• 368 syf.
    ·5 günde·5/10
    Sinirlerim acayip bozuldu. Hayır ! Bunu kabul etmiyorum abi. Böyle olmamalı. Başlarım yazacağınız kitaba ! Böyle bitmez, bitemez ya ! Şaşırtıcı bir son vereceğim diye her şey bu kadar eksik ve yarım bırakılır mı ?? Bu kitabın bittiği yerde kesinlikle bir kitaba daha ihtiyaç var. Kısa bir bölüm, makale, hikaye her neyse ! Küfür etmek istiyorum şuan neredeyse. Zo' ya ne oldu ? Jude'a ne oldu ? Riley'e ne oldu ? Auden'e ne oldu ? Mekalara ne oldu ? Nerede olum bu soruların cevabı ? Kafayı yedirtecekler bana ya ! Tam aksiyon başladı harika gidiyor. Kitap bitti. Var mı böyle bir şey ?? Son kitap beklentilerimi karşılıyordu, önceki incelemede de söylemiştim zaten. Harika gidiyordu, taa ki kitap bitene kadar !! Eğer bu gerçekten bir son ise hayatımda gördüğüm en gamsız yazar bu olacak. Böyle bir seriyi böyle bir sonla nasıl mahveder ya... Sinirlerimi boşaltmaktan kitabı inceleyemedim...
    Lia Kahn'ın maceraları son sürat devam ediyor arkadaşlar, şaşırtıcı şeylerle karşılaşıyorsunuz, çok enterasan mevzular dönüyor. İşler tam çözüme kavuşacaktı ki kitap bitti. Orası ayrı bir konu zaten ! Şimdi sıra geldi size bu kitabı tavsiye eder miyim ? Nasıl tavsiye edeyim he ? Söyleyin bana. Sinirlerim zıplamış, seriyi bu sonla katletmiş nasıl tavsiye edeyim ? Siz de mi delirin he ? Bilmiyorum arkadaşlar. Harika bir kurgu, harika bir gidişat var fakat kitabın sonu felaket derecede kötü işte. Bu noktada karar size kalıyor. İster okuyuuunnn ister okumayın, güzel bir hikaye ama sonu adamı delirten cinsten. O yüzden susuyorum. Neyse kendinize iyi bakın dostlar. Sonraki incelemede görüşmek üzere iyi okumalar diliyorum...
  • Kibir gibi bir canavarın içine hapsolmuştu intikam yeminleri edilen bir cumartesi günü yaptıklarından hicap duyarak geri geldi sanki başka bir gezegenden gelmişçesine yaklaştı
    Ve bana baktı sen de kimsin dedi aşağılayarak hatta küçümseyerek sonra isterik bir kahkaha patlattı arkasını döner gibi yaptı hemen sağ kolundan yakaladım bir balığın ağa takılması gibi çırpınmaya başladı bunca yıl sonra ona bir soru sorma hakkına sahip olduğumu düşünüyordum kendimce sebeplerim vardı evet en azından bir soru bu benim hakkımdı hakkım olanı almalıydım. sert ve hayıra ihtimam vermeyecek şekilde yani keskin bir ifadeyle dur! dedim. Dur böylece gidemezsin yılların telafisi bir kahkaha hatta küçümseme olamaz sen bu olamazsın, hem ben bu kadar değişimi kaldıracak güce sahip değilim. Kadınlık gururu diye diye yıllarca içime işlenen toplumsal baskılanmış içerden çıkmayı bekleyen teorik duygusallıklar birden çıkmak istediler öylesine güçlüydüler ben onları bile bastırdım o an; o ana dair iyi şeyler hatırlamak pişmanlıklar duymamak için elimden geleni yapacaktım. tekrarladım az önceki ifadeyi daha yumuşak davetkar ve talepkar bir cümleyle, ben kalmanı istiyorum konuşacaklarımız olabilir... belki bana anlatacağın bir kaç güzel hikayen vardır dedim, sonrası aptallara has bir yüz ifadesiyle bana baktı, başta yüzünde belirmeyen gizlenmiş o maskemsi şey düştü, tanıdığım adam geri mi geliyordu ne, sonucu görmeden içim bir tuhaf oldu bir yandanda eski duygularımın canlanmasından ürperdim, çok derinlere gömmüştüm üzerlerine ağırlıklar koymuştum gün yüzüne çıkmasınlar diye oysaki sadece bir anı beklemişim yıllarca, fırsat bu fırsat diyerek fırladılar derinliklerimden neyseki karşımdaki canlı pişmanlık duymuş olacakki en azından o an teklifimi reddetmedi hemen ilk bulduğum oturabilecek durumdaki yere oturup konuşabilmekti amacım şuraya oturalım dedim olur dedi umursamıyormuş gibi ama umursadığını biliyordum, oturduk bakışlarımızı buluşturmaya gayret ettikçe o kaçırıyordu sonunda şunu kesermisin artık lütfen diyerek bu saçma oyuna bir son verdim soğuk savaş sancılarıydı bunlar o kadar yıldan sonra yaşanacaktı pekte umursamadım söze giriş yapmam gerekiyordu artık ve olabilecek en saçma şekilde girdim söze neden dedim neden, anlamamış gibi yapıyordu ne neden anlamadım deddi
    Ve devam etti oyununa, Oynamayı bırak ege bu kadar yıl ne oldu neden gittin niye hiç aramadın o sustu ben devam ettim. ben sen gittiğinden beri ben olamadım yıkıldım yıprandım yıllarca sorguladım ulaşamadım erişemedim sana aradım sordum bir kez olsun dönmedin, bir kez olsun bir cümlelik bir açıklama bile yapmadın ben sana ne yaptım bu derece nefret ettin benden...
    Öfkelenmiştim evet evet öfke nöbetiydi bu hemen bir sigara isteği belki daha ağır maddesel şeyler kullanmalıydım, üzerine atlamamak için. gönül dediğimiz aslında olmayan şey bunu seçmeseydi en azından bir beş yılımı daha huzur içinde yaşayabilirdim diye geçirdim içimden
    konuşmayamı karar vermişti yoksa oturduğu yer mi rahatsız etmişti ya da huzursuz olacağı şeylerin ilk bölümümü başlamıştı henüz bilmem bir hareketlendi, üzeri başı o bıraktığım şekildeki gibi de değildi üstelik berduştu beş yıl öncesi beş parasızdı hem işsizdi hem meteliksiz gözüm ondan başkasını görmediği için ya da maddesel varlıkların bendeki yerinin olmayışından şimdi yeni yeni aklıma geliyor bu benim içinküçük insanlık için büyük ayrıntılar
    bu kadar beklemeden sonra tek bir kelime çıktı ağzından “haklısın” o ana ait; ayrıca son kelimesiydi sert bir hareketle yerinden kalktı bir miktar para baktı masaya, nezaketi çay parası ödemek sanıyordu. bir ukala bakış daha fırlattmayıda eksik etmeden uzaklaştı,
    şaşırmadım tabiki yılların yokluğunda tanımıştım biz kadınlar intikam merhamet şevkat sevgi gibi duyguları çok yoğun yaşarız bu sefer yaşadığım aldanmışlıktı daha önce tatmadığım bir melankoliydi gel gitler çıkmazlıklar sonsuzluklar hükmetti hayatıma.
    bu hikayenin henüz başıydı ogüne dair hatırladıklarım yaşadıklarıma bir başlık bulmam gerekirse bunlara tecrübe ismini koyabilirdim...


