• Kadın kahramanın adı çevirmenlerin başını az ağrıtmadı. Rusça'da sonu sessiz harfle biten bir soyadı (hal takısı alamayacak bazı adlar dışında) eğer bir kadını gösteriyorsa, sonuna "a" alır; oysa İngilizce'de Rus soyadları ancak bir sahne sanatçısına aitse dişil yapılabilir Fransızcadan kaynaklanan bir uygulamayı örnek alarak; "la Pavlova" gibi. İngiltere ve Amerika'da İvanov'la Karenin'in eşleri Mrs. lvanov ya da Mrs. Karenin'dir. "Mrs. İvanova" ya da "Mrs. Karenina" değil Karenina demeye karar veren bazı çevirmenler, Anna'nın kocasına da "Karenina" demek zorunda kaldılar ki, bu da Leydi Mary'nin kocasına Lord Mary demek kadar saçmadır.

    Vladimir Nabokov
  • 164 syf.
    ·Puan vermedi
    Anlatıcı,Raif, Maria üçlüsünün etrafında dönen roman anlatıcının eski bir arkadaşı olan Hamdi’nin ona iş bulmasıyla başlıyor. Hamdi güya iyilik yapar gibi bir havaya bürünüp ona iş icat ettiğini söyleyerek şirkette ona da bir masa veriyor. Yan masasında ise Almanca tercümanı soluk benizli Raif Efendi bulunuyor. Herkese bay-bayan denilen bir dönemde adamcağıza “efendi”diye hitap etmeleri ise silik bir tip olmasından kaynaklanıyor. Anlatıcının izlenimlerine göre sessiz sakin, etliye sütlüye bile karışmayan Raif Efendi, bu tavrına rağmen şirkette hor görülüyor. Öyle ki maaşı herkesten düşük; fakat kalabalık bir aileye bakmakla yükümlü olduğundan karşı gelemiyor kimselere.

