• GÖĞSÜNÜ AÇIP
    Bedir savaşından önceki saatlerdir... Son bir kez safları kontrol etmekte, askerine çeki düzen vermektedir. Saftan bir az önde duran arkadaşlarından Hudayr oğlu Üseyd'i hafifçe göğsünden iterek safa girmesini ister. Şakacı bir kişi olan Üseyd ise:

    "Ey Allah'ın Elçisi" der "canımı acıttın, izin ver, karşılığını alayım."Hz. Muhammed (asv) hemen önüne geçerek:

    "Buyur, al hakkını" der. Üseyd ise son derece ciddi bir tavırla:

    "Fakat" der "Ey Allah'ın Elçisi, benim göğsüm çıplaktı, sende ise elbise var " Hz. Muhammed (asv) gömleğini çözerek:

    "Haydi" der "şimdi al hakkını."

    Peygamberini kucaklayarak öpmeye başlayan Hudayr oğlu Üseyd, bir yandan da

    "Ey Allah'ın Elçisi" demektedir. "Anam babam sana feda olsun, istedim ki, hayatım seni öpmekle son bulsun."[3]



    HİZMET GÖRDÜRMEYİ SEVMEM
    Arkadaşlarından Rabia oğlu Amir'le beraber mescide gitmektedir. Ayakkabısının bağı çözülür. Amir hemen atılıp, bağlamak ister. Hz. Muhammed (asv) engel olur, kendi bağlar. Bir yandan da Amir'e hitap eder:

    “Bu, başkasına hizmet gördürmektir. Ben ise başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.”[4]



    DAHA GÜÇLÜ DEĞİLSİNİZ
    İslam'ın ilk büyük meydan sınavı Bedir'e doğru yol alınmaktadır. Deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir. Hz. Muhammed (asv) ile aynı deveyi paylaşan arkadaşları, kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. Sürekli O’nun (asm) binmesini isterler. O ise kabul etmez:

    "Siz" der, "benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki ben de sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım."[5]



    DOYUNCA HEP AĞLARIM
    Hz. Muhammed (asv) 'in vefatından sonraki yıllardır. Bir akrabası Hz. Ayşe (r.anha)'yi ziyaret eder. Hz. Ayşe (r.anha) onun için bir sofra kurdurtur. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akraba sebebini sorar. Hz. Ayşe (r.anha):

    "Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişim de ağlarım," der. Akraba daha da meraklanıp, sorar:

    "Niçin?"

    “Çünkü Allah'ın Elçisi bütün ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi. Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor. Hz. Muhammed (asv) bütün ömrü boyunca kızartılmış bir koyunu hiç görmemiştir.”[6]



    HERKESTE BİR O'NDA İKİ
    Mekkeli düşmanları yanlarına aldıkları bazı çöl kabileleriyle birlikte on bin kişilik bir ordu düzüp, Medine üzerine yürürler. Müslüman mücahitlerin sayısı ancak üç bin kişidir. Şehirde kalıp, savunma savaşı yapmaya karar verirler. Medine'nin etrafına büyük bir hendek kazılmaya başlanır. Hz. Muhammed (asv) kazılan toprağın hendek dışına taşınması işinde çalışmaktadır. Görgü tanığı bir arkadaşının anlatımıyla toz-toprak O'nun (asm) göğüs ve karın derisini örtmüş durumdadır.

    Üç gün süren hendek kazımının en zor tarafı, aynı günlerde bütün şiddetiyle devam eden açlık ve kıtlıktır. Arkadaşları, çalışırken, açlıktan düşüp bayılmamak için karınlarına taş bağlamışlardır. Bir ara karşısına dizilirler. Ahirette kendilerinin bu fedakârlıklarına şahitlik etmesini isterler... Ve elbiselerini sıyırıp, taşları gösterirler. O sadece tebessüm eder. Sonra da kendi elbisesini sıyırır... Hz. Muhammed (asv) 'in karnında iki taş birden bağlıdır.[7]



    BEN DE ODUN TOPLAYAYIM
    Bir yolculuktadırlar... Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed (asv) ' de:

    "Ben de ateş için odun toplayayım."der. Arkadaşları önüne geçmek isterler:

    "Ey Allah'ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz." Hz. Muhammed (asv) bütün ciddiyetiyle cevaplar:

    "Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah'ta sevmez."Ve odunları toplamaya koyulur.[8]



    SESSİZCE YATAĞINA UZANIR
    Medine'de Hicret'i takip eden ilk günlerdir. Medineli Müslümanlar, bütün maddi varlıklarını Mekke'de bırakıp gelen kardeşleriyle her şeylerini paylaşırlar. Her eve on tane misafir düşmüştür. Hz. Muhammed (asv) de bu evlerden birini başka muhacir arkadaşlarıyla paylaşır. Onlardan biri olan Esved oğlu Mikdad anlatmaktadır:

    "Evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardır. Keçiler sağıldığında herkes kendi payına düşen sütü içer... Hz. Muhammed (asv) 'in payı kasede kalırdı. Bir gece Hz. Muhammed (asv) eve geç geldi. Herkes kendi payını içerek, yatmıştı. O kâseyi boş buldu, ama sesini çıkarmadı. Sadece şöyle dua etti.”

    "Ey bugün beni doyuran Allah'ım, onları da doyur!"

