• Artık hiç sansım kalmadı! Yargıtaya başvuru kabul edilmeyecek, çünkü her şey çok iyi ayarlanmış; tanıklar, iyi tanıklık ettiler. davacılar iyi savunma yaptılar ve yargıçlarda iyi hüküm verdiler. Böyle yapamıyorum en azından.. hayır, çılgınlık bu! Ümitsizli! Yargıtay, uçurumun kenarında asılıyken tutunduğunuz ve kopacağı son kadar çatırdadığı duyulan bir ip sanki Giyotinin bıcağıda altı haftadır düşmeyi bekliyor neredeyse.
  • 744 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Türkiye 1960 darbesine doğru adım adım giderken son 8 ayında Günsel ve Kenan'ın aşkını okuyoruz.Bu kaotik ortamda kaotik bir aşk bu...
    Vedat Türkali'yi ilk yalancı tanıklar kahvesi kitabıyla tanımıştım.Bana göre o kitap daha güzeldi.
  • 752 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” romanı, hızlı okumalarımdan birisi oldu. Yaklaşık 750 sayfalık romanı 8 günde bitirdim. Romanın dilinin akıcılığı kadar, hikâyenin sarıp sarmalayan yanı da, okumamı hızlandıran bir etken oldu.

    Türkiye’nin en çok tartışılan ve hatta kimliklerin keskinleştiği bir döneminin romanı olmasına karşın, hikayenin merkezi daha çok Türk solunun daha marjinal bir kesimine kayıyor. Ancak kitabın 1973 yılında yazıldığını düşünürsek, bu marjinalliğin günümüz için geçerli olduğunu, ama dönem itibari ile yükselen bir eğilimi temsil ettiğini söyleyebiliriz.

    Karakterlerin son derece güçlü olduğu ve çok derin işlendiği bir roman “Bir Gün Tek Başına”. O kadar ki, romanın çok büyük bir bölümünü doğrudan kahramanların zihninin içinden takip ediyoruz. Aslen bu oldukça zor bir teknik. Çok fazla sırıtabilecek ve yazarın okur karşısında güçsüz kalmasına neden olabilecek bir yöntem. Çünkü beyin okumak, düşüncenin nasıl aktığı ve yön aldığı, beyinde kararın nasıl verildiği tam bir bilmece iken, Vedat Türkali, zihnin içindeki gelgitleri, münazaraları, kapışmaları bizlere an ve an yaşatıyor. İnsanın en güçlü ve kararlı gözüktüğü anlarda dahi beyninde dönen fırtınalara şahit oluyoruz. Beraberinde takıntılar, kilitler, şablonlar ve kaçınılmazların beyinde nasıl rol aldığını görüyoruz.

    27 Mayıs darbesinden (ki bugüne devrim mi denir darbe mi denir konusunda dahi bu ülkede bir fikir birliği oluşmuş değil) bir gün öncesine kadar ilerleyen ülkenin karmaşa günlerinin içinde, TKP’ye yakın devrimci bir üniversiteli genç kız ile orta yaşlı bir devrimci eskisinin aşkını konu alan roman, küçük burjuva bireyinin çıkmazlarını konu ediniyor. 1970’lerin egemen kavramı olan sınıf çelişkileri, romanın has kahramanı olan Kenan üzerinden aktarılıyor. Ancak ne gariptir ki, bu kavramlar günümüz insanlarının bir çoğuna yabancı ve siyasal alt kültürü olmayan kişiler tarafından okunduğunda, bu kitabın oldukça marjinal bir eser olarak değerlendirilmesi mümkün.

    Bir dönem romanı olan eserde, 1960 darbesine giden yolda, günümüzün sol fikirleri açısından da çözümleyici bir çok nokta var. Günümüzün ulusal solcuları ile, Markist geleneğe daha bağlı sosyalist sol ya da evrensel değerleri önemseyen özgürlükçü (liberal) sol kesimler arasındaki farkları hemen hemen 1960 darbesi öncesinde de görmek mümkün.

