• Lyon'da Düğün

    Stefan Zweig'ın yeni çıkan kitabını hemen alıp okumalıyım diyenler vardır.
    Hah! Ben de onlardanım işte.
    Görür görmez almalıyım dedim ve hemen listeme ekledim. Neticede su gibi okundu ve bitti.

    Eser üç ayrı hikâyeden oluşmakta.
    Bunlar; Lyon'da Düğün, İki Yalnız İnsan, Wondrak

    Hangi öyküyü daha çok beğendim dersek

    • Wondrak
    • Lyon'da Düğün
    • İki Yalnız İnsan   diye sıralayabilirim.

    Gerçekten Zweig, psikolojik tahlil konusunda usta bir isim. Resmen tahlillerin dibine dibine vuruyor ve yaşatıyor.
    Bana göre okuduğunuz bir kitapta kahramanlar için üzülüyor veya seviniyorsanız o kitap gerçekten sağlamdır ve saygıyı hak ediyordur. Zweig, karakter olarak ve yaşadıklarından dolayı olsa gerek eserlerinde her ne kadar bize sevinç yaşatmasa da bol bol acı ve de hüzün yaşatabiliyor. Bu kitap da söylediklerimin karşılığını fazlasıyla veriyor diyebilirim.


    İncelememin son satırlarını şunu belirterek bitirmek istiyorum, 50 sayfalık incecik bir kitap olmasına rağmen gayet doyurucu.

    Kitap sağlığınıza dikkat edin.
  • Kravatımı çekiştirerek işe gidiyorum. Telefon çalıyor. Montumun cebinden çıkarıyorum telefonu. Arayan Yasemin. “Aşkım günaydın. Kahvaltını yapmadın diye umuyorum. Çünkü sözleştik dünden. Amerikan Çöreği aldım. Günün ilk filtre kahvesini de Starbucks’da içeriz,” diyor. Sözleştiğimizi hiç hatırlamıyorum ama “Olur Yasemin,” diyorum. Arabama biniyorum. Doğruca Yasemin’le buluşmaya gidiyorum.

    Arabamı uygun bir yere park edip doğruca Yasemin’in yanına gidiyorum. Filtre kahvelerimizi alıyoruz. Amerikan çöreklerini kutudan çıkarıyor Yasemin. “Bunlar olmadan asla güne başlayamıyorum aşkım,” diyor. “Yaseminciğim iyisin hoşsun da be güzelim hani biz Tokat’tan geldik buraya. Tokat yani. Yerleştik. Düzen kurduk. Doğamıza aykırı böyle şeyler. Ne ara yitirdik biz böyle yerelliğimizi,” demek geçiyor ama diyemiyorum. “Öyledir,” diyorum. “Ben de güne Starbucks’ın filtre kahvesini içmeden başlayamıyorum.”

    Yasemin durduk yere, “Bizi çekemiyorlar aşkım hiç. Gözleri var üzerimizde. Başarılarımızı kıskanıyorlar,” diyor.

    “Politik bir aktör müyüz biz bebeğim, ne kıskanılması yahu. Kimiz biz. Koca evrenin içinde bir toz zerresiyiz. Millet işini, gücünü bırakıp bir de bizi mi düşünecek tüm gün.” demek geçiyor ama yine diyemiyorum. “Haklısın, hep bizi kıskanıyorlar hep. Gözleri çıksın onların gözleri,” diyorum.

    Yasemin tabletini çıkarıyor çantasından. milyon kez gösterdiği düğün, nişan, gelinlik, dış çekim konseptlerini gösteriyor. Kaydetmiş hepsini teker teker telefonuna. Garry Kasparov’un kararlı yüz ifadesini takınmış Yasemin’in gösterdiklerine birer birer bakıyorum. “ O sanki biraz eksik kalmamış mı? Şunu şunla bir kombinlesek sanki daha güzel durabilirdi,” diyerek yorumluyordum büyük bir ciddiyetle. “Hafızam da çok doldu, bir hafıza kartı ekletsem fena olmayacak. Bunları da hem yedeklemiş olurum,” diyor. “Yapalım,” diyorum. “Bunlar önemli. Gelecek nesile miras bırakmamız gerek diyorum. Nesil bilmezse bunu maazallah dünyanın dengesi yerinden oynar. Ne hesap veririz sonra.”

    Arabaya biniyoruz. Yasemin’i işine bırakıyorum. İş yerime geliyorum. Herkes yine büyük bir ciddiyetle bir oradan bir buraya koşturuyor: Emel hanım, dün gelen raporları Hikmet beye ulaştırdınız mı? Cemil bey, kapak hesaplarını sisteme giriş yaptınız mı? Hesap dökümlerine bakmamız lazım Nazmi bey. Sergen bey yarın onları cariye kaydederiz…

    “Kerem bey hoş geldiniz,” diyor sekreterim. Bugün çok önemli bir toplantınız var. Ajandanızda kayıtlıydı. Şimdi geldiler. Onları toplantı salonumuza aldım. İçerde sizi beklemekteler. Her zaman olduğu gibi çayınızı tek şeker mi alırdınız? Onaylar bir şekilde kafamı sallayıp toplantı salonuna giriyorum. Herkes yerli yerine oturmuş. Kürsüye geçiyorum. Epeydir işini almak için uğraştığımız firmayla ilgili uzun süredir hazırlamış olduğum raporlara sunuma başlamadan önce göz atıyorum. Öyle güzel yalanlar söylüyorum ki işi alabilmek için ben bile şaşıyorum: Sektörel gelişim, vizyon, büyüme, yatırım, birikim, kalkınma vs… birtakım iktisadi terimleri birbiri ardına sıralıyorum. İşi alıyoruz. Patronum mutlu, çevremdeki iş arkadaşlarım mutlu ama ben değilim. Sırayla tebrikleri kabul ediyorum.

    Kafamın içi allak bullak. Bu kaçıncı döngüydü bilmiyorum yaşadığım. Elimi, yüzümü yıkamak için izin istiyorum. Lavoboya gidiyorum. Aynaya bakıyorum. Aynada gördüğüm kişiyle tanıdığım kişinin aynı olmadığını fark ediyorum. Doğruca tekrardan salona dönüyorum. İşi aldığımız firmanın yöneticilerine sunmuş olduğum raporu olduğu gibi ellerinden çekip alıyorum. Yırtıp atıyorum. Herkes şaşırıyor. Bir ben şaşırmıyorum. Bu büyük bir yalan ve ben artık yokum,” diyerek terk ediyorum iş yerini.

    Dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Arabaya atlayıp doğruca eve gidiyorum. Telefonum yol boyunca çalıyor. Açmıyorum. Yasemin mesaj atıyor. Cevap vermiyorum. Arabanın camını yarıya kadar açıp telefonu fırlatıp atıyorum. Eve girer girmez doğruca yatak odama gidiyorum. Ben bile kendime o an inanamıyorum. Sanki bir güç beni tekrardan kendime döndürmüş gibiydi. Eşyalarımı topluyorum. Cüzdanımı çıkarıyorum. İçinden kredi kartlarını alıp teker teker kırıyorum. Evin içindeki eşyaları teker teker pencereden fırlatıp sokağa atıyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Azalarak çoğalmak gibi bir rahatlama. Evin içi huzur doluyor. Kendimi ilk defa bu kadar tutsaklarından kurtulmuş gibi özgür hissediyorum.

    Doğruca bir oto galericiye gidip son model arabamı satmaya karar verdiğimi söylüyorum. Çok cüzi bir miktarı sorgusuz sualsiz kabulleniyorum. Ne kadar az eşya o kadar mutluluk mantığıyla elimdeki her şeyi paraya dönüştürüyorum. Tüm parayı cebime koyuyorum, tekrardan eve dönüyorum. Garajı açıp, dedemden miras kalan emektar 92 model Toros’u çıkarıyorum. Toros’a biniyorum. Torpido gözünü açıyorum. Birbirine karışmış kaseti bulduğum kalemle sararak teybe yerleştiriyorum. Müzik başlıyor.

    ..Şimdi benim adım n'olur n'olmaz. Bu işler artık bana inan ki koymaz. Birinde az muhabbet kiminde naz. Sende ne var bende biraz...

    Camı tamamen açıyorum. Dışarda püfür püfür bir rüzgar esiyor. Bir kolumu atmışım cama, elimde sigara. Diğer elim direksiyonda. Yolu izliyorum. Kendimi izliyorum. Yol götürüyor beni. Ben yola gidiyorum…

    Doğruca küçüklüğümün şehri Tokat’a gidiyorum. Her yer yeşillik. Mutluluk bu ya diyorum. Bizim eski evin hemen karşısında bulunan, çocukluk arkadaşımın işlettiği bakkalın önünde durduruyorum arabayı. Kornaya abanıyorum. Namık çıkıyor bakkaldan. “Hey yavrum hey, bizim üniversite sınavı birincisi Kerem’e bak. Altında Toros,” diyor. İniyorum, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize.

    “N’oldu lan! Nereden esti buralara gelmek şimdi durduk yere,”diyor Namık. “Çok sıkıldım oğlum ya. Büyük şehir sonunda bana kafayı yedirtti. Dayanamadım. Her şeyi satıp geri döndüm, memlekete artık burada yaşayacağım,” diyorum. “İyi lan. Hadi git şöyle bir su dokün de gel. Çayı koyayım. Fırından birazdan yağlı da çıkar. Şahane peynirim var onu da çıkarırım sana. Mis gibi bir kahvaltı yaparız. Hadi çabuk çabuk,” diyor. “Namık lan” diyorum. Namık bana bakıyor. Gülümsüyorum. “İyi ki varsın lan!”


    Eve gidiyorum. Pencereleri açıyorum. Temiz bir havayla doluyor evin içi. Mahalleden beni görenler kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Raziye’nin hayırsız oğlu Kerem gelmiş. Hani şu üniversite sınavında birinci olan oğlu. Ah garibim Raziyem nasıl da üzerine eğilirdi çocuklarının. Nasıl da uğraşır, didinirdi. Oyaları var ki oyaları ne güzel işlerdi. Rahmet istedi rahmet…

    Doğruca banyoya giriyorum. Bir güzel duş alıyorum. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyorum. Kahvaltı hazırlanmış. Çayları bardağa, yağlıları masaya koyuyor. Bir güzel yiyoruz. “Şahane peynir şahane,” diyorum.

    Yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ederek İstanbul’a gittiğim ama tekrardan döndüğüm memleketime gelişimin üzerinden tam iki hafta geçmişti. Ben mahalleye iyice uyum sağlamıştım. Sabah erken uyanıyor, yürüyüş yapıyor, duş alıyor. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyordum. Tüm gün burada aylaklık yapıyordum. Öğlenleri "Algida" marka dondurma plaj şemsiyesinin altında tavla oynuyor ve at yarışı kuponu yapıyorduk Namık’la.

    Burada çok mutlu bir hayat sürmeye başlamıştım. Akşamları mahalledeki çocuklara matematik anlatıyordum. Gerçi anlamıyorlardı. Baktım anlamıyorlar kendi sıkıntılarımı anlatmıştım ben de. Ekonomiden bahsettim. Vizyon dedim. Gelişim dedim. Büyüme dedim. Baktım dinliyorlar beni. Yetmedi bir de son olarak Yasemin'den bahsettim. Hepsi de hak verdi. Özellikle de Namık’ın küçük oğlu Cenker. Elini omzuma atıp, “Haklıçın Kerem ağabey. Ekönemik geliçimimiç ektesadi büyümemiçe bağlı. Yaçemini de düçünme. O çana heç de uyuşumlu biri değelmiç” dedi.

    Namık doğruca eve yolladı Cenker’i. Eve yolladıktan sonra Namık, “Oğlum biz sana matematik anlat diyoruz. Sen gidiyorsun, kendi sorunlarını anlatıyorsun. Küçücük çocuk lan bunlar. Anlamaz öyle. Bizim Cenker geçen gelmiş, baba biçim çektörel büyümemiç için kurumçallaçmamıç lazım,” diyor. Sekiz yaşındaki çocuk büyüme, kalkınma, vizyon diyor lan! Girme oğlum şu çocukların akıllarına. Bulandırma akıllarını. Zaten akılları az bir de iyice sen karıştırma,” dedi. “Doğru söylemiş oğlum. Küçücük kaldın burada,” dedim. “Hastir lan oradan. Böyle daha iyi. Kurumsallaşıp da n’apacağız? Bak mis gibi yerellik. Sen kurumsallaştın da n’oldu. Bak döndün işte. Hani kurumsallık?” dedi.