    Daha sonra uyanan Mikdad peygamberinin açlığını gidermek için keçilerden birini kesip, pişirmeye davranır. Hz. Muhammed (asv) izin vermez. Onun yerine ikinci kez sağılan keçiden çıkan bir kaç damla sütü içer ve sessizce yatağına uzanır.[9]
  • 417 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    İlk olarak filme uyarlandığını duydum ve o sırada Hakan Günday kitaplarını kronolojik bir sırada okuyordum ve Daha kitabına sıra gelene kadar kendimi tutamayarak filmini izledim bu neye sebep oldu kitabı okurken olayların filmde olduğu gibi gerçekleşmesini bekledim ve farklılaştığı anda bambaşka bir tad alarak okurken almış olduğum zevki daha değerli bir hale getirdim.

    Hem Hakan Günday'ı son kitabı hemde benim okuyacağım geriye kalan tek kitabıydı benim için yeri apayrı. Hem bitmesin diyerek okumamı biraz geciktirdim hem de okumak için sabırsızlanıp durdum sonuç olarak yayımlanmış olan tüm HG kitaplarını bitirmiş bulunmaktayım yeni kitap gelene kadar bu üslubun özlemini çekeceğim.

    Kitaba Gelecek Olursak

    Nasıl bir çocuksun sen ki daha annen sen doğamadan senin yaşamını sonlandırmak istesin. Ya da seni damızlık hayvan gibi giren baban sana bu yalanı söylesin.
    Kandalı'dan dünyaya uzanıp gurur abidesi olabilecekken, dünyadan çeşitli konumlardan Kandalı'ya gelenleri ağırlamaya hatta onların kralları olmaya kadar uzanan bir yol önümüzdeki.
    Çeşitli zorbalıklara uğruyor bunun sonucunda da çözümü yine aynı zorbalıkla bularak kendisi uygulamaya başlıyor. Gelip geçen tüm kaçaklara kendi dışavurumunu yansıtıyor. Hatta bir defasında şu deposunda kaldıkları için emrine itaat etmedikleri için onları boğarcasına vanaları açmıştı haklı sebepleriyle.

    Kendisinin ölümüne sebep olduğu bir insan olan Cuma ile konuşmaları dokunaklıydı. Bazen bir kurtuluş için bazen de kendisini uyarmak için devreye giriyordu Cuma. Kağıttan yapmış olduğu üzerinde budaların çizili olduğu zıplayan kurbağasıyla içsel tartışma seansları düzenliyordu Gaza.

    Kendilerine abi, yol gösterici sifatini atfettiği Dordor ve Harmin ona hayata dair bakış açısı olarak birçok şey katmıştır. Sonrasında da kendilerini biricik kardeşleri için feda etmiş kardeşlerine tecavüz eden kaçak grubunu denize dökmüş ve masrafı karşılayacaklarını söyleyip içinde bulunan kişilerden bazılarının çevresinden dolayı ikisinden birisinin ölmesi gerekti ve düşünmeden öne atılıp bu olayı sonlandırdılar. Aruz kendisi icin yeni denize açılacak kişiler bulmalıydı. İşin kara taşımacılığı ise kamyon ile Ahad'ın göreviydi.

    Gaza hayatı öğrenmeye can atan, hevesle dolu bir kişi olsa da bazı nitelikleri bastırmak zorunda kalıyor, bunları kendi sosyopolitik konumuna uygun şekilde uyarlamayı tercih ediyor. Ve eline geçen kaçakları bir fırsat olarak değerlendiriyor. Yadigâr tarafından nezarette tutulduktan sonra akıllanıyor bir nebze ve babasına depoya kamera sistemi kurmak istediğini belirtiyor. Krallığı yolunda ilk adımı atıyor. Spiral yönetim şemasını oluşturmuş ve bilgisayarında bir çok alt kategorisi bulunan dosyalar oluşturup kendi vatandaşlarını gözlemleyip listeliyordu. Bunları derleyip bir makale yazdı Tam bir koleksiyoncu edasıyla..

    Ve kendi krallığını idame ettirerek kendisine bir kukla olarak Rastin'i buluyor. Bu krallıkta gerçekleşen olaylar bazen kafasındaki senaryoya göre ilerliyordu bazen de kırılmalar, çatlamalar oluyodu ve senaryonun dışına çıkılıyordu. Sadece bu kısımdan bile bir roman çıkarılabilir..

    Kralliğındaki insanları başka imparatorluklara devretmek üzere yola çıktıkları sırada babası ile yoğun tartışma yaşamaları sonucunda kendisine "Yola bak!" diye bağırmasına rağmen bakmıyor ve enkazın altında sıkışıp kalıyor. Yine bir romana konu olabilecek nitelikte olaylar silsilesi başlıyor. Arada bir "Daha" diye seslenen bir insan ya da Gaza hayatta kalmak için kendini buna inandırdı. Derken çakmağı kullandığı sırada gözlerinin önüne kadın göğüsleri gelmişti ve belki de ölmeden önce birşeyler yapmalıydı. Göğüslerinden bir sıvı gelmişti, meğerse krallığında bulunan 4 aylık hamile olan bir kadındı...

    Kurtarıldıktan sonra savcı anlıyor o bilgisayar dökümlerinden Gaza olduğunu ama bu durumdan da bir çıkış yolu buluyor diğer herkesi ifşa ediyor babasının kendisine zorla gömdürdüğünü söylediği cesetlerin yerlerini tarif ediyor ve kendisini İstanbul'a götürmek üzere ilk adımları atmış oluyordu. Toz Sokakta bulunan eve gidip eşyalarını topladığı sırada Ender ile karşılaşıyor, Yadigâr'ın oğlu biliyorum amına koyayım herşeyi sen yaptın bu evi yakacağım diyor. Neye inanmak istiyorsan ona inan evde artık umrunda olmadığı için ne halt edersen et Ender diyerek atlıyor şoförün aracına ve yolculuk İstanbul'da devam ediyor.