    Kitabın kahramanı Kenan, farklı fikriyatta olan okurların tamamının tepkisini üzerine çeken bir karakter. Yani hangi açıdan baksanız negatif. Küçük burjuva değerlerden kaçmak isteyen ama bunu ailevi tüm değerleri yıkarak yapmak isteyen bir kara karakter. Kenan etrafındaki iki kadın olan eşi Nermin ile sevgilisi Günsel de özgün karakterler olarak romanı güçlendiriyor. Nermin bir yanı ile ailesini kurtarmaya çalışan dişi kuş olarak tüm merhameti üzerine toplarken, bir yanıyla da onursuz duruşu ile iğreti bir görünüm kazanıyor. Günsel bir yanıyla aile parçalayıcı kötü kadın damgası yeme riskini taşırken, diğer yanı ile devrimci karakteri ile burjuva değerlerini yadsıyan duruşu ile hayranlık uyandırıyor. Tüm bunlar, temiz ve günahsız insanın olmadığı dünyanın, en gerçek hali ile romana sızdığını ve bu nedenle ilgi çektiğini bize ispatlıyor.

    Romanda yer alan Baba karakteri zaman zaman didaktik bir rol alsa da, aslen Vedat Türkali’nin okura mesajlarını ilettiği bir görev ediniyor.
    Benim romanda en çok ilgimi çeken sahne, Kenan’ın bir sinirlilik ve bunalım anında, nereye gittiğini bilmediği bir trenle Kazlıçeşmeye gelip, bir gecekondu mahallesinde girdiği bir meyhanede yöre sakinleri ve işçilerle yaptığı sohbet ve kavga oldu.