    Raif efendi genelde sessiz bir mizaca sahip olmasına rağmen son zamanlardaki hali anlatıcının dikkatini çekiyor kitabın devamında Raif efendi hastalanıyor patronu hastalığı gerçekte ağır hal alsa da işten kaytardigini dusunuyor halbuki Raif Efendi'nin sevdicegine duyduğu ve içindeki aşk kotundan haberi yok anlatıcıendi'nin işlerini devralıyor ki böylece onu yakından tanıma fırsatı elde ediyor.raif efendi bir gün çekmecesinden her şeyi getirmesini istiyor anlatıcı dan anlatıcı nin dikkatini bir defter çekiyor önemsiz olduğunu söylese de raif açıp okuyor ki Raif in delicesine bir aşka bitap düştüğünü fark ediyor.
    24 yaşında dönemin durumundan dolayı hangi bölüm olursa olsun önemli olmadan sadece siyasi durumdan uzak durmak maksadıyla babası tarafından Almanya’ya gönderilmiş. Hiç Almanca bilmeden gittiği Almanya’da etrafındakilerin de yardımıyla kısa sürede dili sökmüş. Resme olan merakı sayesinde bir sergiye gide gele o serginin müdavimi olmuş. Özellikle Kürk Mantolu Madonna tablosu ilgisini epey çekmiş olacak ki başka tablolara bakamaz aklından başka bir şey geçiremez olmuş. Babasının sabun imalatını öğrenip de gel demesiyle girdiği fabrikayı bile boşlar hale gelmiş. Sergide olduğu bir gün yanına yaklaşan kadın onunla ilgilense de Raif’in gözleri tablodan başkasını görecek durumda değilmiş.
    Günlerden bir gün kaldığı pansiyonun sahibiyle içkinin dozunu ilk kez kaçırmış olmanın verdiği zihin bulanıklığı ile karşı caddede ışıkların altında bir kadın gördüğünü zannetmiş ve aklından çıkaramadığı bu kadını takibe başlamış. Meğerse Atlantik barda keman çalan bu kadın onun bakışlarını günlerce ayırmadan izlediği tablonun ressamıymış. İşte işler iyice ilginçleşiyormuş ki adının Maria olduğunu öğrendiği bu kadına gönlünü kaptırıvermiş onsuz geçirdiği gün olmaz olmuş. Fakat Maria’nın gelgitli hisleri Raif’i zaman zaman yorsa da ondan vazgeçecek kadar da mahiyeti yokmuş.
    İlişkilerini ilerlettikleri bir gün Maria hastalanmış ve 25 gün hastanede kaldıktan sonra kendi isteği ile taburcu olmuş. İyileşmemiş fakat ona Raif’in herkesten de iyi bakacağına adı kadar eminmiş. Bir gün Raif babasının öldüğü haberini almış ve Türkiye’ye dönmek zorunda kalmış. Neyse ki gözü arkada kalmayacaktı Maria da Prag’a annesinin yanına gidecek, Raif durumunu düzeltir düzeltmez onu da yanına alacakmış. Tüm planlar yapılmış, mektuplaşmak üzere adresler kayıt altına alınmış.
    Mektuplaşmalar başlamış, hatta mektubunun birinde Maria önemli bir şey söyleyeceğini ama bunun yüz yüze olmasını istediğini belirtmiş. Raif ısrar etmiş söylemesi için ama karşılık bulamayınca bu söylemlerini geri plana itmiş . Nitekim zaman acımasız yönünü göstermiş ve Maria’dan gelen mektupların arası açılmaya başlamış hatta birden kesilmiş. Maria’nın kendisini unuttuğunu düşünen, onu arasa da bir türlü bulamayan Raif tüm hislerini kalbine gömerek hayallerinde yaşatmaya karar vermiş. Her şeyden elini eteğini çekmiş öyle ki evlenmiş çoluk çocuk sahibi bile olmuş. İçinde bir yerlerde Maria’yı hep suçlamış ama hayalinden çıkartmaya gönlü elvermemiş. Tam on yıl bu böyle sürüp gitmiş. Ta ki Almanya’da kaldığı pansiyonun sahibini görene dek… Kadının Maria’nın akrabası olduğunu biliyor fakat onunla ilişkisini bilmediğinden soru sormasını nasıl karşılayacak diye düşünüp durmuş. Fakat böyle bir imkânı bir daha bulamayacağını düşünerek Maria’nın nasıl olduğunu sormuş. Kadın da her şeyi biliyormuş edasıyla anlatmaya başlamış. Meğer Maria hamileymiş ve bunu söylemek için Raif’in yanına gitmeyi bekliyormuş. Çocuğunu doğurduktan bir süre sonra ölmüş. Çocuğa da anneannesi bakıyormuş. Raif bunları öğrendikten sonra kendinden utanmış. Düşündüğü onca kötü şey için vicdan azabıyla kendini yiyip bitirmiş. Meğer mektupların bir anda bıçak gibi kesilmesinin sebebi yeni bir aşk değil ölümmüş. Kadın trendeki kıza bakarak onun kızı olduğunu söylemiş ve Raif son kez kızına bakmış. Raif bir daha Maria’nın yaşattığı hisleri kimsenin ona yaşatamayacağını onunla var olmanın hazzına vardığını artık umutlarının yerle bir olduğunu düşünmüş. Demek sessizliğinin altında yatan sebep buymuş diye düşünmüş anlatıcı ve defteri geri götürdüğünde Raif’in ölümüyle sarsılmış
  • Sevgili Üstadım!
    Öyle anlar geliyor ki hayat çok alçalıyor.
    Biz insanlar o derece eğilmek mecburiyetinde kalıyoruz.
    Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse-i gurur aramıyorum.
    Menhus ve mülevves ellerin, temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hal değil midir?
    Tahribatın en müthiş zamanında hastalanan insaniyeti, manevî ilaçlarla tedavi etmeye çalışırken bize musallat olan hainlere mukabele etmek, acaba zavallı bir milletin sürükleneceği uçuruma set çekmek için çekilecek mezahim ve meşakk-ı hayatın ind-i İlahîde makbuliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek…
    Bu fikir, fakirin hayli düşüncesi neticesi bulabildiği bir hakikat.
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Dün gece kitabı bitirdiğimden beri olan biteni algılamaya çalışmakla birlikte yazacağım incelemeyi düşünüyorum. Ne desem, nasıl anlatsam bu kitabı diye… Kendimi bir şeyler yazmak zorunda hissettim çünkü bu kitap sitede böyle boş kalmamalıydı, kitaba haksızlık olurdu bu… Şuan ne yazacağım ortaya ne çıkacak inanın ben de bilmiyorum. O kadar çok düşünce var ki kafamda, hepsi karman çorman… O nedenle kitaba emanet ettim sanırım incelemeyi…

