• 432 syf.
    ·7 günde
    Kimi zaman çocuğum,
    Bir müzik kutusu başucumda
    Ve ayımın gözleri saydam.
    Kimi zaman gardayım
    Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
    Ne zaman bir dosta gitsem,
    Evde yoklar.

    Bekliyorum bir kapının önünde,
    Cebimde yazılmamış bir mektupla.
    Bana karşı ben vardım
    Çaldığım kapıların ardında,
    Ben açtım, ben girdim
    Selamlaştık ilk defa.

    Metin Altıok

    Olaylar nasıl başladı?

    2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı.

    "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti.

    Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00'de Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

    Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin kapatılmadan hemen önceki görüntüsü.
    Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

    Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte" diye sesleniyordu.

    Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-44677994


    Birimize bir şey olursa kalanlar ne yapar diye sorulduğunda, 'kalanlar, ölenler için şiirler yazar.' denilerek bekleniyordu ölüm.

    (Aziz Nesin 02.07.1993 Madımak)

    Ne zaman aklıma düşse Metin Altıok, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde oturmuş, elinde sapı kırılmış fırçayı tutmuş objektife bakar. Kararlı, biraz sert, belki bir miktar olup bitene bir türlü inanamayan.

    Hemen yanı başında bir şair daha, Uğur Kaynar; düşünceli, eli çenesinde. Ve iki basamak aşağıda bir başka şair Behçet Aysan; önüne bakıyor, biraz yorgun sanki.

    Belki dışarıdan gelen gürültüyü çıkaranların nefretinin nedenini anlamaya çalışıyor. Ayaklarının dibinde bir yangın söndürme tüpü; kırmızı, tehdit kokan. Yaklaşık beş saat sonra dışarıda toplanan katiller, ateşe verecek Madımak Oteli’ni. Tüm kelimeler gibi o kırmızı tüp de kifayetsiz kalacak.

    Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan’ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli’nin merdivenlerinde…

    https://imgyukle.com/i/o7wBcq

    (HALUK KALAFAT)

    ------------------------------------------------
    Bir düş gördüm geçenlerde
    Görmez olsaydım ah olsaydım
    İçime şeytan girdi sandım
    Keşke hiç uyumasaydım

    Birdenbire
    Ateş ve duman
    Feryad-ı figan
    Sanki elele
    Geliyor habire
    Üstümüze, üstümüze

    Canlar, sazlar
    Kan oldular
    Kesildi teller
    Durdu nefesler
    Ama hala
    Dimdik ayakta
    Ayaktalar

    Çığlık kalleş
    Sessizlik mi dost
    Ateş ve duman
    Hain düşman
    Issızlığın ortasında
    Issızlığın ortasında

    Moğollar

    https://www.youtube.com/watch?v=btafzpG7vdY

    Zülfü Livaneli Yangın Yeri
    https://www.youtube.com/watch?v=R0HlRdijGF0

    Edip Akbayram Türküler Yanmaz
    https://www.youtube.com/watch?v=iNs5atFK-uY

    Madımak Belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=rMpA-qFmOOE


    --------------------------------------------------------------

    Sonra geldin bir şeydin
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır
    Diye.

    Sonra geldin bir şeydin

    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
    Tutup indireceksin göğü
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.

    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.

    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,

    Kelime kelime,
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
    Ben düştüm yere,
    Oraya.
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
    Parmaklarımla kazdığım

    Mezarına Şerefine.

    Küçük İskender

    --------------------------------------------------------------------


    Metin Altıok’un emekli olduktan sonra Bingöl’den Ankara’ya taşınması 1990 yılına denk gelir. Enver Ercan da bu yıllarda Metin Altıok’la bir röportaj yapar.



    Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara‘ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok‘u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..



    – Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?



    Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..



    – Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..



    Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

    #MetinAltıok



    – Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..



    Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.



    – Bir de tabii “gezginliğiniz”. İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.



    Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..



    – Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.



    Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”



    – İçkiyi çok mu seviyorsunuz?



    Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçı değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.



    – Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?



    Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)



    – Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?



    Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.



    – Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.



    Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.



    – Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’ye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.



    Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..



    – Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?



    Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.



    – O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?



    Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

    Metin Altıok



    – Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.





    Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.



    – Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?



    Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.



    – Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masa başında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalanmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.



    Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle –tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”



    – Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.



    Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yenidünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.



    – İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?



    Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.



    – O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?



    Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojik bir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor.

    Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.



    – Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.



    Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu ve haklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır.

    Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.



    – Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..



    Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zamana insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..



    – Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?



    İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar.

    Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…
  • Kitapla 1 dakika!
    Ajans Press’in yaptığı bir araştırmaya göre, günün ortalama 2 saat 59 dakikasını cep telefonu ile geçiriyormuşuz. Günlük ortalama 2 saat 14 dakikamız ise televizyon başında geçiyormuş.
    Şimdi sıkı durun! Türkiye İstatistik Kurumu’ndan elde edilen bilgilere göre de, Türkiye’de bireyler kitap okumaya günde yalnızca 1 dakika vakit ayırıyorlarmış.
    Rakamlar her zaman olmasa da çoğu zaman toplumun aynasıdır. Tabii o aynada neler göründüğünü öncelikle toplum bilimcilere, toplumun ruhunu okumakta uzmanlaşanlara sormalı. Mutlaka çok ilginç yorumlar yapacaklardır.
    Ama bazen de toplumun kendisi istatistiklerin aynası değil midir? Topluma dayatılan eğitim sistemine, düşünce biçimine, yaşama tarzına bakın, cep telefonu, televizyon ve kitapla ilgili istatistikleri az çok kestirebilirsiniz.
    Daha on, on beş yıl öncesine kadar, anımsıyorum, televizyon dizilerinin yapımcıları yayınevlerini ararlar, dizinin bir sahnesinde görünecek çok sayıda kitap isterlerdi. Şimdilerde, günlük ortalama 2 saat 14 dakikamızı verdiğimiz televizyonlarda bir araba dizi izliyoruz. Hemen hepsinde dört çeker arabalardan geçilmiyor, ama hiçbirinde bir tek kitaba bile rastlanmıyor. Eh, diziler de toplumun aynası anlaşılan...
    Bireylerin kitap okumaya günde yalnızca 1 dakika ayırdıkları ülkemizde, Kuzey Avrupa Rönesansı’nın bilgesi Rotterdamlı Erasmus’un, bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin kitaplardan biri olan “Deliliğe Övgü”sü ne kadar okunuyor, bilmiyorum. Ama “hümanistlerin prensi” diye bilinen Erasmus’un bir sözü aklımdan çıkmıyor: “Elime biraz para geçti mi kitap alırım; geriye kalanla da yiyecek ve giyecek...”

    Son zamanlarda tek tük de olsa metroda kitap okuyan gençlere rastlıyorum. Yüreğime en çok umut salan görüntü bu...

    Celal Üster
  • Rıfat Ilgaz'ın hastaneye yatışı ile ilgili, Başdan gazetesinin, 28.1.1949 gün ve 25. sayısında şu haber verilmiştir: "... hastaneden çıkan Ilgaz, on gün kadar savcılıkta ifadeler ve muhakemelerle meşgul olmuş ve tekrar hastalığı arttığından yatağa düşmüştür. Rıfat'ı para ile yatıracak bir hastane dahi bulunamamış, nihayet Vali Vekili Haluk Nihat Pepeyi'nin ve Sağlık Müdürü Faik Yargıcı'nın yardımları ile, Heybeli Ada Sanatoryumuna yatırılabilmiştir. Rıfat'ın sıhhi durumu, henüz düzelmiş değildir.




    BAŞDAN - Rıfat Ilgaz'a gösterdikleri iyilikseverlik ve yardımlarından dolayı, Haluk Nihat Pepeyi ve Faik Yargıcı'ya teşekkürlerimizi bildiririz.




    Bu arada " Krallar" yazısından dolayı yargılama da sürmektedir. 12 Ocak 1949 günü Yedinci Asliye Ceza Mahkemesinde ikinci duruşma yapılmıştı. Bu duruşmayla ilgili olarak Başdan gazetesinin 28 Ocak 1949 günlü 2 5 . sayısının 3 . sayfasında şu

    haber yayımlanmıştı:

    Markopaşa'nın muhakemesi

    ( ... ) Gelen müdafaa şahitleri dinlendi. Bu davanın görülebilmesi için davacı kralların memleketlerindeki Ceza kanunlarında da, mezkur yazıların suç olup olmadığı hakkında, Adalet bakanlığına sorulan suallere henüz cevap gelmediğinden ve bu

    cevabın gecikmesi ihtimaline binaen muhakeme 27 Ocak gününe bırakılmıştı. Dünkü celsede, Rıfat Ilgaz'ın dışarı çıkamayacak kadar hasta olduğuna dair Heybeliada Sanatoryumu baştabipliğinin gönderdiği rapor okundu. Rıfat Ilgaz'ın müdafaa şahitlerinin istinabe

    yolile alınan ifadeleri okundu ve:

    "İngiltere, Mısır ve İran Devlet Reislerini tahkirden dolayı dava açılmış bulunduğundan T. C. K. nun 167 inci maddesi gereğince, tahkikatın icrası için, ecnebi Devlet Reisieri hakkında, kanunumuzdaki hükümterin kabul edilip edilmediğini yani İngiliz, Mısır ve İran ceza kanunlarında 164 üncü madde karşılığının

    bulunup bulunmadığının bilinmesine ihtiyaç olduğundan, bu cihetin Bakanlıktan savcılıkça evvelce sorulduğu bildirilmiş olduğundan, işbu soru neticesinin bildirilmesi hususunda, tekrar savcılığa yazılmasına ve beklenen cevabın gecikmesi ihtimali bulunduğundan, duruşmanın 16 şubat Çarşamba saat 14 e

    bırakıldığına karar verildi.

    Markopaşa'nın aynısı olan Hür Markopaşa'nın sahip ve yazı işleri yönetmeni Orhan Erkip de tutuklanmış, Sultanahmet Cezaevine konmuşmr.



    Markopaşa · 14 Ocak 1949 · Sayı: 12 (36)

    Gazetenin bir önceki sayısı ile bu sayı arasındaki sürede Sabahattin Ali'nin ölüm haberi alınmıştır. Bu sayı baskıya verilmeden az bir süre önce haber alınmış olmalı ki yalnızca çerçeve içinde haber konmuştur:

    "Sabahattin Ali:

    Markopaşanın ilk kurucuları arasında bulunan Sabahattin Alinin ölümünden duyduğumuz üzüntü sonsuzdur. 18 Ocak Salı günü çıkacak olan BAŞDAN gazetesinin 24 üncü sayısı, Sabahattin Alinin hatırasına ayrılmıştır. Sabahattin Ali sayısında, en yakın kalem arkadaşlarının hatıra ve intibalarını bulacaksınız..



    Markopaşa'nın bu sayısında birinci sayfadan "Emniyet Müdürlüğü'nün Dikkatine" başlıklı yazı verilmiştir. Yazıda, Markopaşa'nın sık sık toplatılma olayı konu edilmiştir: "Şimdiye kadar 11 sayı çıkabilen gazetemizin dört sayısı, ait olan makamın emirleri ile ve memurlarınız tarafından toplatılmıştır. Toplatılan sayıların adalet huzurunda hesabını vermekten vicdan huzuru ve zevk duyacağız. Biz de hakkını aramasını bilen vatandaşlar sıfatı ile, muhakkak nazar ile baktığımız beraatimizden sonra, polislerin bayilere ve müvezzilere verdikleri makbuzları göstererek gazetelerimizin geriye verilmesini rica edeceğiz. Halbuki aldığımız birçok haber ve mektuplardan öğreniyoruz ki, bir çok yerlerde, bilhassa taşrada memurlar, makbuz vermeden gazetelerimizi toplamakta, hatta toplama emri olmayan sayıları dahi almaktadırlar. Şüphesiz bu hareketler, vazifelerinde pek nazik ve bize karşı çok kibar davranan emniyet teşkilatına atfedilecek bir hareket olmayıp, birkaç memurun kendi işgüzarlığıdır. Fakat neticede mutazarrır olan biziz. Bu gazetenin ne zorluklar ve ne gibi maddi fedakarlıklarla meydana geldiği, herkesten çok, emniyet memurları tarafından bilinmektedir. Son günlerde müvezziler elinden alınan gazetelerin yırtıldığı hakkında şikayetler de çoğalmıştır. Bütün bunları tevsik edebilecek durumda olduğumuzdan ileride menfaatlerimizi korumak hakkımızın baki kalması için dikkatinizi çeker ve bu hususun önlenmesi için malumaten arz ederiz. Markopaşa





    Sık sık yaşanan toplatma olayları yüzünden okuyucuya da bir duyuru yapılmıştır:

    BU GAZETE CUMA GÜNLERİ SAAT SEKİZDE ÇlKAR. SEKİZİ İLE DOKUZ ARASINDA FlRSAT BULURSA SATlLlR. DOKUZDA TOPLATlLIR. SAAT ONDA, MUHARRİRLERİ SORGUYA ÇEKİLEN BASIN HÜRRİYETİNİN .KURBANI FELAKETZEDE BİR GAZETEDİR.



    Yazının ilerisi şöyledir:

    Bu gazetede, haklı ile haksız mücadele etmektedir. Bu gazetede, halk kütlesi ile, halktan olmayan bir avuç insan mücadele etmektedir. Bu gazete, zeka ile hamakatin [ahmaklığın] mücadelesidir. Eskiden matbaaları yıktırırlardı. Bütün dünya matbuatında, kendileri için bunun ne fena propaganda olduğunu anlayınca,

    bu sefer haftada birkaç defa, kasabalara, köylere kadar mitingler yaptırmağa başladılar. Bu da sökmeyince gazetemizi Anadoluya sokmamağa başladılar. Bu da kar eylemeyince Sıkıyönetimin adaletine (!) sığındılar. Bütün bu gayretler bizi susturamadı. Şimdi daha yenisini buldular. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatıyor. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatılıyor.

    Bazıları bize,

    - Çok ağır yazıyorsunuz. diyorlar.

    Böyle söyleyenler, düşünmüyorlar ki, istim arkadan geliyor. Evvela topluyorlar, sonra da mahkemeye veriyorlar. Sen istersen beraat et.

    Onlar; gazeteyi topladılar ya . . . Halka okutmadılar ya . . . Seni zarara soktular ya . . . Şunu bilin, eğer bu gazeteyi bir sayı da, bomboş, bembeyaz

    çıkarırsak, yine toplarlar ve bu sefer de boş çıkarmak sureti ile bilmem kim efendimize hakaret ettiğimizi iddia ederler. Şu aşağıdaki boş bıraktığımız kısımdan, türlü manalar çıkarmak için kim bilir, nasıl uğraşacaklardır.



    Gazetenin sık sık toplatılmasından doğan sıkıntıyı aşmak için tutulacak yollar da okuyucuya mizahsal biçimde sunulmuştur:

    Öteden beri bilindiği üzere, Markopaşa daima muhalif olarak tanınmıştır. Son baskılar o kadar artmıştır ki, artık muhalefete imkan olmadığını anlayan Markopaşa, bundan sonra muvafıklar safında yer almaya karar vermiştir. Markopaşa bundan sonra daima ve daima efendilerimize methiyeler yazacak ve kasideler düzecektir. Bu dahi efendileri tatmin etmezse, büsbütün havadan sudan mevzular yazılacak, mesela hıyar sayısı, şalgam sayısı gibi sayılar çıkarılarak, bu gazetelerde yalnız hıyarlara ve şalgamlara methiyeler tanzim edilecek, bamyanın fazileti, kendini nimetten sayan kuru fasulyenin şerefi, milli nohudun asaleti gibi çok değerli mevzular üzerinde ileri geri fikirler yürütülecektir . . .



    Aziz Nesin'in birinci sayfadaki "Leb . . . Dostlarım Leb!" yazısı Markopaşa üzerindeki kara bulutları konu etmektedir:

    "Affedin beni dostlarım, affedin. Ne söylesem suç, ne yazsam günah, ne desem kabahat oldu. Arife tarif mi lazım. Siz olsun anlayın lisanı Azizden dostlarım.

    Sağ gözümü kırpınca, anlayın ki papazdır, başpapaz ... Siz tanırsınız o başpapazı, hani dün gece yoksul çocukların şerefine şampanya patlatmıştı. Sol gözümü kırpınca, papasın oğlanı. Siz bilirsiniz kimdir, Maçabeyinin oğlanını, gerisinde tırnak izi vardır. Sağa bakarsam, anlayın ki dam, hani dün gece, uyuz itleri

    koruma cemiyetinde kokteyl vermişti, işte o dam. Sola bakarsam, Kozbeyi, onu da tanırsınız., vur Kozhey'ini, vur!

    Anlayın işmardan, anlayın kaş gözden, anlayın kuş dilinden dostlarım.

    Her biri sefir süfera, vezir vüzera olan büyük muharrirlerin, yılda bir bile semtine uğramayan, perili ilham, dün gece misafirlerimdi. Dostlarım, sizin şerefinize hindi yolar gibi yoldum ilham perilerini, saçlarını didik didik, sizin için dostlarım sabaha kadar beyni mi yedim.

    Ne yazsam, ne söylesem?

    "Havada bulut" desem nem kapıyorlar.

    - Vay! diyorlar, sen bize kaz dersin ha!

    O kadar da çok ki kazlar, o kadar da işkilli ki kazlar …

    Bir yazıya başladım sizin için, güneşe karşı mürekkep aktı kalemimden. Sizin için dostlarım, bu gecenin buzlu mehtabını kanımda erittim. Ve işte alacakaranlığında sabahın, kalemim vakitsiz mi öttü yine? Eskiden öküzün altında buzağı ararlardı, şimdi buzağının altında öküz arıyorlar. Esen badısaba [sabah rüzgarı] değil, badi Hasandır, ki eylemiş bizi berbad dostlarım.

    Siz anlayın lisanı Azizden, siz anlayın Leb ... dostlarım Leb!



    Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmamış, ancak adresi değişmiştir:

    Çemberlitaş Cami Sokak No: 59. Gazete yine Osmanbey Matbaasında dizilip basılmıştır.



    Markopaşa• 22 Ocak 1949 • Sayı: 13 (36)

    Bu sayının "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde bir mektuba verilen yanıt Markopaşa yazarları ile ilgilidir:

    "Eyüp Bahariye mensucat fabrikasından Bay Ali Polat'a: Bu kadar mühim bir mesleği sarih adresinizle yazdığınız için teşekkür ederim. Okuyucuları kendi şahsi meselelerimizle meşgul etmeğe kendimde hak bulamıyorum. Fakat size şunu söyleyeyim ki, ben hapishanede iken, yani elim kolum bağlı iken başına o

    müessif hadise gelmiştir. Tahliye edildiğim gün, her namuslu ve vicdanlı erkeğin yapacağı gibi hareket ettim. Benim bu hareketimi, erkek diye yaşayanların pek azı yapabilir. Ne meslek, ne aile, ne hususi hayatımda şahsıma sürülecek bir leke yoktur. Bana karşı "Kızıl dalkavuğu" demeniz kanunen suçtur. Ben

    ne kızıl dalkavuğu, ne de emperyalistlerin dalkavuğuyum. Ne rubleye ne de dolara boyun eğerim. Ne komünistim, ne de kapitalist uşağı. Ben memleketim ve milletim için çalışıyorum.





    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Hımııık, Hicabi!" başlıklı yazı gazetenin bir önceki sayısının toplatılmamasma ayrılmıştır:

    Hayret, hayret oğlu hayret! Yüz milyon kere hayret. Bu hafta Markopaşayı toplatmadılar. Rıfat öksürerek içeri giriyor:

    - Toplamağa başladılar mı?

    - Hayır.

    - Hayret.

    Sandalyeye oturuyor,

    - Yahu toplamadılar gazeteyi.

    Odanın içinde bir aşağı, bir yukarı geziniyor:

    - Aziz gazeteyi toplamadılar ha ...