    Gittiği kolejde Azim onu kendi evladı gibi kollayıp, bir çok şey için öncü oluyor. Gurur duyacağı bir öğrenci ortaya koymuş oluyor ve asla onu kaybetmek istemiyor üniversite hayatına İstanbul'da devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Gaza'nın tercihi ise Cambridge üniversitesinde antropoloji bilimiydi. Gaza ihtiyaç duyduğu kadar alıyordu herşeyden bilhassa da insanlardan, Azim de Gaza ile yakın temaslarından dolayı taciz ile suçlanmıştı belki de bir başkasına öyle bir yaklaşımda bulunmuştu. Gaza'nın oda arkadaşlarından birisi çok sevinmişti gitmesine.

    Başka bir macera baslamisti artik Azim müdür yerine Bedri Bey vardı hazıra konmuş dereceler yapan bir öğrenci kollarının arasına bırakılmıştı. Gaza için iyi bir gelişmeydi çünkü arada duygusallıktan ziyade sadece profesyonellik vardı. Bahsetmişti gitmek istediği bölümden ve burs arayışlarına başladılar. Milli eğitim bakanı ile bir görüşme ayarladılar, konuşmalar yapıldı bursun yarısını kalmış olduğu kurum karşılayacakken diğer yarısını da Milli Eğitim Bakanından talep ettiler ve onaylamıştı da. Geriye sadece tokalaşıp o odadan ayrılmak kalmıştı ama Gaza için o enkazın altında kaldığı süreçteki gibi bir patlama olmuş ve 3 yıllık konuşma insanalarla sosyalleşme eyleminin kullanım süresi dolmuştu. Kliniğe kapattılar Gaza'yı tedavisini almak üzere ama tedavisi varmıydı acaba ¿

    Emre adında bir doktor ile seanslar düzenliyorlardı. Farklı stratejiler yürütüyor bambaşka çözüm yolladı deniyordu Emre. Bir doğuma şahitlik etmesini istiyordu, kendi dışkısını eliyle sıktırmasını istiyordu.
    İnsanlardan uzak duruyor konuşmak dokunmak dahi istemiyor ve morfin sülfat tedarikçisi kanser olan Şeref'ten almış olduğu tabletlerle kendini rahatlatıyordu. Derken Şeref ölmüştü ve Gaza hala morfin sülfata ihtiyaç duyuyordu ve bunu elde edebilmesi için de hastaneden kurtulması gerekiyordu. Bu doğrultuda ilerleyerek Emre'yi ikna etti bir takım kılıflar bularak ve çıkar çıkmaz Kandalı'ya dönüş biletini aldı.

    Kandalı'ya gitmesi ve Ender'in evi yaktığını görmesi ve bir gün birşeyler tedarik etmek için merkeze gittiği vakit Ender'in mayına basıp öldüğünü öğrenmişti. Kandalı'nın delisi olmuştu artık.

    Kandalı'ya döndüğünü öğrenen halkın kendini rahat bırakması için hendek kazması gerektigine karar verdi ve bu kazım esnasında bir şişe bulmuştu babasından bir not bulmuştu bu şişeden pişman olduğu yazıyordu ve kroki ile bir yere çarpı işareti koymuştu. Gaza'dan baskasi bilemezdi o çarpının kendi elleriyle diktiği zeytin ağacını temsil ettiğini.
    Kaza kaza ilk olarak metal bir kasa buldu küreğiyle parçaladı ve babasının tüm servetini buldu biraz daha derine inince 2 ceset buldu.
    Düşünüp dururken cesetlerden birindeki kıyafet tanıdık geldi tek fotoğrafı olan annesini bulması ve karmakarışık düşünceler silsilesine girmesi belki de annesinin yanında yatan adam asıl babasıydı belki de değildi ama Ahad o ikisini öldürmüştü asıl pişmanlığı onlardı. Derhal parayı götürüp bankaya yatırdı.

    O para ile İzmir'e gitti ve lüks bir otele yerleşerek uzun bir süre kendine ayarladığı eczaneciden aldığı morfin sülfatlarla yaşamını sürdürdü. İzole yaşantısını yaşamaya devam etti ve uyurgezerlik olayının büyümesi ile yavaş yavaş insanlarla iç içe ama uzakta bulunmaya karar verdi ve buna yan masa dinletileri ile başladı.

    Belli bir süre sonra daha fazla bu şekilde yaşayabilmek adına 2 yıldızı olan Gemi isimli otele taşınmıştı ve Linç ile ilgili derin araştırmalara başlamıştı. Kendini hep bu olayların içine içine atıyordu. Bambaşka şehirler ülkelerde bir linç olayının vuku bulmasını dört gözle bekliyordu.

    Ve Afganistan'a gitmeye karar verdi. Pakistan'a uçtu ve kendine en sahtekârlarından bir taksici ayarladı ve kendisini Afganistan'a götürecek düzeneği kurdu. Elma kasası taşıyan bir araç ile gidecekti yolculuk süresince yolcuların sayisi arttı yıllarca kucağına düşen kaçakların yola çıktığı noktadaydı. Yolculuk esnasında bir insan yerine kendisini almalarını istemiş ve elindeki kurbağayı kendisini tokatlayan sevimli çocuğa bırakmıştı. En sonunda o kurbağanın üzerinde şekilleri olan buraların bulunduğu Hazaracat bölgesindeki Bamiyan Vadisi'ne ulaşmıştı. Ve hem kendisi hem de Cuma ile vedalaşmıştı.

    Çıkarımlar

    Satırları okudukça içinde bulunan bir çok olayı sürekli ben neden böyle yapmıyorum ¿ Beni bundan alıkoyan nedir ¿ diye düşünüp durdum.