    Altı günüm İstisna’yla birlikte geçti. Altı gündür Iben’le Malene’le Anne-Lise’le ve biraz yabancılık çeksem de Camilla’yla birlikte yaşıyorum. Bu karakterler o kadar canlı ki şuan ben bu yazıyı yazarken onları karşımda hayal edebiliyorum. Malene onun hakkında yazacaklarıma tahammülsüz ve memnuniyetsiz, Anne-Lise daha yumuşak ama tedbiri elden bırakmıyor asla, Camilla ise tedirginliğini kendine biçtiği rolü oynayarak saklamaya çalışıyor. Iben… Iben beni izliyor, inceliyor; bir psikolog edasıyla. Kafasında benim olası kötülüğümü tartıyor. Hepimizin içinde olan o sıradan kötülüğü düşünüyor…

    Evet, kitabın konusu Danimarka’da Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bu dört kadının etrafında gelişiyor. Kitap başlarda iki ayrı çizgide ilerliyor; soykırımın tarihsel, psikolojik, sosyal araştırmaları ve bu dört kadın arasındaki gerilimli ilişki. Fakat sonra bu iki çizginin nasıl birleştiğine şaşkınlıkla ve hayranlıkla şahit oluyorsunuz.

    Bu iki çizgiyi birleştiren şey ise kötülük. İnsanın kötülüğü… İnsan kötülüğünün sıradanlığı.

    İki yıl önce Sosyal Psikoloji dersi aldığımda derse hayran kalmıştım. Şuana kadar ki üniversite hayatımda en zevk aldığım ders diyebilirim, ki bir dersten keyif almanın ne denli zor olduğunu bilirsiniz… Dersi alırken, okulu bitirdiğimde bölümümü es geçip sosyal psikoloji alanına yönelmeye kafayı takmıştım. Şimdi o kadar şiddetli olmasa da bu seçenek hala planlarım dahilinde… Şimdi ben bu gereksiz ayrıntıya neden mi girdim? Kitapta geçen deneyler, teoriler, yaklaşımlar, psikolojik yönelimler beni yine iki yıl önceki sosyal psikoloji sınıfıma götürdü. Bu defa zekice bir kurguya yedirilmiş halde, daha bir keyif alarak okudum hepsini... Ve üstüne bir sürü yeni şey de öğrendim.

    Kitap birçok şeyden bahsediyor… Nazilere yapılan zeka testleri, yaşanan olaylar, yazılan makaleler, yapılan araştırmalar, otoriteye itaat deneyi (Milgram), sosyal roller deneyi (Stanford Hapishane Deneyi), kognitif ahenksizlik, sosyal baskının etkisi; soykırımlardan önce ve sonra, katiller ve kurbanların sosyal yaşamları…

    Aslında tüm bu bilgilerin bir amacı var. Bunlar gösteriyor ki o soykırım yapan insanların bizden bir farkı yok. Belli durumlara ve düşüncelere maruz kalmış insanların, kendilerine “biz ve onlar” şeklinde gruplar oluşturup, eylemlerini haklı çıkaracak gerekçeler bularak oluşturdukları rollere kendilerini kaptırmalarıyla oluyor aslında her şey. Ve işte burada can alıcı soruyla karşılaşıyoruz: Bizi o insanlardan farklı yapan ne sahi? Biz aynı durumda olsak, onların yaptığını yapmayacağımızın garantisi ne?