    Vakit olanlardan dönüt alabilirim...
  • 141 syf.
    ·29 günde·Puan vermedi
    Mir’atü’l-Memalik’ten Günümüze
    “Merhaba” demenin içinde saklı bir sevincin huzurunu ancak ayakların yorgunluğunun altında kalmış bir seyyah bilir. Anıları anı yapan yeni bir dünya yani farklı bir kent sokağına, pazar alanındaki satıcıya, tüccara merhaba demek... Seyyah, gözü uzak diyarlardaki; bir mimari yapının sütunlarında ki gizli güzelliklerdedir. Yerinde durmak onun için hayatın durduğu yerdir, lakin o seyyahtır zaman ile mekânın boyutlarında gezer. Çılgınlığın doruk noktasında, çılgınlığı farklılık peşinde koşan bir çift ayak, bir çift gözü vardır. Kimsenin göremediği, fark edemediğini görüp fark etmesi bir ve tek olan kuralıdır.

    Her seyyah birbirinin takipçisi olmuşlardır; kendi lisanı hal içinde kendi ayak izlerinin devamı olup coğrafyalarda gezinip yeni dünyalar keşfetmişlerdir. Gittikleri yer hakkında; renk/şekil yani kültür, din, örf, gelenek ve adetler getirmişlerdir. Bu seyahat yolun yolcularından en önemlilerinden Seyit Ali Reis’tir. Mekân cennetin bıraktığı “Mir’atü’l-Memalik” adlı eseri seyahatname alanında önem arz etmektedir. Kültürümüzde; Evliya Çelebi, Piri Reis, Nabi, Yirmi Sekizinci Mehmed Çelebi; Arap kültüründe İbn Battuta, İbn Fazlan; Batı kültüründe ise Marco Polo, Pierre Loti, Gerard De Nerval, Edmondo De Amicis, Salomon Schweigger velhasıl uzun yolların yolcuları olan bu seyyahların adlarını uzun uzun yaza biliriz.

    1968’de Konya’nın Sille’de doğan, azimli olan akademisyen-yazar Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin gezdiği yirmi ülke elliden fazla şehri “Benim Gözümle “Coğrafyalar”” adlı gezi kitabıdır. Yazarın diğer birkaç kitabı şunlardır: “Siyeri Farklı Okumak (Ankara 2015-yedinci basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-1 Hz. Ebu Bekir (Ankara 2015-üçüncü basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-2 Hz. Ömer (Ankara 2015-üçüncü basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-3 Hz. Osman (Ankara 2015-ikinci basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-4 Hz. Ali (Ankara 2015-ikinci basım), ve toplamında yazarın şuanda on dört kitabı mevcuttur. Dikkat edilirse kitaplar daha çok biyografik türdedir. Azimli, üniversite yıllarında ilmi kitaplar yanında biyografik kitaplara da yönelmiştir. Ve tutkusu “insan tanıma merkezli” öğrenme, araştırma yolunda mücadele etmiştir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sav) baş tacı olmuştur. “Mesleğim, “Hz. Peygamberi (sav) tanıma” demek olan siyer ilmiydi ve yine bir şahsın hayatıydı.” (s.11) Azimli, bu mesleği bir içgüdüye bağlayarak ta lise yıllarında başladığını belirtir.

    -El-Firdevsu’l-Mefgut-Yitirilmiş Cennet-Endülüs

    Endülüs, İber Yarımadasındaki, bugünkü İspanya Portekiz ülkelerinin bulunduğu coğrafyanın adıdır. İslam’ın ilk yüzyılında Emevi Devleti’ne başlı birliklerle, bir berberi kumandan olan Tarık Bin Ziyat önderliğinde fetihler yapılmış ve başarılı olunmuştur. Söylenir ki Tarık Bin Ziyat fetih zamanında geri dönmemek için kendi gemilerini yakmışlar ve ölümüne bir cihat yapmışlardır. Bu konuda tarih adaleti hep tecelli eder ve böyle kahramanları tükenmez kalemlerle yazılır.

    Kitap, “Bir zamanlar İspanya’da Müslümanlar varmış” diye başlar. Azimli’nin gezileri genelde bir grup akademisyenin bir rehber eşliğinde önemli tarihi yerlere yapılan gezilerdir. Kitapta kalkış yeri/zamanı yer yer bildirilir. Rehberin başından gecen olayları Endülüs başlığındaki bu bölümde yazar hep bahsetmiştir. Bir tanesi şöyledir: “Bir otobüs yolculuğu molasında içki içen yaşlı bir amcaya ne için içtiğini sorar. İspanyol amca, rahatlanmak için içtiğini, ancak dedesinin küçüklükte öğrettiği bir şarkının onu içkiden daha çok rahatlattığını söyler. Şarkının ne olduğunu soran rehberimize yaşlı amca şarkı olarak bildiği “Fatiha” suresini okur. Şaşkına dönen rehberimiz, Fatiha’nın ne olduğunu anlatınca şaşkınlık sırası bu sefer yaşlı amcadadır. Dinleri zorla değiştirilen Marisko’ların (Müslümanlığı gizlice yaşayan Endülüslüler) direnme başarılılarının biride bu olmalıdır. Derin kodlara ince ince işlenmiş belki de bir gün ortaya çıkacağı düşünülen işaretler.(s.17) Azimli, gezi sırasında orda yaşayan rehberlerinden duyduğu buna benzeyen birçok hikâyeyi kitabında anlatmıştır.

    İspanya’daki son Müslüman devlet olan Beni Ahmer Devleti 1492’de yıkılınca yedi yüz seksen bir yıllık İslam egemenliği son buldu. Endülüs Medeniyeti çağını ve sonrasını her yönüyle etkili olmuştur. O dönemlerde Fransa’ya ilim öğrenmeye giden bir öğrenciye, “yanlış geldin Endülüs’e git, ilim ordadır” şeklinde sözlerin söylendiği dönemlerdi.(s.27) Bu dönemde dünyanın en büyük kütüphanesine sahip olan Endülüs Medeniyeti, bu yıkımla kütüphaneler yakılmış, mimari eserler yıkılmış, Müslüman kadın çocuk öldürüldü ve üç yüz bin kadar insan sürgün edildi. Azimli, İspanya gezisinde işkence yapılan yerleri gezerken kullanılan aletlerden de bahseder. Okuruna bir zamanlar yaşanmış acı ama gerçekleri betimlemeye çalışır.
    Öksüz Bırakılan Bir Coğrafya: Balkanlar

    Azimli, Balkan topraklarına olan gezisini Saraybosna’da yaparak başlar. Srebrenica katliamından bahseder. Sırpların yaptıkları vahşi katliamlarını gizlemek için yakıp parçaladıkları cesetleri kimsenin bilmemesi için farklı yerlere gömmüşlerdir. Bir hakikattir ki “Mavi Kelebekler” masum öldürülen Bosnalıların ahlarını Sırpların bu oyunlarını bozarak göstermişlerdir. Mavi bir kelebek sadece toplu mezarların olduğu yerde çıkan ve yetişen mavi bir çiçeğe konuyormuş ve sadece bu mavi çiçeği takip ediyormuş.(s.40) böylece gizlenmek istenen bir katliam ortaya çıkıp o dönemde katliam yapan Sırpların ne derecede bir vahşi olduklarını göstermiştir.

    “Beni askerlerimin arasına gömün” diyen Aliya İzzetbegoviç; bir başkomutan, son yüzyılın şaheser portresi, imanıyla küfrü yenen bir iman örneği, bilgeliğiyle gönüllere taht kurmuş bir bilge kral. Şimdi Osmanlı döneminden bu zamana kadar şehit olmuş, şehitlerin şehri kabristanında mütevazı bir yerde, hak ettiği yerde huzuru İlahide yatmaktadır. Savaş süresinde bin tane cami yakılıp yıkılırken İzzetbegoviç, “bize yakışmak” diyerek bir tek kilisenin yıkılmasına izin vermemiştir.
    Kitabın diğer kısımları ise Fas, Azerbaycan, Kıbrıs, Amerika, Batı Avrupa ülkeleri ve Ortadoğu ülkelerine yapılan seyahatler bölüm bölüm, başlık başlık anlatılır. Okuyucu dilin rahatlığında kendini çağlayıp akarken görür, bu rahatlığın hızına kapılırken kıtalardan şehir merkezlerindeki insanların toplum içindeki gündelik alışkanlıklarına iner.