    Keşke kendimi Gaza gibi izole edebilsem ama günümüz koşullarında pek olası görünmüyor...
  • 128 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Sabahattin Alinin birbirinden güzel on üç
    öyküsünden oluşan bir kitabın yine sonuna geldim.
    Hayatının gerçeklerini bize sade bir dille anlatmış.
    Kitabı okurken hiç yabancılık çekmiyorsunuz,
    kitaptaki öyküler size sıcak bir his veriyor.
    Farklı şehirlerde farklı hayatlara dokunmuş öyküsünde.
    İlk öyküden itibaren kitabı yaşamaya başlıyorsunuz.
    Kitap Asfaltlı Yol hikayesi ile başlıyor.
    Ayran satıp iki kardeşine bakan Hasandan, karısının sıtma olduğunu
    doktora kanıtlamaya çalışan Mustafaya kadar bir çok farklı
    hikayeye şahitlik ediyorsunuz. Son öykünün adı ise Hasan Boğuldu.
    Yörük kızı Emine ile Bahcıvan Hasanın aşk hikayesi...
    Okumayı düşünenler için güzel bir kitap tercih olacağını düşünüyorum.
  • Ahir zaman nedir? Ahir zamanda neler olacak? Ahir zaman alametleri nelerdir? Âhir zamanda gerçekleşecek bazı fitne ve fesatlar...
    İslam inancına göre dünyanın, insanlığın son günleri; kıyamete yakın yıllar ve günler demektir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, âhir zamanda gerçekleşecek bazı fitne ve fesatları haber vererek ümmetinin bu konuda dikkatli davranmasını istemişlerdir. Kıyâmetin habercileri diyebileceğimiz bu nevî fitneleri beyân eden hadîs-i şerîflerin bir kısmı şöyledir:

    “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki fâiz yemeyen hiç kimse kalmayacak! Kişi doğrudan yemese bile ona tozundan[1] bulaşacak.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 3/3331)[2]

    “Öyle bir zaman gelir ki kişi malını helâlden mi, haramdan mı kazandığına hiç aldırış etmez.” (Buhârî, Büyû, 7, 23)

    “Öyle bir zaman gelecek ki doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hâin sayılacak, hâinlere güvenilecek. Kişi kendisinden şahitlik etmesi istenmediği hâlde şahitlik edecek, yemin etmesi istenmediği hâlde yemin edecek.

    İnsanların dünya (nîmetlerinden en fazla istifâde ederek) en mes’ûd olanı, Allâh’a ve Rasûl’üne îmân etmeyen alçak oğlu alçak olacak!” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, XXIII, 314; Heysemî, VII, 283)

    “Öyle bir zaman gelecek ki insanlar iyiliği tavsiye etmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 280)

    AHİR ZAMANDA NELER OLACAK?
    Hazret-i Sevban -radıyallâhu anh- anlatıyor:

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “–Yabancı kavimlerin, yiyicilerin birbirlerini sofralarına dâvet ettiği gibi, birbirlerini sizin üzerinize çullanmaya çağıracakları zaman yakındır!” buyurmuşlardı.

    Orada bulunanlardan biri:

    “–O gün sayıca azlığımızdan dolayı mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “–Hayır, bilâkis o gün siz çok olacaksınız. Lâkin sizler, bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” buyurdular.

    “–Zaaf da nedir, ey Allâh’ın Rasûlü?” denildi.

    “–Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmama duygusu!” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Melâhim, 5/4297; Ahmed, V, 278)

    Hadîs-i şerîften anladığımıza göre; İslâm düşmanları, Müslümanların kuvvetlerini kırmak, onları bölüp parçalamak ve neticede yok etmek için birbirleri­ni iş birliği yapmaya dâvet edeceklerdir. Bunu da, sofrasına adam dâvet eden bir sofra sahibinin rahatlığı içinde yapacaklardır. Yani nasıl ki onlar için kendi sofralarına oturup yemek gayet kolay bir işse, kâfirlerin İslâm’a karşı ittifak çağrısın­da bulunup Müslümanların canlarına kastetmeleri, topraklarına musallat olup zenginliklerini sömürmeleri de o derece kolay olacaktır.

    Onları bu kadar cür’etlendiren şey ise, Müslümanların azlığı değil, aksine onların îman ve takvâ bakımından zayıflığı ve dün­yaya aşırı düşkünlükleri olacaktır. Çünkü ölümden korkan ve dünyaya fazlaca düşkün olan kimse, fedakârlıkta bulunamaz, zorluklara katlanamaz, canı ve malı ile yapması gereken cihâdı ihmal eder. Böyle olunca Müslümanlar, eskiden olduğu gibi düşmanlarının kalbine korku salan heybeti kaybederler. Dolayısıyla İslâm düşmanları, artık Müslümanlardan korkmaz ve çekinmez olurlar.

    Zübeyr bin Adiy Hazretleri anlatıyor:

    Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın yanına girdik. Haccâc’ın bize yaptıklarını şikâyet ettik.

    “–Sabredin!” buyurdu. Sonra da sözlerine şöyle devam etti:

    “–Siz öyle günlerle karşılaşacaksınız ki, her yeni gün, giden günden daha kötü olacak. Bu hâl, Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek. Ben bunu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den işittim.” (Buhârî, Fiten, 6; Tirmizî, Fiten, 35/2206)

    İNSANI HELÂK EDEN ŞU BEŞ ŞEYDEN KAÇININ
    Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anh- şöyle der:

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize yönelerek şöyle buyurdu:

    “Ey Muhâcirler cemaati! Beş şey vardır ki, onlarla mübtelâ olduğunuzda, ben sizin o şeylere erişmenizden Allâh’a sığınırım. Onlar şunlardır:

    1- Bir milletin içinde zinâ, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlakâ içlerinde vebâ hastalığı ve onlardan önce yaşamış milletlerde görülmemiş başka hastalıklar yayılır.