    Ve görüyoruz.

    Sıradan bir ofiste nasıl bir sosyal savaşın patlak verdiğini, dört kadının düşüncelerinin nasıl şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yapmam dedikleri şeyleri nasıl yaptıklarını, seviyorum dediklerine nasıl ihanet ettiklerini, dürüstüm dediklerine nasıl yalan söylediklerini görüyoruz. Küçücük bir ofiste oluşturulan “biz ve onlar” şeklindeki grupları okuyoruz. Öteki olmanın mübah kıldığı kötülüğü okuyoruz. Acımazlığın, yalanın; düşünceler çarpıtılarak nasıl normalleştiğini okuyoruz.

    Geriliyoruz. Gerim gerim geriliyoruz.

    İnsanın içindeki o kötüye inanıyoruz. Her insan, potansiyel bir kötü artık gözümüzde… Sadece kötü olmak için belirli şartların oluşmasını bekliyor. Kötülük hamurunda yoğrulmuşuz biz. İflah olmayız.

    Karamsarlaşıyoruz. Kendi hayatımızı sorguluyoruz; dışlanmışlıklarımızı, haksızlıklarımızı, söylenen yalanları, atılan kazıkları düşünüyoruz… Sonra ise kendi çarpıtılmış kişiliğimizi düşünüyoruz. Ben neler yaptım, fark etmeden? Hangi kötülükleri mübah kıldım kendime karşımdaki ‘öteki’yi düşünerek?

    Ben de aslında bir kötüyüm içten içe… Sonra yine… Soykırım zamanında bir Alman olsaydım şayet, ne yapardım, ben de mi katili olurdum onca insanın? Bir istisna olabilecek yapıya sahip miyim ben? İçimdeki kötülüğün bir sınırı var mı?
    Fakat içiniz bulanıyor bir yerden sonra “Yeter!” demek istiyorsunuz. Kendinize bu denli hakim olamamak, doğanıza bu denli söz geçirememek ihtimali dört duvarlı bir hücreye tıkıyor sanki sizi. İradenizin bir hiç olduğunu düşünmek, iyiliğin sadece seçimlerle oluşan bir yanılsama olduğunu düşünmek; o hücrenin karanlığında, aydınlık umutlarınızı yitirmek gibi bir şey. Buna hangi insan dayanabilir ki? Sürekli içindeki kötüye yenileceğini düşünen bir insan yaşamına neye tutunarak devam edebilir? Hiç mi istisnası olmaz?

    Siz? Bir istisna olamaz mısınız?

    Burada aklıma yine Sosyal Psikolojiden aşina olduğum Self Fullfilling Prophecy (Beklenti Etkisi olarak da geçiyor) geliyor. Bu kısaca kafanızda kurduğunuz düşünceyi bilinçsizce ve farkında olmadan gerçekleştirmenize yol açıyor. “Kendini gerçekleştiren kehanet” de diyorlar, “Pygmalion Etkisi” de… Yani kötülüğün kaçınılmaz olduğunu düşünmek, sizin davranışlarınızı istemsizce etkileyecek, sonunda her şey kötülüğe vardığında da “ben demiştim” diyebileceksiniz. Bunun çok daha basit örnekleri bulunabilir. Fakat demek istediğim nokta, neden kendini gerçekleştiren kehanetimizi hep kötülük üzerine kurma eğilimimiz var? Bu bizim tarihten ders çıkarmamız mı? Yoksa kehanetimiz mi? Açıkçası ben bilmiyorum. Ama iyiliğin bu kadar imkansız olduğunu düşünerek yaşayamayacağımı biliyorum. O yüzden tüm karamsarlığıma rağmen kehanetimi iyilikten yana kullanmak istiyorum. Aklımdaki tüm kötü, bencil, tarafgir, umutsuz düşüncelere rağmen. Dört duvarlı hücreme bir pencere açmak istiyorum, nefes alabileceğim, bir nebze ışığı görebileceğim….