    “Haklısın. Biz hiç kurumsallaşmayacaktık. Zaten n’olduysa ondan sonra oldu," dedim ve kalemi elime alıp, "Rüzgar Gibi Geçti"yi son ayakta kupona yazdım...
  • Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı:

    Dağdan, kırdan koşup gelen küheylan
    Serin bulak suyunun tadını bilir.

    Yiğidi serinleten yar dudağıdır
    Her lezzeti, her sevinci onda bulur
    Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken.

    Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi.

    Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada esen rüzgâr gibi serseri, savruk bir hayat sürdüğünü söyler, eleştirirlerdi onu.

    Raymalı-Aga bir toya varıp tamburunu çalmaya başladı mı, herkes susup onu dinler, gözünü kulağını ondan ayıramazdı. Yalnız sevenleri değil, onun serseri bir hayat sürdüğünü söyleyip eleştirenler de büyülenirdi o tamburunu çalarken. Gözlerini onun ellerinden ayıramazlardı, çünkü bu eller tamburun tellerine dokununca gönüllerdeki en güzel duyguları uyandırır, coştururdu. Gözlerini onun gözlerinden de ayıramazlardı, çünkü ruh ve düşüncelerinin bütün gücü, alev alev gözlerine, bakışlarına yansır ve durmadan değişirdi. Gözlerini onun yüzünden de ayıramazlardı, çünkü o ilhamlı güzel yüzün hatları, çok rüzgârlı bir günde deniz yüzeyi gibi dalgalanır, değişirdi...

    Evlendiği kadınlar onun yolunu gözlemekten, gelmesini beklemekten bıkar, umutsuzluğa düşer ve onu terkedip giderlerdi. Nice kadınlar da vardı ki, gece-gündüz onun aşkıyla yanar, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde onu görür, gizli gizli gözyaşı dökerlerdi.

    İşte böyle geçiyordu onun hayatı.. türküden türküye, toydan toya, eğlenceden eğlenceye koşarken koca bir ömür geçti gitti. Farkına varmadan ihtiyarlık gelip çattı. Önce bıyıklarında birkaç kıl beyazlaştı, sonra saçı-sakalı ağardı. Sarala bile çok değişmişti: Yelesi, kuyruğu seyrelmiş, vücudu çökmüş, beli bükülmüştü. Ancak, yürüyüşüne bakanlar, onun bir zamanlar harika bir at olduğunu anlıyorlardı. Raymalı-Aga, gururlu yalnızlığında, dalları kuruyan koca bir çınar gibi, ömrünün kışına gelip çatmıştı... Bir gün ansızın anladı acı gerçeği: Ne çadırı vardı ne yuvası, ne koyunu vardı ne kuzusu, ne eşi vardı ne işi! O zaman küçük kardeşi Abdilhan onu yanına aldı. Ama önce yakın akrabaların ve kabile ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda ondan şikâyetlerini bildirdi, acı sözler söyleyip artık aklını başına toplaması gerektiğini anlattı. Sonra, ağabeyi için ayrı bir çadır kurdurdu. Burada, çamaşırının yıkanması, yemeğinin hazırlanması gibi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri de aldı.

    Raymalı-Aga bundan sonra ihtiyarlık üzerine türküler söylemeye, ölümü düşünmeye başladı. O günlerde hüzünlü ama ölümsüz güzel türküler besteledi. Artık gezip dolaşmadığı için, derin konuları düşünüyordu. Bütün çağlarda bütün düşünürlerin aklına takılan düşünceyi o da soruyordu kendisine: İnsanın dünyaya geliş sebebi nedir? Niçin yaratılmıştır?

    Artık vaktini toylarda, şenliklerde değil çadırında geçiriyor, bu yüzden de daha çok üzüntülü türküler söylüyordu. Anılarla yaşıyor, yaşlı insanlarla bu ölümlü dünyanın boşluğu üzerinde sohbetler yapıyordu.

    Allah şahittir ya, ömrünün son mevsiminde onu allak bullak eden o olay olmasaydı, hayatını huzur içinde bitirip gidecekti.

    Bir gün dayanamadı, emektar Sarala’yı eyerleyip, biraz oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için, büyük bir şenliğe gitti. Ne olur ne olmaz diye, tamburunu da almıştı. Onu toya çağıranlar köyün ileri gelenleri ve çok saygıdeğer kişilerdi. Tambur çalmasa bile şeref konuğu olarak bulunması için ısrar etmişlerdi. Raymalı-Aga da bu rahatlıkla ve çabucak dönmek niyetiyle yola hazırlanmıştı.

    Raymalı-Aga’yı büyük bir saygı ile karşıladılar. Onu ak kubbeli en güzel yurt(çadır)a götürüp başköşeye oturttular. Saygıdeğer insanlarla sohbet edip onlarla birlikte kımız içti, yakınları için en iyi dileklerini bildirdi.

    Avılda (köyde) toy töreni büyük bir neşe içinde sürüp gidiyordu. Gençlerin şen kahkahaları, şarkıları duyuluyordu her tarafta. Yeni evlenenlerin şerefine düzenlenen at yarışı için büyük hazırlık yapılıyor, aşçılar ocak başlarında koşuşuyor, uzaktan yılkıların kişnemesi duyuluyor, kaygısız köpekler oynaşıyordu. Ve bozkırdan esen bir rüzgâr çiçek açmış otların kokusunu getiriyordu... Ama, öbür yurtlardan yükselen müzik sesleri, şarkılar, Raymalı-Aga’nın fazlasıyla dikkatini çekiyor, hele arada bir genç kızların kahkahaları duyulunca onlara kulak kabartmaktan kendini alamıyordu.

    Yaşlı ozan, hüzünlü bir özlem, heyecan içinde kalıyordu onları dinlerken. Yanındaki yaşlı insanlara bir şey söylemiyor, belli etmemeye çalışıyordu ama, geçmişe, gençlik günlerine dalıp gitmişti. Genç, yakışıklı olduğu, çevik Sarala’ya binip yollara düştüğü günlere... O zamanlar geçtiği yerlerde otlar Sarala’nın toynakları altında ezildikleri için ağlar ya da güler, onun türkülerini dinleyen güneş ona doğru koşar gelirdi. Esen rüzgârı bağrı ile karşılar, tamburunun sesini dinleyenlerin yüreklerinde odlar tutuşurdu. Ağzından çıkan her şey havada kapılırdı. O zamanlar sevmeyi de, acı çekmeyi de, ölüp ölüp dirilmeyi de bilirdi. Üzengide doğrulup vedalaşırken gözyaşı dökmeyi de bilirdi. Niçindi bütün bunlar? Şu ihtiyarlık çağında pişman olmak, boz küller altında korların sönüp gitmesi gibi, gençlik yıllarının geçip gittiğini görerek acı duymak için mi?

