiç sallamayın. O flu fotoğraf muhteşem ötesi bir şey! Muhteşem ötesi!

    Süper kütleli karadelik belgeseli: https://youtu.be/bXgLUx8DT7A
    Karadelikler belgeseli:
    https://youtu.be/hocG9_ImTv4


    35- En yakın yıldızlar hangileridir?

    Soru yakın kelimesi içerse de tabii ki astronomik olarak yakın. Güneş'imizle bile aramızda 150 milyon km vardır. Saatte 1000 km hızla giden bir uçakla 150 milyon km'yi katetmek, bir an bile hız kesmediğiniz takdirde 17 yıl sürer. Güneş'ten sonra en yakınımızdaki yıldız, 'Güneş nedir' sorusunda ortadan yok ettiğim Proxima Centauri’dir. 4.2 ışık yılı uzaklıktadır. Bulunduğu noktaya aynı uçakla gitmeye kalkarsanız zaten gidemezsiniz. Bu yıldızla aramızdaki mesafeyi uçakla katetmek 4.5 milyon yıl sürer. Hızı saatte 250.000 km olan bir araçla bile ancak 18.000 yıl sonra varırsınız. Bizden 10 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen ve hızla bize yaklaşan Ross 248 isimli yıldız, yolda başına bir şey gelmezse 33.000 yıl sonra bize Proxima'dan daha yakın olacaktır. Samanyolu'nda yıldızlar arasındaki mesafe ortalama 5-10 ışık yılıdır. Güneş'imiz gibi yalnız yıldızlar çok azdır. Yıldızlar genelde çift, üç ya da daha fazla sayıdaki gruplar hâlinde takılırlar. Örneğin; Proxima'dan sonra bize en yakın yıldız ikili bir yıldız sistemidir. Alfa Centauri sistemi olarak A ve B diye adlandırılırlar. Proxima da bu ikisinin çevresinde döner zaten. 10 ışık yılı yarıçapındaki bir küre içini baz aldığımızda çevremizde sadece 11 tane yıldız vardır.


    36- Gökada nedir?

    'Kaç gezegen var' sorusu altında bu sorunun cevabından bahsettim. Gözlemlenebilir Evren'de sayılarının, 2011 yılında yazılan bu kitapta 125 milyar olduğu yazıyor. Ama Hubble'dan alınan son verilerle yapılan hesaplamalara göre gökada sayısı 2 trilyona fırladı. O da gözlemlenebilir kısmı olarak tabii ki. Sayılar iyice manyak bir hâl almaya hiç şüphesiz devam edecek. Gökadalar farklı büyüklüklerde bulunuyor. Dolayısıyla içlerinde farklı yıldız sayıları barındırıyorlar. Birkaç milyon yıldız içeren oldukça küçük gökadalar bulunduğu gibi, içlerinde trilyonlarca yıldız barındıran gökadalar da mevcut. Samanyolu'nun çapı 100.000 ışık yılıdır. Aslında cüce kategorisinde bir gökadadır. Geçen yıl, Samanyolu'nun, hesaplamalardan en az 2 katı büyüklükte olabileceği anlaşıldı. Samanyolu'nun büyüklüğü hesaplanırken sadece en parlak yıldızların dizildiği disk şekli baz alınarak hesap yapılıyordu. Ama dümdüz bir disk yerine buruşuk bir yapı içerdiği anlaşıldı. Yani bizim göremediğimiz karanlık bölgelerinin olma ihtimali çok fazla. Ama iki katına çıksa bile yine cücelikten kurtulamıyor. Daha büyük galaksilerin çapı 6.000.000 ışık yılını bile buluyor. Gerisini siz hesaplayın. Bir çoğunun merkezinde bizim gökadamızda olduğu gibi, süper kütleli bir karadelik bulunur. Gökadanın içindeki cisimler de bu karadelik çevresinde döner durur. Gökadaların şekilleri de birbirinden farklı. Üç çeşidi var: elips, sarmal ve düzensiz. Sarmal gökadalar da kendi içinde normal ve çubuk olarak iki çeşittir. Samanyolu'muz çubuklu sarmal bir gökadadır. Daha önce birleşen gökadalar olduğu biliniyor. Bize en yakın galaksi, 2 milyon ışık yılı civarlarında bulunan Andromeda gökadası. Birbirlerine büyük bir hızla yaklaşıyorlar. Tahmini 4 milyar yıl sonra çarpışacaklar. Bu çarpışma da 4 milyar gibi bir süre boyunca devam edecek. Bu kitap yazılırken Andromeda Galaksisi tahminlerde bizden birkaç kat büyüktü. Ama buruşuk bir yapıda olduğumuzun ortaya çıkması ve Andromeda hakkındaki son hesaplamalardan sonra, iki galaksinin çok yakın büyüklüklerde oldukları ortaya çıktı. Ama bizim merkezimizdeki süper kütleli karadelik 4.4 milyon Güneş kütlesine sahipken Andromeda'nın karadeliği ise 100 milyon Güneş kütlesine sahip. Andromeda çok daha ağır ve büyük olduğu için hüüüüp diye içe çekilen bizim galaksimiz olacak. İki karadelik birleşip tek bir karadelik hâline gelecek. Yıldızlar arası boşluk çok olduğu için, bu ilk akla gelen düşünce gibi, her iki galaksideki tüm yıldız ve gezegenlerin toz duman olacağı anlamına gelmiyor. İki galaksinin iç içe geçmesi şeklinde bir çarpışma olacak. İki galaksi de milyarca yıldız ve gezegen kaybedecek ve canlıların hayatta kalamayacağı ışınlar yayılacak. Ama her iki galaksinin içindeki tüm cisimlerin infilak edeceği ve toz hâline geleceği yok. Zaten bu zaman dilimine gelmeden insanlar başka bir gezegene kaçamazsa bunları dert etmelerine gerek de olmayacak. Güneş'imiz ölüm evresine çoktan girmiş olacağı için, bu çarpışmadan çok önce Dünya'da yaşam zaten çoktan bitmiş olacak. Bu birbine yaklaşan iki gökadaya bakarak gökadaların sabit olmadığı zaten anlaşılabilir. Birbirlerini çekerler ve küme gökadaları denilen ve birçok gökada barındıran bölgedeki gruplar birbirlerini etkilerler. Birçok gökada kendi ekseninde döner ve evrenin sürekli genişlemesinden dolayı uzay tarafından ileri taşınır. Yani ileriye doğru bir hareketleri de mevcut.