    Kitap da bir yerde bunu yapıyor. İyilik denen olguyu başıboş bırakmıyor. Bir ihtimal veriyor ona, kırılgan, narin, hassas ve tümüyle beklenmedik bir yapı…

    Bu sırada dört kadın arasındaki ilişki ve gerilim öyle hal almış ki hem her şeye inanıp hem de her olanı inkar edecek hale geliyorsunuz. Aksiyon artıyor, koşuşturmaca başlıyor, tempo artıyor, bir şeyler ortaya çıkıyor, bir şeyler yok oluyor, sayfalar hızla çevriliyor, ortam duruluyor, sayfalar ağırlaşıyor, etrafta kötülüğün sıradanlığı ve iyiliğin ihtimalleriyle dolu bir sessizlik var… Ve kitap bitiyor.

    Kitabın kapağı kapandıktan sonra kafanızdaki iyilik ve kötülük kavramı karman çorman olmuş bir biçimde kalıyorsunuz…

    Ben kitabı gerçekten çok beğendim, uzun bir süre de aklımdan çıkacağını sanmıyorum. Yazara da hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim, kendisi sosyoloji ve iletişim bölümlerinde çalışmış bu konuda altyapısı olan bir insan. Fakat dört kadını –hem de bir erkek olarak- yedi yüz küsur sayfa boyunca bu denli derin, canlı ve etkileyici anlatmak ve bu özel ilişkiyi, genel ve kitlesel bir yıkımla bağdaştırmak bence apayrı bir şey.

    İyi ki okuduğum dediğim bir kitap oldu; gerek sorgulamalarıyla, gerek kurgusuyla, gerek edindiğim bilgilerle… İçtenlikle ve şiddetle tavsiye ederim, iyi okumalar :)
    Ve son olarak Esther. Sema , iyi ki bu kitabı akışta görmüşsün de birlikte okumuşuz. Sayende çok daha keyifli bir okuma oldu benim için :))
  • Gece yarısını birkaç dakika geçmişti. Sessizlik, uğultulu ve dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Adam öfke dolu bakışlarını karanlık odada gezdiriyordu. Kafasını sağına çevirdi, boşluk. Elini yatağın sağ tarafına koydu, buz gibiydi. Ürperdi. Ayak sesleri geldi binanın içinden. Bu duvarlar neden bu kadar inceydi ki? O tanıdık ayak seslerini duymak istemiyordu artık. Kadının ayak sesleriydi bunlar, biliyordu. Tam sağında yatıyor olması gereken kadının... Anahtarın çevrilme sesi geldi kulağına, ürkek ve temkinli. Adam sol tarafına döndü; kadının, uyanık olduğunu bilmesini istemiyordu. Kapının sessizce kapanışını duydu. Gözlerini kapattı. Odanın kapısı açıldı ve birkaç saniye sonra geri kapandı. Şimdi neler olacağını hayal edebiliyordu: Kadın önce bir süre olduğu yerde durup, gözlerinin karanlığa alışmasını bekleyecekti; sonra üstünü değiştirecek ve sessizce yatağa girecekti. Hep aynı senaryo. Kadın hareket etti. Eskiyen dolabın gıcırtısı kapladı bütün odayı. Kadının korku dolu bakışlarını üzerine diktiğini hissetti. 'Acaba uyanacak mıydı?' Kılını kıpırdatmadı. Yaklaşık 1 dakikalık bir sessizlik. Kadın hareket etmeye başladı, üstünü değiştirdi ve yatağa yattı. Yatağın sağ tarafı yavaş yavaş ısınacaktı, ama adamın kalbi buz kesmişti; çözülmemek üzere...