    2- Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet, mutlakâ kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılır.

    3- Mallarının zekâtını vermekten kaçınan her millet, mutlakâ yağmurdan mahrum bırakılır (kuraklıkla cezalandırılır) ve hayvanları olmasa onlara yağmur yağdırılmaz.

    4- Allâh’ın ahdini (emirlerini) ve Rasûl’ünün ahdini (yaptığı anlaşmaları ve Sünnet’ini) terk eden her milletin başına, Allah mutlakâ kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve düşman, o milletin elindekilerin bir kısmını alır.

    5- İdarecileri Allâh’ın Kitâbı ile amel etmeyip, indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe, Allah onların hesâbını kendi aralarında görür (fitne, fesat ve anarşi belâsına mâruz kalırlar).” (İbn-i Mâce, Fiten, 22; Hâkim, IV, 583/8623; Beyhakî, Şuab, III, 197)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

    “(İdarecilik ve hâkimlik gibi) işlerini kadınlara veren bir toplum kesinlikle felâha eremez!” (Buhârî, Meğâzî, 82)

    “İdarecileriniz hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz cömert kimselerse, işlerinizi aranızda istişâre ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü, altından hayırlıdır.

    Eğer idarecileriniz şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78/2266)

    Zira böyle bir toplumda artık dînin emirlerini ikāme imkânı kalmaz…

    15 ŞEYİ YAPINCA ÜMMETİN BAŞINA GELECEK BÜYÜK BELA
    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- anlatıyor:

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün:

    “–Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı.

    Yanındakiler:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular.

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle sıraladı:

    “1- Ganimet (yani millî servet, fakir-fukarâya uğramadan sadece zengin ve mevkî sahibi kimseler arasında) tedâvül eden bir metâ hâline geldiği,

    2- Emanet, ganimet gibi görülüp hıyânet edildiği,

    3- Zekât, ibadet olarak görülmeyip büyük bir yük ve kayıp olarak telâkkî edildiği,

    4- Kişi, (gayr-i meşrû işlerde) kadınına itaat ettiği,

    5- Kişi, annesine karşı itaatsizlikte bulunduğu,

    6-7- Kişi, arkadaşına iyilikte bulunduğu hâlde babasına kaba davrandığı,

    8- Mescitlerde sesler yükseldiği (huşû kaybolduğu),

    9- Bir milletin idarecisi en alçakları olduğu, (Nitekim bu, zaman zaman dünyanın muhtelif devletlerinde görülebilen bir hâdisedir.)

    10- Bir kişiye şerrinden korkularak hürmet edildiği,

    11- Çeşitli isimlerle îmâl edilen içkilerin serbestçe içildiği,

    12- İpek elbiselerin erkekler tarafından giyildiği,

    13-14- Şarkıcı kadınlar ve çalgı aletlerine alâka arttığı, (Günümüzde sanat, bale, konser vb. adlar altında; bar, gazino ve benzeri salonlarda ve hattâ radyo, televizyon gibi çeşitli mecrâlarda -maalesef- çok yaygın hâldedir.)

    15- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere lânet ettiği zaman, (Günümüzde bazı gâfillerin ecdâdımız Osmanlı’ya ve geçmiş İslâm âlimlerine buğz etmesi gibi.)

    İşte o zaman, (mü’minlerin ruhlarını kabzeden) kızıl rüzgârı, yere batışı veya domuz ve maymunlara çevrilmeyi,[3] zelzeleyi ve gökten taş yağmasını bekleyin.

    Ondan sonra birbiri ardınca pek çok alâmet zuhûr eder ve bunlar, ipi kopan eski bir gerdanlığın ardı ardına düşen taneleri gibi birbirini takip ederler.”[4]

    Gaybı ancak Allah bilir. Herhâlde bunlar, kıyâmete yaklaştıkça şerrin iyice artması neticesinde vukū bulacak alâmetlerdir.

    AHİR ZAMANDA DUA
    Hadîs-i şerîfte buyrulur:

    “Yakında öyle bir fitne zuhûr edecek ki ondan kişiyi ancak Allah Teâlâ kurtarır, bir de boğulmak üzere olan kişinin duâsı gibi bir duâ…” (Beyhakî, Şuab, II, 367/1077)

    Huzeyfe -radıyallâhu anh- da şöyle buyurmuştur:

    “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zaman ancak denizde boğulmak üzere olan biri gibi duâ eden kişi kurtulabilecektir.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VI, 22/29173; Hâkim, IV, 471/8308)

    MEDİNE TERKEDİLECEK
    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Bir gün gelecek, insanlar Medîne’yi, en hayırlı ve güzel hâlindeyken terk edip gidecekler; orada sadece vahşî hayvanlar ve kuşlar kalacaktır.

