• https://www.instagram.com/kitapdolusu/
    ⭐ Öncelikle bu güzel kitabı okumama vesile olan pusluyayinları 'na teşekkür ederim
    ⭐ Bu sefer bir bilim kurgu eseriyle karşınızdayız. Türk bir yazarın böyle bir türle karşımıza çıkması ise apayrı bir heyecan kaynağı.
    ⭐ Kitabımız 4. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın yaşam koşullarının elverişsiz olması sebebiyle yapılan The Surv isimli uzay gemisi aracılığıyla dünyadan uzaklaşan insanların iki yüz yıl boyunca, bu uzay gemisinde yaşamlarını sürmesiyle başlıyor. Başta düzenini çok iyi oturtan bu toplulukta yönetimdeki iktidar ve diktatörlük herşeyi farklı bir boyuta taşıyor.
    ⭐ Bilimin oldukça ileri olduğu bir dönemde geçen kitabımızda, The Surv gemisinde yaşayan insanlar 200 yıl boyunca burayı evleri olarak benimsemiştir ve bilim insanları bu süreçte bir yandan dünyaya geri dönüşün planlarını yapıp yaşam koşullarını iyileştirmek için çeşitli çalışmalara devam etmektedir.
    ⭐ Kitabımızdaki asıl olaylar ise , Milena Adamson'ın The Surv'den dünyaya dönüşünden sonra olanlarla başlıyor diyebiliriz. Kitaptan aile, arkadaşlık ve aşk üzerine oldukça fazla çıkarım yapabilirsiniz. Kurgusal olarak çok iyi olan The Surv' ün tek rahatsız edici tarafı, yazım dilinin sanki yabancı bir filmin senaryosunu Türkçe çeviriden okuyormuş hissi vermesi ve gönül ilişkilerinin bayağı anlatımı diyebiliriz.
    ⭐ Son söz olarak; Türkiye'den bilim kurgu bir eserin neredeyse hiç çıkmadığını düşünürsek oldukça iddialı bir atılım olmuş diyebiliriz. Kurgu ve akıcılık olarak da oldukça başarılı olan bu kitabı okumanızda fayda var.
  • OĞUZ ATAY TEHLİKELİ OYUNLAR

    Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

    İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
    bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
    düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

    Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu
    kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

    Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
    durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
    tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

    Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
    radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
    sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
    bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.
  • ve nihayet ikimiz
    kaçtığımız aşkların toplamıyız
    sokakta yaralı bir it koşturuyor
    iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
    milyon yıldır tutmadın ellerimi. benimle çıkmıyorsun
    bu yolculuğa. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.bu resimden çıkıp gidiyorum. seni isteyen yanım
    ölümsüz yanımdır. bulutsuz da yağan nedir? şimdi
    öğreniyorum ki, gözyaşi! bu resimden çıkıp
    gidiyorum. seni isteyen yanım aşk yanımdır.babam romantik bir aşiret savaşçısıydı. çapraz fişeklik
    duyardım yüzümde ona sarıldığım zaman. sonrası
    jandarmalardı. ağıt kadınlardı. mezarlardı. o gün
    bugündür sayrıyım. çünkü insan öldüğü yaşta kalır.babam elin eskilerini giyerdi. ben bu yüzden ezik
    olurum bayram sabahlarında. yani bir sömürgede
    doğan kırılgan olur. çünkü insan öldüğü yaşta..sokaktan askeri konvoylar geçiyor
    iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon
    yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.yaşadığım yitirdiklerim oluyor hep. oysa tuttuğum
    elleri bırakmıyorum. sonra korkuyorlar hasletimden. ne
    denli sevgiye değer olduğumu söylüyorlar. gidiyorlar
    sonra. ve biçimlendiremediklerimiz biçim oluyor bize.ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun. bir çizgi
    diyorsun. bir çizgideyim. sağım nere solum nere bilmiyorum..
    seni şiir duraklarına bırakıyorum o zaman. güleç kalıyorsun.
    dudakların kırışıyor kenarlarından. ellerin minnacık
    ellerin morarıyor. küçük küçük adımlarla gidiyorsun -sanki- içimden. bir şiir durağından biniyorsun. zaten yorgunsun.ben sancıyla kıvranıyorum geceleri sayrı bir yatakta. terli
    terli seni içiyorum. çünkü yüzüme bakınca seni görüyorum.
    çünkü yorgunsun.parçalı bulutlu şiirler okuyorum sana. şiir gibi bir çiselti
    başlıyor sonra. kanayan bir yara; yalnızlık. çıkıp kanıyorum.
    çıkıp sokakta..sokaktaki bütün kedileri eziyorlar
    iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
    milyon yıldır tutmadın ellerimi. ve ben sırf
    bu yüzden ezilebilirim.biz emeklerken sevmeyi öğrenmede, kolumuzdakiler
    düşüyor. ki ölenler zafere en çok yakışanlardır! ki
    ölenler zafere en çok yaklaşanlardır! ..
    oturup tekdüze ağıtlar yakıyoruz onlara. ve söz veriyoruz yarını kurtaracağımıza. ama yarına ertelemekle bugünü
    yitiriyoruz zaten. ve zaten yenik sayılırız yaşamakla! en gizli yerimize çağıriyoruz acıyı. ve hep yenik
    düşüyoruz, çağırmakla! sulara benziyorsun bu yüzden. sular ki dinginliğe
    gelir ancak. ısınırsa uçar. soğursa kaskatı kesilir
    teninden. sulara benziyorsun kapılmaya gelmez.
    sulara.. bildik sulara..sokaktan telsiz sesleri geliyor
    iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon
    yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden kaybedilebilirim.ihmal edilmeyen telefonlar bekliyorsun, dakik ve
    ilgi dolu. anne oluyorsun bütün aşıklarına. ve
    çocukların oluyorlar bilmeden. ve bu resimde
    kalmayı bu denli çok isterken, çekip.. çıkıp
    gitmeli diyorum.insanlar çoğalıyor etrafımda. sen yoksun.
    ıssızlığımdan anlıyorum. çook uzakta oluyorum
    onlar konuşurken. derken gece başlıyor. çayları
    ödüyorlar ve bir parçamı alıyorlar karşılığında.ve sen haftanın deniz ertesi günleri
    geliyorsun. her aşk; yaşayamadıklarımızın
    özetidir, diyorum. gülüyorsun.seni daha önce öpmüş olmalıyım. yoksa nasıl
    bulurum yüzünde gülen ağzının yerini.sokakta ölümsüz bir yanından yaralıyorlar birini.
    iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
    milyon yıldır tutmadın ellerimi...
  • Bilinmeyen bir kadın tanımı bile kitabı tamamladıktan sonra daha farklı bir anlama bürünüyor, şöyle ki söz konusu kadın aslında bir çok insanlarla cinsel birliktelik yaşamış ancak onu kendisinin en çok önemsediği erkek hiç tanımamıştır, o da kadınla birliktelik yaşasa da.