    - Toplamadılar yahu, ne yapalım?

    Biraz sonra,

    - Vay anasını toplamadılar be!

    Rodos'ta, Ahmet isminde bir adam varmış. Bütün Rodos Türkleri bu adamla Hımık Ahmet hımıık! diye alay ederlermiş. Sokağa çıkacak olsa, çocuklar arkasına takılır, kahveye gitse arkadaşları:

    - Hımııık! diye bağırırlar, adama bir dakika rahat vermezlermiş.

    Zavallı o kadar bizar olmuş, o kadar canına tak etmiş ki, senelerce süren bu hımıklıktan bir türlü yakasını kurtaramayınca, nihayet valiye gidip derdini anlatmış. Vali, kati bir emir vermiş.

    - Bundan sonra Ahmet'e kimse hımık demeyecek!

    Ahmet sokağa çıkıyor, hrmık diye bağıran çocuklarda ses yok, kahvede aldıran yok. Ahmet bu hali o kadar yadırgamış ki adeta şaşkına dönmüş. Bu sefer o, bakkalın kapısını açıp başını uzatmış.

    - Hımııık!

    Tütüncünün camından uzanıp:

    - Hımııık!

    Yolda gördüklerine "Hımık!" diye seslenir, sonra kaçarmış.

    Şimdi Rıfat da yerinde duramıyor.

    - Toplamadılar gazeteyi.

    - Toplamadılar ha ...

    - Vay anasını toplamadılar be. ..

    Zavallı Rıfat, gazetenin toplatılmasına, günde birkaç kere savcılı ta ifade vermeye o kadar alışmış ki, artık duramıyor, rahatı kaçıyor. Nerde ise basın savcısı Hicabinin kapısından başını uzatıp,

    - Hımıık Hicabi! diye seslenip kaçacak.



    Markopaşa · 30 Ocak 1949 · Sayı: 14 (36)

    Önceki sayılarda başlığın üstünde yer alan "Toplanmadığı zamanlarda . . ." yazısı, "Fırsat bulabildiği zamanlarda ..." şeklinde değiştirilmiş. Bu da baskıların çeşitlendiğinin ve ağırlaştığının bir göstergesi olsa gerektir. Manşetten verilen haber "Markopaşa'nın Armağanı Şiir, Piyes, Tıp ve Fen Armağanları Dağıtıldı" başlıklı. Haber şöyle: "Markopaşa memlekette ilim, sanat ve fenni himaye maksadı ile, layık olanlara verilmek üzere bir armağan tesis etmiştir. Layık olanlara dağıtılan bu armağanların listesini ve kazananları bildiriyoruz:

    Şiir mükafatını, (Allaha Ismarladık, güle güle) isimli şiiri ile milli şair Behçet Kemal Çağlar kazanmış ve kendisine bir baş milli sarımsak armağan edilmiştir.

    Piyes mükafatını, (Namı diğer Kafasız Ahmet) isimli eserle Necip Fazıl kazanmış, kendisine helalından bir adet Maşallah armağan edilmiştir.

    Tıp mükafatını (Bir yatakta on sekiz hastayı üst üste yatırmak), (Yüz bin veremliyi nutukla tedavi) eserlerinin muharriri Sağlık Bakanı Fazıl Şerafettin Bürge kazanmış ve kendisine vefalı bir vatandaşın iskeleti armağan edilmişse de, mikrop geçer diye Bakan hediyesini almamıştır.

    Fen mükafatını, Topkapı'da oturan Abdüssamet efendi isminde bir emekli memur kazanmıştır. Mükafatı kazanmasını temin eden eser (Bir düzlemde eşit gerilmeli, üçgen sınırlı olan bir Tıngırnnın denge durumunun, belirtili zıngıntısının dik dörtgeninin üç buçuğa çarpayı) isimli kitaptır. Bu mühim eserinden

    ötürü, Abdüssamet efendiye, ivedilikle iki kıvanç, üç güvenç ve bir Bilinç armağan edilmiştir.

    Armağanları kazanacakları seçmek için, bakkal Bogos; Sırık hammalı Memiş; Balatta Mişon ve Langa Bostanında uzman Mişon ağadan mürekkep edebi ve ilmi heyet kurulmuştu.



    Birinci sayfada "inanılmayan Şeyler" başlığıyla değinilen konulardan bazıları da şunlar:

    • Bu ay içinde Amerika ve İsviçre bankalarına büyük adamlardan hiçbiri para yatırmamıştır.

    • Hükümetimiz Amerika'ya, İngiltere'ye ve sarraf Artin efendiye olan bütün borçlarını ödemiş ve meclise denk bütçe getirmiştir.

    • Türkiye'de seçimler yenilenmiş, seçim sırasında jandarmalar hiçbir vatandaşın sırtına binmemişler ve hiçbir vatandaşı dövmemişlerdir. Vazifelerini suistimal eden jandarmalar hakkında kanuni takibata geçilmiştir.

    • Kasımpaşa'da oturan bir vatandaşımızın, Bitpazarından dün çocuğuna bir çift eski papuç almağa muvaffak olduğu Anadolu Ajansı tarafından tebliğ olunmuştur.

    • İnönü stadında yapılan maçta, hakem dayak yemediğinden, maçın tekrarı için, Beden Terbiyesizliği Genel Müdürü tarafından kulüplere emir verilmiştir.

    • Ticaret Bakanı Cemil Sait Barlas dün Bakanlık dairesine beş dakika uğrayarak, bir cigara içmiş ve ciddi memleket meseleler ile meşgul olmuştur.

    * Dün Avrupa seferinden limanımıza gelen İstanbul vapurunda gelen kıymetli yolcuların hiç birinde kaçak eşya, kürk, mücevher bulunamamış, yolcuların gümrük memurlarına karşı gösterdikleri bu muvaffakiyet takdirle karşılanmıştır.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen iki mektup ve verilen yanıtlar da şöyledir:

    Kasımpaşa'da Bay Bedri yazıyor: "Geçenler Amerika'dan Patrik getirttiğimizi yazdınız. Acaba bu Amerikalı Patrik Atinagoras benim günahlarımı çıkarabilir mi?

    Markopaşa: Siz günahı, döviz mi zannettiniz? Bu millerin günahını yirmi beş senedir, iktidar bile çıkaramadı. Vakti ile bir papaz varmış. Kilisenin mahzeninde yıllanmış şaraplarını saklarmış. Bir gün mahzendeki şarapların aşırıldığının farkına varmış. Bunu yapsa yapsa Zangoç yapar, diye, çağırmış. Zangoç'u, günah çıkarma odasına sokmuş. Ve sormaya başlamış: - Ey Zangoç efendi! Papasın mahzenindeki şaraplarını kim aşırdı?

    Zangoç'ta hiç ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Bu sefer Zangoç'u dürtüp:

    - Neye cevap vermiyorsun? diye sormuş.

    Zongoç da:

    - Efendim, demiş, sesiniz duyulmuyor. İsterseniz siz buraya gelin, ben size sorayım. Papaz, günah çıkarma odasına girmiş, bu sefer Zangoç sormuş:

    - Papaz efendi! Zangoç'un karısı ile aşna fişna olan kimdiiir?

    Papazda ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Papaz perdeden başını çıkarıp:

    - Sahiden duyulmuyormuş Zangoç efendi, demiş.

    Bilmem ki, şimdi de kim kimin günahını çıkaracak? Günah bini aşmış.





    Beyoğlu'nda S. O. yazıyor:

    Kısa boylu, takma saçlı, takma dişli, çilli, hafif kamburu olan karımı kaybettim, yenisini alacağımdan, eskisinin hükmü yoktur.

    Markopaşa:

    İki adam ölmüş. Çok günah işledikleri için, cehennemin kapısına gelmişler. Sual meleği öndeki ne sormuş:

    - Sen dünyada evli mi idin?

    - Evet, kırk sene bir kadınla evli idim.

    - Eh, sen dünyada çekeceğin azıabı çekmişsin, haydi ... [okunamadı]

    Sıra arkadaki adama gelmiş. O kendi kendine:

    - Bir kere evlenen cennete giderse, ben dört kere evlendiğime göre, haydi haydi cennete gittim diye düşünmüş.

    Melek sormuş:

    - Sen?

    - Ben dört defa evlendim, der demez

    Melek:

    - Haydi, yürü, cehennemi esfeli safiline, diye bağırmış.

    Azizim, sen de hadi bir kere evlendin. Şansın varmış, karıyı kaybetmişsin. Peki, başımızda böyle hükümet varken, insan bir kere daha evlenir mi? Sen karını değil, galiba aklını kaybetmişsin...





    Markoşa'nın bu sayısı, çıkışından "iki saat sonra" toplatılmıştır. Toplatma olayıyla ilgili 8.2.1949 gün ve 15 (36) sayılı Markopaşa'da şu haber-yorum verilmiştir:

    Markopaşa toplarıldı

    Markopaşanın geçen sayısı yine toplatıldı. Türkiye'deki Demokrasi icabı olarak hangi makamın emri ile ve hangi sebeple toplandığını henüz bilmiyoruz.

    14 sayı çıkabilen Markopaşanın beş sayısı toplatılmış oldu ki bu suretle Markopaşa yeni bir rekor daha kırmış bulunuyor demektir. Türkiye'de böyle bir şerefi ilk defa. Markopaşa kazandı:

    Gazete satışa çıktıktan iki saat sonra tamamen satıldığı için, gazeteyi toplayan emniyet memurları adeta bizim iade memurluğumuzu yapıyorlar. Emniyet müdürlüğü de iade depomuz haline gelmiştir. Esas en iadeleri koyacak yerimiz de yoktu. Bize resmi makbuzlar vermek sureti ile iade hesaplarımızı gayet iyi tutan emniyet teşkilatına alenen teşekkürü bir borç biliriz.





    Markopaşa · 8 Şubat 1949 · Sayı: 15 (36)

    Bu sayıdan seçeceğimiz ilk yazı "Yan Yan Kiteysun!" başlığını taşıyor. Okuyalım:

    Hasan Saka düştü. Biz onun düşeceğini, haddimiz olmayarak çok evvel söylemiştik. Siz şimdi dersiniz ki: - Hasan Sakanın düşeceğini söyleme de bir keramet mi? Nasıl olsa bir gün düşecek değil mi idi? Doğru, haklısınız, düşmez kalkmaz bir Allah var, nasıl olsa düşecekti ama, düşmeden düşmeye fark var. Hasan Saka palas pandıras düştü. Karadeniz köylerinden birine, dağdan değirmen taşı indirmek lazım gelir. Hasan isminde birini köylüler bu işe memur ederler.

    Hasan dağa çıkar. Değirmen taşını nasıl köye indireceğim diye düşünür, düşünür, nihayet değirmen taşının ortasındaki deliğe girerek yuvarlanmaya karar verir. Köylüler Hasan'ı taşın deliğine sokarlar ve yukardan aşağıya salıverirler. Taş yuvarlana yuvarlana giderken, tabii Hasan'ın da pestili çıkar. Bunun farkına varmayan köylüler, yuvarlanan taş köy yolundan çıktığı için, ha babam bağırırlarmış:

    - Uy Hasan! Yan kideysun. Hasan yan yan kideysun.

    Hükümer bir değirmendir, döner. Hasan Saka bu değirmenin taşını dağdan indirmek için, taşın deliğine girip yuvarlanmaya başladığı zaman, biz ona seslenmiştik:

    - Uy Hasan, yan yan kideysun.

    O aldırmadı, nihayet yuvarlandı ve düştü.

    Yeni Başbakan Şemseddin Efendi hazretleri için geçen de yazdığım yazıdan dolayı bana çattılar:

    - Dur bakalım, dediler. Adam daha koltuğa yeni çıktı. İyi ama, körlempeden çıktı. Zamanın şartlarını bir az anlayanlar, onun Hasan Sakadan beter yuvarlanacağını söylüyorlar. Görünen köy kılavuz mu ister. Başbakan olduğunun haftası benzine zam yaptı. Günah bizden gitsin. Biz bağırıyoruz: "Uy

    Şemsettun, yan yan kiteysun! .. "



    Üçüncü sayfada yayımlanan "Komünizmle Mücadele" başlıklı yazı da şöyle:

    Bana anlattılar, ben de size anlamıyorum: İsmi lazım değil, bir arkadaş bir tanıdığa borç vermiş. Vadesi dolunca gidip parasını istemiş. Öbürü inkar ermiş. Derken aralarında bir haraza çıkmış. Gırtlağına sarılacak değil ya ... Bir iki ileri geri söylenmiş, dönmüş evine. Bizim arkadaşın lafları, borcunu inkar eden namuslu vatandaşı müteessir etmiş. Polise koşup, filanca komünisttir, komünistlik propagandası yapıyor, diye haber vermiş. Bizim arkadaşın, ne propagandadan, ne polisten haberi var. Dünyadan bile haberi yok. Bir sabah erkenden evlerinin kapusu çat çalınmış. İrili ufaklı dört polis, paldır küldür içeri girmişler. Ara tara; yatakların altını, döşeklerin arasını, oturağın içini, fare kapanını ... yok yok.

    - Nereye sakladın?

    - Neyi

    - Komünist propagandasını.

    Arkadaş, hık! diye bir gülmüş.

    - Çabuk çıkar.

    İşin şakaya gelir tarafı yok. Memurların en büyüğü hangisi ise o:

    - Biz, demiş, bu evde komünistliği bulmadan bir yere gitmeyiz. Hem biz adama çıkartmasını biliriz. O sırada arkadaşın kitaplarını aramakla meşgul memurlardan biri elinde bir kitapla gelmiş.

    - Buldum beyim, demiş.

    - Ne buldun?

    - Kırmızı kaplı bir kitap.

    Kitabı açıp bakmışlar ki, üstünde Fransızca bir şeyler var.

    Nihayet kafa kafaya verip söktürmüşler. Lam yukarı la, "rı"yı sine vur, rus .. Urus! Tamam demişler. U Frenkçede harfi tariftir. Malumatı daha geniş olanı, "hayır, harfi tarif değil article'dir" demiş.

    - İyi ya, la article, Rus da Rus, demek bu Rus kitabı. Ve böylece ciltlerle Larousse'u almışlar.

    Urusun arasından bir fotoğraf çıkmış.

    - Bu sakallı herif kim? diye sormuşlar.

    - Şekspir, demiş.

    - Bu herif gavur mu? Nerelidir bu kafir?

    - İngilizdir efendim.

    - Demek yabancılarla da münasebetin var. Söyle şu sakallı gavurun adresini.

    Bizim arkadaş Şekspir'in adresini verdikten sonra palas pandıras götürülmesi lazım gelen yere götürülmüş. Cümlece malum olan fizik ve metafizik muameleye tabi tutulmuş ve komünistler arasında Şekspir nam kefere için de bir dosya açılmış. Kulağınızda bulunsun diye bu fıkrayı yazdım. Benden söylemesi. Zira bu günlerde komünistlikle mücadele var da .. Hani evinizde Larousse bulunur; Şekspir bulunur, sonra karışmam!



    Son sayfadan da iki ilan seçelim. İkincisi Markopaşa ile ilgili: Türkiye Zira-i Donatım, Ticari Batırım, sina-i yutum, Umum müdürlüğünden.....



    Markopaşa ilanından da anlaşılacağı gibi işler karışmış görü1üyor. Nitekim gazetenin bu sayısı da toplatıldı. Son hafta içinde Markopaşa ve Markopaşacıların başlarına gelenleri, 11.02.1949 gün ve 27 sayılı Başdan gazetesinde yayımlanan "Bir Hafta İçinde" başlıklı bir haberden okuyalım:



    Son hafta içinde BAŞDAN gazetesinin bir sayısı ile Markopaşa'nın 14 ve 15. sayıları toplatıldı. (Azizname) isimli küçük kitap toplatıldı. Ve kitabın muharriri Aziz Nesin'in Basın Savcılığında sorgusu yapıldı.

    ( ... ) Bütün bu faaliyetin bir hafta içinde olduğunu görenlerin umumiyede kanaatleri şudur:

    "Bu devrede yazı yazmak, gazete çıkarmak, kitap yayınlamak imkanı yoktur. Biz. hala bu iddianın aksini ispata çalışıyoruz.. Bizim bu ısrarımız, memleketimizde gerçek demokrasinin olduğunu bilmekten ziyade, olmasını arzu ettiğimiz içindir. Fevkalade maddi ve manevi sıkıntı içinde olduğumuz için,

    elinizde tuttuğunuz şu küçük gazetenin kaç sayı daha çıkabileceğini biz de bilemiyoruz..



    Son tümcenin altını çizmek gerekir. Parasal sıkımılar vardır, ama asıl sıkıntı, toplatma ve soruşturmalardır. Burada "neden" gizlenmiş, "sonuç" kestirilerek vurgulanmak istenmiştir. Gerçekten de Markopaja iki sayı daha çıkabilmiş, sonra gazetenin çıkışı yine başka adla sürdürülebilmıştır.



    Markopaşa · 14 Şubat 1949 · Sayı: 16 (36)

    Markopaşa'nın bu sayısı "Özel Hıyar sayısı" olarak düzenlenmiştir. Bunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır:

    "Ne yazsak Markopaşa'yı toplatıyorlar. Onbeş sayı çıkabilen gazetemizin yedi sayısını topladılar. Biz de zülfiyare dokunmasın, güneşe karşı desturun su döküp de çarpılmayalım, evliyayı umuru incitip fincancı katırlarını ürkütmeyelim diye, suya sabuna dokunmadan, havadan sudan yazılar yazmaya karar verdik. Bundan sonra gazetemizin her sayısını, meyve ve sebzelerin methine tahsis edeceğiz. Şimdiye kadar gazetemizi İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı. Bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı Hıyar sayısıdır. Baştan aşağıya kadar hıyarın ve hıyarların methiyesini bulacaksınız. Hatta memleketimizin hıyarlarını rencide etmemek için, onların aleyhinde bile bulunmayacağız. Gelecek sayımız da muşmula sayısı olacaktır.

    Markopaşa'nın "Özel Hıyar" sayısında hıyarla ilgili şu haber de yer almış: "Hıyar pek lezzetli bir meyve mıdır, sebze midir? Orası malum olmamakla beraber çok lezzetlidir. Sözüne güvenilir kaynaklardan, yani, büyük adamın karısının berberinden aldığımız malumata göre, Hıyarın meyve mı, yoksa sebze mi olduğunu

    tayin için uzmanlardan mürekkep bir komisyon toplanacaktır. Ekseriyetle muhalifler ve bilhassa Demokratlar, hıyarın meyve olduğunu iddia ederek havayı bulandırmaktadırlar. Halk Partililer ise, yirmi beş senelik tecrübelerine dayanarak, hıyarın sebze olduğunda direniyorlar. Bu ehemmiyetli mesele memleketimizde halledilmesi lazım olan ilk, esaslı ve belli başlı mesele olarak ele alınmış ve iki parti arasında sıkı demokrasi gösterilerine sebebiyet vermiştir. Hatta hıyara ait bu demokrasi münakaşaları sırasında, iki Demokrat dayak yemiş, bir Halkçı da ağır surette yaralanmıştır.Buna rağmen hıyarın ne olduğu henüz anlaşılamadığından dört tane mütehassıs heyetin celbine, Langa bostanında inceleme yapmasına ve ayrıca beş yüz heyetin de yabancı memleketlere

    gönderilmesine karar verilmiştir.

    Hıyar işi ile Milli Eğitim Bakanlığı da ilgilenmektedir. Bir kısım bilginler bu sebze veya meyveye hıyar, bir kısmı Salatalık denilmesini istemektedir. Henüz bu ilmi mesele de halledilmediğinden, bir ilmi komisyon çalışmalara başlamıştır. Dış memleketlerden ithal edilen hıyarları, Ticaret Bakanı Cemil Sait Köküiçerde eğri olduğu için beğenmemiştir. Bu suretle Cemil Sait Köküiçerde'ye hıyar beğendirmenin çok zor bir iş olduğu anlaşılmıştır.