    Dünyada en son ölecek kimseler, Müzeyne kabilesinden iki çobandır. Medîne’ye girmek isteyerek koyunlarına seslenirler. Ancak orayı ıpıssız, vahşî hayvanlarla dolu olarak bulurlar. Onlar da Vedâ Tepesi’ne gelince yüzüstü düşüp ölürler.” (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 5; Müslim, Hac, 498, 499; Muvatta, Câmî, 8)

    HZ. MEHDİ (A.S.) KİMİN SOYUNDAN GELECEK?
    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Mehdî, benim neslimden, Fâtıma’nın evlâdından olacak!” (Ebû Dâvûd, Mehdî, 1/4284; İbn-i Mâce, Fiten, 34)

    “Mehdî benim neslimdendir; alnı geniş, burnu incedir. Dünya zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi, o adâletle dolduracak ve yedi sene hüküm sürecektir.” (Ebû Dâvûd, Mehdî, 1/4286)[5]

    Bu hadîs-i şerîflerde bildirilen pek çok alâmetin ya kendileri veya benzerleri gerçekleşmiştir. Fakat kıyâmetin vakti kesin olarak bilinemeyeceği için, bu alâmetlerin daha şiddetli olanlarının zamanla vukū bulması da mümkündür. Bu sebeple mü’minler olarak her zaman tedbirli ve uyanık olup âhirete daha iyi hazırlanmaya gayret etmemiz elzemdir.

    Dipnotlar:

    [1] Ebû Dâvûd’un bir rivâyetinde “buharı” şeklinde geçmektedir.

    [2] Ayrıca bkz. Nesâî, Büyû’, 2/4452; İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Ahmed, IV, 494; Beyhakî, Sünen, IV, 275.

    [3] Bkz. Tirmizî, Fiten, 38/2210.

    [4] Tirmizî, Fiten, 38/2211.

    [5] Ayrıca bkz. M. Yaşar Kandemir, Şifâ-i Şerîf Şerhi, II, 159.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları
  • 294 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Sesin adı Benjy'dir. Sessizliğine ses katan otuz üç yaşında zihinsel engelli Benjy. Sesi yalnızca ağlamaktan ibaret olan, konuşamayan, derdini anlatamayan, dünyayı anlayamayan Benjy. Adı Maury'ken değiştirilip Benjamin'e çevrilen Benjy. Etrafındaki herkesin itip kaktığı, ağlamasından usanıp bıktığı, otuz üç yaşında koca adam gövdesinde küçümencik bir bebek Benjy.

    "Ama o ağır ağır böğürüyordu, haincesine, gözyaşları akıtmadan; dünyada bütün sesi çıkmayan sefaletin önemli umutsuz sesi." -Sayfa 274

    Öfkenin adı Jason'dur. Compson ailesinin son kalan toprakları abisi Quentin'in Harvard'da okuduğu ilk seneye ve kız kardeşi Caddy'nin düğününe gider. Ailenin en zekisi ve gelecek vaat edeni Jason olduğu halde, okutulmaz ve doğru düzgün bir işe de giremez. Üstüne üstük babası öldükten sonra da ailenin bütün yükü üzerine kalır. Çalışır, didinir ve ailesine bir şekilde bakar Jason. Böyle yazınca, yazık olmuş denilecek, haline üzülecek bir karakter canlanır zihinlerde. Fakat Jason öyle değildir, Jason öfkenin adıdır. Başta kardeşlerinden olmak üzere tüm insanlıktan nefret eder. Haindir, saf kötüdür Jason. İnsanların gururlarıyla oynamaktan ve onları aşağılamaktan sadistçe bir zevk alır.

    "Başka biri olsa elbette şöyle düşünür, biri deli zaten, ikincisi kendi suya atarak boğdu ve ötekini de kocası sokağa attı, eh neden geriye kalanlar da deli olmasınlar." -Sayfa 204

    Ve romanın üç "ben" anlatıcısından biri olan ailenin en büyük evladı Quentin. Ailenin göz bebeği, Harvard gibi çok prestijli bir üniversitede öğrenci, Jason'un tam zıttı iyilik timsali Quentin. Başta kız kardeşi Caddy'e karşı yaşadığı duygu karmaşası ve karıştığı kimi olaylar onun yaşamının genç yaşta sonlanmasına neden olur. Quentin, ailenin yitip giden hayatıdır ve aslında çözülmenin de temel kaynağıdır. Sayfalarca Quentin'in zihni konuşur ve biz onu dinleriz. Sayfalar su gibi akar ve onun bedeni sonunda buluşur sularla.

    "Baban bir yıla kalmaz ölür diyorlar içkiyi bırakmazsa ve bırakmayacak da ve bırakamaz da çünkü ben çünkü geçen yaz ve sonra Benjy'yi Jackson'a gönderecekler ağlayamam ağlayamam bir dakika bile kız kapıda duruyordu bir dakika sonra o kızın elbisesini çekiyor ve bağırıyor ve sesi oraya buraya çarpıyor duvarların arasında dalga dalga ve kız duvar karşısında küçülüyor küçülüyor beyaz yüzünde gözlerinin içine parmak sokulmuş gibi sonunda odadan kız çekip çıkarıyor Benjy'nin sesi çevreyi çınlatıyor sanki kendi hızı kendi sesini durduramıyor gibi sanki artık sessizlikte ona yer kalmamış gibi cıyak cıyak bağırıyor" -Sayfa 110

    Ses ve Öfke romanı Compson ailesinin parçalanış öyküsüdür. Dört bölümden oluşan kitap, dört ayrı zaman ve anlatıcı kullanır. Kitapta yoğunlukla bilinç akışı tekniği kullanılmıştır. Şimdi bu bölümlere bir göz atalım;

    7 Nisan 1928: Benyj'nin Anlatımı

    Bu tarihte Benjy 33 yaşındadır. 63 Sayfadan oluşan kitabın ilk bölümünde, sürekli zamansal değişikliklere tanıklık ederiz. Benjy'nin bazen şu anki haline, bazen çocukluğuna geri döneriz ve bazen de onun on dört yaşındaki haline tanık oluruz. Bu zaman karmaşasının temel nedeni anlatıcının zihinsel engelli olmasıdır. Bu bölümde bilinç akışı az sayıda kullanılmıştır. Bunun yerine yoğunlukla diyaloglardan oluşan bir anlatım söz konusudur. Özellikle çocukluğun anlatıldığı bu diyaloglar okumayı ciddi manada zorlaştırır. Kitapta zaman değişikliklerine italik yazımlarla gidilmiştir. Her italik olan bölüm, anlatımda zamanın değiştiğini bizlere gösterir.