    Azimli, gezip gördüğü şahit olduğu olaylara bir akademisyen gözüyle bakar ve ahlak terimi üzerinde durarak tespitler yapar. Kitabın son kısmında ise “EK” bölümünde “RESİMLER” başlığı adı altında yirmi altı fotoğraf bulunmaktadır. Kitabın yazarı olan Mehmet Azimli ile iletişime geçmek için email adresi: mehmetazimli@hotmail.com ‘dür.

    Vesselam

    Mehmet AZİMLİ
    Benim Gözümle “Coğrafyalar”
    Mana Yayınları
    Ekim 2015
    1.Basım
    Sayfa: 142
    3 Şubat 2016 Çarşamba
    20:29:06 Aydın
  • 192 syf.
    ·8 günde·5/10
    William James’in bu kitabını sipariş ederken “pragmatizm” felsefesini pek çok yönden kavramayı umuyordum. Fakat kitabı okumaya başladıktan sonra farkettim ki kitap okunabilir 168 sayfasında pragmatizmi yedi farklı başlık altında ele alıyor ve sayfaların çoğu genel olarak başka felsefeler ile karşılaştırmalar, alıntılar ve bitmek tükenmek bilmeyen nihayetinde de dikkat dağıtan metaforlar ile dolu. Bir felsefe kitabından beklentim anlattığı felsefi düşünceyi olabildiğince net bir şekilde akla yatırması ve bu şekilde okuru iknaya çabalamasıdır. Fakat W. James 1907 yılındaki konferanslarında vaktini daha çok karşı olduğu felsefi akımları eleştirmeye harcamış. Okuması kolay olarak başlayan sonra bi anda duvara çarpmış gibi sıkıcılaşan ve ardından tekrardan kolaylaşan bir kitap. Bir başlık bittikten sonra öbürünü okumak için çok fazla heyecan duyamadım. Bölümlerin hemen hepsinde pragmatizmin başlığa olan yaklaşımını son bir iki sayfada bulabiliyorsunuz, bu da önceki sayfaları okumanın bir bakıma “külfet” olmasına neden oluyor. Pragmatizmin çekirdek düşüncelerini öğrenmek için fena bir kitap değil fakat dediğim gibi öğrenilen şeyler pragmatizmin yüzeysel kısmı, pragmatizm adına ancak giriş kitabı olarak okunabilir. Çeviri gayet başarılı, çeviri notları anlaşılır ve bir dilbilgisi hatasına rastlamadım.

    KİTABIN İÇERİSİNDEKİ BAŞLIKLAR

    1-Felsefenin Günümüzdeki İkilemi
    2-Pragmatizm Nedir?
    3-Pragmatik Açıdan Bazı Metafizik Problemlere Bakış
    4-Bir ve Birçok (Okumanın en zor olduğu bölüm bence)
    5-Pragmatizm ve Sağduyu
    6-Pragmatizmin Hakikat Arayışı
    7-Pragmatizm ve Hümanizm
    8-Pragmatizm ve Din
  • 201 syf.
    Doğan Aksan, 7 ana başlık altında topladığı Türkçenin Gücü adlı eserinde yabancı dillerin baskısına boyun eğmeden direnen Türkçenin gerçek gücünü anlatmaya çalışmıştır. Türkçenin yapısına ve anlam özelliklerine değinip, söz sanatlarından birkaç örnekle ilerleyerek, mazmunlara yani kalıplaşmış sözlere, bilmecelere ve manilere de yer verir. Özetle Doğan Aksan Türkçenin Gücü isimli kitabında dilimizin günümüze kadar ulaşmış olan zengin söz varlığını okuruyla paylaşır hatta “Türkçeye eğiliniz, tek tek sözlerine bakınız; bu sözlerin birçoğunda şiir tadı bulacaksınız.” sözleriyle de söz varlığımızın önemini ve söz varlığımıza verdiği önemi kendi ağzından duymuş oluyoruz. Değinilen konuların daha açık şekilde sunulabilmesi için her ana başlığın altında bulunan alt başlıklarda ayrıntıları verilmiştir. Bu başlıklar sırayla; Türkçenin Genel Nitelikleri,
    1. Türkçenin Genel Nitelikleri
    - Türkçenin Ses Özellikleri
    - Türkçenin Yapısı, Türetme Gücü
    - Türkçenin Sözdizimi Açısından Özellikleri
    ​Türkçenin Genel Nitelikleri isimli ilk başlıkta üç alt başlık halinde verilen maddelerde üç ayrı konu işlenmektedir. İlk alt başlık olan Türkçenin ses özellikleri başlığında ses düzeninin bir dili diğer dillerden farklı kılan taraf olduğuna değinilerek dilimizin ses özelliklerinden bahsedilmiştir. Ünlü uyumlarının Türkçeyi ses bakımından diğer dillerden ayıran en önemli özelliğin olduğuna ve çok az dilde varlığını sürdürmeye çalıştığına da değinilmektedir (bkz. Altay Dilleri). Yine aynı başlık içinde Türkçe’nin ahenkli bir dil olduğundan söz edilerek bunun nedeninin ünlü uyumları ve benzeşmelerinden kaynaklandığına, dilimizde var olan sekiz tane ünlü harfin de yabancı dillere nazaran daha farklı şekilde kullanımlara sahip olduğu dile getirilmiştir.
    Türkçenin Yapısı, Türetme Gücü isimli ikinci alt başlıkta ise özetle hayatın baştan sona bir öğreti iklimi içerisinde insanlık için yeni ufuklar açtığına, insanın kelimelerle iletişime geçebildiğine ve her geçen gün yeni kelimelere ihtiyaç duyduğuna değinir. / Uluslararası sahada var olmak ve ticaret, teknoloji, sanayi gibi alanlarda ilerleyebilmek için başka bir dile ihtiyaç duyularak farklı milletlerle özellikle kültür alışverişi yapılmıştır. Bu alışveriş yeni dinlerle, yeni dillerle ve yeni kavramlarla tanıştırmıştır. Özetle bu başlık altında dilimizin sözcük türetme ve yapısal özelliklerinden bahsedilmeye çalışılmıştır.
    Son ve üçüncü alt başlık olan Türkçenin Sözdizimi Açısından Özellikleri başlığında ise kendine has özellikleriyle var olan söz dizimi -Altay dillerinde de olduğu gibi- dilimizin özelliklerine göre cümle özne, nesne, yüklem sıralamaya sahiptir. Bu özellik ve sıfatların isimlerden önce gelmesi, zamirler ve ekeylemler gibi birkaç yakın özellik daha bulunmaktadır.