    Raymalı-Aga gittikçe mahzunlaşıyor, suskunlaşıyor, düşüncelere dalıyordu. Birden çadıra yaklaşan ayak sesleri duydu. Kulaklarına konuşma sesleri, gerdanlık şakırtısı, ancak kadın elbiselerinin eteklerinden çıkan hışırtılar geliyordu. Derken, çadırın işlemeli kapı örtüsü tâ yukarıya kadar kalktı ve eşikte, tamburunu göğsüne bastırarak tutan bir genç kız göründü. Kızın yüzü ay gibi, kaşları yay gibiydi. Ok gibi saplanan bakışı ve bir meydan okuyuşu vardı. Kömür kara gözlü, selvi boylu, Tanrı’nın özenerek yarattığı bir güzeldi. Boyuna bosuna, yüzünün hatlarına, giyim kuşamı da pek iyi düşüyordu. Arkasında kız arkadaşları ve birkaç yiğit de bulunan genç kız, çadırdaki saygıdeğer konuklardan, ansızın gelip rahatsız ettiği için özür diledi. Sonra da onların tek kelime söylemelerine fırsat bırakmadan, tamburunun tellerine dokunarak Raymalı-Aga’ya hitap etti:

    “Vahaya can atan bir kervan gibi, selama geldim ben, selamlar olsun. Gürültü patırtı yaparak geldik, bizi kınama. Toy-düğün olanda coşku olmaz mı? Coşuyoruz..

    “İçimde gizli bir korku, bir ürperti ile okuyorum bu türküyü... Bu türkü ile aşkımı açıklıyorum diye sakın şaşırma, cüretimi de bağışla. Bir tüfek nasıl barutla dolarsa, ben de öyle cesaretle dolduruldum..

    “Günlerimi hür yaşadım toylarda, şölenlerde. Ama arı gibi damla damla biriktirdim balımı.. bugün için sakladım. Vaktim gelince açmak için gonca oldum, bekledim, işte vakit geldi, goncanın açtığı gündür bugün...”

    Raymalı-Aga, şaşakalmış, dona kalmıştı. Eğilip selamını almıştı ama, “Kimsin sen güzel yabancı?” diye soramıyor, onun şarkısını kesmek istemiyordu. Yalnız, hayran hayran bakıyordu. Kınamasalar, kolunu kanadını açıp koşacaktı ona. Ruhu allak-bullak olmuştu. Kanı kaynamaya, yüreğini tutuşturmaya başlamıştı. Eğer oradakilerin özel bir görme yetisi olsaydı, her şeyi görebilselerdi, onun yüreğinin canlanıp çırpındığını, sonra büyük bir kartal gibi kanatlanıp yükseldiğini görürlerdi. Gözleri yeniden canlanmış, parlamış, uzun süreden beri beklediği o sesi gökyüzünden duyunca kulak kesilmişti. Raymalı-Aga, şimdi geride bıraktığı yılları, kocamışlığını unuttu ve başını dikleştirdi.

    Genç kız şarkısını söylemeye devam ediyordu:

    “Derdimi bilesin ey ulu âşık, adımımı nasıl attım, ayağına nasıl geldim ben bugün. Küçüklüğümden beri seviyorum seni Raymalı-Aga, ey Tanrı vergisi, ey Hak âşığı! Seni her yerde izledim, sesin nerden gelse oraya koştum, atını nereye sürsen oraya gittim. Senin gibi, senin bugün de olduğun gibi ünlü bir ozan olmak idi emelim, bu emelimden dolayı beni kınama Raymalı-Aga, ey türkünün eşsiz ustası. Gölge gibi ardına düştüm senin, ezgilerini ilâhî gibi, dua gibi, manilerini sihirli sözler gibi ezberledim. Güzel bir günde huzuruna çıkıp aşkımı itiraf etmek, hayranlığımı belirtmek için yaktığım türküleri sana okuma cesareti, sana ulaşım gücü versin diye, gece-gündüz Tanrı’ya yalvardım. Tanrı cüretimi bağışlasın, senin gibi bir müzik ustası ile atışmak, yarışmak istedim. Ey Raymalı-Aga, ey eşsiz üstad, başkalarının gerdek gecesini beklemesi gibi bekledim ben bu günü. Yenilsem ne çıkar, ram olsam ne gam! Ama ben çok küçüktüm, sen ise çok büyük, çok ünlü ve herkes tarafından sevilen, sayılan idin. Şan-şeref kuşatmıştı çevreni. O büyük kalabalıkta, toylarda, şölenlerde, benim gibi küçücük bir kızı nasıl farkederdin? İçimden utanç duysam da, türkülerinle sarhoş oluyor, senin aşkınla yanıp tutuşuyordum. Gizli gizli hep seni düşledim ben, seni sevdim, senin karın olmayı istedim hep. Buna cüret ettim işte. Söz sanatında senin kadar usta olmak, müziğin sırrını senin kadar bilmek ve senin gibi çalabilmek için, yemin ettim ey üstadım.. Tâ ki senin bakışlarından korkmayayım, sana bu övgüleri söyleyebileyim, aşkımı önüne serip, sana meydan okuyayım. İşte geldi o gün, karşındayım. Gör beni! Yargıla beni! Bugüne ulaşmak için bir an önce büyümek istiyordum, vakit benim için çok yavaş geçti ve ancak büyüdüm. Sonunda, bu baharda erdim on dokuzuma. Ve sen, ey Raymalı-Aga, seni düşlediğim çocukluk çağımda nasıl idiysen yine öylesin. Yalnız saçların biraz kırlaştı, ne gam! Saçlarına ak düşmemiş olanları sevmek zorunda olmadığım gibi, ak saçlıları sevmeme de kimse engel olamaz.. Ve işte karşındayım! Benden hiç çekinme, apaçık söyle. Beni eş olarak, karın olarak kabul etmeyebilirsin, ama seninle yarışmaya gelmiş yırcı olarak reddedemezsin!. Sana meydan okuyorum, büyük üstad, haydi, söz senin! Konuşsun tambur!.”