    37- Samanyolu nasıl bir gökadadır?

    Çubuklu sarmal bir gökadadır. Bu kitapta büyüklüğünü anlatmak için verilen örnekte; Güneş Sistemimiz (yani Güneş'imizin etrafında dönen, 8 gezegen ve diğer ne kadar gökcismi varsa hepsi dahil) bir müzik CD büyüklüğündeyken Samanyolu bir Dünya büyüklüğündedir. Tabii bu kitaptan sonra keşfedilen buruşuk yapının ardından iki dünya büyüklüğündedir. İçerisinde keşfedilen en yaşlı yıldız 13,2 milyar yaşındadır. Yani gökadamız, Evren'den sadece 600 milyon yıl daha genç. Samanyolu'nu 130.000 ışık yılı çapında hale denilen bir yapı kuşatır. Bir de karanlık hale vardır ki o çok gizemli ve çok büyüktür. Karanlık hale'nin kütlesi, Samanyolu'nun toplamından 10 kat daha fazla kütleye sahiptir. Merkezindeki karadeliğin çevresinde tüm gökcisimleri döner. Güneş Sistemimiz de dahil. Üstelik saniyede 250 km hızla döner. Bir tur 250 milyon yıl kadar sürer. Bu karadeliğin çevresinde bu zamana kadar 20 tur falan attık.


    38- Yerel grup nedir?

    Samanyolu'nun dışına çıkınca karşılaşılan bölge artık Evren denilen yerdir. Gökadalar, kütleçekim sayesinde başka gökadalarla birlikte gruplar oluşturur. Küçüklerine grup, büyüklerine küme denir. 50 gökada altına grup, 50-1000 arasında gökada birlikteliklerine de küme denir. Biz 46 gökada içeren ve içinde bulunduğumuz için 'yerel grup' olarak adlandırılan bir gökada grubunun içindeyiz. Yerelliğe bak.


    39- Evren’in büyük ölçekli yapısı nasıldır?

    'Büyük resmi' görebilmek adına oluşturulan, en küçük parça olarak gökadaların kabul edildiği ve içinde trilyonlarca yıldız bulunan gökadaları sadece birer nokta şeklinde gösteren harita ve modellemeler oluşturuldu. Ama bu kitap yazıldığında tahmini gökada sayısı 125 milyar civarıydı. Şu an 2 trilyon. O yüzden büyük ölçeği daha küçük bir bölgeye (birkaç milyar ışık yıllık) indirirsek süper küme gökadalar, küme gökadalar ve gökada grupları ipliksi bir yapıyla sanki birbirine bağlıymış gibi, zincir ya da yaprak şeklinde bir görüntü ortaya çıkarıyor. Merkez olarak belirlenecek bir yapı yoktur. Her yere de eşit dağılmış homojen bir görüntü ortaya çıkar.