    2. Türkçenin Anlam Yapısı ve Anlam Özellikleri
    1) Türkçenin Sözvarlığının Anlam Açısından Başlıca Özellikleri
    2) Türkçenin Kavramlar Dünyası
    - Eski Türkçe Dönemi ve Sonrası
    - Eski Anadolu Türkçesi
    - Türkiye Türkçesi
    - İkilemeler
    - Anadolu Ağızları
    - Somut Kavramlar
    - Soyut Kavramlar
    ​İkinci ana başlık olan Türkçenin Anlam Yapısı ve Anlam Özellikleri başlığı altında
    Dilimizin asıl gücünü görebilmek ve ilerleyebilmek için yapılması gerekenin başka dillerle karşılaştırmak olduğuna vurgu yapan Doğan Aksan, ilk alt başlık olan Türkçenin Anlam Yapısı ve Anlam Özellikleri başlığında ise dilimizin söz varlığı açısından somut anlatıma sahip olduğuna yanı sıra ayrıntılı dil kullanıldığına ve dil içinde benzetmelere yer verildiğine değinir.
    ​İkinci alt başlık olan Türkçenin Kavramlar Dünyası bölümünde ise günümüz Türkçesine doğru, eski Türkçeden uzanan dil hikayesine yer vermiştir.
    Dilimizin söz varlığı oldukça zengindir. Türkçede birkaç kavramla açıklanabilen bir isim/sıfat diğer dillerde tek kavramla açıklanabildiğine ve önceki başlıklarda değinilen ikileme konusunun genişletilerek örneklendirilmeye çalışıldığına değinilmektedir.
    Bir dilin, coğrafi farklılıklara, çeşitli kültürel ilişkilere vs. bağlı olarak lehçelere ve ağızlara ayrıldığı görülür. Türk dili, Türklerin geniş bir coğrafyaya yayılmaları, farklı kültürlere sahip halklarla ilişki içerisine girmeleri ve farklı dinsel çevreler içerisinde bulunmaları gibi sebeplerden dolayı onlarca lehçeye ve daha yerel olarak da ağızlara bölünmüştür. Lehçeler ana dilden tarihin bilinmeyen dönemlerinde ayrılmış geniş kapsamlı dil dallanmaları iken, ağızlar lehçelerin içerisindeki, çevresel, coğrafi vs. faktörlerin etkisiyle oluşmuş yerel/bölgesel söyleyiş farklılıklarıdır. Anadolu Ağızları alt başlığında ise Doğan Aksan günümüzde Anadolu ağızlarının yazı diline oranla daha geniş bir sözvarlığına sahip olduğunu dile getirmiştir.
    Doğan Aksan Somut Kavramlar ve Soyut Kavramlar alt başlıklarında Anadolu Ağızları alt başlığında vermiş olduğu örnekleri derleyerek, verdiği örneklerin anlamlarını ve hangi bölgeye ait olduklarını anlatmıştır.
    3. Anlam Olaylarına Söz Sanatlarına Tanık Örnekler
    1) Dilde Benzetme ve Benzetme Örnekleri
    2) Dilde Aktarmalar ve Aktarma Örnekleri
    - Deyimler ve Deyimlerde Aktarmalar
    - Somutlaştırma ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarında Somutlaştırma
    - Türkiye Türkçesinde Öteki Deyim Aktarmaları
    - Anadolu Ağızlarında Öteki Deyim Aktarmaları
    - Ad Aktarması ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarındaki Ad Aktarması
    3) Deyimlerde Nükteli Anlatım Eğilimi ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarının Deyimlerinde Nükteli Anlatım Eğilimi
    4) Atasözleri ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarında Atasözleri

    Doğan Aksan, Dilde Benzetme ve Benzetme Örnekleri başlığında tüm dillerin anlatımlarına güç kazandırmak adına ortak olarak kullandıkları benzetmelere değinerek örneklendirmeye çalışmıştır.
    Edebî sanatlar, dilin gerçek ve sembolik her türlü anlamını karşılamak, az sözle çok şey ifade etmek, anlam ve çağrışım ilgileri kurmak, harf ve sözcüklerin şekil olarak görüntülerinden ve ses değerlerinden yararlanmak amacıyla üretilmiş söz söyleme sanatlarıdır. Edebî sanatlar, ince duyguların, keskin zekâların ve estetik duyarlığın ürünü olarak doğmuştur. Dilde Aktarmalar ve Aktarma Örnekleri başlığında ise söz sanatlarına başvurularak anlamın güçlendirilmesi anlatılmıştır.
    Atasözleri ve deyimler, dilimizin söz varlığının en önemli birimlerinden olup deyiş güzelliği, anlatım gücü ve kavram zenginliği bakımından üzerinde detaylıca durulması gereken dil yapılarıdır. Bir dilin anlatım yollarına, o dili konuşan toplumun geçmişine, yaşam biçimine, geleneklerine, inançlarına ve daha pek çok özelliklerine dair önemli ipuçları içeren deyimler ve atasözleri Deyimler ve Deyimlerde Aktarmalar başlığında açıklanmıştır. Doğan Aksan’ın araştırmalarında Ömer Asım Aksoy’un saptadığı deyim sayısı 5742 olduğu belirtilmektedir.
    Somutlaştırma veya diğer bir adıyla somutlama, deyim aktarmaları konusunun alt başlıklarından biridir. Normalde soyut bir anlam ifade eden bir kelimenin, somut bir kavram veya durumu ifade etmek için kullanılmasına “somutlaştırma” denilmektedir. Somutlaştırma ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri başlığında somutlaştırmayı, Soyut ve somut kavramlar arasındaki bu aktarmanın sıklıkla birbirine karıştırılması ve Anadolu ağızlarındaki somutlaştırmalardır örneklerle anlatılmıştır. Bu başlık Ad Aktarması ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri ve Anadolu Ağızlarında Ad Aktarması başlıklarındaki örnekler incenerek sonlandırılmıştır.
    Bu alt başlıktan sonra sırayla Deyimlerde Nükteli Anlatım Eğilimi ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri, Anadolu Ağızlarının Deyimlerinde Nükteli Anlatım Eğilimi, Atasözleri ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri, Anadolu Ağızlarında Atasözleri başlıkları altında örnekler verilerek deyimler konusu açıklanmaya çalışılmıştır.

    4. Kalıp Sözler
    - Kalıp Sözler ve Türkçedeki Örnekleri
    - Hayır Dualar, Beddualar
    Bir dilin söz varlığı, çeşitli öğelerden oluşur. Bu öğelerin bir kısmı, konuşan kişinin her kullanımda özgürce seçebildiği, bağımlı ve bağımsız kullanılabilen, sözlüklerde madde başı olan sözcüklerdir (elma, uzay, cam, söz, ile, gibi, koş- (mak), ara-(mak), vb.). Bunların yanında bir başka grup da her zaman belirli bir biçimde kullanılan atasözleri, deyimler, ikilemeler ve kalıp sözlerden oluşan kalıplaşmış öğeleri içerir. Türkçenin söz varlığının bir bölümünü oluşturan bu öğelerin, sözlü ve yazılı iletişim sırasında sıklıkla tercih edildiği görülmektedir Dördüncü başlık olan Türkçenin Gücü’nün dördüncü başlığı olan Kalıp Sözler başlığının içeriğinde kalıp sözlerin kültürler arası farklılıkları dile getirdiğine değinerek verdiği örneklerle açıklamaya çalışmıştır.
    Maddi ve manevi kültürümüzü, geleneklerimizi, inançlarımızı, kültürümüzü yansıtmayı başaran, derin bir anlam içeren hayır yahut şer konuda dile getirilen kalıplaşmış sözlerdir dua ve beddualar. Bir diğer alt başlığımız olan Hayır Dualar, Beddualar bölümünde. Doğan Aksan bu alt başlık altında kendisine özgün örneklerle konuyu açıklamaya çalışmıştır.
    5. Bilmecelerimiz
    - Bilmecelerimizden Seçilmiş Örnekler
    Bir şeyin adını anmadan vasıflarını üstü kapalı söyleyerek o şeyin ne olduğunu bulmayı dinleyene – veya okuyana – bırakmaktan ibaret olan eğlence yönü ağır basan edebî sözlere bilmece denir. Kitabın beşinci başlığı olan Bilmecelerimizden Seçilmiş Örnekler başlığı altında yine maddi ve manevi kültürümüzü yansıtan farklı yörelerden çıkan bilmecelerimizden bahsedilmiştir.
    6. Manilerimiz
    - Manilerimizden Seçilmiş Örnekler
    Altıncı başlık olan Manilerimizden Seçilmiş Örnekler başlığı altında, yörelere göre değişiklik gösteren manilerin toplumun tamamı tarafından benimsenen ve topluma mal olmuş deyişlerdir.