    Raymalı-Aga ayağa kalktı:
    - Kimsin sen? Nerden geldin? Adın ne?
    - Benim adım Begimay.
    - Begimay demek? Peki, bugüne kadar nerdeydin? Niye geciktin? Nereden çıkageldin?.
    Bu sözleri istemeden kaçırmıştı ağzından. Üzgün, karamsar, başını eğdi.
    - Az önce söyledim Raymalı-Aga, küçüktüm, büyümeyi bekledim...
    Raymalı-Aga başını sallaya sallaya cevap verdi:
    - Her şeyi anlıyorum da, yalnız bir şeyi anlamıyorum. Benim kaderim, alın yazım, niçin böyle yazılmış? Senin gibi baharını yaşayan bu kadar güzel bir kızı, felek niçin ben kışa girerken, son günlerimi yaşarken çıkarıyor karşıma? Bugüne kadar gördüklerimin bir hiç olduğunu, boş bir hayat yaşadığımı, bir gün senin gibi bir güzeli görünce anlıyayım diye mi? Kader bana niçin böyle acımasız davranıyor?

    - Acı acı sitem etmene hiç gerek yok Raymalı-Aga! Talih beni karşına çıkardı diye, benden şüphe etme! Benim için en büyük mutluluk seni mutlu etmektir. Genç kız sevgisiyle, şarkılarımla, tertemiz aşkımla, en tatlı okşayışlarımla mutlu kılacağım seni. Bana inan, bana güven Raymalı-Aga. Eğer şüphelerini yenemezsen, sevgi yolunu, gönül kapını yüzüme kapatsan bile, sana olan aşkım kalbimden çıkmayacaktır. Senin gibi bir söz ustası ile yarışmayı, sınanmayı da şereflerin en büyüğü sayacağım.

    - Ne diyorsun Begimay? Sen ne diyorsun? Sözde, sazda yarışmak, sınanmak da neymiş ki! İçinde yaşadığımız düzenle pek bağdaşmayan aşk gibi korkunç bir sınır varken, sazda sözde sınanmak neymiş ki! Hayır Begimay, hayır, seninle güzel söz söylemede yarışmam ben. Yarışacak gücüm kalmadığı için değil, kelime hazinemin kurumuş olmasından değil, sesimin kısılmasından, körleşmesinden değil, sana hayran olmaktan başka bir şey istemiyorum. Hayranım sana! Seninle ancak aşkta yarışırım Begimay, sevgide yarışırım!.

    Raymalı-Aga bu sözleri söyledikten sonra tamburunu aldı, tellerini yeniden akord etti ve usta parmaklarıyla dokundu. Eski günlerde olduğu gibi coşkulu, duygulu, çalmaya başladı. Bazen, otları hışırdatan hafif bir yel oluyor, bazen ak bulutlu gökyüzünde uğuldayan bir fırtına. O günden beri yeryüzünde söylenegelen “Begimay türküsü” işte böyle doğdu:

    “.. Uzaklardan bulak başına susuzluğunu gidermek için gelmişsen, ben de rüzgâr gibi eser gelir, ayaklarına kapanırım Begimay!
    Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmemek için direnirim Begimay!
    Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay!
    Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay!
    Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır...”

    Raymalı-Aga “Begimay Türküsü”nü böyle okudu.

    O günü, Raymalı-Aga ve Begimay’ın karşılaştıkları o günü, insanlar hiç unutamadılar. Herkes onlardan sözediyor, başka bir şey konuşmuyordu. Bütün oba toy şenliğindeydi. Beyaz çadırlar süslenmiş, herkes bayramlık elbiselerini giymişti. Atlılar da, atlar da pırıl pırıl idiler. Ve gelin alayı güveyin evine doğru yola çıkmıştı. Raymalı-Aga ve Begimay alayın en önünde idi. Tambur çalıyor, kaval çalıyor, şarkı okuyor, yanyana, atlarının üzengileri birbirine değerek ilerliyor, Tanrı’dan Peygamber’den genç evliler için mutluluk diliyorlardı. Biri bırakıyor, biri alıyordu. Biri bırakırken öteki çalıyordu...

    Onları dinleyen insanlar hayran kalıyor, mutlu oluyorlardı. Onların ayakları dibinde otlar açılıyor, gülüyor, kır ateşlerinin dumanları çevreye yayılıyor, yanlarında kuşlar uçuşuyor, cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Küçük çocuklar taylara binmiş, iki âşığın etrafında fır dönüyorlardı...

    Raymalı-Aga, bu yaşlı ozan, tanınmaz olmuştu. Sesi eskisi gibi çınlıyordu, hareketleri eskisi kadar çevikti ve gözleri, yeşil çayırın ortasına kurulmuş beyaz bir çadırın ışıklı iki penceresi gibi parlıyordu. Emektar atı Sarala bile canlanmış, gençleşmiş, çevikleşmişti. Başını gururla, dimdik kaldırıyordu.

    Ama, o coşkulu sahneyi nefretle karşılayanlar, Raymalı-Aga’nın yüzüne tükürmek isteyenler de vardı kalabalığın arasında. Bunlar daha çok onun yakın akrabaları, onun mensup olduğu Barakbay aşiretinden idiler. Toyda bulunan Barakbaylılar bunu bir çılgınlık, yüz kızartıcı bir davranış olarak görüyorlardı. Ömrünün kışında, saçı sakalı ağardıktan sonra çıldırmış mıydı bu adam! Bazıları hemen Raymalı-Aga’nın kardeşi Abdilhan’a haber saldılar ve ona kafa tuttular: “Raymalı denen bu kocamış köpek bizi böyle rezil ederse, seni nasıl bucak başkanı seçeriz? Seçim sırasında öbür aşiretler bu olayı ortaya alıp bizimle alay etmezler mi? Onun toyda, genç bir tayın kişnemesi gibi bağıra bağıra türkü söylediğini, kahkaha atıp güldüğünü işitmedin mi? Ya yanındaki o kıza, o körpe kancığa ne demeli! Herkesin gözü önünde birbirlerine neler diyorlar, neler! Ne utanç verici, ne yüz kızartıcı bir şey! Kız onun aklını başından almış, iyice baştan çıkarmış. Nasıl katılır böyle bir kaltağa! Olay bütün avıllara yayılmadan Raymalı’yı yola getirmelisin!”