      Biliyordu her şeyi. Gözleri, çığlık çığlığa bildiğini haykırıyordu kadına, ama kadın artık bakmıyordu ki gözlerine. Varlığının gereksizliğini hissetti. O an çıkıp gitmek geldi içinden. Kendi de dahil her şeyi bırakıp, defolup gitmek. Sadece gitmek, ceketini bile almadan... Ama yapamadı. Bir şey, ne olduğunu bilmiyordu, onu burada tutuyordu. Aslında biliyordu. "Galiba," diye düşündü, "galiba biliyorum." İtiraf bekliyordu, küçücük bir itiraf. "Neden," diye düşündü, "neden kendimi bu kadar küçük düşürüyorum. Beni aldattığını biliyorum, hala neden ondan duymayı bekliyorum gerçeği?"


      Kadının nefes alışverişlerini dinledi, uyumuştu. Kalktı ve salona geçti. Eli ışığa gitti, ama birdenbire durdu. Karanlık daha iyiydi, her zaman. Ne yapacağını bilemez halde durdu olduğu yerde. Sonra balkona çıkmaya karar verdi. Sigara kutusundan bir tane sigara çıkardı ve yaktı. Sigarası bitene kadar hiçbir şey düşünmedi, düşünemedi. Sanki beyni bedenini terk etmişti.


      Salona gitti ve tek kişilik koltuğa oturdu. Neden buradaydı, bu soru düştü yine aklına. İçinde bir şeyler, bir daha birleşmemek üzere kopmuştu, hem de uzun zaman önce. Hayır, aslında uzun değildi, sadece bir ay. Bir ömür gibi geldi ama ona. Peki, neden buradaydı? İçi öfkeyle doldu, her şeyi parçalamak istiyordu ama hiçbir şey yapmadı; öylece oturmaya devam etti. "Kabullenemiyorum." diye mırıldandı. Evet, kabullenemiyordu. Çünkü bunu hiç beklemiyordu, hele ki ondan... Asla kabullenemeyecekti. Kabullenemeyeceği kadar ağır bir şeydi bu. Ama bir küçük itiraf kabullenmesini sağlayabilirdi. "Kim bilir, belki de." dedi. Dakikalar geçti, duvardaki saatin sesi rahatsız edici bir hale geldi. "Hayır, sanmıyorum. Hiçbir şey bunu kabullenmemi sağlayamayacak." Gitmesi gerekiyordu, en başından beri tek bildiği buydu.


      Ayağa kalktı, yatak odasının kapısının önüne kadar gitti. Neden buraya geldiğini bilmiyordu. Elini kapı kolunun üstüne koydu, soğuktu; kadın gibi. Kafasını kapıya yasladı. Dakikalarca öyle bekledi. Neyi? Hiçbir şeyi... Sonra aniden bir ses duydu. Mesaj sesi. Kadının telefonundan gelmişti. "Hayır," diye fısıldadı. Ama dayanamadı, sessizce açtı kapıyı, küçük adımlarla girdi içeri. Kadının yüzüne baktı, karanlıkta bile güzelliği fark ediliyordu. Kafasını çevirdi, daha fazla bakmamalıydı ona. Kadının telefonuna bir mesaj daha geldi. Telefonu eline aldı, geri bıraktı. İlk defa böyle bir şey yapacaktı. Şimdiden suçlu gibi hissetmeye başladı kendini. Telefonu tekrar eline aldı ama açamadı, şifre istiyordu. Şifresi neydi ki? Bilmiyordu, hiç merak etmemişti. Telefonu geri yerine bıraktı. Kadına son bir kez baktı. Elini, kadının saçına doğru götürdü. Havada kaldı ama eli. Birçok şey gibi bu da yarım kalmıştı işte. İndirdi elini. Geri geri giderek kapıdan çıktı. Kapıyı kapattı ama elini kapının kolundan çekmedi. Yatıp uyumak istedi, sanki uyuyunca geçecekti. İçeri girip yatsam mı, diye düşündü. Ama açamadı kapıyı, gücü yetmedi nedense, o an anladı işte; bu kapıdan içeri bir kez daha giremeyecekti.