    7. Yabancı Dillerin Baskısına Karşı Türkçenin Gücü
    Türkçenin Gücü isimli eserin son başlığı olan Yabancı Dillerin Baskısına Karşı Türkçenin Gücü bölümünde ise verilmiş tüm başlıkların içeriğinin genel olarak özeti sunulmuş ve sonuç paylaşılmıştır.
    “... Yeter ki dilimizin gücüne inanalım, anadili bilincinden, anadilimize saygı ve sevgiden uzak olmayalım.”
  • 260 syf.
    Geoffrey Lewis, on iki ana başlık altında topladığı Trajik Başarı- Türk Dil Reformu adlı eserinde dilimizin geçmişten günümüze süregelen sorunlarına kısa kısa değinerek daha geniş bir çerçevede Türk Dil Reformu/ Türk Dil Devrimi’ni okuruna açıklamaya çalışmıştır. Yazarın hem iyi bir dil bilimci olması hem de Türk olmaması, anlatmış olduğu konulara karşı objektif tutumu elden bırakmamasını sağlamıştır. Bir taraf belirtmekten ziyade anlatılmak isteneni gerçekçi bir bakışla dile getirmiştir. Lewis, Trajik Başarı- Türk Dil Reformu ismiyle Türkçeye çevrilen bu eserinde Türk dil reformu sırasında yapılan uygulamaları, özellikle de aşırı özleştirmeci yaklaşımları dil mühendisliği biçiminde anlatmıştır.
    Dil tartışmalarının cumhuriyetin çok öncesinde başladığını ve çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri olduğunu düşünen Lewis, Atatürk’ün dildeki aşırı özleşmeci tutumun bir krize neden olduğunu düşünerek reformdan bir şekilde döndüğünü de vurgular. En azından aşırı özleştirme tutumunun bir çıkmaza girdiğini fark eden Mustafa Kemal’in, bu çıkmazdan Güneş Dil Teorisi’yle çıkmaya çalıştığına değinir. Daha sonrasında neredeyse birçok 'kelime' ve 'sözcüğün' uyup uymadığını tartışır. Türk dilinin kendi içinde bir Babil kulesi olduğunu 'tespit eder'.
    Kitap Hakkında;
    Toplumun her kesimindeki insanın tek solukta okuyacağı, objektif ve gerçekten çok iyi analizlerin var olduğu bu kitapta bulunan 12 ana başlık sırayla şu şöyledir; 1.Giriş, 2.Osmanlı Türkçesi, 3.Yeni Alfabe, 4.Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar), 5.Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası, 6.Atay- Ataç- Sayılı, 7.Karışımın Unsurları, 8.Karışımlar, 9.Teknik Terimler, 10.Yeni Boyunduruk, 11.Yeni Türkçe, 12.Dil Kurumuna Ne Oldu?
    Kitabın Giriş bölümünde Lewis satırlarına her okuruyla, kitabın adının “Trajik Başarı” olması konusundaki fikirlerinin aynı olamayacağının farkında olarak devam eder ama okudukça birçoğunun kendisine hak vereceğine de vurgular. Osmanlı Devletinin son demleri ve Cumhuriyetimizin doğuşuyla Mustafa Kemal’in 1927’de altı günü aşkın bir sürede okuduğu Nutuk’un, 1960’ların başında günün diline çevrilmek zorunda kalındığı güne kadar gençler için gitgide daha az anlaşılabilir olmasından bahseder.
    Kitabın İkinci başlığı olan Osmanlı Türkçesi başlığında genel hatlarıyla Osmanlının son dönemlerinde çıkan dil tartışmalarından söz edilmektedir. Dilde sadeleşme çatısı altında ilerleyen bu tartışmalar “kendimize mahsus bir lisanımızın” olmayışından şikâyet ederek Ahmet Mithat’ın halkın kullandığı lisanı, millet lisanı yapmayı önermesiyle devam eder. Yani dilden Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasını söyler.
    Kitabın üçüncü başlığı olan Yeni Alfabe başlığı altında alfabe değişikliğinin amacının Türkiye’nin İslami doğu ile olan bağları koparmak ve hem içte hem de Batı dünyasıyla ilişkiyi kolaylaştırmak olduğundan bahsedilir. Ayrıca Arabi-Farisi alfabede değişiklik yapma konusuna değinilir. Bunlar dışında Latin alfabesinin benimsenmesi konusuna karşı çıkanların neden böyle bir tavırda bulunduğunu ve kabul etmek isteyenlerin neden istediği konusundan bahsedilir. Alfabenin değişmesi için “Dil Encümeni” kurulur. Encümenin dokuz üyesi içerisinde Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi isimlerde bulunur. 26 Haziran 1928’de toplanan bu heyetin ilk işi kendini, biri alfabeye biri de dilbilgisi için iki ayrı gruba bölünmek olmuştur. Alfabe komisyonu ilke olarak harf çevirisini reddeder. Çünkü Arapça ve Farsça telaffuzların devam etmesini istememekte, bunların İstanbul konuşma biçimlerine uydurulmasını istemektedir. Bu sorunlar ve farklı düşünceler sona erip belli bir şeye karar verildikten sonra alfabe tatmin edici bulunur bulunmaz Mustafa Kemal, 9 Ağustos 1928 gününün akşamında Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane Parkı’nda düzenlediği bir şenliğe katılan büyük kalabalığa yeni alfabeyi tanıtır. İki gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ilk olarak cumhurbaşkanlığı görevlilerine ve milletvekillerine ve daha sonra üniversite hocaları ile okur-yazar takımına ders verilmeye başlanır. Komisyonun son oturumunda ise hararetli bir tartışma yaşanır ve beş saat sonunda bir teklif oylamaya sunulur ve kabul edilir. (Ülkütaşır 1973:77)
    8-25 Eylül 1928 tarihleri arasında bütün resmi görevliler yeni harfleri kullanabilme becerilerinin ölçülmesi için sınava girerler.1 Kasım’da Büyük Millet Meclisi 1353 sayılı “Yeni Türkçe Harflerin Kabulü ve Uygulanması Hakkında” yasayı çıkarır ve yasa iki gün içinde hayata geçirilir.
    Kitabın dördüncü başlığı olan Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar) başlığı altında Ağustos 1923’te Tunalı Hilmi tarafından Büyük Millet Meclisi’ne yeni bir Türkçe kanunu önerildiğinden fakat bu kanunun kabul edilmediğinden bahsedilir. Atatürk’ün ilk yapılmasını istediği şey Arabi-Farisi alfabeden Latin alfabesine geçmektir. 3 Şubat 1928’de Cuma günleri camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmiştir. 9 Ocak 1936’da açılan Ankara Üniversitesinin Tarih-Coğrafya Fakültesinin ismi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi şeklinde değiştirilir. Ayrıca ileriki yıllarda farklı düşüncelere sahip olan kurultaylar toplanarak fikirlerini ortaya atar ve çeşitli makaleler yayınlanır. Genel hatlarıyla Atatürk’ün Dil Reformu için harcadığı çabalardan ve reformun içine düştüğü durum dolayısıyla ne kadar çile çektiği tahmin edilebilecek bir durumdur.
    Kitabın beşinci başlığı olan Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası başlığı altında 1935 yılında Viyanalı Doktor Hermann Kvergic tarafından bu konu hakkında bir metin ele alınır. Eserde Dilin ilk kez jestlerden oluştuğu ve bazı anlamlı seslerin sonradan eklendiği görülür fakat yıllar sonra eserin bir nüshası TDK başkanı tarafından incelenip ispatsız ve değersiz görülür. Teoriye göre dilin başlangıcında ilkel olan insanın güneşe bakıp “aa” dediği anda Güneş-Dil teorisi oluşmuştur. Atatürk bu dil teoremi ile Öztürkçe’nin özdeşlerini bulmaya teşebbüs etse de onun daimi kaygısı teknik terimler ile ilgisi olmasına dayanır. Bu nokta da Atatürk’ün birçoğunu kendi yarattığı teknik terimlere bu kadar bağlılık gösterirken günlük olarak üretilen yeni kelimelerin kullanımından vazgeçip geçmediğidir. Bu dönemde patlak veren Hitler’in Rhineland’ı işgali, Mussoli’nin Etiyopya’yı topraklarına katması Güneş Dil teorisini arka palanda bırakır. Kayıtlara göre Atatürk’ün ölüm döşeğinde bile “dil… Aman dil” şeklinde sayıkladığı söylenir.
    Kitabın altıncı başlığı olan Atay- Ataç- Sayılı başlığı altında Türk dil reformunun aslında iki sınıfa ayrılıp yapılmaya çalışıldığından bahsedilir. Öncelikle bireysel topluluklar yeni kelimeler üretmeye çalışırlar. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi önemli isimlerin Osmanlı Türkçesi etkisini, özellikle bizim kullandığımız Arapça kelimeleri ve Farsça dil bilgisi kurallarını, dilimizden atmak ve sade Türkçeye ulaşmak için yaptıkları çalışmalara değinir. Daha sonra Harf İnkılabı ile Türk Dil Kurumunun kurulmasına müteakiben, -kendisinin etimolojiye olan ilgisi de eklenince- Atatürk bu hususu devlet politikası haline getirmek ister ve çalışmaları hızlandırır. Arapça kökenli kelimeleri tamamen çıkarmak için bu kelimeleri, Türkçe karşılığı olan kelimelerle değiştirmek isterler. Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay ve Aydan Sayılı başlığında bu husustan bahsedilmektedir. Bu isimler dilin çağa uydurulması gerektiğine inanırlar. Yeni yollarla yeni sözcüklerin ve yeni kelimelerin bulunmasının faydalı olamayacağını düşünürler. Ataç ve Sayılının Dil reformu içindeki yeri kelime mucitleri olmasıdır. Onlar bir dil uzmanı değildir lakin ziyadesiyle kelime icat etmektedirler. (İcat edilmekten kasıt Öztürk’çe kelimelerin Osmanlıca karşılıklarını bulmalarıdır, yani bu kısım tamamen onların bulduğu kelimelerdir.) Bu bölümde, Türk dil reformuyla birlikte suni Öztürk’çe kelimelerin üretilmesine kendini adayan Ataç, Atay ve Sayılı’nın gösterdikleri çabaya şahit olmaktayız.