    Abdilhan kocayıncaya kadar, eğlenceden eğlenceye koşan, serseri bir hayat yaşayan ağabeyine zaten çok kızıyordu. Ama artık iyice yaşlandığına göre aklını başına toplamıştır diye düşünüyordu. O böyle düşünürken Raymalı’nın Barakbaylar’ı rezil etmesi onu da çileden çıkardı. Atına atladığı gibi, kalabalığı yara yara düğün alayına yaklaştı. Bir yandan da kamçısını havada sallayarak bağırıyordu: “Aklını başına topla! Yaşını başını bil! Dön eve!”

    Raymalı-Aga coşkular içindeydi, yüreğinden gelen manileri okuyor, melodiler içinde yüzüyordu. Kardeşini ne duydu ne de gördü. Ona hayran atlılar çevresini kuşatmış, genç kızla karşılıklı deyişlerini zevkle dinliyor, her sözünü kapmaya çalışıyorlardı. Raymalı’ya engel saygısız kardeşini durdurup sıkıştırdılar, atına ve kendisine kamçılarıyla vurmaya başladılar. O kalabalıkta kimin sıkıştırdığı, kimin vurduğu belli olmuyordu. Abdilhan, kurtulmak için atını sürüp kaçmaktan başka çare bulamadı.

    şıklar türkü söylemeye devam ediyorlardı. Ve işte yepyeni bir türkü daha doğmuş, dudaklarda dolaşmaya başlamıştı:

    “.. Aşk oduna düşen maral, sabah erken melemeye başlayınca sesi dağlarda, boğazlarda yankı yankı duyulur..” diyordu Raymalı.

    “.. Kuğu kuğusundan ayrı düşende, güneş bile gözüne kapkara bir leke olarak görünür...” diye cevap veriyordu Begimay.

    Böylece, genç evliler şerefine türküler, maniler söyleniyordu. Biri bırakıyor, öbürü alıyor, biri söylüyor, öbürü cevap veriyordu...

    Abdilhan’ın atını sürüp uzaklaşırken duyduğu öfke ve kinden Raymalı-Aga’nın haberi yoktu. Barakbaylar’ın ona niye kızdıklarından, ona nasıl korkunç bir ceza hazırladıklarından da haberi yoktu.

    şık ozanlar çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı...

    Abdilhan, eyerin üzerine yatıp fırtına habercisi kara bir yel gibi esti, kendi avılına geldi. Hısım akrabası kurt sürüsü gibi etrafını sarmış, onu kışkırtıyorlardı:

    - Ağabeyin aklını oynatmış! Çıldırmış! Bu ne rezalet! Bu ne kepazelik! Hemen yola getirmeli onu!

    şıklar ise çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı! şıkların müziğine uyarak güvey evine doğru ilerleyen düğün alayı bir yere gelip durdu. Burada uğurlayıcılar ayrılacaktı. Mutluluk dileklerini tekrarladılar. Raymalı-A- ga, kalabalığa dönerek şunları söyledi:

    - “... Bugünü gördüğüm için mutluyum. Şükürler olsun, talih bana kendim gibi bir akın (âşık-ozan) olan bu genç, güzel Begimay’ı bir ödül olarak gönderdi. Ancak çakmak taşı, çakmak taşına sürtününce kıvılcım çıkar; güzel söz söyleme sanatında da ozanlar ancak birbiriyle yarışarak bu sanatın sırrını kavrayabilir, ona ulaşabilirler. Ama daha da önemlisi, batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum...”

    Begimay da cevap verdi ona:

    - Raymalı-Aga, ben de dileğime kavuştum, rüyalarım gerçek oldu. Artık senin izinden ayrılmayacağım. İstediğin zaman, istediğin yere çalgımı alır gelirim; türkümü türküne katmak, seni sevmek ve senin tarafından sevilmek için koşar gelirim. Bugün hiç tereddüt etmeden, hayatımı kaderime bırakıyorum. Korkmadan, istekle, coşkuyla...

    Bu sözleri türkü oldu ve böyle okundu.

    Düğün alayını oluşturan kalabalığın karşısında, iki âşık, iki gün sonra başlayacak büyük bir panayırda buluşmak, her taraftan toplanacak kalabalığın önünde çalıp söylemek için sözleştiler.

    Düğün alayı işte bu güzel haberi alarak dağıldı. Haber bir anda ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ulaştı. Haberi sevinçle karşılayanlar da vardı, nefretle karşılayanlar da...

    - Panayıra! Panayıra gelin!
    - Atınızı eyerleyin ve hiç durmadan panayıra gidin!
    Haber, yankı yankı yayıldı:
    - Ne büyük bir şenlik olacak!
    - Ne eğlence! Ne eğlence!
    - Çok güzel şey! Bulunmaz bir olay!
    - Yüz karası bir şey bu!
    - Çok güzel! Çok!
    - Neresi güzel? Utanç verici! Ne saçmalıktır bu!
    Raymalı-Aga ve Begimay yolun ortasında birbirinden ayrıldılar:
    - Panayırda görüşürüz Begimay!
    - Panayırda görüşeceğiz Raymalı-Aga!.
    Biraz uzaklaştıktan sonra başlarını çevirip yine bağırdılar:
    - Panayırda buluşuruz Begimay, hoşça kaaal!
    - Buluşuruz Raymalı, hoşça kaaal!

    Güneş batmak üzereydi. Uçsuz bucaksız bozkıra, akşamın sisli beyaz bulutu çöküyordu. Mevsim yazdı. Otlar kuruyup sararmaya yüz tutmuş, kokuları çevreye yayılmıştı. Dağlara yağmur yağmış, hava hafif bir serinlik getirmişti. O güzel yaz akşamında, güneş iyice batıp kaybolmadan önce, çaylaklar alçaklardan uçuyor, yavru kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlardı...

    Raymalı-Aga, atı Sarala’nın yelesini okşadı:

    - Ne güzel bir sessizlik, Cennet kadar güzel bir hava, dedi. Ah Sarala, emektar yoldaşım, sanlı atım! Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek?