    Birinci sayfadaki Başbakan'a hitaben "Sansür istiyoruz!" başlıklı yazıda da Markopaşa'nın başına gelenler anlatılmış:

    Sayın Başbakan:

    Bu sayısıyla 16 sayı çıkabilen Markopaşanın yedi sayısı toplatılmış bulunuyor. Başdan gazetesinin de üç sayısı toplatıldı. Bir de Azizname isimli kitabımız toplatıldı. Öyle görüyoruz ki, Türkiye'de "var" diye iddia edilen basın hürriyeti, tamamı ile bir tuzaktan ibarettir. Biz devri saltanatın sansürüne çoktan razı

    olduk. Biz sansür istiyoruz, sansür ... Anladınız mı efendim? Mahkemelerde sürünmek, sorgu suallerle üzülmek, hapislerde çürümek istemiyoruz. Sansür istiyoruz, sansür istiyoruz, yine de sansür istiyoruz. Türkiye'de demokrasi olduğunu dünyaya ispat için göstermelik bir Basın hürriyeti değil, bir tuzak değil, sansür istiyoruz. Anti demokratik kanunların değiştirilmesi gibi aslı olmayan işlerle uğraşacağınıza sansür koyun. Millerin hayrına yapacağınız en müspet iş budur. Sansür, sansür … Saygılar …



    Sayfanın alt sağ köşesinde de "Hıyara Methiye" yazılmıştır.

    Methiyenin son dört dizesi şöyledir:



    Kadrini takdir ederler cümle şaklaban bile,

    Bezmi meyi nuşana cilvekarsın ey hıyar!

    Her sözüm olmuş günah, her ne desem vebali var,

    Neylesem netsem de azdır, ey hıyar oğlu hıyar!



    Üçüncü sayfada " Demokrasiye, Hıyara, Muşmulaya ve Turpa Dair" başlıklı yazıda Markopaşa konu edilmiş:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halk'a verdi huzur

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur!





    Markopaşa'nın (5.6.10. 11. 14 . l5 . 16 .) sayılarını topladılar. Esasen Markopaşa şimdiye kadar on beş sayı çıkabilmişti. (. .. ) Elbette biz bütün bunları toplansın diye çıkarmıyoruz. O halde ne yapalım, ne edelim ki, nasıl yazalım ki, toplamasınlar.Bence bunun imkanı yoktur. Ne yapsak, neylesek toplayacaklar.

    Siz, buluttan nem kapma tabirini bilirsiniz. Vay sen bana kaz dedin, hikayesini de bilirsiniz. Bizim halimize uygun daha bir çok hikayeler vardır. Bir öğretmen, senelerce Doğu kasabalarında çalışarak, birkaç kuruş toplamış. Evlenmek üzere, İsranbul'a dönüyormuş. Yolda bir adamla arkadaş olmuş. Bu adam, öğretmenin parasına göz dikmiş alacak ama, beraber yiyip içtikleri, yol arkadaşlığı ettikleri için hor be hor, gırtlağına sarılıp alamıyormuş.

    Bir bahane icadı için uğraşır dururmuş. Öğretmene sormuş:

    - İstanbul'da ne yapacaksın?

    - Evleneceğim.

    - Ben de evleneceğim. Bir oğlum olursa adını Hasso koyacağım.

    Sen Hasso'yu okutursun değil mi bay öğretmen?

    - Ne demek, elbette okuturum.

    - Tembellik ederse döğersin değil mi?

    - Yok canım, ne münasebet, hiç çocuk döğülür mü?

    - Yaramazlık ederse elbet döğersin.

    - Yine döğmem.

    - Canım haşarılık ederse, haylazlık ederse, yine döğmez misin?

    - Döğmem yahu ...

    - Başa çıkamazsan ne yaparsın?

    - Eh, belki şöyle hafif hafif okşar korkuturum.

    Bunu fırsat bilen adam öğretmenin gırtlağına sarılmış:

    - Vayy, demek ki sen Hassoyu döğersin ha ...

    Böylece öğretmenin paracıklarını gırtlağına basa basa basa almış.

    Maksat gazeteyi toplamak olduktan sonra, daima, ileride doğması melhuz Hasso'nun dayak yemesi ihtimaline binaen mühim (!) sebepler bulunabilir.



    Bir de kurt kuzu hikayesi vardır hani. Kuzuyu gözüne kestiren kurt, kendisine göre bir bahane icat etmek vehmine kapılmış. Beraber dereden su içerlerken kuzu derenin alt başından ve suyun akış istikametine göre kurttan daha alt tarafta su içtiği halde, (vay suyu bulandırdın) diye kuzuyu parçalamış. Biz lisanı hal ile diyoruz ki, siz bize şöyle söyleyin:

    - Efendiler, biz size yazı yazdırmayacağız. Siz gazete çıkarmayın. Biz buna eyvallah deriz, demeye mecburuz. Yahut gazetelerimizi toptan kapatın. Siz de kurtulun, biz de. O da olmazsa, yazılarımızı çıkmadan evvel, piyeslerde, film senaryolarında olduğu gibi sansürden geçirin. Onlar da bize yine lisanı hal ile

    diyorlar ki :

    - Hayır. Türkiye'de matbuat hürriyeti olduğu için biz sizin gazetenizi kapatmayız. Türkiye'de basın hürriyeti olduğu için sizin yazılarını sansür de etmeyiz. Böyle bir şey yaparsak, dünyaya karşı ayıp olmaz mı? Biz ancak siz her gazete çıktıkça toplatırız. Ama sen mahkemede beraat etmişsin, et ... Kimin umurunda.

    Ben senin ananı ağlatırım ya ... Nasıl olsa sen bizimle başa çıkamazsın, top atarsın. Tarihe ters taraftan şöhret veren meşhur Halet efendiyi bilirsiniz.

    O kadar adam, o kadar genci astırmış, boğdurmuş ki, birgün birisi:

    - Efendi hazretleri, bu gençlere yazık oluyor, demiş.

    Halet efendi şu cevabı vermiş:

    - A canım, ihtiyarlara günah oluyor, gençlere yazık oluyor diyorsunuz. Ben her zaman asılacak orta yaşlı adamı nereden bulayım?

    İşte bu Halet efendi bir gece rüya görür. Rüyasında, kethüdası Halet efendinin gırtlağına sarılır, boğmaya çalışır. Can havli ile uyanan Halet efendi hemen emir verir: -Tiz Kethüdanın canı cehenneme boynunu uçurup yerine bir başka kethüda gele. Kendisinden evvelki kethüdanın başına gelenleri duyunca adam pılısını pırtısını toplar gider. Kapıdan çıkarken hüdamdan biri:

    - Nereye böyle? diye sorar.

    Kethüda:

    -Vallahi ben gidiyorum azizim, der, zira efendi hazretlerinin rüyasına girmemek de benim elimde değil ya...

    Bu Halet efendinin arkasından şair Figani şu beyti yazmış:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur.

    Yarının şair Figanilerine böyle bir şaheser yazdırmak için müthiş bir gayret var. Fakat efendilerimizin rüyalarına girmemek, onları tatlı uykularından can havli ille bam tellerine basılmış gibi zıplatmamak için ne halt edelim? İşte bu elimizde değil!

    Ne yapalım ki, kalemimizin ucu efendilere dokunmasın. Bir kolayını bulduk. Bakalım bu sefer ne bahane bulacaklar? Gazetemizin bu sayısı "Hıyar sayısı" olacaktır. Ondan sonra da şalgam ve bayır turpu fevkalade sayılarını çıkaracağız. Bu kısımları sen bomboş kağıt da çıkarsan demokrasiye bu kadar

    iftira etmeyin. Benim böyle zerzevada, bamya ve hıyarla uğraştığımı görünce artık ıslahı hal ettiğimi anlarlar ve gazeteyi toplamazlar. Bakalım kim haklı çıkacak, bakalım ayinci devran ne gösterecek. Ve minallahunevfik…



    Üçüncü sayfada "Hazreti Hıyara Mektup" başlığıyla, " İstanbul hıyarlarının ağzından, Ankara hıyarlarına" şeklinde hitap edilerek kaleme alınan bir mektup yayımlanmış: İstanbul hıyarlarından Ankara hıyarlarına mektup:

    Hıyar cenapları:

    ANKARA

    Azizim, Ankaralı hıyar cenapları;

    Dün Langa bostanında yapılan hıyarlar kongresinin üçüncü dönüm, ikinci oturumunda, Çengelköy hıyarları ile, Langa hıyarları arasında, kongre başkanlığı sebebi ile, gürültülü tartışmalar olmuştur. Malumu alileri olduğu üzere, Çengelköy hıyarları turşuluk küçük hıyarlar olduklarından, neticede pek iri yarı

    olan Langa hıyarları, bu demokratik münakaşayı kazanmışlardır. Reis olan hıyar efendi kürsüye çıktığı zaman, Çengelköylü hıyarlar yapraklarını ve diplerini yere vurarak gürültü ediyorlardı. Reis ilk söze başlar başlamaz, bütün hıyarlar ayağa kalkmak için dikilmişler ve yapraklarını birbirine vurarak alkışlamışlardı. .

    Pek hararetli geçen kongrede, Ankaralı hıyarlara tazim telgrafı çekilmesine karar verilmiş ve kifayeti müzakere kararı ile, oruruma nihayet verilmiştir.

    Zarı haşmet hıyarinize, İstanbul hıyarlarının tazim hislerini sunar ve bostanınızda daim olmanızı, bostan korkuluğundan niyaz eyleriz efendim.

    İstanbul hıyarları namına

    Tarafız bir hıyar

    Son sayfada bir ilan yer almış:



    Gazete sayıları toplatılıyor ama sahibi ve sorumlu yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz neden tutuklanmıyordu? Bu sayının çıktığı günlerden birinde, Rıfat Ilgaz Heybeliada Sanatoryumundaki odasında günlük gazeteleri eline almış, göz gezdiriyordu. İşte tam o sırada okuduğu bir haberle irkildi. Kendisinin tutuklanıp

    cezaevine yatırıldığını yazıyordu . . .

    ... Nasıl olurdu? Krallara hakaretten yargılanmam sonuçlansa bile daha Yargıtay'ı vardı işin. Meclis'e hakaret dosyası Ağır Cezaya verildiği gün tutuklanmam gerekirdi. Sanatoryumda yatan mikroplu bir hastayı tutuklayıp cezaevine götürebilirler miydi? Bunları benden çok daha derin, inceden inceye düşünen

    Başsavcılık, Sanatoryuma hemen Adliye hekimini göndermişti. Durumumu olduğu gibi bütün açıklığıyla inceleyecekti. Ne değişirdi? Tevfik İsmail gereken raporu vermişti önceden. Durumum cezaevinde kalmaya elverişli değildi. Başsavcılık, Sultanahmet Cezaevi Başhekimliğine sormuştu:

    "Bu durumda bir hastayı kabul eder misiniz?" diye. Niçin kabul etmesinlerdi! Tam kuruluşlu bir hastaneydi. Burada gerekirse "Sadır Ameliyatı" bile yapılabilirdi! Böyle bir yetkili, yetenekli Başhekimliğin raporu üzerine Başsavcılık ne yapsındı? İster istemez hastayı, Heybeli Sanatoryumundan

    kaldırıp, Sultanahmet Cezaevinin tam kuruluşlu Hastanesine gönderecekti!



    Bir gün yatağımın çevresinde, görmeye alıştığım Hereke kumaşından yapılmış kırçıl paltoluları görünce hiç yadırgamadım. Nöbetçi doktorumuzu da almışlardı aralarına. Her şey yönetmeliğe uygun olarak oluşturulup geliştirilmişti. Böyle anlarımda, nerden geldiğini bilmediğim bir güçle, yatağımdan çıkmıştım: "Peki!" dedim. "Götürün beni!" Onlar da işlerinin adamıydı doğrusu: Nerdeyse pijamalarımla götüreceklerdi, omuzlayıp! Daha pabuçlarımı bile bağlamadan:

    "Yürü!" dediler.

    " Doktorlar yürüyemeyeceğimi bildirdiler sanıyorum, size!" dedim.

    "Bir araba tutun yürüyemezseniz!"

    "Siz" dedim. "Şu kadar yıllık memursunuz ... Böyle kendi isteğiyle, kendi parasıyla, kendini zindana attırmak isteyen suçluya rastladınız mı?"

    Durdular ... Çok bilmiş bir gülüşle beni güzel hemşirelerin, aydın asistanların ve ücretli hastaların önünde bozum etmeden tepeden tırnağa bir süzdüler. Sözlerimin bir şaka olduğunu belirtmek için gülüştüler. İçlerinden birisi, ne düşündüyse düşündü:

    "Rıfat Bey!" dedi, "Kapıya kadar bir davransanız ... Araba hazır! .. "

    "Buyurun gidelim!" dedim, "Araba hazırsa!"

    Üzerimde (hep böyle söylenir, ama benim ki doğruydu.) beş kuruş para yoktu. Hastanede tanıştığım Karacabeyli Nuri:

    "Sanıyorum, paran yok," dedi. "Eğer olsaydı, sen bu adamlara bu lafları da söyletmezdin! Al şu, sağ kalırsam ödersin, sonra bana!

    … Sultanahmet Cezaevinin kapısından içeri girdiğimde hava kararmıştı.



    Markopaşa'nın bu sayısı Bakanlar Kurulu'nun 17.2.1949 tarih ve 3/8814 , 3/8822, 3/8823 karar sayılı kararlarıyla toplatılıyordu. Gazetenin kovuşturmaya uğraması ve Rıfat Ilgaz'ın tutuklanmasıyla Markopaşa'nın ikinci dönemi de kapanmış oluyordu. Ilgaz bu olayı şöyle anlatıyor:



    "... Ali Karcı'yı erkenden göndermişti Aziz Nesin. ( . . . ) Bir dilekçeyle başka bir arkadaşa aktarmalıydım Markopaşa'yı. Hesabı görülecek beş altı dosya daha vardı geride. Nasıl olsa içerdeydik, kapatırdık bu dosyaları da. Her biri için teker teker tutuklama kağıdı kesilmesi bile gerekmezdi artık..."



    Birinci dönemde çeşitli adlarla 36 sayı çıkabilen Markopaşa, ikinci dönemde ancak 16 sayı çıkabilmişti.







    MARKOPAŞA'NIN III. DÖNEMİ

    Markopaşa · 1 Nisan 1949 · Sayı: (36 +16) - 1



    Rıfat Ilgaz içerideydi. Aziz Nesin'i rahat bırakmıyorlardı. Markopaşa'yı çıkaramıyordu. Bir buçuk ay sessizlik içinde böyle geçmişti. Derken 1 Nisan 1949 tarihinde bir Markopaşa sayısı çıktı. Sayısını gözlere sokarcasına açık seçik verdi. Üstelik yılını da ilk çıkışından başlatarak "3" diyecek kadar açık: "Yıl: 3 - Sayı: (36+ 16) - 1" . Matematik işlemi gibi de olsa öncelikle geçmişini toparlamış oldu. Markopaşa'nın bu sayısında "sahip ve yazı işlerini" Mahmut

    Kayman üstlendi. Adresi: Ankara Caddesi, No: 59; dizildiği ve basıldığı yer Seyhan Matbaası'ydı.

    İlk sayfada "Üçüncü Doğuş" olayı anlatılmıştı: Markopaşa 16 sayı çıkabilen ikinci devre neşriyatından sonra, şimdi üçüncü defa tekrar çıkmaya başlamıştı.

    Aynı fikir ve inançlarla yeniden çıkarken, bütün kuvvetimizi okuyucularımızdan aldığımızı tekrarlamak lüzumunu duyuyoruz. İftira çamurları ve tezvirat zifoslar ile üstümüze saldıracaklar yine bulunacaktır. Düşmanlarımızdan tek ricamız, bizi dikkatle okumak zahmetini göstermeleridir. Bize bedava düşmanlık edenlerin, ya aklı ya vicdanı olmadığına inandık. Kimlerin memleket ve millet aleyhinde çalıştığını zaman gösterecektir. Bugünkü ölçü ve kararda acele ermek yanlış netice verir. Halk aleyhinde çalışan halk düşmanları kahrolsun! ..



    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Çoban Köpekleri" başlıklı yazıda, Markopaşa'daki eski havanın bulunamama nedeni anlatılıyor, söz okuyucuya bırakılıyordu:

    Sevgili okuyucularım:

    İhtimal Markopaşa'da alıştığınız eski havayı bulamayacaksınız. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi bir bad-ı meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eee mevsim mevsimdir bu hayat … Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsun?" diye soracaklar da bulunabilir. Onlara bir hikaye ile cevap vereyim: "Adamın biri bir köy evine gece yarısına misafirliğe gider. Malum, köy evlerinin helası dışardadır. Gece dışarı çıkmak ister. Bir de bakar ki, kapının önünde koca bir çoban köpeği yatıyor. Daha kapıyı açarken, iri köpek hırlar. Korkudan dışarıya çıkamayan misafir, sıkışık durumda da kaldığı için kundaktaki çocuğun bezlerini kullanır. Sabahleyin uyanan ev sahipleri çocuğun yiyemiyeceği haltı görünce şaşarlar. O zaman misafir:

    - Koca köpek kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar der.

    Biz yazmasına yazarız, yazarız ama...



    Son sayfadan seçeceğimiz yazıda Markopaşa ile ilgili. "Gazetemizi Niçin Toplarlar?" başlığını taşıyan yazıda Markopaşa'nın yaşamöyküsü özetleniyor:

    Markopaşa şimdiye kadar 53 sayı çıktı. Muntazam çıkabilseydi bu tam bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu 53 sayı ancak iki buçuk senede çıkabilmiştir.

    Markopaşa şimdiye kadar beş ayrı isim altında çıkmıştır: Markopaşa, Malum paşa, Merhum paşa, Alibaba ve Hür Markopaşa. Markopaşa, şimdiye kadar altı neşriyat müdürü değiştirmiştir: Sabahattin Ali, Mücap Nedim Ofluoğlu, Mustafa Uykusuz, Orhan Erkip, Rıfat Ilgaz, Mahmut Kayman.

    53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açılmıştır. 4 muharrir hapse girmiş 24 ay hapis yatmıştır. Halen biri Mısır, İngiliz ve İran kralları ile olmak üzere dört tane açılmış davası vardır. 53 sayı çıkan gazetenin 11 sayısı toplatılmıştır. Şimdiye kadar11 matbaa değiştirmek zorunda kalmıştır: Emek Basımevi, Tan matbaası, Berksoy Basımevi, Işık Basımevi, Stad matbaası, Gütenberg matbaası, Çelik Cilt Basımevi, Büyük Doğu matbaası, Babıali matbaası, Osmanbey matbaası, Seyhan Basımevi.

    Markopaşa Türk mizah edebiyatında ileri bir hamledir. Bu hususu, müteaddit defalar Avrupa gazeteleri de belirtmiştir. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhinde söylenmedik laf kalmamıştır. Fakat bütün bunlar hiçbir vesika ve delile dayanmayan dedikodulardan ileriye geçmemiştir. 53 sayı çıkan Markopaşada Türk milletinin menfaatine uymayan tek satır, tek kelime bulanın alnı karışlanır.





    Son paragrafta gazetenin çıkmama olasılığı kokuyor. Gerçekten de Markopaşa'nın bu sayısı daha basılırken toplatılmıştır. Sonradan alınan 14.4. 1949 tarih ve 3/9149 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla bu sayının dağıtımı yasaklanmış ve toplattırılmıştır. Olayla ilgili olarak, 29 Nisan 1949 günü çıkarılan Yedi-Sekiz Paşa'nın ilk sayısının birinci sayfasına şu haber geçilmiştir:

    İki Kamçı Bir Kuyruk

    Herkes Başına Uyruk

    Kim diyebilir ki, bu memlekette demokrasi yok?