    "Bir ateş vardı. Duvarların üstünde yükseliyor alçalıyordu. Aynada bir başka ateş vardı. Hastalığı kokluyordum. Annemin başına sarılmış bir bezdi hastalık. Saçı yastığının üstünde. Ateş ona erişmedi, ama başında parladı, küpelerinin titrediği başında." -Sayfa 56

    2 Haziran 1910: Quentin'in Anlatımı

    Bu tarih, Quentin'in yaşamının son döneminin onun ağzından bilinç akışı tekniğiyle anlatımıdır. Onu ölüme götüren olaylar silsilesini zihninden geçen bir anlatımla tanık oluruz. Bu bölümde de tıpkı ilki gibi italik kısımlarla zaman değişimleri yaşanır. Bu bölümde italik kısımlar, Quentin'in kız kardeşi Caddy'le olan ilişkisinin anlatımı ve pişmanlıklarına dairdir. Özellikle bu bölüm, noktalama işaretleri olmayan bilinç akışı örnekleriyle bezelidir.

    6 Nisan 1928: Jason'un Anlatımı

    Bu bölümde, salt kötücül bir karaktere ve onun öfkesine şahitlik ederiz. Kitabın son kısmı olmamasına rağmen ilk iki bölümde satır aralarında anlatılan birçok olay Jason'un anlatımında çözümlenir. Bu bölümde de ikinci kısımdaki kadar lezzetli olmasa da yoğun bir bilinç akışı anlatım söz konusudur. Bu bölümde ayrıca, o dönemin Amerikası'nda beyazların siyahilere karşı düşmanlığını ve "aşağı insan" muamelesini Jason'un kötücül, nefret dolu tavırları üzerinden gözlemleriz.

    8 Nisan 1928: Yazar-Anlatıcının Anlatımı

    Bu bölümde ilk defa üçüncü şahıs anlatımı kullanılır. Artık kardeşlerin anlatımı bitmiş ve yazar anlatıcı olarak devreye girmiştir. Bu bölümde, Caddy'nin kızı Quentin'in Compson ailesinin evinden kaçışına tanıklık ederiz. Jason'un herkese karşı öfkesi burada daha çok Quentin'e yönelir. Ailenin dağılmadan önceki son zamanları bu kısımda bizlere sunulur.

    -----------------------------------------------------------------

    Ses ve Öfke, 1929 yılında yazılmış bir roman olmasına rağmen birçok post-modernist öğeyi barındırır. Metinde çokça zaman değişimlerine tanık oluruz. Zamanlardaki sürekli değişim sebebiyle özellikle ilk iki bölümde gerçeklikle hayal birbirine karışmaktadır. Ayrıca, ilk bölümde Benjy'nin anlatımı, zihinsel engelli bir karakter olmasının da etkisiyle tekinsiz anlatıcı olarak kullanılmıştır.

    Kitabın birinci bölümünde çokça diyalog anlatımın kullanılması ve sürekli olarak zamanların değişimi standart okuru çok rahat denize dökebilecek bir zorluğa sahiptir. Ayrıca ben bilinç akışı tekniğine alışkınım diyen okuru bile çok zorlayacak niteliktedir. İkinci bölümü, bilinç akışı tekniğinin harika bir şekilde kullanımı sebebiyle çok lezzetlidir ama orada da yaşanılan zaman değişimleri okuru yer yer zorlar. Üçüncü bölümde ise karakterin son derece kötü özelliklere sahip olması ve anlatımdaki acımasızlık bu sefer de okuru karaktere ve kitaba karşı rahatsızlık duymasına sebep olmaktadır. Son bölümse belki de kitabın okuması en kolay ve durağan kısmıdır. Bu kısmın yazılmasında artık yazarın son bir olayla finale gitmek ve üç tane "ben" anlatıcı kullandıktan sonra yazar-anlatıcıyı da devreye sokmak istemesinden kaynaklandığını düşünüyorum.

    Bu roman, Goodreads'in okuması zor kitaplar listesinden üçüncü sırada. https://www.goodreads.com/...ost_Difficult_Novels Bu bile aslında kitabı okumaya kalkmanın ne kadar zor bir okuma yolculuğuna girişileceğinin bir göstergesi aslında. Noktalama işaretleri olmadan bilinç akışı tekniği kullanımı, metin içindeki süreklilik arz eden zaman değişimleri, her bir anlatıcının kendi bakış açısından çok farklı olayları anlatması ve çokça kullanılan diyalog anlatımlarıyla cidden çok zor bir eser. Fakat bütün bunlara rağmen bu kitabı okumayı düşünen okurlara en büyük tavsiyem, romanı üç ya da en fazla dört günde bitirmeleri. Ses ve Öfke, ara verilerek yada azar azar okunarak bitirilecek bir eser kesinlikle değil. Dört bölümden oluşan bu romanı, bölüm bölüm hatta benim yaptığım gibi üçüncü ve dördüncü kısımları bir arada okuyarak üç günde bitirilmesi bence en güzel yöntem.