    Kocamış da olsa, Sarala, pofurdaya pofurdaya, sürçmeden, yavaşlamadan gidiyordu. Bütün gün eyer altında dolaşmıştı. Şimdi efendisini bir an önce çadırına ulaştırdıktan sonra, dereden serin bir su içmek, bacaklarını dinlendirmek ve ay ışığında otlamak istiyordu.

    Derenin dirseğini döndüler: İşte avıl, işte beyaz çadırlar, ocaklardan kıvrıla kıvrıla yükselen dumanlar.

    Raymalı-Aga çadırına gelince attan indi ve hayvanı bir kazığa bağladı. Hemen çadıra girmemiş, dışarıda, ocağın başında oturup biraz dinlenmek istemişti. İşte bu sırada bir komşu çocuğu geldi yanına:

    - Raymalı-Aga, sizi çadıra çağırıyorlar, dedi.
    - Kim çağırıyor?
    - Bizimkiler, Barakbaylar.

    Raymalı-Aga çadıra gitti, eşikten içeri adımını atar atmaz aşiretin ileri gelenlerini gördü. Yarım ay şeklinde sıralanıp oturmuşlardı. Kardeşi Abdilhan da vardı bunların arasında. Biraz kenarda kalmış, asık suratını yere eğmiş, öylece duruyordu. Gözlerini kaldırıp bakmadı bile. Belli ki bakışlarında gizlemek istediği bir şey vardı. Raymalı-Aga çadırında toplananları selâmladı:

    - Selamünaleyküm. Hayır ola? Bir şey mi var?
    - Seni bekliyorduk, dedi meclisin aksakalı.
    - Beni bekliyor idiyseniz, işte geldim, geçip aranıza oturayım bari..
    - Dur orada! Kapının ağzında kal, oraya diz çök bakalım!
    - Bu da ne demek oluyor? Bu çadırın sahibi benim!
    - Hayır, artık sen değilsin! Aklını yitirmiş bir ihtiyar hiçbir şeyin sahibi olamaz!
    - Ne demek istiyorsunuz siz?

    - Şunu istiyoruz: Artık toydan toya, şölenden şölene gitmeyecek, serseri hayatına son vereceksin. Toyda, yaşına başına bakmadan, birlikte yüz kızartıcı şarkılar söylediğin o kızı aklından çıkarıp atacaksın. Bizi rezil-rüsva ettin. Şimdi diz çöküp pişmanlık duyduğunu söyleyecek, bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair yemin edeceksin! Bir daha asla, asla görmeyeceksin onu!

    - Siz boşuna nefes tüketiyor, boşuna konuşuyorsunuz. Yarın değil öbürgün onunla panayırda buluşacak, bütün halkın karşısında çalıp söyleyeceğiz!

    Aksakallar öfkeyle bir ağızdan bağırdılar:
    - Bizi rezil edecek!
    - Daha vakit varken sözünü geri al!
    - İyice bunamış bu adam!
    - Aklını oynatmış!
    Aksakalların başı bağırdı:
    - Susun! Bir ağızdan konuşmayın! Ey Raymalı-Aga, bütün söyleyeceklerin bu kadar mı?
    - Evet,
    - Duydunuz değil mi Barakbaylar, bu günahkâr kardeşimizin cevabını?
    - Evet, duyduk.
    - Pekâlâ! Şimdi benim söyleyeceklerimi dinleyin! Önce sana söylüyorum talihsiz Raymalı! Ömür boyu dolaşıp durdun, bir baltaya sap olamadın, tek varlığın şu kocamış atın oldu. Toydan toya, şölenden şölene koştun, tambur çaldın, herkesin maskarası oldun, yalnız başkalarını eğlendirmekle geçti günlerin. O zaman seni hoş gördük “Gençtir, zamanla aklını başına alır” dedik. Ama bugün ne görüyoruz!

    Senin yaşında bir insanın artık köşesine çekilip ölümü düşünmesi gerekirdi. Sen öyle yapmıyor, başkaları için alay konusu, bizler için yüz karası olduğunu düşünmeden, yaşına başına bakmadan, bir genç kızla düşüp kalkıyor, çapkınlık ediyorsun. Geleneklerimizi, törelerimizi hiçe sayıyor, bizim öğütlerimizi de kabul etmek istemiyorsun. Bundan dolayı Tanrı senin cezanı verecektir. Suç senin, ceza da senin. Şimdi sana sesleniyorum Abdilhan. Ayağa kalk! Sen bu adamın ayni anadan, ayni babadan doğma kardeşisin; bizim de desteğimiz ve umudumuzsun. Biz bütün Barakbaylar seni bucak başkanı olarak görmek istiyoruz. Ama ağabeyin çıldırmış olacak, ne yaptığını kendisi de bilmiyor ve bu davranışlarıyla da senin seçilmeni zorlaştırıyor. Bu kaçık bizim haysiyetimizi beş paralık etmeden, onun yüzünden başkaları yüzümüze tükürmeden ve Barakbaylar’ı gülünç duruma düşürmeden, onu yola getirmek için gerekeni yapmak sana düşer. Buna hakkın vardır. Onun davranışları yüzünden sana bu hak verilmiştir.

    Raymalı-Aga, Abdilhan’dan önce atıldı ve şunları söyledi:

    - Hiçbirinizin peygamberlik, hakimlik taslamaya hakkınız yok! Burada bulunan herkese acıyorum. Burada bulunmayıp sizin gibi düşünenlere de acıyorum. Tartışması bile yapılamayacak bir konu hakkında karar vermek, hüküm vermek gibi bağışlanmaz bir hata ediyorsunuz! Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Sizler bana şarkı söylediğim için, geçkin yaşımda başıma gelen aşkı, o yüce sevgiyi geri tepmediğim için, çıldırmış, bunamış diyorsanız, ben de sizin yanınızda bir dakika durmam, çeker giderim. Herkese bir yer vardır bu dünyada. Atım Sarala’ya biner, sevgilimin yanına giderim. Ordan da onunla birlikte başka dünyalara göçeriz, tâ ki şarkılarımız, türkülerimiz ve bizim davranışlarımız sizi rahatsız etmesin.

    O âna kadar konuşmadan duran Abdilhan yerinden fırladı ve bağırdı:

    - Hayır, hiçbir yere gitmeyeceksin! Adım bile atmayacaksın! Panayır, toy, düğün yok artık. Aklın başına gelinceye kadar bırakmayacağız seni!