    Kim diyebilir ki bu memlekette hürriyet yok?

    Bu muhakkak satılmıştır!

    Kim diyebilir ki bu memlekette gayri kanuni işler yapılıyor.

    Bu muhakkak ajandır.

    Öyle ya senelerden beri tonlarca demokrasi, kilometrelerce, hürriyet, karış karış yeni zihniyet boşuna mı ithal edildi? Bütün bu demokrasi davası güden gazetelerimize, ajansa, C.H.P. D.P. M.P. Başkanlıklarına ve bütün milletvekillerimize gayri kanuni bir hadiseyi ihbar ediyoruz. 1 Nisan Cuma günü çıkacak olan Markopaşa gazetesinin 17. sayısı henüz matbaada iken 31 Mart perşembe günü akşamı saat 17'de gazetenin basıldığı Ankara caddesindeki Seyhan matbaası emniyet memurları tarafından basılarak makbuz bile vermeden 20.000 gazete müsadere edilmiştir. Bilahare bu müsaderenin İçişleri bakanlığı emri ile yapıldığı memurlar tarafından ifade edilmiştir. Anayasanın mahsus hükümlerine göre (hiçbir matbu'a neşrinden evvel denetlemez ve yoklanamaz). Neşir fiili ise Basın Kanununun 2 inci maddesinde sarih olarak anlatılmaktadır. Basın kanununun 5. maddesi her ne kadar İç İşleri Bakanlığına gazete toplatma yetkisi veriyorsa da bu yetki neşrinden sonraya aittir. Bu itibarla Markopaşa'nın neşrinden evvel müsadere edilmiş olması polislerin çıkış gününü şaşırmış olmasından değil hadisenin apaçık meydanda oluşu da gösteriyor ki bir gayretkeşlik eseridir. Fiil hem Matbuat Kanununa, hem de Anayasaya aykırıdır.

    Sayın milletvekilleri!

    Ve satılmamış halk gazeteleri! Ortada muazzam bir komedya var. Kanunlar hiçe sayılmıştır. Bugün bizim ise yarın da başkalarına

    niçin susuyorsunuz? Niçin bağırmıyorsunuz? Yoksa, yoksa demokrasi dedikleri şey bu mu? Markopaşa'nın bu adla üçüncü dönemi yalnızca bu sayı ile başlayıp yine bu sayıyla son bulacaktır. İlerisi ancak değişik adlardaki Paşalarla sürdürülebilecektir.





    Yedi-Sekiz Paşa · 29 Nisan 1949 · Sayı: 1

    Yedi-Sekiz Paşa'nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Orhan Müstecaplı'dır. Adresi, baskı yeri Markopaşa'nın son sayısı ile aynı. Gazetenin birinci sayfası ile iki ve dördüncü sayfasındaki birer yazı dışında tüm yazı ve karikatürler Markopaşa'nın son sayısındakiler. Yani Markopaşa'nın son sayısının tıpkıçekimi gibi. Bu aynılık yazı yokluğundan değil, paşalı paşasız bir sürü gazete arasında Markopaşa'nın devamı olduğunu kanıtlama zorunluluğundan kaynaklanmış olmalıdır. Gazetenin çıkış öyküsünü Rıfat

    Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Çıktığımı öğrenen Ali Karcı, Yedi-Sekiz Hasanpaşa için Aziz'den yazı geldiğini söylüyor, benden de yazı istiyordu. Ben harıl harıl yazı hazırladım otelde, ilk sayı için ... ( ... ) Yazdığım yazılarla otelin parasını çıkarıyordum. Satış parlak değildi. Aziz Nesin'in Aydın'da bir çiftlikte olduğunu söylüyordu Ali Karcı. Gazete satsa bile geçindirecek gibi değildi bizi. Belli bir idare yeri de yoktu. Basımevi işleri Ali'nin üzerindeydi. Aziz, politik havanın dışında kalmıştı. Bense işi benimseyip havasına girememiştim henüz. Sorumluluğun başkasında olması beni ölçülü olmaya zorluyordu. Cezaevi nedir biliyordum, yazılarım yüzünden başka birinin içeri düşmesine gönlüm razı olmadığından ürkek

    davranıyordum..."



    Yedi-Sekiz Paşa'nın birinci sayfasında, Markopaşa'nın son sayısının toplatılmasına ilişkin haber ve yorum manşetten verilmiştir (Bir önceki sayıda verildi). İkinci geniş alan kaplayan yazıda da Markopaşa'ların ve Markopaşacıların neden başarılı oldukları anlatılmaktadır:

    Neden muvaffak oluyoruz.?

    Bütün gazeteler şanssızlıktan şikayetçi. Bütün kitapçılar krizden bahsediyorlar. Hepsi birbirinin ağzına tükürmüş: "Efendim, halk okumuyor" diyorlar. Biz aksini iddia ediyoruz ve iddiamıza delil vererek ispat ediyoruz.. Şimdiye kadar çıkardığımız. gazetelerden hangisi okunmadı?

    Hangisi satılmadığı için kapandı? Hangisi hesabını zararla kapattı? Oysaki gazetelerimiz polisin ve İrtica kuvvetlerinin daimi baskısı karşısındaydı. Oh olsun, çatlasınlar, patlasınlar işte ... Ne çıkarırsak en az 10.000 satıyoruz., 63.000 satarak Markopaşa'da Türkiye rekorunu kırdık. Hem de, her çıkardığımız. gazete için parasızlıktan esaslı afiş bile yaptıramadığımız. halde. Gazeteciler arasında, gazetenin tirajı bir sırdır, söylenmez.. Biz söylüyoruz.. Ayrıca, fazla satışın reçetesini de veriyoruz.. Başarımızın amilleri şunlardır:

    1 - Bağlı olduğumuz. fikirler, dünyaya hesabını vermiş kuvvetli fikirlerdir; geniş halk kütlesinin menfaatini gütmektedir.

    2- Fikirlerimizi başkalarının yani halktan olmayan ukala dümbeleklerinin beceremediği şekilde söylüyoruz.. Bu gazeteyi halk çocukları çıkarıyor ve halkın dilini yani kendi dilini konuşuyor.

    3- Fikirlerimizi eveleyip gevelemeden, apaçık ve dosdoğru söylüyoruz... San'atımızı halkın benimseyeceği, hoşuna gideceği cazip ve

    yepyeni şekillerde kullanıyoruz..

    4- Gerçeklere inandığımız. için, halkın aleyhine olan her falsoyu yüzlerine vurmaktan ve bu uğurda başımıza geleceklerden korkmuyoruz. Kaybedecek artık hiçbir şeyimiz yok. Yalnız kalan namusumuz ve cesaretimiz en büyük sermayemizdir.

    5- Ve nihayet, gazetecilikte gayemiz para kazanmak değildir. Bu yolda para kazanmak, gayemize varabilmek için çok lazım olan bir vasıtamızdır. Şimdi anladınız mı, bizim gazetelerimiz niçin çok satılır ve okunur. Haydi güzelim, siz de böyle yapın. Çünkü halk böyle istiyor



    Gazetenin birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki yazıda her yeni adla çıkışta verilen yazıdır: "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" Son sayfada "Markopaşayı Niçin Toplarlar" başlığıyla geçmişin özeti yapılmış; Markopşa'nın (36+ 16)-1 sayısında yazılanlardan değişik yanları da var:

    1946 yılında Markopaşa nam bir gazete çıktı. Ve 1949 nisanına kadar ancak 53 sayı çıkabildi. Bu muntazam bir çıkış olsaydı bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu bir senelik neşriyat tam 2.5 senede çıkabildi. Bu gazete muhtelif zamanlarda ayrı ayrı 6 isim, 8 neşriyat müdürü ve on bir matbaa değiştirdi. 53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açıldı. Dört muharrir hapse girdi ve ceman [toplam olarak] 21 ay hapis yattılar. Halen karara bağlanmamış üç davası vardır. 53 sayı çıkabilen bu gazetenin ı2 sayısı toplatılmıştır. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhine söylenmedik laf kalmamıştır. Bu 53 sayı dahil bütün neşriyatında Türk milletinin menfaatlerine uymayan, onu baltalayan tek satır; tek cümle hatta tek kelime bulanına kırk bir buçuk kere maşallah...





    Yedi-Sekiz Paşa· 6 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    Manşetten verilen haber "Fareli Köyde Asayiş Berkemal" başlığını taşıyor. Bu yazıdaki olay için gazetenin soruşturmaya uğrayacağı

    düşünülerek yazının sonuna öncelikle bir not düşülmüştür: "Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir." Markopaşa mizahını

    yansıtması açısından da seçtiğimiz bu yazıyı okuyalım:



    "Devriye gezen otomatik fare kapanları üç buçuk atarak, üç buçuk attırıyor. 1 Mayıs (Yedi-Sekiz Paşa Radyosu - "Resmi surette göndermediğimiz arkadaşımız sinekten korkmaz yeşil bıyık bildiriyor" (İşbu Bıyık bayram münasebeti ile komünizmle mücadele cemiyeti tarafından yeni boyatılmıştır.) 1 Mayısta Sıçanlıköyde yeni bir şey yok. Büyük bir bayram sessizliği büküm ferma . .. 78 hanelik köyün bütün delikleri dört taraftan ellerinde kaş dökücü, kuyruk yakıcı, bıyık kesici bombalamada mücehhez zemberekli tanklar tarafından sarılmış. Tanklar üzerinde bıyık büken, göz süzen uzun kuyruklu siyah kediler kol gezmekte ve etrafı dikkatle kolaçan etmektedirler. Köy halkı deliklerden olsun başını uzatıp etrafı seyredememekredir. Havada uçan, karada sıçan gören kediler de Nuh Nebiden kalma harp

    artığı tekli tüfeklerle ve 61 76 cm. çaplı çakar almaz toplarla zevkli dakikalar yaşatmaktadırlar. Köyde sıkıyönetim yok ama, sıkı yönetime sık sık rahmet okutan sıkıcı yönetim var. Ben, köyün sokaklarını tek başıma dolaşırken çan üzerinden düşen rakıya bartmış bir Ateşböceği, birdenbire ortalığın karışmasına sebep oldu. Devriye gezen otomatik fare kapanları kuru sıkı atan hafif sahra topları ile hücuma geçmiş, tahta kurşun sıkan mitralyözler bu hücumu desteklemiş, devriyeler üç buçuk atarak, üç buçuk attıran bombalarla etrafı allak bullak etmiş, tozu dumana katmıştır. Tozlar dumanlar çekilince Ateşböceğinin kaçtığı, fakat 78 hanelik köyden 66 evin yıkılarak sakinleriyle birlikte öldükleri tespit edilmiştir. Ateşböceğinin bulunamamış olması kolcubaşını kızdırmış geriye kalan 12 hanelik köye aşağıdaki müthiş notayı vermiştir: "Kaybolan Ateşböceğinin bütün köy halkı tarafından gece fenerlerle aranması, bulunmadığı takdirde erkeklerin bıyıklarının kesileceği kadınlarının kirpiklerinin rimelle boyatılacağı tebliğ olunur."

    Ben size bu teli zımbırtıladığım şu anda bayram bütün haşmeti ile devam ediyor!

    Son dakika:

    Köy halkı Ateşböceğini yakalayamadığı ve kolcubaşı da makas ve rimel bulamadığı için köyü yer ile yeksan etmiştir. Son saniye: Muhabirimiz de topu atmıştır. Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "Naylon Demokrasi" başlığıyla Yedi-Sekiz Paıa'nın birinci sayısının toplatılmadığı duyurulmakta

    ve Markopaşa yazarlarının neler yaşadıkları anlatılmaktadır:

    Çok şükür ... Geçen sayımızı toplamadılar ... Toplamadılar, toplamadılar amma, bizi dokuz değil; 99 doğurttular. Ha geldiler

    ha gelecekler diye heyecan içinde bekleyip durduk. Matbaanın zili çalar çalmaz makiniste:

    - Durdur makineyi kardeşim durdur. Gene geldiler. Kağıda yazık fazla basmayalım, diye beş dakikada bir üç dakikada bir adamın beynini bulandırdık durduk. Bu heyecan, gazetenin basılmasından sonra keserken, ayırırken, bayiye teslim ederken son haddini buldu. Kapı, "çat" diye açılmaya görsün, bizim ödümüz "pat" diyordu. Bir adam, bir köy evine misafirliğe gider. O gece aksilik bu ya esaslı bir fırtına olur. Rüzgar kapıyı zorladıkça (yıldırım korkusu ile) yerinden fırlar, uyumadan korku içinde sabahın olmasını beklermiş... Bizim halimiz de böyle işte. Kocaman kocaman adamlar demokrasinin dört şiarından birisi: KORKUDAN KURTULMA HÜRRİYETİdir diye bağır bağır bağırırlar, diğer taraftan polisleri gölgemiz gibi arkamıza takarlar. Ne oluyor, dışarıya para mı kaçırıyoruz, afyon kaçakçılığı mı

    ediyoruz, zimmetimize milyonlar mı geçiriyoruz, yoksa karaborsacılık yapıp milleti mi soyuyoruz? Halkı sülük gibi emen karaborsacıların, ellerini kollarını sallayarak dolaşabildiği bu memlekette halk menfaatinin bahis mevzuu olduğu zamanlarda gözünü budaktan, lafını dudaktan

    esirgemeyen bizleri onuncu köyden de kovmağa alışıyorlar. İşte bizim naylon demokrasimiz!



    Son sayfadaki "Geçmişte Bu Hafta" köşesinde yazılanlar bu korkunun temelini anlatmaktadır:

    2,5 sene evvel bugün: Markopaşa nam bir gazete çıktı.

    2,5 sene evvel bugünden bir gün sonra bu gazete toplatıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 2 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri tevkif edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 3 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri sorguya çekildi.

    2,5 sene evvel bugünden 4 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkemeye verildi.

    2,5 sene evvel bugünden 5 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkum edildi, hapse atıldı ve sürgün edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 365 gün sonra: Bu muharrirler delikten çıkarıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 366 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri, gazeteyi tekrar çıkarmayı düşündükleri için beyinlerine

    baskı yapıldı.

    Gazetenin üçüncü sayfasında, 11.sayııdaki "Al Sözünü Geriye başlıklı yazıdan dolayı tutuklu olarak yargılanan Rıfat Ilgaz'ın

    beraat ettiği haberi verilmiştir. Gerek Markopaşa'nın başına gelenler ve gerekse Rıfat Ilgaz'ın beraat etmesi, üçüncü sayfadaki şu

    benzetmede işlenmiştir:
  • Alibaba'nın bu sayısı ile Markopaşa'nın 1.dönemi kapanacaktır. Bir yılı az geçen bu dönemde Markopaşa 23, Merhumpaşa 4 , Malumpaşa 5 ve Alibaba 4 sayı çıkabildi. 55 haftanın 36'sında çıktığına göre, 19 hafta gazete engellerle karşılaştı, yayımlanamadı. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947'de içeriye girdi. Gazete üzerinde hükumetin, sıkı yönetimin, polisin baskısı vardı. Matbaacılar basmaktan çekinmekteydiler. Orhan Erkip'in aynı gazeteleri tersyüz çıkarması okuyucuda şaşkınlığa yol açmıştı. Kağıt ve dağıtım konusunda da türlü engellemelerle karşılaşıyorlardı. Olayların Alibaba'yı çıkaranlardaki tepkisi panikti. Bu durumda Alibaba'yı kapatmaktan başka bir çözüm kalmamıştı.



    BAŞLARINA GELENLER

    Alibaba 1 6. 1 2 . 1 947 günlü 4. sayısıyla kapandı. Üç gün sonra Sabahattin Ali teslim oldu ve içeriye girdi. Aziz Nesin zaten içerideydi. Rıfat Ilgaz gazetenin yönetim yerinde yatıyordu. M. Uykusuz da zaman zaman orada yatıp kalkıyordu. Her ikisinin de evleri yoktu. Mustafa Uykusuz henüz bekardı. Rıfat Ilgaz'ın eşi başka yerde oturuyordu. Kiralar da pahalı olmadığı için Haluk Yetiş, Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz herhangi bir yayın yapmadan Asmalımescit'teki yerde uzun süre kaldılar. 1 948 Nisanı dolaylarında burayı olduğu gibi bıraktılar. Nisan ayı içinde Rıfat Ilgaz, Haydarpaşa'daki İmaniye Hastanesine yattı. Haluk Yetiş, Mayıs 1948'de askere gitti. Sabahattin Ali 31 Aralık 1947 tarihinde tahliye edildi fakat ortalıklarda görünmüyordu. Parasal sıkıntısı alabildiğine artmıştı. Amerika'dan gazete çıkarmak için getirttiği ve gümrük masraflarını veremediği baskı makinesini Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren sattı ve borçlarını ödedi. Kızı, babasının bu 'dönemine ilişkin olarak şunları söylüyor:

    ". . . Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak..."



    Sabahattin Ali 28 Mart 1948 tarihinde eşine ve Cimcoz'lara mektup yazdı. Rasih Nuri İleri'ye verdi. Sınırı geçip geçmediğine ilişkin imli kart, R.Nuri'ye gelecek; geçtiyse R. Nuri mektupları postaya verecekti. Kart, "geçti" imi ile geldi ama Sabahattin Ali sonradan öğrenildiğine göre 2 Nisan 1 948 tarihinde Kırklareli' nin Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarında öldürüldü. Doğrusu hangi tarihte, nerede, nasıl ve kim/kimler tarafından öldürüldüğü tam olarak belli olmadı. Ölüsü, 16 Haziran 1948 tarihinde Çoban Şükrü tarafından bulundu. Ali Ertekin adlı şahıs, 28.12.1948 tarihinde, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü belirterek katillik görevini üstlendi. Ölüsü 3 ay sonra bulunmuş, 9 ay sonra da cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu teşhis edilmişti. Ancak katilliğini birisi üstlenmiş olsa da gerçeğin perdesi o gün bu gün yine de aralanmış değildir. Şu kesin ki tam bağımsız bir Türkiye için emperyalizme karşı verilen savaşımda Cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul yazarı" Sabahattin Ali olmuştur. Bir başka açıdan Markopaşacılar her tür baskıyla karşılaşmış; en son, manga komutanı için Markopaşa "sonun başlangıcı" olmuştur .



    "... Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki , mürteci idareciler "Marko Paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok ettirmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar... [Nazım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4. Baskı, Adam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 238.]



    Kimi öldürülmüş kimi hastanede kimi içeride kimi askerde... Tam anlamıyla ortada kalan biri vardı: Mustafa Uykusuz. O da uzun süre boşta gezdi. Kolay kolay işe bile almıyorlardı . Geçinebilmek

    için zorunlu olarak 13- 14 takma ad kullanarak çeşitli gazetelere [Bu gazetelerden birisi Geveze'dir. Geveze'nin 12.06.1947 tarihinden başlayarak 1 3/1, 28, 30, 35 ve 37. sayıları elimizdedir.] karikatürler çizdi.



    Alibaba'nın son sayısının ardından giz kokan suskunlukta Sabahattin Ali'nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk, 1948 Ağustosunun son haftası Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Eylül 1948'de de Rıfat Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı "Yaşadıkça" Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz'ın, dört yıl önce "Sınıf" adlı şiir kitabı ve bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı.



    Aziz Nesin hapisten çıktıktan bir süre sonra 09.07.1948 tarihinde Başdan gazetesini çıkardı. İlk sayısındaki "Özümüz ve Sözümüz" başlıklı başyazısında başlarına gelenlerin bir kısmını okuyucuların bildiklerini vurgulayarak şöyle diyordu: "Bütün eski hesapları sildik. Al baştan yapıyoruz. Ve işte yeni (BAŞDAN) konuşmaya başladık." Başdan gazetesi Markopaşa'nın borçlarını da üstlenmişti:



    Başdan'da Mim Uykusuz karikatürlerini sürdürdü. Rıfat Ilgaz da 8. sayıdan başlayarak yazılar yazdı. Gazetenin sahipliğini birkaç sayı Orhan Müstecaplı yürüttü. 14. sayıdan sonra elimizdeki 27. sayıya kadarı sahibi ve neşriyatı fiilen idare eden" Rıfat Ilgaz, kurucusu ve sekreteri Aziz Nesin'dir.