    Cinsel birlikteliğin insanların birbirlerini bilmelerini sağladığını söylemeyeceğim hatta iki insanın da farklı amaçlarla, farklı duygularla yöneldiği bu tür birliktelikler, iki insanı birbirinden daha çok uzaklaştırır çünkü bir insanın vücuduna eriştiğimizde artık onu pek de tanımayı istemeyiz, vücudunun mahremine girmek bazen insanın kendisini önemsemememize neden olur.

    Bir kadın için veya bir erkek için bilinmek ise en zor şeylerden birisidir, çünkü insan, kendisini bile kendisinin bilemediği bir ruh yapısına sahipken başkasının onu tanıması, bilmesi çok kolay değildir. Kitabımızda da bu olay gerçekleşmez, kadın karakteri tek bir kişi tanır o da Bay R.'nin uşağı Johann'dır, bu karakterin içi az işlense de önemli bir karakter olduğunu düşünüyorum, çünkü bu karakter insanlara karşı içten bir saygıyla yaklaşır ve duyguları anlamaya çalışır, bu karakterin geçtiği sahnelerde Zweig hep buna vurgu yapmıştır.

    Sevilen erkek olan yazar Bay R. ise, uşağının tersine dıştan saygılı ama karşısındaki insanın duygularını pek de görmeyen, göremeyen bir insandır hatta daha doğrusu amaçları doğrultusunda bu söylediklerimi yapar veya yapmaz.

    Bilinmeyen kadın ise çok değişik bir hikayeye sahiptir, yaşadığı aşk ilk bakışta herkesin hayatında olan bir durum gibi görünür ama onun en önemli yanı uzun süren sevgisi değil, sevdiğini kutsallaştıran sevgisidir.

    Kitap okuması hoş bir uzun hikaye, sonlara gelindiğinde bazı duygular daha güçlü hissediliyor ve bu da bence başarılı bir sonuç, bilinmeyen insanlarla dolu günümüzde ise son olarak her bilinmeyenin sonunun böyle olmamasını dileyeceğim...
  • Mevsimsizlik Üzerine Olgunlaşmamış bir kış...
    Dışarıda bir fırtına, kış olmaya çalışan bir yaşlı sonbahar... Son kalan yaprakları taşıyabiliyor sadece, gücü yettiğince. Yoksul semtlerin yoksul rüzgârları olur Ayfer. Bizim buralarda yağmur da fakirdir, rüzgâr da... Bak ne kadar da düşman birbirine herşeyin yoksulu. Bak bizim semtin rüzgarı bizim semtin bulutunu dağıtıyor...

    + Şu benim amcama benziyor.

    - Şu sakallı büyük burunlu kafayı andıran mı?

    + Yok be şu önündekini sopayla kovalar gibi duran var ya, şurdaki, o işte.

    - Senin amcan daha çirkin ama.