    Bunları söyledikten sonra yaşlı âşığın elinden tamburu kaptığı gibi yere çaldı. Azgın boğanın bakıcısını ayakları altına alıp üzerinde tepinmesi gibi, zıplaya zıplaya parçaladı o nazik âleti:

    - Al sana! Al işte! Çalgı-malgı yok artık. Hey siz, şuradaki o kocamış atı, Sarala’yı getirin buraya!

    Dışarıda bekleyen birkaç kişi biraz ileride bağlı duran Sarala’yı çözdüler.

    - Eyerini çıkarıp atın şuraya!

    Söyleneni yaptılar. Abdilhan, daha önce oralarda bir yere sakladığı baltayı aldı ve bununla eyeri parça parça etti.

    - İşte böyle! Şimdi hiçbir yere gidemezsin!

    Eyeri parçaladıktan sonra öfkesi geçmemiş, atın kolanını, gemini, üzengi kayışlarını da parçalamış, etrafa savurmuştu.

    Zavallı Sarala da korktu, titremeye, olduğu yerde tepinmeye başladı. Kendi başına da ayni şeyin geleceğini hissetmiş gibiydi.

    - Sarala’ya binecek, panayıra gideceksin ha! Git bakalım! Gör şimdi ne oluyor?

    Göz kapayıp açıncaya kadar bir zamanda o birkaç kişi Sarala’yı yere devirdi, ayaklarını bir araya getirip sımsıkı bağladılar. Abdilhan hayvanın başını tutup geriye kanırdı ve elindeki keskin bıçağı savunmasız kalan hayvanın gırtlağına dayadı.

    Raymalı-Aga vargücünü kullanarak kendisini tutanların kollarından sıyrıldı ve ileri atılıp bağırdı:

    - Dur! Öldürme hayvanı!

    Fakat geç kalmıştı. Bıçağın altından fışkıran sıcak kan, yüzüne çarptı ve gün ortasında bastıran karanlık gibi gözlerine doldu. Sarala’nın kanına bulanmış olarak sendeleye sendeleye ayağa kalkan Raymalı-Aga aşağılanmış olmanın mahzun sesiyle ve gömleğinin ucuyla yüzünü gözünü silerek:

    - Ne yaparsanız yapın, engel olamazsınız! Yürüyerek de, sürünerek de olsa gideceğim!

    Abdilhan, atın kesik boğazı üstünden başını kaldırdı ve sırıtarak:

    - Hayır, yaya da gidemeyeceksin! dedi, hiçbir yere adım atamayacaksın. Hey! Yakalayın onu! Görmüyor musunuz, delirmiş! Bağlayın elini kolunu, yoksa birimizi öldürür!

    Bağrışmalar, çağrışmalar oldu. Herkes birbirine girdi.

    - İpi ver!
    - Kıvır kollarını!
    - İyice sık!
    - Aman Tanrım! Delirmiş gerçekten!
    - Vallahi oynatmış!
    - Şu kayın ağacına götürün!
    - Çek, çek! Sürükle!
    - Çabuk olun, çabuk!

    Ay tâ yukarılara kadar yükselmişti. Yeryüzü, gökyüzü sessizlik içindeydi. Bu sırada birtakım şamanlar çıkageldi. Ortaya bir meydan ateşi yaktılar ve bu ateşin etrafında vahşi danslarını yaparak büyük yırcının aklını karıştıran, zihnini karartan kötü ruhları kovmaya çalıştılar.

    Raymalı-Aga ise elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Sonra molla geldi. Delirdiği söylenen Raymalı-Aga için dualar okuyarak onu selamete erdirmesini diledi Tanrı’dan.

    Raymalı-Aga, elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Öylece, ağaca bağlı dururken, kardeşi Abdilhan’a şu türküyü söyledi:

    “.. Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
    Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
    Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
    Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
    Abdilhan!

    “.. Beni, ömrümün kışında Tanrı’nın lütfettiği o aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
    Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
    mutluluğu,
    Sen ne bilir, ne anlarsın Abdilhan!

    “.. Ellerimi, kollarımı şu ağaca sımsıkı bağladın
    Ama orda duran ben değilim, sadece bedenimdir,
    Zavallı kardeşim Abdilhan!

    “.. Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti,
    Sonra yağmur olup toprağa karıştı,
    Sevgilimden asla ayrı değilim,
    Ben onun saçlarıyım, nefesiyim..

    “.. Sevgilim gün doğarken uyandığında
    Bir dağkeçisi olup ineceğim dağlardan..
    Bir kayaya çıkıp dikilecek,
    Onun çadırdan çıkmasını bekleyeceğim.

    “.. O ocağı yaktığı zaman ateşinin dumanı olacağım,
    Çevresinde dolanacağım!
    Atını dörtnala sürüp giderken
    Dere geçidini geçerken
    Su olup atının toynakları altında sıçrayacağım.
    Yüzüne, ellerine serpileceğim..
    Sevgilim türkü söyleyende
    Onun sesi, türküsü olacağım...”





    Şafak sökerken başının üzerindeki ağaç yapraklarının hafif hışırtısını duydu. Sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Raymalı-Aga’nın aklını oynattığını işiten komşu ve akrabaları merak edip geldiler, atlarından inmeden, biraz uzağında durup ona baktılar.

    Raymalı’nın elbisesi lime lime olmuştu. Kolları arkasına, gövdesi kayın ağacına sımsıkı bağlıydı.

    Karşısında durup kendine bakanları görünce, sonradan büyük bir üne kavuşacak, dilden dile dolaşacak olan şu şarkıyı söyledi:

    Kara kara dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan.
    Morlu morlıı dağlardan göç inende
    Bırak beni gideyim kardeşim Abdilhan.

    Ah... nerden bilirdim, nasıl bilirdim
    Ellerimi senin bağlayacağını!
    Ayaklarımı senin bağlayacağını!
    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan
    Ben göklere çıkacağım o zaman...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Panayıra gelemedim Begimay!
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Beni panayırda bekleme Begimay
    Seninle birlikte panayırda
    Mani söyleyemeyeceğiz...
    Ne ben geleceğim oraya ne Sarala...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Panayırda beni bekleme Begimay,
    Ben uçmağa varacağım Begimay...

    İşte Raymalı-Aga efsanesi budur.
    Yedigey, Ana-Beyit yolunda Kazangap’ı son yolculuğuna uğurlarken, nice anılarla birlikte bu efsaneyi de hatırlamıştı.
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..