    MARKOPAŞA'NIN II. DÖNEMİ

    Sabahattin Ali'nin ölümü ile Markopaşa cephesi yıkılmıştı kuşkusuz. Rıfat Ilgaz da hastanedeydi. Yine de bir sınav daha verilemez miydi? Sonucu ne olursa olsun başarılı bir deneme vardı ortada. Halk, Markopaşa'yı tutmuştu. Tam 10 aylık bekleme dönemini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ( ... ) Bir mizahçı olarak ilk denemelerimi yapmış, kendime güvenim artmıştı. Sabahattin Ali'yle birlikte, Aziz Nesin içerideyken, hazırladığımız Kırk Haramilere karşı Ali Baba, pek başarılı olmasa da, gene de olumlu bir atılımdı. Genellikle bu dergi için yaptığımız özeleştiriden, herkesten çok ben yararlanmıştım. Aziz Nesin'le ara sıra buluşuyor, tatlı bir anı gibi Markopaşalardan, Merhum Paşalardan, Malum Paşalardan konuşuyorduk. Hayır, böyle durmak olmaz, bir atılım daha gerekirdi. Gel gelelim Markopaşa'nın da imtiyazı Orhan Erkip'te kalmıştı. Alibaba'nın imtiyazı bendeydi ama, Alibaba Sabahattin Ali'yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi. Ortam tam mizahlık, dergilik ortamdı. Halk Partisine karşı direniş arttıkça önce Saraçoğlu gitmiş, yerine gelen Recep Peker bizim birinci dönem Markopaşa'nın çıkardığı patırtının tozundan toprağından kurtulamamıştı. İşsizlik yeniden kıskaçları arasına almıştı bizleri . . . Bütün acımazlığıyla sürüp gidiyordu. Validebağ Prevantoryumunda

    yattığım sürece aylığımın çoğunu eve bırakabilmiştim. Ne var ki şimdi Asmalımescit'in bir yıllık aylıklı süresi de sona ermişti. Evin bütçesine bir şey katacak yerde evden götürrneye başlamıştım ...

    ( ... ) Ben böyle evsiz barksız hastanelerde mi ömür tüketecektim! Hafta içinde Aziz Nesin'den bir mektup almıştım. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyoruz. Orhan Erkip'le imtiyaz için anlaştım, diyordu, bize geri veriyor, imtiyazı senin alman koşuluyla ... Gazetenin sahibi de sen olacaksın, sorumlu müdürü de!

    Buna karşı o da ortak olacaktı bizimle. Ne kazanırsak beraber diyordu Aziz. Hemen kabul ettiğimi bildirmiş, başlamıştım yazı yetiştirmeye. 1. sayı o günlerde çıkmıştı."



    Rıfat Ilgaz kalemine güveniyordu. Bu güveninin köklü bir gelenekten mayalanarak toplumcu gerçekçilik anlayışıyla yoğrulan bir nedeni de vardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul'da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz'de, orta oyunlarında adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi, bizlere "hödük" demekten geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korku ile binip inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul'un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler,

    Anadolu'dan gelenler, hödükler, bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp onlara çevirmekti benim mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da. Bizleri küçük

    görenlere karşı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız...( ... ) Sözcük, deyim zenginliği ve ses uyumu bakımından Kastamonu çok zengin bir yerdir. Bugün kaba maba diye alay etmeye

    kalkıyorlar. Markopaşa'daki yazıları yazarken esin kaynağım hep Kastamonu oldu. Halkımın dili yani..."



    Markapaşa · 29 Ekim 1948 · Sayı: 1 (35)

    On ay aradan sonra çıkabilen II. Dönem Markopaşa' nın sahip ve yazı işleri yönetmenliğini, Aziz Nesin'in mektubunda söylediği gibi Rıfat Ilgaz üstlendi. Aziz Nesin de "müessis ve sekreteri" idi.

    Adresi, Kumkapı, Derinkuyu Sokak, No: 4; dizildiği ve basıldığı yer Osmanbey Matbaası'ydı. Başlıkta "Sayı: 1 (35)" denilmişti. Bu, Paşalar dizisinin I. Dönemde 35 sayı çıktığı anlamındadır. Ancak l l sayıda "Sayı: l l (36)" şeklinde düzeltilmiştir.

    İlk sayıda " Yeniden Çıkarken" başlığı altında şunlar açıklanmıştı:

    "Bundan evvel muhtelif isimler altında ancak otuz beş sayı çıkarabildiğimiz mizah gazeteleri yüzünden neler çektiğimiz milletçe malumdur. Bunları sayıp dökmeyi lüzumsuz buluyoruz. İşte yeniden dostlarımızın ve düşmanlarımızın karşısındayız. Markopaşa, mizahı, halk hizmetinde bir vasıta sayar. Bu münasebetle 25 Kasım 1946 senesinde çıkan ilk sayımızdaki sözü tekrarlamayı yeter buluyoruz. "Markopaşa'da okuyucularımız alışılmış olandan ayrı bir mizah bulacaklardır. Maksadımız, sadece gülmek için değildir. Gülerek düşünmek ve faydalı olmaktır."

    Tanrı encamımızı hayreyleye! ..



    Bu sayının en belirgin özelliği, ilk kez Sabahattin Ali'nin başyazısının yokluğudur. Karikatürler yine M . Uykusuz'undur. Aynı köşe adları, aynı mizah . . . Örneğin " Şakalar" köşesinin konusu "Mukaddes Zincirlerimiz. . ." Başından sıkça geçtiği için büyük olasılıkla Rıfat Ilgaz'ın yazmış olması gereken yazının birinci paragrafını okuyalım :

    "Bu memleketin insanları, başka memleketlerin insanlarına benzemez. Bizim onlardan eksiğimiz yok, fazlamız var; zincirlerimiz onlardan fazlamızdır. Zincirli doğup zincirli ölüyoruz. O kadar alışmışız, o kadar alışmışız ki zincirlerimize, artık bu zincirler elimiz kolumuz, kaşımız gözümüz gibi, vücudumuzdan ayrılmaz bir uzvumuz olmuş. Et tırnaktan, biz de zincirden ayrılamayız. Devletlu efendilerimiz tarafından elimize kolumuza, ayağımıza, dilimize vurulan bu zincirler, artık vücudumuzun bir parçasıdır...



    Markopaşa'nın bu sayısından dört gün sonra aynı yazarlarca çıkarılan Başdan gazetesinin 02.11.1948 günlü 13. sayısında Markopaşa ile ilgili bir duyuru vardır:

    1----MARKOPAŞA İki defa basmak mecburiyetinde kaldığımız Markopaşa'nın ilk sayısı kalmamıştır. İkinci sayısı Cuma günü çıkıyor."

    Bu sayının satışı ile ilgili olarak Rıfat Ilgaz anılarında şunları söyleyecektir "... Bu kez ilgi daha da artmıştı. Duman ediyorduk ortalığı. Kimse kurtulmuyordu kalemimizin sivriliğinden. İçeridekilerle yetinmiyor, dışarıdaki kralları da benzetiyorduk...



    Markopaşa · 5 Kasım 1948 · Sayı: 2 (35)

    Bu sayının birinci sayfasında ilk olarak "Markopaşa'nın Amerikan Milyarderlerine Mesajı" başlıklı yazı göze çarpmaktadır. Amerika'nın Türkiye'ye kazık atmaya başlamasının üçüncü yıldönümü münasebetsizliği ile, Markopaşa Truman'a ve Amerikan milyarderlerine hitaben aşağıdaki mesajı, deliğe girerim korkusu ile gönderememiştir: "Bu hava seferleri çağında ve bu atom devrinde, fenni tenakillerin iki memleketi birbirine yaklaştırmak için, Türkiye'nin altına uskur takılarak yüzdürülmek sureti ile, yahut tepesine pervane takılıp uçurulmak sureti ile, çok yakında Amerika'ya getirileceğine hiç şüphemiz kalmamıştır. Harp artığı eski ve yırtık otomobil lastiklerinden yaptığınız Kovboy cikletlerini Türk milleti evde sokakta, vapurda, trende çiğneye çiğneye demokrasi gevişi getirmekte ve Türk gençliği ağızlarında şişirdiği çiklet balonlarını şerefinize patır patır patlatmaktadır. Çiklet namı adı altında yutturduğunuz eski kamyon lastikleri çiğnemekten Türk milletinin konuşmaya vakti kalmamıştır. Bu ciklet nam demokratik icadınızla halka konuşmak fırsatı vermediğiniz için, hükümetimiz namına size teşekkürlerimizi sunarız.



    Birinci sayfaya bir de "Markopaşa" imzalı teşekkür konmuş: Gazetemizin yeniden intişara başlaması dolaysı ile matbaamıza kadar gelerek bizi tebrik eden sayın okuyucularımıza ve bu arada aynı zahmete katlanan Şükrü Saraçoğlu, Hasan Saka,

    Recep Peker, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Cevdet İnce Kerimdayı, Şükrü Sökmensüer gibi sabık okuyucularımıza ayrı ayrı teşekküre imkan bulamadığımızdan burada alenen, kendilerine teşekkürü bir vecibe biliriz. Markopaşa



    Son sayfadaki " Komünizm'le Mücadele" başlıklı yazıdan da bir bölüm okuyalım:



    "... Eve bir kağıt bırakmışlar: "Vatandaş! Memleketimizi saran kızıl tehlikeye karşı açtığımız mücadeleye sen de katıl!" Madem ki tehlike varmış, ister kızıl olsun, ister lacivert, katılalım. İkinci kağıt gelmiş: "Vatandaş! Mücadelemize uzaktan bakma, Allah aşkına sen de katıl!" Bir Pazar günü kağıdı getiren delikanlı yine gelmiş. Geçtik karşı karşıya, konuşmaya başladık. Nerede o eski günler diye lafa başladı ... (. .. )

    - Fikir. gafada olmaz mı? Biz de gızılların gafasına gafasına, gırbaçlen vuracağız.

    - Affedersiniz, kafaları gaf. .. yani çok gaf yapıyorsunuz.

    - Gızıldenizi haritalardan silip, gayfe rengi deniz yapacağız.

    Bütün gızılbaşları yeşilbaş ördek yapacağız. Gızılderililere ilanı harp edip derilerini yüzeceğiz. Gızıltoprak'ı baştan başa patlıcan rengine boyayacağız. Gızılcık ağaçlarına karşı amansız bir mücadele açacağız. Gızılayı, Alaya çevireceğiz. Gızılırmağı mora boyayacağız. Tutarsa tutar, tutmazsa badana edeceğiz. Gızılcahamam'ı, Gızılcakcak'ı tarumar edeceğiz. Gızıl tehlikeyi yeşil tehlike yapacağız. Gızıl ve gızamık hastalığına yakalananları paramparça edeceğiz.



    Markopaşa · 11 Kasım 1948 · Sayı: 3 (35)

    Markopa;a'nın bu sayısında birinci sayfadaki "Efendimiz Köylü" başlıklı yazı şöyle: Sesler karıştı:

    Büyük adamlar köye gelmişlerdi. Köy odasında karşılarına birkaç köylü alıp konuşmaya başladılar. Biri "Köyü kalkındırmak için evvela yol lazım", biri "hayır, evvela mektep lazım", bir başkası "bataklıkları kurutmak lazım" gibi birbirini tutmayan fikirler ileri sürüyorlardı. Konuşma çok kızışmıştı. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes bildiğini okuyordu. O sırada köy meydanından anırma, kişneme gibi hayvan sesleri duyulmaya başladı. Köylülerden biri kalkarak,

    - Efendiler dedi, teker teker konuşun, sesler birbirine karıştı. ( . .. )



    Babanız Recep Peker, zaman-ı sadaretinde, her nasılsa yolu bir yetim okuluna düşmüş. Tertip edilen törende, yetim öğrenciler adına konuşan bir çocuk,

    - Sayın Başbakanım, biz yetimlerin dertlerini unuttunuz, der. Recep Peker derhal şu cevabı verir:

    - Bu memlekette yetim yoktur. Vatan ananız, biz de babanız.

    Biraz sonra bir köylü arkadaşına Recep Peker'i göstererek:

    - İşte, dedi, anamızı ağlatan adam.





    "Şakalar" köşesinde, Markopaşacılar kendilerini konu edinmişler: "Artık derbeder hayatımı ve ondan daha perişan olan kitaplarımı tanzim ettim. Doğrusu evimi aramaya gelen polislere acıyordum. Bavullar, çuvallar, sandıklar içindeki kitapları karıştırır, aralarken çok zahmet çekiyorlardı. Şimdi bütün kitaplarım, yazılarım, notlarım hepsi raflarda muntazam duruyor. Fişleri, listeleri, kayıtları var. Haftada bir evimi aramadan yapamayan polisler, elleri ile koymuş gibi beğendikleri kitapları, yazıları alıp götürecekler. Günlerimi de tanzim ettim. Hafta başı olan pazartesiyi sorguya ayırdım. İstanbul basın savcısı Hicabi'den, sorgu için beni pazartesileri çağırmasını ve programımı bozmamasını rica ederim. Salı günleri de polise ifade vereceğim. Çarşamba günleri evim aranabilir. O gün polislere kabul günümdür. Başka günleri rahatsız etmemelerini rica ederim. Perşembe ve Cuma günlerini de mahkemelerde geçirmeye karar verdim. Cumartesi ve Pazar günleri de, polisi, savcıyı ve mahkemeleri boş bırakmamak için gazete çıkaracağım. Ölüm hiç aklıma gelmiyor, adeta ölmeyeceğim gibime geliyor. Bir gün ölürsem, arkamdan şöyle söyleyecekler: Oldukça kabiliyetli, müstait, eli kalem tutar bir adamdı. Eğer polisten, mahkemelerden arama taramalardan, sorgulardan vakit bulabilseydi belki yazı da yazıp iyi bir muharrir olacaktı.





    Üçüncü sayfadaki "Ata Sözleri'"' köşesine de bir göz atalım:

    Yakası Açılmadık Laflar

    • Bülbülün çektiği dil belasıdır, halkın çektiği dilsizliğinin belasıdır.

    • Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, fakat dünya dokuz köyden ibaret değildir.

    • Ayvazoğlu kardan gelir, eşeği satar yaya kalır. Amerika'dan borç alır, ziyafet çeker aç kalır.

    • Misafiri Amerikalı olanın memleketinde pasta kalmaz.

    • Gün doğmadan şeker fiyatları yükselir.

    • Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı nutuktur.



    Son sayfada da bir satın alma duyurusu var: Cerrahpaşa hastanesi satın alma komisyonundan:

    1- Veremliler için iki tabut çürük yumurta satın alınacaktır.

    2- Yumurtalar yemek için değil, hastaların yumurta tokuşturup eğlenmeleri ve kırılanların da hastaneyi istila eden kedilere verilmesi içindir.

    3- Yumurtalar kapalı göz ve açık tavsiye mektubu usulu ile satın alınacaktır.





    Markopaşa ·19 Kasım 1948 · Sayı: 4 (35)

    Bu sayıdaki siyasi yergiler arasında, İstanbul eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir yine konu edilmiş:

    Kitabe-i seng-i mezar

    Allah gecinden versin, eğer bir gün Ahmet Demir aramızdan ayrılırsa, kelepçe, bukağı ve zincirle süslenecek ve ısırgan otundan çelenkle örtülecek olan mezar taşına, aramızdaki samimi münasebet dolayısı ile şu kıt'a tarafımdan naçiz bir hediyedir:



    Sopasından titredi millet

    Kazık atmaya etti niyyet

    Kalmadı lakin kahpe dünya

    Gümledi gitti Demir Ahmet



    Eski emniyet müdürü konu edilir de polis edilmez mi? Okuyalım:



    Ne mühim adamlarız. Doğrusu polise şaşarım. Kurye çantasına altınları doldurup, yabancı memleketlere para kaçıranları serbest bırakır da, bizim ardımıza adam koyar. Amerikan bankalarına para yatıranlar eli kolu serbest gezerlerken,

    tutar da bizi takip eder. Karaborsacılar, hava parası kahramanları dururken, bula bula takip edecek bizi bulurlar. Bizim neyimizi takip ederler, neyimizi öğrenmek isterler bilmeyiz.. Ne kaçıracak altınımız ne aparacak paramız, ne hava

    parası alacak apartmanımız var. Bir arkadaşla bunları konuşa konuşa giderken yine arkamıza polisler düşmüştü. Pek sinirlenen arkadaşıma,

    - Şimdi anladım, sinirlenme, biz. ne kadar mühim adamlarız ki, polis bile bizim izimizden geliyor, dedim.





    "Ata Sözleri" köşesinden de bir alıntı yapalım: "Ağaç yaşken, insan dalkavukken eğilir."



    Şimdi sözü, hastanede yatan sorumlu müdür Rıfat Ilgaz'a verelim:

    "... Gazetenin kırk bin basıldığını sevinerek öğreniyordum. Dördüncü sayının satışa çıktığı günlerde, Asistan Cemal'le bir mektup göndermiştim Aziz Nesin'e. Bu arada bir de on lira istemiştim. Henüz gazetenin para getirmediğini, gönderdiği on lirayı da birinden ödünç aldığını yazıyordu Aziz. Üzülmüştüm, gazetenin para getirmediğine. Yazıları biraz daha vurgulayalım diye yazmıştım ona. Sorumlu müdür ben değil miydim! Ha Cerrahpaşa'da yatmışm, ha Sultanahmer Cezaevi revirinde! Ne değişirdi. .. ... Ali Karcı hastaneye gidip geliyor, yazılarımı alıyor, on beş, yirmi kadar da kendi gazetemizden getiriyordu. Bunları hastanenin Adembabalarına verip kendi hesaplarına sattırıyordum.

    Hastalar arasında ilgi bile olağanüstüydü. Verem pavyonu için haberler, yazılar eksik olmuyordu. Belediye Başkanı Yardımcısının yeğeni, özel odaya nasıl yatırılır, nasıl özel bir tedavi görürdü? Bu

    ve buna benzer yazılar nasıl okunmazdı hastalar arasında! Bizim Türk yumurtası gazeteye geçince, nasıl altüst olmazdı ortalık! Servis doktoru Sami Bey pek oralı değildi ama, Başhekim özel

    olarak çağırtmıştı beni. Halk Partisi il Başkanıydı, Başhekim Esat Duru aynı zamanda. Eğer ayağımı denk almazsam, taburcu edileceğimi de açıklamakta bir sakınca görmemişti. Tedavi için yatan bir hastanın kendini yormaması gerekirdi en azdan..."



    Yeniden Rıfat Ilgaz'a dönelim ve Ali Karcı ile ilgili olarak Kemal Bayram'a verdiği aynı kaynaktaki yanıtını dinleydim:

    - ... Ali Karcı hastaneye gelip giderdi. Bana gazeteden Aziz'in gönderdiklerini getirirdi. Ben yazdığım yazıları onunla Aziz'e yollardım. Basılmış gazeteleri getirirdi. Gelip gittikçe benim herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorardı.

    - Bu Ali Karcı, sonraları Türkiye İşçi Partisi'nin İstanbul Milletvekili oldu galiba. O Ali Karcı mı sözünü ettiğiniz?

    - Tamam, tamam, işte o! ( . . . ) yayın işlerine merakından olacak, ben hastanedeyken Aziz Nesin'i buluyor. Hastanede tanışıyorum onunla ... Bir ay sonra beni hastaneden çıkardıklarında anlıyorum ki, anık matbaayı, kağıdı, dizgiyi, baskıyı da öğreniyordu, işimize yarıyordu yani. Orada yatıp kalkardı.

    - Markopaşa'nın idarehanesinde?