    + Güzel olan ne var ki şu hayatta?

    - Bulutlar Ayfer... öyle deme gökte duran şu küçük balığa benzeyen bulut var ya incinir o, böyle dersen.

    + Onlar hayatta değil ki yaşamıyorlar, ruhları yok, acı çekmiyorlar.

    - Acıyı gòremezsin ki Ayfer... Şòyle uzaktan bakınca kaç kişinin acısını görebilirsin?

    + Amaaann boşver Memo, bizi görmeyen bulutun da canı cehenneme. Hangisinin umurundayız, bir bak yukarı... Hepsi bir anlık gòz yanılsaması... Sana balık, bana kuş, ona gergedan, şuna elma... Kime nasıl görüneceğine de onlar karar veriyor. Biz neresindeyiz şu bulutların Allah aşkına...

    Usulca çekti elini Memo bir süredir baktığı buluttan. Hayatta her şey gelip geçiyordu gerçekten. On dakikadır güzel bir balık olan bulut, yavaş yavaş yüzü belirginsizleşmiş, sıradan bir insana dönüşmüştü. Yoksulların semtinde bulutlar zengin hayaller barındırmıyordu. Aynı bulut Paris'te olsa Picasso' nun kalemi değmis derlerdi, oysa burda on dakika önce balık olan bir buluttu. Ayfer'in yüzüne bakıp içinden,
    " Ya yüzün, gözlerin Ayfer? Ya yüzünü günlerce resmettiğim bulutlar... Ya, bu Ayfer'in yüzüdür dediklerim... "
    Bulutlar rüzgarın etkisiyle dağılmaya başlamıştı. Ayfer, Memo ya bakıp

    +E gitti senin fakir bulutlar Memo, boşuna bakma yukarı, hiç bulut kalmadı, aşk da bòyledir Memo gelir geçer. Bir bakarsın tek mavilik yoktur gökyüzünde, her taraf buluttur, Yağdıkça kaybolur. Biliyorum yine sevgiden bahsedeceksin, bulutlar ve sen diyerek ama bak bir teki kalmadı. Yok Memo kalmadı hiç bulut...

    Memo iç çekip kırgınlıkla gülümsedi :
    -Varlığı yanılsama olanın, yokluğu niye yanılsama olmasın Ayfer, haklısın belki de sen de yoksun...
    Ben gözlerime kırgınım Ayfer, üzüntüm bundan, Hoşçakal...

    Yerinden kalktı, başını çevirip gökyüzüne...
    Amcasına benzettiği bulut bir şeyini unutmuşcasına geri geliyordu. Gülümsedi,
    İçinden
    " Siz de mi ulan, dalga mı geçiyorsunuz benimle"
    Ayfer de geri gelen bulut amcasını gòrmüş, Memo ya bakarak sırıtıyordu.

    + Belki bir gün Memo... Bir gün bulutlara inanırsam koşup sana sarılacağım söz... ama unutma insanlar da bulutlar gibidir haklısın, dağılıyorlar hemen, üzme kendini olur mu.
    Sende Hoşçakal...

    Arkasını dönüp usulca yürüdü Memo,
    "İnsanlardan mı öğrendiniz bulut olmayı, ey güzel bulutlar,.." dedi bir daha bulutlara bakmamaya yemin ederek....
  • ''Eğer aşkından eminsen evlilik hayatının zorluklarından da korkmamalısın, gerçek aşkın bunların ötesinde bir şey olduğuna inanıyorum. Ve sonra her şeyi paylaşmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu göreceksin; hele bu her zaman için geçerliyse - hastalıklar, kaygılar veya başka nahoş şeyler söz konusu olduğunda bile - işte o zaman gerçekten de sahici bir yaşam dilimini birlikte geçirmiş olursun ve aşk da tam bunu gereksinir işte; tek gereksinimi haz değildir herhalde? Ah, hayır, asla! Aşkın evliliğe eğilimi var adeta.'' Feniçka başını biraz yana eğmiş, büyük bir dikkatle dinliyordu; bu haliyle ve öpecekmiş gibi hafifçe aralanmış dudaklarıyla son derece sevimli görünüyordu, sanki son derece şaşılası bir haber almış gibiydi.''
    Lou Andreas-Salomé
    Sayfa 58 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Tamam bu son, "editörü olduğum..." diye başladığım son kitap olacak bir süreliğine, söz.
    Arter'i baskıya hazırlarken heyecanlı zamanlar yaşadım edisyon aşamasında. Karaterlerin her birinden nefret edecek bir sebep bulabilirsiniz. Aynı zamanda hepsinde seveceğiniz yönler de mevcut. Karakterleri sevdim mi sevemedim mi diye düşünürken bir bakmışsınız kitabı sevmişsiniz.
    Başlamadan ön sözünü okumanız gereken ince çizgide bir kitap Arter.
    Psikoloji, polisiye ve aşk. Buyursunlar.