    Ataç” bir milletin dilini heyetler düzenleyemez o kendi kendine gelişir ve en doğru tabirler halkın sağduyusundan doğar”.
    1935 yılında tarama dergisinde yazdıkları yazılarda yeni kelimeleri kullanırlar, kafiyeye ve uyağa yeni karşılıklar bulurlar. Sonuç olarak bu başlık genel hatlarıyla suni yoldan dil türetme üzerine geçmektedir.
    Kitabın yedinci bölümü olan Karışımın Unsurları başlığı altında anlatılanlar aslında altıncı bölümün devamı niteliğindedir. Altıncı bölümde reformcuların yeni Türkçe kelimeler bulması ayrıca Türkçeyi Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerden kurtarmak için yapmış oldukları çalışmalardan bahsedilmiştir. Hudut yerine sınır, millet yerine ulus, şehrin yerine kentin gelmesi vb. kelimelerle başarıya ulaşmışlardır. Bu kelimler normal şartlarda suni yollarla meydana getirilemediği için ve onların yaptığı yöntem başarıya ulaştığı için önem taşımaktadır. Yani Öztürkçe’nin yaratımı aşamasında kullanılmış, uydurulmuş ve kayda geçen bu kelimelerin sadece son ekleri tartışılmıştır. Bu ekler getirilmeden önce de TDK Türkçe ile Hint Avrupa dillerinin birbirlerine yakın diller olduğunu ispat etmek için çalışmalar yapmıştır. Aslında genel hatlarıyla bu bölüm TDK’nın Türk dilleri ve dil aileleri hakkında araştırma yaptığının altını çizmiştir. Daha sonra 1930’lu yılların sonlarında bulunan kelimelerden bahsedilmiştir ve yardı-ektör, yardı-başkan, yar-kurul, as-başkan gibi kelimelerin farklılıklara uğrayarak nasıl yarbaya geldiğini, Öztürkçe bir kelimenin nasıl devinim sonucunda son halini aldığından bahsedilmiştir. Ayrıca Türk Dil Kurumunun yapmış olduğu üç dil kurultaydan ve bu kurultayların tutanaklarından bahsedilmiştir. Bu kurultaylar 1932,1934 ve 1936 yıllarında açılmıştır ve toplantı tutanaklarından, zabıtnamelerinden (Tutanak) ve bunların içeriklerinden bahsedilmiştir. Gelen eklerin örn: Mastar ekinin nereden geldiği (Kazakça), yönelme eklerinin nereden geldiği konusundan bahsedilmiştir. Bunlar dışında diğer Öztürkçe dillerinden aldığımız eklere değinilmiştir. Genel olarak fiil eklerinden, kelime yapısından, reformcuların bulduğu eklerden bahsedilmiştir. “Türetme yoluyla yeni sözcükler yapılırken dilin işlek eklerinin kullanılması ve dil devriminin bir an önce istemeden başarılı olmasını sağlayabilmişlerdir. Bu yüzden de işlekliğini yitirmiş eklere bu özelliklerini yeniden kazandırmak güç olmakta hatta üzerinden uzun süre geçmesi gerekmektedir.”
    Kitabın sekizinci başlığı olan Karışımlar başlığı altında yine Türkçe yabancı sözcük dağarcığında bağımsız kılmak maksadıyla yapılacak kelime üretimi için üç üretimin tayin edildiğinden bahsedilmektedir. Bunlar konuşma dilinin kaynaklarını araştırıp eski metinleri kullandıklarını anlatır ve hali hazırda bulunan bir kelimenin son eklerini birleştirerek yeni bir kelime üretirler. Ayrıca burada TDK’nin teknik terimler komisyonu başkanı olan Nihat Sami Banarlı ile Dil Bilimi Etimoloji komisyon başkanı arasında geçen diyalogdan bahsedilmektedir.
    Kitabın dokuzuncu başlığı olan Teknik Terimler başlığı altında kullanılan teknik terimler hakkında Türk Dil Kurumunun yaptığı çalışmalardan bahsedilir.
    Kitabın onuncu başlığı olan Yeni Boyunduruk başlığı altında 1960 yılından sonra işlerin değişmeye başladığına değinilir. Amerika’nın dünya pazarına girmesi ve teknolojinin onun tekelinde olması ayrıca bizim bir süreden sonra Arapça ve Farsça kelimeler yerine İngilizce kelimelere karşılık bulmaya çalıştığımız anlatılmaktadır. Kısaca bu bölümde yeni boyunduruğun İngilizce kelimeler olduğundan bahsedilir ve bu konuda TDK’nin neler yapabileceği ya da ne kadar başarılı ve başarısız olduğu konusuna değinilir ayrıca TDK eleştirilir.
    Kitabın on birinci başlığı olan Yeni Türkçe başlığı altında bazı insanlar diğerlerine göre daha fazla kelimeye ihtiyaç duyarlar. İstenilen şey ise gündelik hayatta Osmanlıca kelime kullanılmasının bırakılmasıdır. Örneğin “ev” demek yerine “ikametgâh” denilmeyecektir ve istenilen olmuştur. Bu yönden bakıldığında reform çok büyük bir başarıdır. Fakat Öztürk’çe ve İngilizcenin yayılması entelektüel olmayanların konuşmalarını değiştirmemiştir. Örneğin köylüler eski dili ayakta tutmaya devam etmektedir. Bunlarla beraber Arapça ve Farsça kelimelerin çoğu mevcudiyetini kaybetmiştir. TDK’den ödünç alınan yeni yabancı kelimeler arasında Öztürk’çe hâkim olmaktan uzaktır. Bunlardan bazıları Osmanlıca bazıları ise Türkçedir. Fahri İz’e göre “Bugün artık dil devriminden geri dönülmeyeceği kesindir” konuşulan dilin hiçbir zaman Arapça ve Farsçaya dönme gibi bir şeyin söz konusu olamayacağını söylemiştir. Bu makaledeki önemli yerlerden biri de Soysal’ın bildiri kelimesini üç ayrı anlamda kullanmaktan kurtulmak için bildiri, bildirge ve bildirim kelimelerine olan ihtiyaçtan bahsettiği bölümdür.
    Agah Sırrı Levend’e göre “Bir anlamda türlü kelimeler bulunması o dilin zenginliğine delalet etmez” Mesela Arapçada ‘ayın’ kelimesinin kırk anlamı vardır; ‘devenin’ elli adı vardır, bu bir zenginlik değildir.”
    Dil bir adetler topluluğudur. Bunlar olağan bir şekilde gelişirler fakat yeni bir kelime öğrenmek de kişinin zihnindeki eski kelimeyi kendiliğinden bu kişinin hafızasından kovmasını sağlayamamaktadır.
    Kitabın on ikinci başlığı olan Dil Kurumuna Ne Oldu? başlığı altında TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasına artık durdurulamaz olduğunu anlayarak yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edilecek şekilde dilimize alınması uygun görülmüştür. TDK için doruk noktası olarak bilinen 1932-1950 arası dönemde CHP’nin ve Atatürk’ün desteği alınmıştır fakat muhalifler genel adlarla bu dönemde uygulanan Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasını onaylamamaktadır. Askeri ihtilalin ardından Ocak 1961’de tüm bakanlıklara Türkçe karşılığı olan herhangi bir kelimenin kullanımının yasaklandığına dair bir genelge gönderilmiştir. Kurum bu şekilde sloganın öz Türkçe değil, sade Türkçe olduğuna işaret eder. Okullarda okutulan ders kitapları yazarları, “arı bir Türkçe” kullanmaları için eğitilmişlerdir. Dil kurumu uydurmaca değildir fakat dili zenginleştirmek için halk ağzından derlemeler, eski metinler taramalar, türetmeler kullanır. Türkçe’nin dil yapısına uygun hale getirilmeye çalışılan türetmeler muhalifler tarafından gülünç bulunur. “Uçak hastanesi” yerine “gök konuk sal avrat gibi”. “Bilimsel terimler ne kadar öz dilden kurulursa bilim o kadar öz malımız olur.” TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasını, bu durumun artık durdurulamaz olduğunu anlayarak “yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edecek şekilde dilimize alınmasını” uygun görür. 1924 (Teşkilat-i Esasiye) öz Türkçe uyarlamasının yapılma kararı alsa da bu girişimi ile ilerleme kaydedememiş mana ve kavram da bir değişim yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan 1945 kanunu ile değiştirilmiştir ve bu dil reformu görkemli Osmanlıca söyleyişinin ve anayasanın saygınlığının azaldığına dair avukatlar arasında bir kızgınlık yaratmıştır.
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle bu güzel kitabın aslını öğrenmeden okumanız tavsiye etmem. Aslını en iyi şekilde anlatan ve kitabında sunuş olarak bize sunan İskender Pala’ ile baş başa bırakıyorum