    - Evet. Güneyden yeni gelmiş, evini köyünü yerli yerine koymamıştı daha. Sobayı yakardı ...



    Henüz dört sayı çıkan Markopaşa yeniden dikkatleri üzerine toplamaya başlamıştı. Nitekim, bu sayı polis tarafından toplatılmış, toplatma nedeni belli olmamıştır.



    Markopaşa · 26 Kasım 1948 • Sayı: 5 (35)

    Markopaşa'nın bu sayısındaki yazılar arasında biri "prenses", biri de "krallar" ile ilgili iki yazı yayımlandı. Her ikisi de Markopaşa'nın başına çok işler açtı. İlkin, birinci sayfadan verilen "Pamuk Prenses Elizabet doğurdu" başlıklısını okuyalım: (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güç bela duyulmuştur)

    - Üstünde güneş batmayan, fakat müstemleke insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk Prensesi Elizabeth, Eminönü meydan saati ayarı ile dün gece saat üçü on bir buçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kınalı yumurcağın haşmetli validesinden hurucu esnasında,

    İngiltere'nin İçişleri Bakanı dünya kapısında, Dışişleri Bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı.

    Doğum münasebeti ile, yol girmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, Bakan uğramaz köylerimizde davullar, zurnalar çalınacak, ricali umut ve ehli kuburun [ölülerin] da etekleri zil

    çalacaktır. Şahane kral kurusuna şimdiden dalkavukluk için [okunamadı] edenlere emir verilmiştir.



    Prensesle Prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra dünyaya gelmesi de İngilizlerin ne kadar sözünün eri olduklarını dünyaya

    bir kere daha ispat etmiştir. Yaşasın kral kurusu.



    Gazetenin üçüncü sayfasında yayımlananı da "Dünya Kralları İşi Azıttılar" başlığını taşıyor:

    "Son günlerde dikkat eniniz mi, Krallara ve Kraliçelere bir azgınlık arız oldu. Kimi evleniyor, kimi boşanıyor, kimi doğuruyor ... Biz de dünyaya demokrasi gelecek diye, ha babam avucumuzu yalıyoruz.

    Bir zamanlar İran Şahı evlenecek oldu. Sanki el malı ile gerdeğe biz girecekmişiz gibi düğün bayram ettik. Zavallı Türk halkı, bir Pazar olsun seyrana gidemezken İran Şahının düğününe giren baha hediyeler gönderdik, gazeteciler, muharrirler, bölük bölük askerler gönderdik. Sözüm ona biz cumhuriyetiz de, hani İran da Krallık. Ne oldu, ne bitti bilmeyiz, İran Şahının karısı, Mısır Kralının

    da kardeşi güzel Fevziyecik, Şahın burnunu mu beğenmedi, her ne oldu ise, kocasına Dıran Dedenin düdüğü gibi, Şahlık asası elinde sipsivri Tahran sarayında bırakıp, ağabeysi Mısır Kralının yanına kaçtı. Şimdi öğrendik ki boşanmışlar. Biz Cumhuriyetiz, bize ne değil mi? Yooo ... Bizimkilerde bir ahi figan, gazetelerimiz, radyomuz iki gözü iki çeşme kan akıyor. Derken arkadan Kral Faruk da, galiba İran Şahını kıskanmış, o da karısı Prenses Ferideyi boşamışmış. Resimlerine bakılırsa, hani Feride de Feride... Nasıl kıydı bilmem? Sebep olarak da Feride'nin hep kız doğurduğunu, oğlan doğuramadığını ileri sürüyormuş. Bu da gösteriyor ki Kralların gözünde kadın, hala kuluçka makinesinden başka bir mal değildir. Bizim köyde erkek evladı da, kız evladı da yapan erkektir. Kral Faruk geniş bir araziyi, paha biçilmez mücevheratı, muazzam malları hep Prenses Feride'ye bağışlamış. Bağışlar ya ... Bu malı mülkü kazma sallayıp, kafa patlatıp kazanmadı ya. Bu yeni zevce erkek doğurursa ne ala, doğurmazsa yallah ... Ona beş on çiftlik, haydi yenisi. Amasya'nın bardağı, bir olmazsa bir daha ... Mısırda arazi mi yok, yoksa karı mı yok. .. Zavallı Mısır fellahının da Nil bataklıkları içinde iki hurma çekirdeğine anası

    ağlasın dursun. Bir yandan haşmetli Mısır Kralını, bir yandan daha haşmetli İngiliz imparatorunu beslesin. Biz Cumhuriyetiz, Mısır Kralından bize ne değil mi? Yooo... Baksanıza gazetelerimiz, radyomuz, ajansımız iki gözü iki çeşme ağlıyorlar. Mısır Kralı, İran Şahını kıskanıp karıyı boşadı. Şimdi ister misin, Türkiye Cumhuriyeti Krallığının da prensleri öbür krallara özenip de karılarını dehlesinler. Sen o zaman gör curcunayı, mahkemeler boşanma davasından adam almaz. Çünkü

    Mısırda, Iranda Kral bir tane, halbuki bizde şahlar, şahbazlar, krallardan geçilmiyor. Şefler, şefierin kuyruğu, kuyruğunun kuyruğu, şeker kralları, pirinç kralları, hepsi de küçük dağları ben, büyüklerini de o yarattı diyor. Vallahi bu günlerde krallar azdı, başlarına galiba bir gelecek var.





    Markopşa'nın dördüncü ve beşinci sayıları polis tarafından toplatıldı. Toplatma olayını 10.12.1948 gün ve "7 (35 )" sayılı Markopaşa'nın üçüncü sayfasındaki bir haberden öğreniyoruz:

    Gazetemiz toplatıldı (Bu haber ciddidir) - Gazetemizin dördüncü ve beşinci sayıları İstanbul polisi tarafından toplattırılmıştır. Memleketimizdeki demokrasi icabı olarak bize bir toplatma emri gönderilmemiş olduğundan, hangi makamın emri ve hangi sebeple toplatılmış olduğunu bilemiyoruz. Herhalde bir zülfiyar meselesidir. Gazetemizin bu sayılarının, her sayıda olduğu gibi mevcudu kalmadığından, maalesef kendilerini memnun edemedik. Koleksiyon için idarehanemizde bulunan altı yüz kadar gazeteyi teslim ettik. Okuyucularımızın bilgi edinmesi ricası ile bu haberin ciddi

    olduğuna yemin ederiz.



    Bu toplama olayı Bakanlar Kurulu Kararına dayanmaktadır. 08.12.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplamısında "3/8379" sayı ile Markopaşa'nın 5 ve 6. sayılarının dağıtımının yasaklanması ve elde edilenlerin toplattırılması kararı alınmıştır. Devlet başkanlarına hakaret edildiği iddiasıyla İngiltere, Mısır ve İran elçilikleri, Dışişleri Bakanlığına başvurdular. Dışişleri Bakanlığının Adalet Bakanlığını haberdar etmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, gazetenin sahip ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz ile Aziz Nesin hakkında dava açtı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin "Krallar"a ilişkin yazılardan dolayı 5 Ocak 1949 tarihinde tutuksuz olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşmaya çıktılar. Davanın bu ilk duruşmasıyla ilgili olarak 11.01.1949 gün ve 23 sayılı Başdan şu haberi geçmektedir:

    "... Saat l0'da, yazıların muharriri Rıfat Ilgaz ve yazıların muharriri olduğu iddia edilen Aziz Nesin ve avukatları Esat Adil Müstecabi mahkemede hazır bulunuyorlardı. İddianamenin okunmasını müteakip, esas hakkında sorgulara geçilmeden evvel, avukat Esat Adil söz isteyerek, "Bu davanın açılabilmesi

    için, hakaret diye sevk edildiğimiz ceza maddelerinin, İngiliz, Mısır, İran ceza kanunlarında da aynen bulunması gerektiğini, savcılığın ancak bu ciheti işaret ettiği takdirde böyle bir davanın açılabileceğini" anlam ve "İngiltere hakkındaki yazının Prenses Elizabet'e ait olduğunu, Prensesin ise devlet reisi olmadığına göre, bu davanın diğerlerinden tefriki sureti ile derhal bir karara bağlanması lüzumunu" ileri sürdü. Yargıç savcıdan mütalaasını sordu. Savcı da: "Bu hususta mevzuatı tetkik etmemiş olduğunu söyleyerek müsaade istedi. ( .. . ) 20 dakikalık bir aradan sonra verilen ara kararında "müşteki devletler ceza kanunlarında mütekabiliyet esasının mevcut olup olmadığının Dışişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına ve Prenses Elizabet hakkındaki İtirazın ise unsuru cürmiye taalluku bakımından

    hüküm sırasında nazara alınması" tekerrür etti.





    İddianamede, mezkur yazıların Aziz Nesin tarafından yazıldığı iddia olunuyor ve delil olarak da üslubu ileri sürülüyor ve beş şahit gösteriliyordu. Bu beş şahit Aziz Nesin'in evinde arama yapan birinci şube

    komiser ve memurları idi. Aziz Nesin bu iddiayı reddetti. Sorgusu yapılan Rıfat Ilgaz da,

    - Bu yazıları ben yazdım. Mahkeme dolaysıyla beni sanatoryumdan çıkardılar. Bu yazıları yazdığım vakit, yatak arkadaşlarıma okudum. Onlar yazıların bana ait olduklarına şahittirler, dedi.

    Şahit olarak gelen beş sivil polis şu yolda ifade verdiler:

    - Biz arama için saat 11.00'de Aziz Nesin'in yazıhanesine gittik. Kapıdan girince, Aziz Nesin bize,

    - Artık valilerle uğraşmıyoruz, bundan sonra krallar, kraliçeler, şahlar ve imparatorlarla davalaşacağız, hem de davanın Lahey adalet divanında görülmesini isteyeceğim, dedi.



    İstenilen yazı müsveddelerini bulamadık. Fakat Aziz bize, 'bu yazıları ben yazdım amma, iş resmiyete dökülünce, "Rıfat Ilgaz yazdı, derim" dedi. Şahitlerin bu iddiaları üzerinde savcı ve avukat arasında uzun tartışmalar oldu.

    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'in gösterdikleri müdafaa şahitlerinin dinlenilmesi ve Adaler Bakanlığı'ndan cevabın gelmesi için mahkeme 12 Ocak Çarşamba günü saat 09.30'a bırakıldı.



    Markopaşa · 3 Aralık 1948 · Saya: 6 (35)

    Bu sayıda daha çok Markopaşa'nın niteliğine uygun yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen bir mektup ve Markopaşa'nın yanıtı şöyle:

    "Afyondan Bekir Erer isimli okuyucumuz soruyor:

    Halk Partisi'ne çatıyorsunuz, Demokrat Partiye vuruyorsunuz, Millet Partisine atıp tutuyorsunuz. Peki amma Paşam, siz hangi partidensiniz?

    Markopaşa - Sevgili okuyucum, size bir kıssa anlatayım, siz hisse çıkarın. Vakti ile bir vilayette Ali Kıran baş kesen zalim bir vali paşa varmış. Bu vali paşa halktan o kadar çok vergi toplamış ki, artık halkın vergiye verecek ne ipi kalmış, ne de kuşağı.

    Halk içinden üç beş kişi gidip, Vali paşaya,

    - Aman paşam, halk nerede ise ayaklanacak Bereket versin ki, sayenizde ayaklanmaya mecali yok.

    Vali paşa ferman etmiş:

    - O halk dediğiniz ne idüğü belirsiz basit giyimliler, falan gün, falan saat, falan meydanda toplansınlar.

    Memurin-i devler [devlet memurları] , rical-i umur ve ekabiran-ı kiram, halkın vali paşayı linç etmesinden korkarak, muhalefet etmek istemişler. Fakat vali paşa dinlememiş. Ferman edilen saatte halk toplanmış. Biraz. sonra da vali paşa, muhafızları arasında gelmiş.

    - Ey ahali demiş, şu kadar senedir ben sizin valiniz bulunuyorum. Buraya geldiğimiz. zaman dört tane boş tenekernden başka bir şeyim yoktu. Elhamdülillah bunun üçünü sizden aldığım altunlarla doldurdum. Dördüncü tenekenin dolmasına da iki parmak kaldı. Gelin, mırın kırın etmeyin de şu iki parmaklık yeri de tatlılıkla dolduralım. Halk galeyana gelmiş. Bu sefer vali,

    - Ey ahali demiş, şu anda elinizdeyim. Fakat düşünün ki, beni öldürürseniz. yerime bir başkası gelecek ama dört boş teneke ile gelecek.

    Bilmem, şimdi neden hiçbir partiden olmadığımızı anlatabildik mi? Mesele hep küp ve lüp meselesidir.



    Son sayfadan seçtiğimiz üç tane ilanı da okuyalım:

    Mühim İlan

    Lazım gelen makam ile yaptığımız gizli anlaşma gereğince, Tarlabaşında kapatılan evimizin yerine, bu defa Parmakkapıda daha lüks ve modern bir ev açmış olduğumuzu sayın zampara müşterilerimize bildirmeyi ticaret namına bir vazife biliriz..

    MADAM KATARİNA



    Çalar saat alınacak

    Milli Eğitim Bakanlığından:

    1- Bakanlığımızın umum müdürlerini uyandırmaya elverişli, büyük çıngıraklı çalar saatler satın alınacaktır.

    2- Saatlerin alaturka ve ezani saate göre ayarlı olması şarttır .



    Bir kadın aranıyor

    Tahtıma varis olacak bir erkek çocuk doğuramadığından karım Ferideciği talakı selase ile boşadım. Şimdi bir erkek çocuk doğuracak müceddet bir kadın ve yedek parçaları satın alınacaktır.

    Aranan şartlar:

    l - Evvelce bu işte çalıştıklarına dair bonservis.

    2- Muvaffakiyetlerini gösterir belge.

    3- Eski işlerine dair iyi hal kağıdı.

    Bu şanları haiz olanların dört cepheden çekilmiş anadan doğma resimleri, vücut ölçüleri, sağlık raporu ve diğer vesikaları ile sarayıma müracaatları.

    KRAL FARUK



    Son yazıdan dolayı Mısır kralına hakaretten sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında yeni bır dava açılır. 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki dosya, diğer " krallara hakaret davası" ile birlikte sonuçlandırılacak; Rıfat Ilgaz yedi, Aziz Nesin beş ay hapse mahkum olacaktır:

    . .. [Basın savcısı Hicabi Dinç] bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu müdürdüm. Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi. Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti. "Ben yazdım!" diye diretiyordum. "Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın, şairsin sen! .. " "Görüyorsunuz ki yazıyorum! .. " "Beni kandıramazsın! .. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım! .. " "Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya! .. " Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede yattığım yerden yazıyordum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanmamış, polisleri göstermişti de Cerrahpaşa'ya yatağımın içini bile aratmıştı. "Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi

    polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma-yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?"

    "Ne yaptınız?"

    "Salıverdim! .. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim

    vallaaa! .. Sen de söyle ... Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!"

    "Ben yazmadım, diyemem ki..."

    "Neden diyemezmişsin?"

    "Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur-yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum."

    Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz'i de sıkıştırıyorlardı. Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin'in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

    "Ben yazdım o yazıları," demekte bir sakınca görmemişti.

    Sen misin böyle diyen! . . Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler. Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin'e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi.

    Aziz, bu süreyi günü güne doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuştum.



    Markopaşa · 10 Aralık 1948 · Sayı: 7 (35)

    Altıncı sayının çıkışını izleyen günlerde dördüncü ve beşinci sayı toplatıldığı için gazetenin bu sayısında "Markopaşa" başlığının üstünde "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi"

    yazısı dikkati çekmektedir.



    Toplama olayı, birinci sayfada sağ üst köşede yergi masasına "Açık Teşekkür" başlığıyla yatırılmıştır:

    - Açık teşekkür -...--

    Paramız olmadığı için gazetemizin reklamını yapamadığımız cümlenizin malumudur. Bu eksik tarafımız gözünden kaçmayan Basın Savcısı Hicabi Dinç, gazetemizin mevcudu kalmayan nüshalarını toplatmak sureti ile gazetemizin bedava reklamını yaparak bizden devamlı şekilde yardımlarını esirgemiyor. Kendisine alenen teşekkürü bir borç biliriz.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "iki Canbaz" başlığıyla ünlü Basın Savcısı Hicabi Dinç yine konu edilmiş: "Bazen okuyucularımızdan mektuplar alırım. Bir kısmı küfürler savurur, bir kısmı da layık olmaya çalıştığım iltifatlarını esirgemezler. Bu mektupların sonunda, "sadık okuyucunuz", "devamlı okuyucunuz" gibi bir söz vardır. Halbuki benim en devamlı, en dikkatli ve en sadık okuyucum İstanbul Basın Savcısı Hicabi'dir. Yazılarımı, kelimesi kelimesine, virgülüne, noktasına kadar dikkatle okur ve hiçbir harfini bile kaçırmaz. Her satırın, her kelimenin, hatta her harfin altını kırmızı kalemle çizer. Basın savcılığına yolladığımız gazeteler, gelincik tarlasına döner. Hatta gazetenin sayısı, tarihi bile kırmızı ile çizilir. Hicabi Dinç Ceza Kanunu, Matbuat Kanunu önünde "nereden yakalayacağım, neresinden tutacağım" diye kıvranır, ben nereden açık vermeyeyim diye uğraşırım. Şimdiye kadar hiçbir iş yapmamış bile olsam, Hicabi Dinç'i, sosyalizme ait Türkçeye tercüme edilmiş birkaç sahife okutmak mecburiyetinde bıraktığım için övünebilirim. Benim en sadık okuyucum Hicabi Dinç'tir, hatta şu anda bu satırların altını kırmızıya boyamakla meşguldür.



    Üçüncü sayfada da bir ilan var:

    Bir müteahhit aranıyor:

    Aşağıda yazılı evsafı haiz namuslu müteahhit müessesemiz tarafından aranılmaktadır:

    1- Hastalar için vereceği kireçli suyu halis süt diye yutturacak maharet.

    2- Veremlilere yedirilecek sığır sinirini taze kuzu eti diye sürecek marifet.

    3- 100 kilo odunu, beş yüz kilo olarak deftere geçirme kabiliyeti.

    4- İçyağını günlük tereyağ olarak kazıklama bilgisi.



    Bu şerahi haiz [koşulları taşıyan] müteahhitlerin, evvelce resmi dairelerle bu yolda yaptıkları işlere dair bonservisleri ile birlikte her akşam kerahat vaktinde sürecekleri pey akçeleri ile birlikte apartmanımıza gelmeleri. 2681



    Mim Uykusuz'un birinci sayfadaki karikatürü de Markopaşa mizahına uygun düşmüş.





    Markopaşa • 17 Aralık 1948 Sayı: 8 (35)

    Gazetenin birinci sayfasında bir duyuru var:

    -Okuyucularımıza-

    Pek netameli bir ay olan Aralık ayının 13ünde gazetemizin sekreteri Aziz Nesin'in evinde ,

    idarehane ve gazetemizin sahibi Rıfat Ilgaz'ın yatmakta olduğu ve Cerrahpaşa hastahanesinde yapılan aramada yazılar ve notlar alınmış bulunduğundan gazetemizin bu sayısını zamanında yetiştirmek kaygısı ile istediğimiz mükemmellikte çıkaramadığımızdan özür dileriz.



    Olayı bir de Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... siyasal yasalarla, yasanın uygulayıcıları peşimi bırakmıyorlardı. Bir gün Cerrahpaşa hastanesinin Verem Pavyonunu motosikletli polisler sarmıştı. Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler, etajerimi aradılar ilkin. Ne aradıklarını bilmiyordum ama dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Beni yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp

    silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu:

    - Nerede, yazdığın yazılar?

    - Yazdıklarım gitti, yazmakta olduklarım da şunlar işte! .. dedim.

    Az önce bakılanlara bir göz daha attıktan sonra:

    - Yazdıklarının müsveddeleri nerede? ..