    Keyifle okuduğum bir romandı. Daha önce “Yalancı Tanıklar Kahvesi”ni okuduğum Vedat Türkali’nin sıradaki romanı Güven I ve II olacak büyük olasılıkla. Çok yakın bir zamanda yitirdiğimiz yazarımızı saygı ile anıyorum.
  • - Kör inanca batırılmış insanı konuşuyoruz oğlum. Gavuru, Müslümanı;insan sonunda, sınıflı soydun düzeni insanı ne duruma sokuyor. Haçlı seferleri kime yaradı? evet, Uzakdoğu'dan gelen kervan yollunu tutmuş, Ortadoğu'daki İslam egemenliğinin son bulması, Akdeniz kıyısındaki ticaret limanı Burjuvalıların temel özlemiydi ama başta kilise'ye,Papalık'a yaradı.Sefere çıkacak Şövalyeler,feodaller,savaş donanımı için topraklarını satışa çıkardılar. Yok pahasına nice mallara mülklere el koydu papalık. Gidenler de varsıl Doğu'yu soymak ''DİNSEL'' inancıyla yolla çıktı! Gavur, Müslüman da birbirini yedi. Bu gün, Müslümanım diyen Ebu Süfyancılar, Amerikalılara tüm emperyalist dünyaya,yüz milyonlarca müslümanı yediriyorlar! Konuştuktu biliyorsunuz; din iman kavgası filan değil bu. Musa, İsa, Muhammed umurlarında değil. Müslümanı'da keser, Kestirirler, Hıristiyan'da. İş ki. dünya soygunu sürsün! sorun o! Avrupa da milyonlarca kişiyi fırınlarda yakan da bu kafa.
    Vedat Türkali
    Sayfa 303 - turkuvaz kitapçılık
  • Fransız yazar Henri Barbusse, Stalin'in sade yaşam tarzını şöyle betimliyor:
    ''Birinci kata çıkıldığında üç pencerede beyaz perdeler asılı olduğu görülür. Stalin'in evinde üç pencere var. Minik holde bir kepin altında bir çiviye uzun bir askeri pelerin asılıdır. Bu salona ek olarak üç yatak odası ve bir yemek odası vardır. Yatak odaları saygıdeğer ikinci sınıf otellerde olduğu gibi yalın bir biçimde döşenmişlerdir... En yaşlı oğul Jasheka geceleri yemek odasında yatağa çevrilen bir divanda uyur; daha küçük olanı ise minik bir girintinin uzantısı olan bir çeşit oyukta uyur...
    ''Stalin'in aylık kazancı, Komünist Partisi görevlilerinin aldığı maksimum aylık olan 500 rubleden ibarettir (Britanya parası olarak 20-25 pound)...
    ''Bu açıksözlü ve son derece zeki insan... yalın bir kişi... Onun Bay Lloyd George gibi 32 değil, sadece bir sekreteri var...
    ''Stalin, kendi hanesine yazılması gereken çok büyük başarılar kazanmış olmakla birlikte, sistemli bir biçimde bütün ilerlemeleri Lenin'in hanesine yazmaktadır.'' (H. Barbusse, Stalin:A New World Seen through One Man, Londra, 1935, s. vii, viii, 291, 294).
    Stalin'in bir daça ya da kır evi kullandığı doğrudur; ancak, kızı Svetlana'nın anlattığı gibi onun yaşamı orda da aynı ölçüde yalındı:
    ''Kuntsevo'daki daçada durum farklı değildi...
    ''Babam zemin katta kalıyordu. O bir odada yaşar ve bütün işlerini orada görürdü. O, geceleri yatağa çevrilen bir kanepede uyurdu.'' (S. Alliluyeva, Twenty Letters to a Friend, Londra, 1967, s.28).
    Arnavut lider Enver Hoca Stalin'i 'alçakgönüllü' ve 'saygılı' olarak tanımlıyordu:
    ''Stalin ne bir zorbaydı, ne de bir despot. O ilkeli bir insandı; o adil ve alçakgönüllüydü ve halka, kadrolara ve çalışma arkadaşlarına karşı çok nazik ve saygılıydı.'' (E. Hoxha, With Stalin: Memoirs, Tirana, 1979, s. 14-15).
    İngiliz Fabyanları Sidney ve Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation adlı anıtsal kitaplarında Stalin'in diktatörlük iktidarı uyguladığı yolundaki görüşleri şiddetle reddetmekteydiler:
    ''Bazen... devletin tümüyle tek bir kişinin, Jozef Stalin'in iradesine bağlı olarak yönetildiği ileri sürülmektedir.
    ''Öncelikle; Mussolini, Hitler ve diğer çağdaş diktatörlerden farklı olarak yasaların Stalin'e yurttaşları üzerinde herhangi bir otorite kullanma yetkisi vermediğini kaydetmek gerekir. Hatta Stalin, Amerikan Anayasasının dört yılda bir birbirlerini izleyen başkanlara verdiği geniş yetkilere de sahip değildir... Stalin... SSCB'nin Başkanı değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır... Hatta o bir Halk Komiseri, yani bir Hükümet üyesi de değildir.. O... Parti'nin Genel Sekreteridir.'' (Sidney & Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation, Londra, 1936, s. 431,432,433,435).