    İstanbul’da, Marmara Oteli önünde duran bir İlan panosun­da, ‘Moteli /ve/ Eski Kitaplar / Müzayedesi” i ilanını görüp de hemen yatının altındaki ok İsti kanı el i tide İlerleyerek otelin konferans salonuna inmem yalnızca birkaç dakika sürmüştü. Aslında her /ama» böyle acele karar vermezdim. Üstelik ne o günkü müzayede kataloğunu incelemiş, ne de müzayedeye ka­tılmak için rezervasyon yaptırmıştım. Yalnızca çok üşü muş­tum ve bir bardak sıcak çay içmenin içimi ısıtabileceğim, bir­kaç aşina yüz ile karşılaşıp hal hatır sormanın huzurumu art­tıracağını düşünüyordum.
    Yıllardır her Çarşamba saat 18.00′de halka açık bir salonda düzenli olarak verdiğim “Divan Şiiri Saati” seminerinde o gün konu biraz şiirin dışına taşmış, hiçbir şeye önem vermek İste­memenin hiçbir şey olmadığını anlayanların her şeye önem verecekleri üzerinde konuşmam gerekmişti. Avare adımlar ve seminere dair hâlâ aklımda takılı kalan sorular eşliğinde Beyoğlu’nda tek başıma yürürken tipiye çevirmekte olan kar yüzüme çarptıkça göz kapaklarımı yaktığını, rüzgârın ustura keser gibi yüzümü yalayıp geçişini hissettim.
    Müzayede salonu tıklım tıklımdı. Birkaç dosta merhaba de­dikten sonra uzaktan satılacak kitaplara baktım. Yarısı el yaz­ması eserlerden oluşuyordu. İştirakçilerin bir o kadarı da sos­yetenin ünlülerinden… işe yarar kitapların olup olmadığını tetkik için ilgililerden bir katalog istedim. Müzayede devam ediyordu ve satılanlar arasında önemli bir kitap olmaması için dua ediyordum. Yaban ellere teslim edilmiş nazenin bir dilbe­rin sevgisi yüreklere ne kadar acı verirse, Osmanlı Türkçesini okumayı bilmeyen kişilere satılmış bir el yazması kitap da be­ni o kadar yandırırdı. Kataloğu İncelemeye başlamıştım ki tel­lal “Yirmi sekizinci sırada sizlere şiirlerden nefis bir seçki ko­leksiyonu sunuyoruz!” demesi» Gerçi ■’nefis” kelimesi bu tür müzayedelerde artık reklam değerini yitirmişti ama ben yi­ne de beş duyumun bütün antenleriyle kürsüdeki adama yö­neldim. Kulaklarım söyleyeceklerinde, gözlerim elinde salla­yıp durduğu elyazması ciltte idi. O, ağzını yayarak ve pazarla­maya çalıştığı kitaba ses tonuyla bir kat daha değer katmaya azmetmiş olarak “Genceli Nizami’nin Hüsrev ile Şirinden. Bağdatlı Fuzulînin Leyla ile Mecnunundan. Yazıcıoğlu Meh-med’în ünlü Muhammediye’sinden bölümler; Hamdullah Hamdinin Kıyafetname’sinin tamamı. Âşık Yunus Divanı’ndan en güzel ilahiler, Karacaoğlan ve Gevheri koşmalarından hiç okunmamış aşk neşideleri…” diye anlatmaya, daha doğrusu ezberlerini okumaya devam ediyordu. Duyduklarım beni kış­kırtmaya yetmişti. Elinde tuttuğu, hayli ilginç bir kitap olma­lıydı. Bir yandan aristokrat zevkine uygun olarak mesneviler ve divanlardan seçme bölümler, diğer yandan Anadolu halkı­nın belli başlı akait kitaplarından Muhammediye. tekke şiirinin en zarif Örneklerini veren Yunus ilahileri, öte yandan kırsal kültürü yansıtan halk sairlerinin koşmaları.., Nadir bir şiir mecmuasına benziyordu. En azından bunu tertipleyen ve aynı kapak İçine ciltleten adamın şiir zevkinin hangi şairden yana olduğunu merak etmeye başladım. Tellalın söylediğine bakılır­sa kitabın devamında Envaru’l-Aşıkîn, Mızraklı İlmihal, Veysinin Münşeatından perakende mektuplar ve öyküler yer al­maklaydı. Bu sefer merakım daha da artmıştı. Çok şükür ki pey sürenler İlgilendikleri kitapların ne anlattığından ziyade cildinin güzel ve sağlam görünümüyle, bir de içindeki minya­türlerin sayısıyla ilgileniyorlardı. Müşteri aranan mecmuada ise minyatür yer almıyordu ve cildi şemseli, miklepli, zeref-şanlı olmasına rağmen yıpranmış, dağılmış, pörsümüştü. Allah için söylemeliyim; ekspertiz bu kitaba fazla fiyat biçme-mlşti. Belki de bu yüzden, daha üçüncü artırımda kitabın sahi­bi oluverdim
    Bir saat sonra otelden ayrıldığımda karanlık ile birlikte kar yağışı artmış ama rüzgar dinmişti. Bir sevgili edinmiştim ve onun peçesini açmak için eve varmayı bekleyemezdim. Üskü­dar vapurunda başladım “kitabımın sayfalarını çevirmeye. He­yecanlıydım Hatırlıyorum, Boğaziçi’nde çok güzel bir akşamdı o!.. Avrupa ile Asya’ya aynı anda romantik bir kar yağıyordu. Ve ben elimde Boğaçizi kadar güzel bir kültür yadigârı tutuyor­dum. Rastgele açtığını İlk şayiada Gazali Deli Birader’in açık sa­çık bir mizah öyküsü vardı. Kahkaha için paragrafın sonuna ka­dar dayanamadım 0 sırada çevremde oturan ve tek dertleri evlerine bir an evvel varmak olan yorgun insanlardan bazıları­nın başlarını çevirip bana baktıklarını gördüm. Muhtemelen bana acıyorlar, fersiz ışık altında ve salman bir teknede, bem­beyaz karlara kendini teslim etmiş bir gecede, elimdeki kitaba gösterdiğim İlgiyi yadırgıyorlar, belki bazıları da kitabımın yazısına bakıp İçlerinden “Tu, tu, tu! Tövbe tövbe! Kuran okurken gülünür mü herif?!” diye beni paylamayı geçiriyorlardı.