    Son olarak, gerek anlatım tarzı ve gerekse de her bir karakterin fazlasıyla farklı özellikle taşımasından kaynaklı bu roman edebiyat tarihinin en önemli ve değişik eserlerinden biri. İkinci bölüm olan Quentin'in anlatımı, eğer tüm kitaba sirayet edebilseydi çok daha yüksek puan vereceğim bir kitap olabilirdi Ses ve Öfke. Fakat özellikle ilk iki bölümdeki yoğun zaman geçişleri ve içeriğin belirsizliği gerçekten okumayı son derece zorlaştırmakta. Son iki bölümse, kurguyu finale ulaştırsa da özellikle anlatım yönünde yeterince haz alamadığım kısımlar oldu.

    Kafa açıcı, zihni karıştırıcı, zor kitaplar okumayı isteyen, seven her okurun mutlaka hayatında en az bir defa okuması gereken bir eser Ses ve Öfke. Ondandır ki okuyun, okutun bu nadide eseri.

    Son olarak 15 Kasım'dan bu yılın sonuna kadar sitede benim düzenlemiş olduğum tek kitaplık Ses ve Öfke etkinliği bulunmaktadır. Bu kitabı okumayı düşünenleri ve erteleyenleri bu inceleme vasıtasıyla etkinliğe #54863248 davet ediyorum.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    2. O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü'minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın.(1)

    (1) Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince, Yahudiler'den Nadîroğulları ile tarafsız kalmaları konusunda bir antlaşma yapmıştı. Bunlar, Bedir zaferinden sonra, Hz.Peygamber'i kastederek "Bu zat, Tevrat'ta geleceği haber verilen peygamberdir" demelerine rağmen Uhud savaşından sonra, yaptıkları antlaşmayı bozdular. Liderleri Ka'b b.Eşref kırk atlı ile birlikte Mekke'ye giderek müslümanlara karşı Ebu Süfyan ile ittifak yaptı. Durumu öğrenen Hz.Peygamber, Muhammed b.Mesleme'yi görevlendirerek Ka'b'ı öldürttü. Bununla da kalmayıp Nadîroğullarının bulunduğu bölgeyi kuşattı. Çıkıp başka yere gitmelerini istedi. Nadîroğullarının münafıklardan bekledikleri yardım bir türlü gelmedi. Sonunda yaşadıkları yerden ayrılıp gitmeye razı oldular. Bunun üzerine kuşatma kaldırıldı. Ayrılırken geride bıraktıkları eşyaları imha ettiler, evlerini de yıktılar. Âyette bu olaya değinilmektedir.
    3. Eğer Allah, onlar hakkında sürülmeye hükmetmemiş olsaydı, muhakkak kendilerine dünyada azap edecekti. Ahirette ise, onlar için cehennem azabı vardır.

    4. Bu, onların Allah'a ve Resûlüne karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah'a karşı gelirse bilsin ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.

    5. (Savaş gereği,) hurma ağaçlarından her neyi kestiniz, yahut (kesmeyip) kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa hep Allah'ın izniyledir. Bu da fasıkları rezil etmesi içindir.(2)

    (2) Nadîroğulları kuşatma altına alınınca, bazı müslümanlar kuşatma gereği onlara ait hurma ağaçlarını kesmişlerdi. Ağaçları kesilen Yahudiler Hz. Peygamber'e "Ey Muhammed! Hani sen yeryüzünde fesat çıkarmamayı emrediyordun. Şimdi bu fesat ne?" diye sormuşlardı. Âyet yapılan işlerin, aslında Allah'ın izniyle gerçekleştiğini vurgulamaktadır. Bilindiği gibi bu tür askerî gereklilikler dışında düşmana ait ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesi, Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır.
    6. Onların mallarından Allah'ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah'ın her şeye hakkıyla gücü yeter.(3)

    (3) Savaşmaksızın elde edilen ganimetler müslümanlar arasında paylaştırılmayıp "fey'" adı altında "Beytülmal"e kalır. İşte âyet, Nadîroğulları'nın sürülmesi sırasında müslümanlar fiilen savaşmadıkları için onların ganimetten paylarının olmadığına işaret etmektedir. Nitekim bir sonraki âyette de bu tür ganimetlerin Allah ve Resûlüne yani "Beytülmal"e ait olduğu ifade edilerek bu hüküm açıkça ortaya konmaktadır.
    7. Allah'ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah'a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah'ın azabı çetindir.

    8. Bu mallar özellikle, Allah'tan bir lütuf ve hoşnudluk ararken ve Allah'ın dinine ve peygamberine yardım ederken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.

    9. Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine'ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

    10. Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin."(4)

    (4) Muhacirlerin ve ensarın arkasından gelenler, kıyamete kadar gelip geçmekte olan mü'minlerdir. Âyette, Ashab-ı kiramı hayırla yâd etmenin, onlara dil uzatmamanın ve kin beslememenin gerektiğine işaret edilmektedir.
    11. Kitap ehlinden o inkâr eden kardeşlerine, "Yemin ederiz ki, siz (Medine'den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz" diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

    12. Andolsun, eğer (kardeşleri Medine'den) çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

    13. Onların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah'a karşı duydukları korkudan daha baskındır. Bu, onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir.

    14. Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.

    15. Onların durumu, kendilerinden az öncekilerin (Mekkeli müşriklerin) durumu gibidir. Onlar (Bedir'de) yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Onlara (Ahirette de) elem dolu bir azap vardır.

    16. Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, "İnkâr et" der; insan inkâr edince de, "Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım" der.

    17. Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.

    18. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    19. Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

    20. Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

    21. Eğer biz, bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

    22. O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'tır. Gaybı(5) da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.(6)

    (5) "Gayb"ın anlamı için Bakara sûresi, âyet: 3 ve ilgili dipnota bakınız.
    (6) "Rahmân" ve "Rahîm" sıfatlarının anlamı için Fâtiha sûresi, âyet: 2 ve ilgili dipnota bakınız.
    23. O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

    24. O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.