      Elini kapının kolundan çekti. Ceketini almayacaktı, veda için bir not bırakmayacaktı, sadece gidecekti... Ayakkabılarını giydi, evden çıktı, apartmanın içinde dikildi bir süre. Sonra sessizce kapıyı kapattı, hala dikkatli davranması sinirini bozdu. "Terk ediyorum onu, ama hala uykusunu bölmemek için debeleniyorum," diye düşündü. Aslında ilk giden kadındı ve adam da biliyordu bunu. Kaybetmişti. Terk edilmişti, hem de en ağır biçimde. Ve yenilen tavuk nasıl güreşe doymuyorsa, kendisi de bu aşağılık oyunu oynamaya doymamıştı. Bir ay boyunca aptal numarası yapmıştı. "Aptalım," diye düşündü. Lamba söndü, kendine geldi ve "Artık gitmeliyim," diye mırıldandı. Merdivenlerden indi, apartmandan çıktı. Yürümeye başladı, nereye olduğunu bilmiyordu; gerçi bir önemi yoktu bunun. Arkasına dönmedi, tereddüt etmedi, yavaşlamadı. Sokağın köşesinden döndükten sonra bir saniye durdu sadece. "Hoşçakal..." diye mırıldandı. Sevgilim kelimesi dudaklarından dökülmedi, bitiremedi cümlesini. Ama yürümeye devam etti...
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Biliyordum! Katilin kim olduğunu en başından tahmin etmiştim!.. On Küçük Zenci, Agatha Christie'den en popüler kitabı olması sebebiyle okuduğum ilk kitaptı ve son kitap olmayacak. Bazı suçlarla suçlanan 10 farklı insan, bir adadaki köşke Owen isminden gelen mektuplarla davet edilir. Bu on kişi adaya gittiğinde kendilerinin dışında kimseyi göremezler; adada sadece 10 kişilerdir ve geri dönmeye imkanları yoktur. Bir süre sonra adadakiler sırayla öldürülmeye başlarlar. İpuçları katilin aslında aralarından biri olduğunu göstermektedir. Herkes şüphelidir. Herkes teker teker ölürken sona kalan katil olacaktır... Katili daha en başından ilk kişi öldüğünde tahmin etmiştim. Tahmin etmekte zorlanmadım, sadece bir müddet sonra umutsuzluğa kapılmıştım ama son anda tahminim doğru çıktı. Yazarın dili çok sadeydi, birkaç yer betimlesi vardı. Zaten bir polisiye romanından öyle şaşalı bir dil beklemek saçma. Başta birazcık sıkılsam da sonradan aşırı sürükleyici bir hal aldı kessssinlikle tavsiye ediyorum.
  • BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
    "Nazif Bey mi?"dedi.
    "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
    "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
    Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
    Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

    Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    "Evet var, oğlu Selim Bey....".
    Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
    Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

    Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar.
    İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
    O da içeri girdi.

    Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

    Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
    Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
    "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
    Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
    "Emanet mi?" dedi.

    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
    Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

    O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
    Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
    Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

    Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
    "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
    'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
    Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

    Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
    Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
    İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

    İyice meraklanmıştı.
    Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
    Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    Artık aklı hep tablodaydı.

    Sonunda dayanamayıp,
    "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
    Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
    Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
    O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
    Yemekleri artık annem yapıyordu.
    Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
    Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

    Annemin ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
    'Alışacağız.'dedi.
    Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
    Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle:
    'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam:
    'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
    'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
    Geride kaldığımı fark etmemişti.
    Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
    Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
    Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde:
    'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
    Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
    Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
    Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
    Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü.

    Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her birimize bir paket getirmişti.
    Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
    Bizi bir araya topladı.
    'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
    Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    de bir koltuğa oturdu.
    Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu.
    Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
    Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

    Babam nihayet kendisini topladı ve
    'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
    Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
    Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

    Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana:
    'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
    "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve
    "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
    "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
    Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

    "Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
    Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
    Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
    Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
    Bu altınlar sizindir.
    Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

    Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

    Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
    Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
    Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
    Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....