    Eve varınca hiç beklemedim. Dışarıdan pencereme vuran karların beyazlığını ve rüzgârın sesini hissederken içeride ki­tabımın her bölüm başlığını, her sayfasını dikkatle gözden ge­çirdim. Böylesi zengin bir külliyatı kimin tertip ettiğine dair bir ipucu yoktu. Her bîri 15-20 yaprak süren mesnevi parçala­rı İle Yunus ilahileri aynı katibin kaleminden çıkmıştı ve hat bakımından ne kadar müstesna İse hata bakımından o kadar fersude idi. Düz yazı olan bölümler, muhtemelen kitabın ilk sa­hibi taralından kaleme alınmıştı. Kim bilir nasıl birisiydi? Ya­zısı pek okunaklı değildi ama bazı sayla kenarlarında aynı ka­lemden çıkma notlar yer alıyordu. Fazlaca örselenmiş zarif cil­di tamir İstiyordu. Şirazesi sökülmüş, şemse kabartması de­forme olmuştu.
    Sözü uzatmayayım…
    Kitabımın en uzun ve en son bölümünde şimdi size anlata­cağım öykü yer alıyordu. Öykünün sernamesi kırmızı mürek­kep ile ve mihrâbiye nakışlar içine yazılmıştı: “Yek Cinayet Şasi ıı Şeş Suâl” Günümüz diliyle “1 Cinayet: 66 Soru” veya ‘Altmışaltı Soruda Cinayet” diyebileceğimiz bu başlık hayli ilgi­mi çekmişti. İlk satırları okurken çayımı yudumlamaya yeni başlamıştım. Birkaç dakika sonra adeta başka bir âleme gitti­ğimi hissettim; işte o kadar
    Ne olmuştu, zaman nasıl geçmişti, hiç bilmedim. Bir ara so­ğuktan titreyerek ürperdim. Hayret!.. Sabah oluyordu ve fincan­daki çay çoktan soğumuştu. Ben öykünün yarısına kadar gel­miştim ve ruhum cinayetler İle lale renkleri arasında çatışmalar yaşıyordu. Okuduğum satırlar yüreğimi sızlatmış!). Dürüstlükle söylemeliyim ki bu öyküyü yayınlamayı ilk o sabah düşündüm.
    Bütün aramalarıma rağmen hiçbir kütüphanede bu hikâ­yenin başka bir kopyasına rastlayamadım. Kimin yazdığına dair yaptığım araştırmalar ve çabalarım da hep sonuçsuz kal­dı. Her kim yazdıysa, kitabın başına kendisiyle ilgili bir not koymuş ama kimliğini belirtmemişti. Notu okuyanlar onun kimliğini açıklamaktan çekindiğini Hemen anlayabilirlerdi. Olup bitenleri sonuna kadar okuyunca yazarın bu tavrına hak vermek gerektiğini düşündüm. Gerçi pek çok Osmanlı elyazmasının aksine bu kitabın başından sonuna dek kaydedilmiş hiçbir yazar, hattat, cilt ustası, nakkaş, ithaf edilen veya sunu­lan kişi adına rast lan iniyordu ama belki tarihin karanlık kori­dorlarında aydınlık bir gezinti, ileride onların kim olduklarım bize gösterebilir. Şüphesiz bazı araştırmacılar bunu başara­cak, elimizdeki kitabın en azından yazarını veya size aktaraca­ğımız öykünün başka bir kopyasını bulup Osmanlı tarihinin bir bölümünü yeniden yazmak gerektiğini söyleyeceklerdir. O lamana kadar bu öyküyü size ben anlatmış olacağım ve siz bu kitabın yazarı olarak beni bileceksiniz;
    Aşka. sevgiye, şiire, gül ve bülbüle alışık bahtiyar bir ömür süren ben, bu kitabı Latin harflerine çektiğim sırada, birden acımasız çetelerin, zalim soyguncuların, ayak takımı ihtilâlci­lerin mitle bulandıran cinayetleriyle uğraşır duruma düştüğü­mü görüp üzülmedim değil itiraf etmeliyim ki çeviriyi yaparken en keyif aldığım satırlar, bazı bölümlerin sayfa kenarları­na kırmızı mürekkeple yazılmış, aşka dair “derkenarlar oldu. Cinayetler tarihçesine eski çağların derinlikli sevdalarından ,aşk çeşnisi katan bu derkenarları ilgili bölüm sonlarında bula­caksınız. Bazı sayfalarda yer alan çizimlere gelince; bunlar da fotoğraf makinesinin icadından hemen önceki dönemde pek yaygın görülen oryantalist (arzda gravürlerden ibaretti. Bazı­larını kitapta muhafaza ettim.
    Kitabın öykümüze ayrılan ilk birkaç paragrafı, daha sonra tekrarlanıp tamamlanacak bir bölüm halinde düzenlenmişti. Varım bırakılmış bu satırlar bana. yazarın öyküsünü anlatmaya farklı bir yerden başlayıp da sonradan vazgeçtiği hissini verdi. Belli ki böyle uygun bulmuştu. Onun tercihine sadakat göstermem gerektiğini düşündüm ve kimi yerde kısacık, kimi yerde upuzun olsa da bütün bölümleri aynen muhafaza ettim.
    Burada kitabın. Lale Devrine ait Türkçe’sini sizler için ya­lınlaştırdığımı söylememe gerek bile olduğunu sanmıyorum.
    Evet!.. Şimdi o kitapla sizi baş basa bırakma vakti…
    kl