    - Müsveddesiz yazarım ben yazılarımı!

    Anlaşılıyordu artık, çıkmış olan yazılardan birini kimin yazdığını öğrenmek istiyorlardı. Ama hangi yazıydı bu? Ben mi yazmıştım, Aziz Nesin mi, bilmiyordum ki... Onlar, bulamadan gidiyorlardı ama ben gene de üzülüyordum gerçekten. Eğer bu yazıyı ben yazdıysam, bulamadıklarına göre Aziz'i suçlayacaklar demekti. Eğer yazıyı o yazdıysa ben nasıl olsa Sorumlu Müdür olarak okkanın altına gidecektim!



    Bu arama Markopaşa'nın 5 (35). sayısının üçüncü sayfasında çıkan "Krallar" yazısı yüzündendi. Markopaşa' nın bu sayısında, Cerrahpaşa Hastanesinde yatan Rıfat Ilgaz'ın odasında yapılan

    arama ve polisin buldukları da konu edilmiş:



    Neler bulundu Cerrahpaşa hasranesinde yarmakta olan Rıfar Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmişrir. Bilhassa aşk mektupları, genç memurlar tarafından büyük bir

    heyecanla okunmuştur. Masanın üstündeki kırmızı etiketli ilaç şişeleri, Basın Savcısı

    tarafından incelenmek üzere istenmişse de, bu şişeler "esrar-ı hastane" olduğundan dışarı çıkarılmasına doktorlar tarafından müsaade edilmemiştir. Yapılan aramada bir hayli basile [mikrop] rastlanmışsa da,

    bu basillerin memleketimize has, kökü içeride ve milli olduğu anlaşıldığından üremelerine müsaade edilmiştir.



    "Krallar" yazısı yüzünden İngiliz kraliçesine, İran şahına ve cumhurbaşkanına hakaretten kovuşturma açılmıştı. Rıfat Ilgaz, Markopaşa soruşturması yüzünden Cerrahpaşa Hastanesinden atıldı:

    "... Yalnız şu var ki, Markopaşa yüzünden Cerrahpaşa'dan atılınca bu kazancımızın kırıntılarını bir araya getirerek Heybeli'ye taksit yatırdık"



    Markopaşa · 24 Aralık 1948 • Sayı: 9 (35)



    Birinci sayfada çeşitli yergi yazıları arasında "ikamet Memuru" başlıklısı şöyle:



    İstanbul'da oturması, Sıkıyönetimce yararlı görüldüğü için bir taşra kasabasında ikamete memur edilmişti. İlk gittiği gün,

    - Vazifeniz? dediler.

    - İkamete memurum, diye cevap verdi.

    Ev sıkıntısı çeken kasaba halkı, ertesi gün, evinin etrafını sardılar:

    - Biz ikamet memurunu göreceğiz, diye bağırıyorlardı.







    Markopaşa'nın sayılarında şiirsel yergiler de var. Bu sayıda da

    "Köylü Böyle Diyor" başlığıyla bir yergi verilmiş:



    Köyde heç biri şeker ne soyhadır bilmiyor,

    Gıçında galmadı don, dal daban gezilmiyor,

    İrezillik diz boyu hepisi yazılmıyor

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Cıbıllıhtan döllerin bit yürüdü gaşına,

    Uyuı ite döndüler hep gaşına gaşına;

    Bu gidişle mezerin guşlar işer daşına!

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?



    Açlıktan ışılarken köyde milletin gözü

    Tahsildara gaptırdık buğdağıyı, oküzü.

    Çok desen tıhıyorlar, söyletmezler ki sözü!

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Sıhdık dişimizi de galdık bir gemik deri,

    Boş gopanla örtülmez, insanın edep yeri,

    Çıra yahtık arıyak çayır yenen günleri.

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?





    Üçüncü sayfadaki "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki "Neresi Yırtılacak" yazısından, Yusuf Ziya Ortaç'ın Markopaşa'ya sataştığı anlaşılıyor:



    "Yirmi küsur yıllık bir mizah gazetesi, ikinci baskımız halinde, kullanılmış nüktelerimizi aktarma ederek, tekrar piyasada boy gösterdi. 6. sayımızdaki "muhalif tavuk, muvafık tavuk" fıkramızı, baş makalesinde tekrarlıyor. Hikaye şu: İki tavuk bir bakkal dükkanı önünden geçerken, biri ... [okunamadı) iri yumurtaları arkadaşına gösterip,

    - Bak der, on beş kuruşa satılan bu iri yumurtalar benim.

    Öbür tavuk cevap verir:

    - Benim horozum bana, hiç nafile beş kuruş için kıçını yırtma, dedi.

    "Oranı yırtma" diye nezaket eseri gösteren Yusuf Ziya Ortaç yazısının sonunu şöyle bitiriyor:

    "Hiçbir siyaset bakkalına beş kuruş değil, beş para ... [okunamadı) kazanması için kendimizi yırttıracak değiliz."

    İlahi! Ayol senin yirmi şu kadar yıldır yırtılacak neren kaldı ki... ?

    Not: Aynı fıkrayı yeni çıkan Tan gazetesinde bir de Ferdi Tayfur yazmış.



    Son sayfada yer alan bir ilana da göz atalım:



    Başdan gazetesinin 11.01.1949 tarihli 23. sayısında belirtildiğine göre, bu sayı yayımlandığı günün sabahı, saat sekizde toplatıldı. Toplatma nedeni belli olmadı.







    Markopaşa · 31 Aralık 1948 · Sayı: 10 (35)

    Gazetenin üçüncü sayfasında ve ikinci sayfayla birleşen orta kısmında, yan olarak dikine, sayfa boyu yazılmış bir yazı ile Markopaşa'nın çıkış sırası verilmiş: İlk sayısı 25 Kasım 1946 yılında çıkardığımız Markopaşa muhtelif isimlerle yayınlanmıştır. Bu yayınların tarih sırası ile kolleksiyon numaraları şöyledir: 22 sayı Markopaşa, ı sayı Merhumpaşa, 5 sayı Malumpaşa, tekrar Markopaşa 1 sayı, tekrar

    Merhumpaşa 3 sayı, 4 sayı Alibaba, Markopaşa Neşriyarının birinci devresi olan bu gazetelerin yekunu 36 sayıdır. Bu 36 gazetenin tam kolleksiyonu elimizde kalmamıştır. Kolleksiyonları ARKADAŞ YAVINEVi'nden tedarik edebilirsiniz.

    ARKADAŞ YAYINEVİ Ankara caddesi No. 59 İstanbul.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert dinliyor" köşesinde bir mektup ve verilen yanına şunlar yazılı:

    İzmir'de Bay H. T. yazıyor: Evlenmek istiyorum. Sık sık karakola götürdükleri için, bir gözüm kör, bir kulağım sağır, bir ayağım topaldır. Üç tane büyük binam var. İstediğim zaman girer çıkarım; biri Kemeraltındaki karakol, biri memleket hastanesi, birisi de cezaevidir. Benimle evlenmek isteyen bir kadın arıyorum. Markopaşa: Sizdeki şartlar, bizde de var. O kadından bir tane de bize lazım. Kim evvel bulursa, birbirine haber versin.



    Bu yazı yüzünden Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmış, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında kovuşturma açılmıştır. 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sonucunda Rıfat llgaz üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Toplatma olayıyla ilgili olarak Başdan gazetesinin 04.01.1949 günlü 22 sayısında şu haber yayımlandı:







    Toplatma olayıyla ilgili olarak ayrıca Başdan gazetesinin 11, Ocak 1949 günlü 23. sayısında şu döküm verilmektedir:



    Toplatma Hadisesi

    Markopaşa'nın 5 ve 6. sayıları neşirlerinden bir hafta sonra toplatılmıştır. (Başdan) gazetesinin 21 inci sayısı, neşrinden üç gün sonra toplatılmıştır. Markopaşanın 9 uncu sayısı neşredildiği günün sabahı saat sekizde toplatıldı. Markopaşanın

    10. sayısı, neşrinden on saat sonra toplatıldı. Bütün bu toplamalar, son yirmi gün içinde olmuştur. Bu sayının toplatılması ile ilgili olarak Markopaşa' nın 07.11.1949 günlü 11 (36). sayısında da manşetten "Maşallah! Maşallah! .. "

    başlığıyla şu bilgi verilmiştir:

    "Bir gazete çıktı mı, yirmi dört saat içinde, resmi makamlara verilmek mecburiyeti vardır. Fakat resmi makamlar, Markopaşa için yirmi dört saat dayanamazlar. Daha gazete okuyucunun eline geçmeden, matbaaya adamlar yollayarak, gazete aldırırlar. Kaç defa zahmet etmemelerini, kanuni mühlet içinde gazeteyi göndereceğimizi söyledik. Fakat gazetenin hasretine dayanamıyorlar işte! Temiz iş altı ayda çıkar, diye bir ata sözümüz vardır. Fakat bu memlekette, temizi şöyle dursun, altmış altı yılda bile bir iş çıkmadığı bellidir. Hatta, et, süt, ekmek, okul programı, anıt-kabir ve saymakla bitmez, öyle işler vardır ki, yirmi beş yıldır tamamlanmış değildir. Bu kaplumbağa gidişi ile tamamlanacağı da yok. Markopaşanın toplatılmasında gösterilen akıllara durgunluk veren çabukluk, artık bu memlekette işlerin sürat ile yürüdüğüne bir alamet sayılmalıdır. Markopaşanın geçen sayısını toplattılar. Sabahın saat sekizinden itibaren toplamaya başladılar. Ne zaman aldılar, ne zaman okudular, ne zaman suç buldular? Öyle anlaşılıyor ki, artık bu memlekette işler sürat ile yürümeye başlamıştır. Bundan dolayı takdirlerimizi sunarız. Kırk bir buçuk maşallah!

    NOT: Demir Ahmet Polis Müdürü iken şahsıma yaptığı hakaret ve işkenceden dolayı iki sene evvel mahkemeye vermiştim. Hatta tahkikat da yapılmıştı. işler hızını almışken, bu arada şu davayı da çıkarıversek fena olmaz.





    Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: l l (36)

    Hür Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın 11 (36)". sayısı ile HürMarkopaşa'nın 1. sayısı çıktı. Markopaşa'nın sahibi ve yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'nın ise Arif O. Erkip idi. Her iki gazetedeki yazı, fotoğraf ve karikatürler aynıydı. Hür Markopaşa, Markopaşa'nın kopyasıydı. O kadar ki, Hür Markopaşa'nın kimlik bölümünde "Hür"ü bile konmamış, iki ad dışında yapılması gereken değişiklikler unutulmuştu:

    Bu sayının başyazısı "Bize Değil Sizin Arkanıza Polis Lazım" başlığını taşıyor:

    Yüreğimiz. ağzımızda, kalbimiz küt küt çarpıyor.

    - Geldiler mi?

    Yüzümüz. sapsarı, bir çıtırtı, bir patırtı olsa,

    - Aman bakın onlar mı?

    Beş adam birden hızla gelse,

    - Buyurun, aradıklarınızı biz size verelim, ne istiyorsunuz siz. zahmet etmeyin.

    Kapı birden açılıp bir tanıdık girse,

    - Ay ödümü patlattın, polis zannettim.

    İki arkadaştan biri hızla konuşsa,

    - Şişşşt ... Yavaş, arkandaki sivil polistir.

    Ne oluyoruz., ne yapıyoruz., nerede yaşıyoruz.? Aramalardan, taramalardan, nezaretten, müdüriyetten bıktık usandık artık ...

    Bu memlekette gece hırsızları, kasa soyguncuları, namuslu bir gazeteciden daha rahat.. Bu memlekette, karısını kızını, anasını avradını bir saat içinde, pırasa gibi doğrayan azılı katiller bir fikir adamından daha serbest . .. Bu memlekette, Ankara canavarları, İstanbul kurtları, Beyoğlu itleri, bir inkılapçı münevverden daha mesut ...

    Her gün gazetelerde beş on tane randevu evi kapandı diye okuyoruz., fakat bir türlü bitmiyor. Öyle sanılır ki, İstanbul'da randevu evinden başka ev yok ve randevu evleri, gazete idarehanelerinden

    daha faal. Hele yabancı bankalara altın kaçıranların, hele yüz binden yukarı çalanların, hele çantasında para kaçakçılığı yapanların, hele millet namına tetkik seyahatine gidip de, karıları, metresleri namına kürk, mücevher, parfüm kaçıranların üstelik itibarı, şerefi de var. Sevda tellallarının, eroincilerin sayısı düşünen insandan pek çok.

    Fakat biz. ... Nedir suçumuz.? Milletimizi sevmek ve onun hayrına olduğuna inandığımız fikirlerimizi söylemek mi? Hırsızlığa, dolandırıcılığa, fuhşa, cinayet ve rezalete müsait bu muhit, demek bir fikrin yayılmasına müsait değildir. Elbette öyle olacak; hastalık ve aşı yan yana bulunamaz. Fakat hakikat şu ki, bizim değil, sizin arkanıza polis lazım . . Mim Uykusuz'un bu sayıda da çokça karikatürü yayımlanmış. Toplumsal içerikli karikatürleri günümüz için çizilmiş gibi.



    Markopaşa ve Hür Markopaşa'nın 7.1.1949 günlü aynı olan sayılarının üçüncü sayfasından da bir yazı seçelim: Devlet su yolları Umum Müdürünün beyanatı: Tıbbiyeden tüccar olarak mezun olup, mühendislik yapmakta iken, ziraat işlerinde gösterdiği başarıdan ötürü, kendisine haklı bir edebi şöhret temin eden memleketimizin tanınmış kimyagerlerinden ve şimdi de ihtisasına bina en devlet sudan işler ve su yollarının başına geçen umum müdür, dün Ankaradan şehrimize gelerek, gazetemize şu beyanatta bulunmuştur:

    - Devlet su yollarının bozuk olduğu malumdur. Nasıl düzeltileceği hakkında henüz malumatım yok. Çok rica ederim, bana esrarı hükümete ait bir şey sormayın

    .

    M im Uykusuz'dan iki karikatür daha inceleyelim:





    Markopaşa'nın bu sayısında ikinci sayfada yayımlanan "Al Sözünü Geriye" başlıklı yazı, Markopaşa ve yazarlarının yolunu yine adliyeye düşürecektir. Önce yazıyı okuyalım:

    "Bir perdelik manzum piyes

    Perde açıldığı zaman bir kongre topluluğu görülür. Solda muhalifler, sağda muvafıklar, daha sağda münafıklar oturmaktadır. Reis kürsüsünden:

    Açtım oturak aleminin celsesini

    Çok söyleyenin patlatırım ensesini

    (Soldan bravo sesleri)

    Sağdan bir ses - Patlatamazsın.

    Reis - Patlatırım.

    - Çatlatamazsın.

    Reis - Çatlatırım.

    Hep bir ağızdan ve makamla:

    Patlatamazsın patlatırım

    Çatlatamazsın çatlatırım

    Atlatamazsın atlatırım

    Reis - (Zil çalarak):



    Perde kurdum, şema yaktım gösterem zıllu hayal.

    Benden evvel eylemiş halt eyleyen, yoktur vebal.

    Sendedir söz kürsüden çık perdeye yavrum Celal.

    (Celal Bayar, ağır adımlarla kürsüye çıkar.)

    Celal Bayar -

    Milletindir söz yeter!

    (Bir müddet düşünür ve sonra)

    Böyle başlar, böyle biter.

    (Ve kürsüden iner, Sağdan ıslık, ayak vurmaları, soldan alkışlar.)

    Kürsüye muhaliflerden biri çıkar ve söyler:

    Yirmi beş yıldır nutku eyledik irat

    Demokratız, demokratız, demakratız demokrat

    Soldan sesler - İn kürsüden aşağı, yanıma gel yanıma ...

    (Muvafıklardan biri kürsüye çıkar.)

    Başka bir muvafık oturduğu yerden:

    Millet dediğin vermelidir, vermelidir, vermelidir

    Biraz durduktan sonra, Altıoktur, altıoktur, altıoktur, altıok

    Altı üstünden beterdir, üstü altından beter.

    (Oturdukları yerden)



    - Al sözünü.

    - Alamam.

    - Al diyorum.

    - Alamam, alamam, alamam.

    Koltuktan biri fırlayarak ileri atılır:

    Protesto ederiz, patlatırız gözlerinizi

    İşte yumrukla kabul etmiyoruz sözlerinizi.

    Kongre birbirine girer, yumruk, tokat, sille birbirine karışır.

    İlk sözü söyleyen ağlayarak tekrar kürsüye çıkar:

    Demedim, söylemedim, söylemedim

    İşte bin bir kere aldım geriye

    Böylece hem tükürür hem yutarız

    Mide sahipleri gelsin beriye. (Perde iner)



    Bu yazı üzerine yine Rıfat Ilgaz hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yapılan yargılamada Rıfat Ilgaz beraat edecek, boş yere kırk gün yatmış olacaktır. Markopaşa'nın başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim: "CHP İl Başkanı olan Başhekim, sağlık durumum hiç iyi olmadığı halde hemen taburcu edilmemi servis doktoruna bildirmişti...Kış ortasında paketimizi elimize alıp çıktık Verem pavyonundan! Nereye? Doğru Cağaloğlu'ndaki Mahmudiye Oteli'ne! Aziz Nesin'e bir yardımcı gerekti ama, bana kim yardım edecekti? Bir gün sorumluluktan çekinip de yarıda bıraktığı bir yazısını

    gördüm masanın üstünde. "Güzel başlamışsın! dedim. Neden bitirmedin?" Tahtakılıç'ın Meclis'te yediği bir tokadın taşlamasıydı bu yazı. Gazetelere geçen bir olay, neden bizim Markopaşa'ya geçmezdi?

    Hele parantez içine, "Bu olay bir iktisat kongresinde geçmiştir." dedikten sonra kim duracaktı üzerinde? Başladık baş başa verip fıkrayı yeniden yazmaya. Meclis'te üç parti vardı artık. Biz biraz da kafiyeli olsun diye, muhalifler, muvafıklar, münafıklar demiştik bu gruplara. Fıkramız, çok neşeli bir yazı olmuştu. Önce okuyup okuyup güldükten sonra koyduk Markopaşa'ya . . .



    Basın Savcısı gazetemizi toplatmak için vesile arıyordu o günlerde. Sevildiğini, okunduğunu bilen savcı, bizi parasal bakımdan da çökertmeyi düşündüğünden, satışa geçmeden toplattığı bile olurdu gazetemizi. Hurda makinelerde gazetemizi zor basıyor, baskı sayısını bile bilmiyorduk. Gündüzleri biz veriyorduk kapıdan dağıtıma, geceleri makineciler pencereden veriyorlardı, kendi hesaplarına ... Osmanbey Basımevinin baştan kara gittiği yıllardı. Ne başı belliydi, ne kuyruğu! İktisat kongresinden söz eden sayımız da bu talihsiz sayılardan biri olmuş, sıcağı sıcağına toplatılmıştı. Osmanbey Matbaasındaki yönetim odasına gelen bir sivil polis beni savcılığa çağırmıştı. Basın savcısı, hastanelerden kolay kolay aldıramıyordu beni; doktor çıkmama izin vermediği için. Eh, bu kez dışarıda yakalamıştı. "Eeee Rıfat Bey!" dedi, odasına girer girmez, " Bakalım nasıl kurtulacaksın elimden bu sefer?" Hastalığımı göz önünde tutarak yer göstermişti. Oturunca sağımda kalan uzunca masada ellerindeki kırmızı kalemle üç dört stajyer bayanın, gazeteleri tarayıp satırların altlarını çizdiklerini

    gördüm Demek en sadık okuyucularımız. bu hukukçu bayanlardı. Tek satır kaçırmadan okuyorlar, kuşkulandıkları bölümlerin altını çizerek Basın Savcısı Hicabi Dinç'e sunuyorlardı. Onlar, hem

    vefalı okurlarımızdı, hem ilk suçlayıcılarımız.. Ama bugün nedense pek çekici bulmuyorlardı işlerini, bizi dinlemek istiyorlardı. Her ne kadar satırların üstlerinde kırmızı kalem dolaştırıyorlarsa da,

    durumu kurtarmak içindi çabaları. Önce yazıyı okumuştu Hicabi Bey, kaşlarını çatarak:

    " Meclisteki olay anlatılıyor bu yazıda, değil mi?" diye ilk suçlamasını yapmıştı.