    Diğer soruları uzunluktan dolayı site kabul etmediğinden yoruma bırakıyorum.
  • 184 syf.
    ·4 günde·Beğendi
    Son zamanlarda siyasi içerikli kitaplara merak sarmış durumdayım. Çünkü Türkiye’nin siyasî geçmişine dair çok az bilgim vardı. Sadece mantıksal yönden bakıyordum olaylara elimden geldiğince, o şekilde yorumluyordum. Ve insanın okudukça okuyası geliyormuş onu farkettim. Bilmiyordum ve hâlâ bilmiyorum çoğu şeyi, en azından bunun farkındayım.


    Siyasi içerikli bir kitap okuyorsanız gerçekten sinirlerinize hakim olmanız gerekiyor. Yapılan haksızlıklar, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar, iftiralar,..., saymakla bitmez. Türkiye’nin ne tür oyunlara alet edildiği ve bunun bile bile yapıldığı; her defasında çıkmaya çalıştığı bataklığa zorla geri itildiği; Türkiye’yle adeta “siyaset oyuncağı” gibi oynandığına tanıklık ediyorsunuz.
    .
    .
    .
    Öncelikle şunu belirteyim, kitabın yazarı Merdan Yanardağ’ı, TELE 1’de Emre Kongar’la birlikte gerçekleştirdiği “18 dakika” programından tanıyorum. Sosyalist gazeteci ve yazar, 12 Eylül Darbesinden sonra tutuklanarak hapis yatmış 1985 yılında gazetecilik hayatına “Günaydın Gazetesi”nde muhabir olarak başlayan Merdan Yanardağ, “Sabah”, “Güneş”, “Gündem”, “Aydınlık Gazetesi” nde ve “Söz” dergisinde çeşitli görevlerde bulunmuş.

    1996 yılında ÖDP’nin kurucuları arasında yer almış, bu partiden 2001 yılında ayrılmış. “Sol” gazetesinde de köşe yazarlığı yapan Merdan Yanardağ, halen “Yurt” gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni.

    Merdan Yanardağ, 5 Ağustos 2013 yılında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış ve Muğla Ceza Evi’nde hapis yatmış.
    .
    .
    Bu kitap, “Türkiye Neden Feda Edildi” soru başlığında pek çok soruya cevap niteliğinde yazılan bir kitap. Bir halk nasıl mankurtlaştı? Türkiye Soğuk Savaş’a nasıl kurban edildi? Bütün darbeler kötü, gerici ya da faşist mi? gibi...
    .
    .
    Kitapta iki önsöz bulunmakta. Bunun nedeni de, yazarın kitabı bitirdikten sonra Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alınması. Bunu da ikinci önsözde belirtmiş kendisi.
    .
    .
    Anlatıma geçersek, büyük İslam coğrafyasında 1000 yıldır devam eden karanlık çağ, İmam Gazali ve Nizamülmülk’ün işbirliği ile başlamış. Nizamülmülk’ün İmam Gazali’yi öne çıkarması, hepimiz için gerçekten çok hayırlı bir adım olmuş(!!).

    Gazali’nin Şia öğretisinin, dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uyumlu hale getirilmesinin önünü kesmesi de, adımın güzelliğini gösteriyor(!). Bu sayede “düşünmeyen ve sorgulamayan kullar” topluluğunun temelleri atılmış oldu.
    Gazali’ye en büyük itiraz, yine İslam dünyasından; felsefeci, matematikçi, hekim, hukukçu ve yorumcu İbn-i Rüşt’ten geliyor. Tartışmayı entellektüel ve felsefi düzeyde İbn-i Rüşt kazanırken, siyasal düzeyde kaybediyor..
    .
    .
    .
    Bir halk nasıl mankurtlaştı? sorusuna gelince; bu halk, ülkesini işgal edenleri; malına, canına ve namusuna saldıranları; Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkarak paylaşan İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı, ABD gibi emperyalist ülkeleri “dostu” olarak gördü.

    Buna karşılık Kurtuluş Savaşı’nda kendisiyle birlikte düşmana karşı savaşan; ordularını donatarak silah, cephane, para ve giyecek veren; generallerini göndererek Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz’un planlamasına doğrudan katılan Sovyetler Birliği’ni (Rusya) ise büyük bir akılsızlık ve vefasızlıkla 1950’den sonra düşman ilan etti.

    Oysa, 1928’de Mustafa Kemal’in sağlığında yapılan Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nda Kurtuluş Savaşı’na katılan iki Sovyet generalin, Voroşilov ve Frunze’nin “Yeni Türkiye’nin Kurucu Sembolleri” olarak heykelleri var. General Frunze anıtta Atatürk’ün hemen arkasında duruyor. Bu durum Cumhuriyet’in kurucuları tarafından her iki Sovyet generalinde Kurtuluş Savaşı’nın kurmay kadrosu içinde sayıldığını gösteriyor.