    "Bu olayın nerede geçtiği, yazının üstünde belirtiliyor" dedim.

    "Yani iktisat kongresinde geçiyor. Öyle mi? Peki iktisat kongresinde muhalifler, muvafıklar, münafıklar olur mu?"

    Önce yazıyı ben üzerime almalıydım:

    "Ben olabilir diye düşünmüştüm yazarken!" dedim.

    "Hayır olamaz. ... "

    "Yazının başında açıkça belirttiğime göre de başka yerde geçtiği nasıl düşünülebilir? Bu yazı iktisat kongresinde geçmiştir, Meclis'te değil!"

    "Hayır Meclis'te geçen bir olay anlatılıyor burada. Meclis'te geçmiştir, bilindiği gibi!"

    "Yani Meclis'te muvafıklar, muhalifler, münafıkların üçü de var mı demek istiyorsunuz.?"

    Birden yüzü karmakarışık olmuştu:

    "Kim kimi sorguya çekiyor! Bu yazı Mecliste geçmiştir, o kadar! Konu herkesçe bilinen bir olaydan alınmış, kesin! Amacınız. da meclisi tahkir!" "Bu olay Meclis'te geçmemişrir, iktisat kongresinde geçmiştir. Hele amacım değil Meclis'i, kongredekileri bile tahkir değildir."



    "Yaz kızım. Sanık Rıfat Ilgaz'a soruldu. Bu yazının Meclis'te geçtiği açıkça ortada olduğuna göre, iktisat kongresinde geçtiği açıklansa bile bu davranışı suçun gizlenmesi anlamına gelip gelmeyeceği sorulduğunda ... Buyurun. Söyleyin, o anlama gelmez mi bu?"

    "Bu tokat Meclis'te atılsa bile ben yanlış anlayışları önlemek için açıklamışım, kongre demişim. Siz ne amaçla ısrar ediyorsunuz anlamıyorum!"

    "inkara kalkmayın, bu olay Meclis'te geçmiştir çünkü ... "

    "Hayır efendim. Kongrede ... Açıkladığıma göre Meclis düşünülemez."

    "Mecliste geçmiştir. Çünkü bu üç parti de vardır Mecliste! .. "

    Stajyer bayanların kalemleri satırlar üzerinde yürümez olmuştu.

    Direnişim biraz da onların hoşuna gidiyor gibi gelmişti bana.

    Belki de kırmızı kalemin yaptığı kazanın, tatlıya bağlanmasını istediklerindendi. Vicdanlarının ufak bir zorlaması sonucu . . . Bir anda onları tedirgin ermek isteği geçti içimden:

    "Efendim! dedim. Bu olayın Meclis'te geçmesini neden bu kadar ısrarla bana kabul ettirmek istiyorsunuz? Eğer Meclis'te geçmesini gerekli görüyorsanız sizi yormak istemem ... Bu olay

    Meclis'te geçmiş olabilir." Karşı masada bir kırmızı kalem birden havaya kalkıp indi.

    Gerçekten tedirgin olmuştu bayan stajyer. Hayır, onu bu kadar üzmeye hakkım yokru. Gel gelelim Hicabi Bey bu son sözüme sıkı sıkı sarılmışa benziyordu:

    "Yaz!" dedi. "Sanık Rıfat Ilgaz olayın Mecliste de geçebileceğini söylemek sureti ile, tevile bile kaçmadan itirafta bulunmuş, böylece olayın Mecliste geçtiği gerçeğini kabul etmekle hakaretin de Meclis' e müreveccih olduğu sonucuna varılmıştır."

    Kapıda dikilen Amber Bacı'ya sözün burasında bir kahve söylemesi gerekirdi. İçmeyeceğimi düşünerek sadece sigara paketini uzatabilirdi bana da . . . Aldanmamıştı, ciğer hastaları sigara içmezdi. Ama savcılar böyle başarılı anlarında kendilerini bir kahveyle mutlaka ödüllendirirlerdi.

    "Eveet ..." dedi, "Neden üzersin adamı! Böyle olacak işte! Olay bal gibi Meclis'te geçmiştir!"

    "Efendim bir dakika!" dedim, "Sözümü bitirmemiştim henüz. Eğer bu olayın mutlaka Meclis'te geçmesi gerekiyorsa, bu Meclis Ceza Yasası'nın kapsamı dışında kalan Belediye Meclisi'nde geçmiştir. Bu üç partinin de bulunduğu Belediye Meclisleri yok değildir. İşte İstanbul Belediye Meclisi . . . "

    Stajyerler masasından tek heceli, çocukça bir gülüş duyuldu. Hicabi Bey'in başı tam o yana hışımla çevrilmişti ki: "Sayın Savcı!" dedim, "Son sözlerimin olduğu gibi tutanağa geçmesini rica ediyorum. Sözlerimi olduğu gibi yazdırın, lütfen!" Soruşturma bitmiş, gene de dosyam Ağır Ceza'ya verilmişti.

    Davanın başlaması için önce tutuklanmam gerekiyordu, yürürlükteki yargılama yöntemleri yasasına göre. Oteldeki odam sıcak değildi. Havalar da çok kötü gidiyordu. Hemen her gün kar yağıyordu İstanbul'a. Giyeceklerim de bu soğuğa hiç elverişli değildi. Ateşim otuz sekizden aşağı düşmediğinden

    olacak, daha da üşüyordum. Parayla olsun yaracak bir hastane bulamaz mıydık? Otel parasına beş on lira eklenirse bir hastane bul
  • 78 syf.
    ·
    Kimi kitaplar okunur, bir kaç bölümü kalır aklda yada sadece bir kaç cümlesi hitap eder okuyucuya. Kimi kitaplar da vardır ki, içinde bulunduğunuz toplumun portresindeki detaylarını sunar size cümle cümle... Gercekleri o kadar güzel anlatır ki, kendinizi yeni baştan sorgulamaktan başka seçeneğiniz kalmaz. O sorgulamada bazı cümleler duvariniza dank eder, sarsılırsınız.
    İşte böyle güzel bir eseri okuduktan sonra SUSAMAM dedim ve incelemesini yazmak istedim.

    Haydi başlayalım..

    BİLİNÇ

    "Bilinç, beni daima dışarıdan ve beni kendisine kurban eden sürekli uğraşlardan kendime çağıran bir şeydir. Beni, ikide bir kendimi görmem için sürekli aynanın karşısına geçirir. Kendi gerçek tasavvuru gözünün önünde olan hiçbir kimse yoktur. Hatta günde üç dört saat aynanın Önünde duran kimseler bile kendilerini bir kere dahi görmemişlerdir!
    Bilinç yani kendini bilme, felsefe bilgisinden, ilim bilgisinden, teknik bilgisinden ve endüstri bilgisinden daha üstündür." (Syf 26)
    Evet, bir kimyager, bir biyolog, bir doktor, bir mühendis, bir sosyolog veya bir psikolog olup bu alanda ileri derecede bilgi sahibi olabilirsiniz ancak, bilinç sahibi olmanın bunlarla bir ilgisi yoktur.
    Zira, bilinç, farkında olmaktır bi şeylerin.
    Ve farkındalık mevcut değilse sizde, alanınızda ne kadar bilgi sahibi olursanız olun, bu durumda -ozur dileyerek söylüyorum- eşekleştirenlere itaat etmekten kurtulamazsiniz.
    Bunun bir çok örneğini günümüzde görmek gerçekten mümkün. Ancak, şimdilik geçiyorum bunları, sonra değinmek için.

    Bilinçli olmak düşünmeyle başlar. Düşünmek ve sorgulamak insanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerdir. Descartes: "Düşünüyorum o halde varım." Dediği zaman, biz "düşünmeyen insan, yok hükmündedir." diyerek devamını getirebiliriz. Vardır ama yoktur; madde olarak vardır "bilinç" olarak yoktur. Ve Bilinçli olmayan insanların geleceği eseklesmektir..
    Burada ne insanlara ne de eşek Benjamin ;) lere hakaret değil, kasıt, sorgusuz itaattir..

    EŞEKLEŞTİRME

    Pembe Oyuncak

    Size arz edeyim: Günümüzde tıpkı plastik maddeyi kokulu kapların içine koyup sonra da çöp kovası, şekerlik, çaydanlık, bardak tabağı ve semaver altlığı gibi istedikleri her şeyi hemen kalıba dökmeleri, bir göz bağlamayla üretmeleri ve pazara sürmeleri gibi insan ve nesil icat ediyorlar. Psikolog, sosyal psikoloji uzmanı, tarihçi, sosyolog, antropolog, ekonomist, eğitimci bir araya geliyor, sermaye ve güç de arkalarında:

    -Proje üretin! (Syf 32)

    Reklamları izler misiniz? Cevabınız hayır mı? Hayır ise lütfen bı on onbeş dakika izleyin, lütfen. Projelerin bir kısmını orada göreceksiniz; örneğin bir Ezgi Mola düşünün; asla kullanmayacağı bir ruj reklamında oynayan. Yada bir Burak Özçivit düşünün; asla kullanmayacağı bir şampuan reklamında oynayan.
    Örnekler çok fazla, hepsini sayamam pek tabi ki. Ancak araba lastiği reklamında oynayan mankenlere değinmeden geçmek istemiyorum. Hakikaten kızlar! Kendimize bir soralım: Araba lastiğinin hayatımızdaki ehemmiyeti nedir?! Bunu bı düşünün. Ben devam ediyorum.
    Evet, bu reklam, bu pazarlama sektörü özgürlüğümüzü elimizden aldı/alıyor.
    *Koltukların modeli geçti; değiştirelim.
    *Beyaz eşya renklendi; değiştirelim.
    *Şunun modası geçmiş, bunun modası geçmiş; değiştirelim;çöpe atalım; yakalim..!

    Ya bir dur! Ne yapıyorsun sen?! Bu değişimler bitmez sen degismedikce..
    Bu "herkes yapmış" lar seni yıpratır . Yapma! Bilinç'li ol. Köle olma!

    °
    °
    °
    °

    Eşekleştirme Dini

    Eşekleştirme için, kötülükler seni ürkütmesin, olman gereken yerde bulunmadığını anlamanı sağlamasın diye seni sürekli kötülüklere davet etmezler. Davet şeklini senin tipine göre seçerler. Bazen seni güzelliklere de çağırırlar.
    "Sapık din, benim toplum karşısındaki sorumluluklarınıı iki şekilde köreltir. Birincisi, benim elimden alınan ve mahrum bırakıldığım birtakım ihtiyaçlarım var. Benim insan olmam ve insanî bilinç taşımam sebebiyle onları geri almam gerekir."(syf 46)
    “Hırsızlık yaptığın, cinayet işlediğin, halkın geleceğini başkalarına sattığın doğru. Ama bunun telafî yolu geri vermek değil ki. Zaten geri verilmez de. Bunun daha basit bir yolu var. Nedir? Şu duayı kıbleye dönerek altı kez oku; artık işin tamamdır. Şu yediğin paradan biraz da bize ver. Artık iş bitmiş, günahların bağışlanmıştır. Yani şefaat, bağışlama ve af! Böyle bir dinin Tanrı’sı bütün kötülüklere ve çirkinliklere göz yumar; günahların, çöldeki kum, göklerdeki yıldız ve denizlerdeki köpük kadar çok dahi olsa bir üflemede yok eder!”

    O zaman sen “Öyleyse ben niçin sosyal sorumluluk endişesi taşıyorum?” diye sorarsın. (Syf 47)

    Trajedi değil mi? Bizim trajedimiz..!

    Müslümanım der, Şehadeti dil ile söyler, hakikatlere şahit olmaktan kacar. Ezan okunur 'ezana saygı' der tv sesini kisar ancak "haydi namaza" çağrısına kulak tıkar namazlarını erteler veya hiç kılmaz.
    Helal ile haramı karıştırır, "Hangi banka düşük faizli kredi veriyordu?" diye fetva ister.
    Hani caiz(!) ya düşük faizli kredi! En son devlet erkanında alimler toplanıp "düşük faiz haram değildir" demişlerdi. E onlar dediyse tamamdır.
    Çünkü onlara bunu söyleten 'Ne derse doğrudur'!
    Neyse geçelim bunu.
    Hacca gider, dönüş yolunda başlar günahın gıybetine.Zekât derler, saklanır tatil parasının arkasına.
    E hani sen müslümandin?
    "Evet, müslümanim ama...

    “Dücane nin " Bazı "ama"lar kendinden önceki tüm kelimeleri siler” sözü geldi aklıma... (:

    Tevvab esmasinin anlamına hakaret edenlere n demeli peki?!
    Tövbeleri kabul eden ALLAH'a nankörlük edip, kendini kurtarmaktan bile belki aciz olan bir insandan tövbe istemek ?! Gerçekten Müslüman olan, İslam'ı yaşıyorum diyen birisi bunu yapabilir mi?
    Günde kırk defa

    إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
    (Allah'ım) Kulluğu, doğrudan Sana yapar; yardımı, doğrudan Senden isteriz.
    " (Fatiha 1/4)
    diyen biri bunu yapabilir mi?
    BİLİNÇli ise Hayır..!
    Kur'an'ı ve Peygamberi kendine rehber edinen bir Müslüman, kendisi ile şah damarı arasına nasıl ki dışardan başka bir madde koyamaz, aynen öyle de kendisine şah damarından daha yakın olan ALLAH ile arasına aracı koyamaz/koymamalı. Ki tersi Şirktir zaten.

    °
    °
    °
    °

    Eşekleştirme Dinsizliği

    Dinin afyon etkisine değindik kısmen de olsa. Peki ya dinsizlik?
    Onun da afyon etkisi Yok mu?Var, hem de nasıl..

    Aslında baktığımızda insan, en çok "değilim" dediği şeydir."Ben özgürüm, dindar veya dinciler gibi değilim. Hiçbir yere hiçbir şeye bağlı değilim." diyenler aslında en çok bir şeylere bağlı olanlardır. Çünkü farkında olmasalar bile zamanla kendi yaptıkları puta tapan birine dönüşürler. O putun çemberinin dışına çıkmaya korkarlar, aslında puttan değil o çemberin içinde bulunanlardan çekinirler, onlar tarafından eleştirilmekten korkarlar.
    Sonra da acıkınca oturup bir güzel yerler o putu..sonra tekrar başka put.. sonra başka.. sonra tekrar başka.. Öylece sürer hayatları.

    °
    °
    °
    °

    Bir başka eşekleştirme IRKÇILIK

    Irkçılık denince ilk Malcolm gelir aklıma;
    “Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır”der. Bu sözü ne kadar da gerçektir.. Irkçılık yapan insan, hastadır;ruh hastası. Zira, hepimiz İnsanız; aynı bedenin uzuvlarıyiz.
    Ben böbreğimi kabul etmiyorum,
    Ben midemi kabul etmiyorum,
    Ben elimi, kolumu kabul etmiyorum
    Ben gözlerimi, kulaklarımı kabul etmiyorum diyen birini gördünüz mü hiç? Göremezsiniz çünkü ancak o her bir organıyla vardır; birdir; bütündür.. İşte insan aynen öyle de, tüm insanları kendinden bilip hor görmemeli. Yoksa İngilizler gibi, kendi ırkının dışındaki herkesi aptal görüp en büyük aptallığı yapmış olur.

    °
    °
    °
    °

    Bir Başka Eşekleştirme GEÇMİŞİ KUTSAMA

    Geçmişle övünmek, sapkinca medet beklemek, cennete vize(!) yapmak, putlastirmak, bunlar eseklesmenin başka bir çeşididir. Dikkatli olun (;

    °
    °
    °
    °
    EŞEKLEŞTİRME METOTLARI

    “Eşekleştirme metotlarinin birisi doğrudan, diğeri dolaylıdır'. Doğrudan eşekleştirme, zihinleri cehalete veya onları saptırmaya zorlamak yani zihinleri cahilliğe, sapıklığa ve azgınlığa sürüklemektir. Dolaylı eşekleştirme ise zihinleri büyük, acil ve hayatî olan haklardan ayırıp onları süslemek suretiyle küçük, önemsiz ve aciliyeti olmayan haklara yöneltmektir.” (syf 59)
    Dinin, dinsizliğin, sporun, sanatın, eğitimin, ilmin, kârın, hayrın, şerrin ve her şeyin eşekleştirme aracı olduğunu görüyoruz. Çünkü bunlar, zihni bu acil gerçeklerden habersiz bırakmak, istedikleri kimseleri eşekleştirmek için herkesin tipine göre bir eşekleştirme aracı seçmektedirler. Kimin neye ilgisi varsa onu o işin peşinden yollarlar. Bazıları dua ile ilgilenirler, bazıları sporla uğraşırlar; bazıları din, bazıları sanat, bazıları ilim, Bazıları araştırma, bazıları ahiret, bazıları irfan baziları da Züht ile meşgul olurlar. Sonuç itibariyle herkes bir yere bağlidır. Bir insan olarak beni, sosyal bir kader olarak bizi aldatan şey, işte bu metottur. Başka söze gerek yok herhalde. (:

    Not: bazı cümleler absürt olmuş. Olabilir (:

    Bu kitabı kesinlikle okuyun özellikle ergen yaştaki çocuklara okutun, lütfen.

    Keyifli okumalar
  • İnsanlar yaklaşık yarım milyon yıldan beri dünya üzerinde varlar. Sabit yerleşimlerin gerekli temeli olan tarım, yalnızca oniki bin yaşında. Uygarlıklar yaklaşık altı bin yıl öncesinden daha fazlasına gitmez. Eğer insan varoluşunun bütününe 24 saatlik bir gün diye baksaydık, tarımın ortaya çıktığı zaman öğleden sonra 11:56, uygarlıkların
    ortaya çıktığı zaman da 11:57 olurdu. Modern toplumların gelişimi ancak 11'i 59 dakika 30 saniye geçerken başlayacaktı! Yine de bu insan gününün son 30 saniyesinde, belki de o ana kadar geçen bütün zaman içerisinde gerçekleşen kadar değişme gerçekleşmiştir.

    Modern dönemde de değişmenin hızı, eğer teknolojik gelişim oranlarına bakarsak ortaya çıkar. İktisat tarihçisi David Landers'in gözlediği gibi,

    'Modern teknoloji yalnızca daha çok ve daha çabuk üretmez; dünün zenaat yöntemleriyle hiçbir şekilde üretilemeyecek olan nesneleri de ortaya çıkarır. Yerlilerin kullandığı en iyi el çıkrığı hiçbir zaman, eğirme katırının ürettiği iplik kadar güzel ve pürüzsüz olamaz; onsekizinci yüzyıl Hıristiyanlığının bütün dökümhaneleri, modern bir çelik fabrikasının ürettiği gibi büyük, düzgün ve
    birörnek çelik levhalar üretemez. En önemlisi, modern teknoloji, sanayi öncesi dönemde düşünülmesi çok zor olan şeyleri yaratmıştı: kamera, motorlu araba, uçak, radyodan yüksek hızlı bilgisayara kadar bütün bir elektronik aletler dizisi, nükleer enerji santrali ve neredeyse sonsuza kadar giden başkaları... sonuç, üretim düzeyinde devasa bir artıştır; tek başına bu bile insanın yaşam biçimini, ateşin keşfinden bu yana, her şeyden çok değiştirmiştir. 1750'de İngiltere'de yaşayan birisi, maddi nesneler bakımından Sezar'ın lejyonerlerine, kendi torunlarından daha yakındı. (Landers 1969)