    Bakınız anıt: https://hizliresim.com/qAalMZ

    https://hizliresim.com/M1bypM

    .
    .
    .
    Soğuk Savaş döneminin başlamasından sonra Türkiye’de, yaklaşık 60 yıldır solcular, sosyalistler ve sol Kemalistler devletten tasfiye edildi. Böylece, halka gerçeklerin anlatılması ve gösterilmesinin önüne geçilmiş oldu.
    .
    .
    Birçoğumuz, Ergenekon ve Balyoz davalarının gerçek anlamını ve tarihsel niteliğini bilmiyoruz belki de; şahsen ben çok iyi bilmiyordum. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Robert Pearson’nun 6 Haziran 2003 tarihinde Ankara’dan Washington’a gönderdiği şifreli raporda, Ergenekon ve Balyoz davalarının gerçek nedenleri yazıyor. Bir kısmı şöyle ki:

    “(Türk generaller) AKP’den seçilmiş Tayyip Erdoğan’ın davranışlarından rahatsızlık duymaktadır. Erdoğan güçlü bir müttefikimizdir. Generallerin bu tutumu Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir. Orgeneral Özkök’ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir. Muhalif generaller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler. Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiki olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun Limanları’nı kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir. Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz..”
    .
    .
    .
    Çöküşümüze zemin hazırlayanlardan DP’yi (Demokrat Parti) anlatmak gerekirse; 1950’de iktidara gelen bu parti, Osmanlı-Türk uluslaşma ve modernleşme sürecinde tutucu kanadı temsil eden ve İslamcılıkla iç içe olan muhafazakar geleneğin bir parçasıdır.

    DP dönemindeki en büyük kontrgerilla operasyonu İstanbul’da azınlıklara yönelik olarak yapılan, göç eden köylülerin kışkırtılmasıyla 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen vahşi yağma tertibiydi.

    Saldırılar sırasında 15 ila 30 kişinin öldüğü ve 300 kişinin de yaralandığı bildirildi. Yaklaşık 400 kadına da tecavüz edilmişti...

    Ve bu yaşananların hepsinin mimarı olarak komünistler sorumlu tutulmuş, aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci ve Hasan İzzettin Dinamo gibi yazarlarında bulunduğu solcu aydınlar tutuklatıldı.
    .
    .
    .
    Bir de Adnan Menderes olayı var.. Onu anlatmayayım artık. Ama her ne olursa olsun bu durum asılmasını gerektirmezdi. Asılmasındaki tek neden bu değildi tabi.
    .
    .
    .
    Bütün darbeler kötü, gerici ya da faşist mi? Bu sorunun sebebi 27 Mayıs’tır. Klasik bir darbe olmaktan çok uzak olan, önemli bir sivil toplumsal muhalefet hareketine dayanan; aydınlar ve devrimci gençlikle birleşen bir genç subaylar müdahalesiydi.

    Türkiye İşçi Partisi (TIP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ve Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) gibi sosyalist hareketin efsane örgütleri bu ortamda kurulmuş, “Yön” başta olmak üzere çok sayıda sol ve sosyalist dergi bu dönemde çıkmış, sosyalist edebiyat üzerindeki yasaklar kalkmış, sansürsüz kitaplar yayımlanmaya başlamış, Marksist eserler Türkçeye kazandırılmıştı.

    Durum böyleyken, 27 Mayıs’ın, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleriyle aynı kefeye konmaması gerekir.
    .
    .
    .
    Türkiye’yi yakından ilgilendiren, Mısır’daki gelişmelere bakılacak olursa, AKP iktidarının bölgedeki en önemli müttefiki, Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetimiydi. AKP’nin deneyiminin Mısır üzerinden bütün bölgede yaşama geçirildiği gösterilmek ve Türkiye modelinin bölgesel karakteristiğine vurgu yapmak isteniyordu. Böylece AKP yönetimindeki “Ilımlı İslam ülkesi” Türkiye’nin Müslüman dünyadaki liderliği de tescil edilmiş olacaktı.

    3 Temmuz 2013 tarihinde, Mısır’da Mursi’nin devrilmesi, “Ilımlı İslam” rejimleri için ilk ve en başarılı model ülke diye sunulan Türkiye’yi de yakından etkileyecek. Bu gelişme öncelikle AKP ve Tayyip Erdoğan iktidarını temellerinden sarsacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi Parkı eylemlerinden böyle korkmasının gerçek nedeni budur.
    .
    .
    .
    Birinci cumhuriyetlerin yıkımı, Odatv davası ve daha pek çok konunun da ele alındığı bu kitap, ilerledikçe gerileyen bir ülke olduğumuzun tarihi bir kanıtı niteliğinde. Okunulmasını tavsiye ederim.

    İyi okumalar herkese..