    Belki Barbusse, Hoca ve Webb'lerin önyargılı tanıklar olduğu düşünülecektir. Ne var ki, Stalin'e karşı son derece eleştirel konuma olan gözlemciler de bu birincilerin tanıklığını doğrulamaktadırlar. Amerikan diplomat Joseph Davies, Stalin'in yalın ve nazik tavrı hakkında şu yorumu yapıyor:
    ''Kapının açılıp... Bay Stalin'in tek başına odaya girdiğini gördüğümde irkildim... Tavrı nazik ve davranış tarzı neredeyse kendini aşağılarcasına yalındı...
    ''O beni sıcak bir gülümsemeyle ve gerçek bir gururu içeren büyük bir yalınlıkla selamladı... Kahverengi gözleri son derece nazik ve yumuşaktı. Bir çocuk kucağında oturmak ve bir köpek ona sokulmak isteyecektir.'' (J. E. Davies, Mission to Moscow, New York, 1944, s.299-300, 311-12).
    Eugene Lyons Stalin'e şu soruyu sordu:
    ''Siz bir diktatör müsünüz?''
    ''Stalin, sorunun saçma olduğunu ima edercesine gülümsedi:
    '' 'Hayır' dedi yavaşça. 'Ben bir diktatör değilim. Bu sözcüğü kullananlar Sovyet hükümet sistemini ve Komünist Partisi'nin yöntemlerini anlamıyorlar. (Bizde-G.A.) herhangi bir kişi ya da kişi grubu kendisini dayatamaz. Kararlar Parti tarafından alınır ve onun organları olan Merkez Komitesi ve Politbüro tarafından yaşama geçirilir.' '' (E. Lyons, Stalin: Czar of All the Russias, Philadelphia, 1940, s.203).
    Stalin'in kızı Svetlana Alliluyeva, babası hakkında yayılan hemen hemen her karalamaya inanacak kadar saftır, ama o bile kişiliğine 'tapınma' yı, Stalin'in kendisinin tezgahladığı yolundaki suçlamayı reddetmektedir:
    ''Bugünlerde bir yerlerde, babamın kendisini hemen hemen bir tanrı gibi gördüğüne ilişkin bir şey duyduğunda ya da okuduğumda, onu yakından tanımış olan insanların böyle şeyleri söyleyebilmeleri bile beni hayrete düşürüyor...
    ''O asla kendisini bir tanrı gibi düşünmedi.'' ( S. Alliluyeva, Twenty Letters to a Friend, Londra, 1967, s. 202-03, 213).
    Alliluyeva, Stalin öldüğünde daçadaki hizmetçilerin duyduğu üzüntüyü anlatıyor:
    ''Babamın hizmetçileri olan bu adam ve kadınlar onu seviyorlardı. Onu küçük şeylerle mutlu etmek hiç de zor değildi. Tam tersine, o kibar bir insandı; kendisine hizmet edenlere karşı alçakgönüllü ve içtenlikliydi...
    ''Erkekler, kadınlar, herkes dört bir yanda yeniden ağlamaya başladılar...
    ''Hiç kimse sadakat ya da üzüntü gösterisi yapmıyordu. Hepsi de birbirlerini yıllardır tanıyorlardı...
    ''O odadakilerin hiçbiri onu bir tanrı ya da süpermen, dahi ya da şeytan saymıyordu. Onlar onu en temel insansal özelliklerinden, (insanların-G.A.) en iyi, hizmetçilerin yargılayabileceği özelliklerinden ötürü seviyor ve sayıyorlardı.'' (S.Alliluyeva, adıgeçen yapıt, s.20,22)
  • 2016 yılında edebiyatın kayıpları:
    * YİĞİT OKUR Şair, yazar ve hukukçu olan Yiğit Okur, 1 Ocak'ta hayatını kaybetmişti.
    O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları adlı romanı 2003 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü'nü aldı. Deniz Taşları romanı ise 2005 Yunus Nadi Roman Ödülü'ne layık görüldü.
    * TAHSİN YÜCEL Yazar Tahsin Yücel, 22 Ocak 2016'da 82 yaşında hayatını kaybetti.
    Romanları:
    Mutfak Çıkmazı (1960)
    Peygamberin Son Beş Günü (1992)
    Bıyık Söylencesi (1995)
    Vatandaş (1996)
    Yalan (2002)
    Kumru ile Kumru (2005)
    Gökdelen (Roman) (2006)
    Sonuncu (2010)
    * VEDAT TÜRKALİ Türk senarist, şair ve roman yazarı, 29 Ağustos 2016'da 97 yaşında yaşamını yitirdi.
    Başlıca eserleri:
    Bir Gün Tek Başına (roman, 1974)
    Eski Şiirler, Yeni Türküler (şiirler, 1979)
    Üç Film Birden (senaryolar, 1979)
    Mavi Karanlık (roman, 1983)
    Eski Filmler (senaryolar, 1984)
    Bu Gemi Nereye (yazılar, anılar, 1985)
    Dallar Yeşil Olmalı (oyun, 1985)
    Tek Kişilik Ölüm (roman, 1989)
    Özgürlük İçin Kürt Yazıları (yazılar, 1996)
    Güven (roman, 1999)
    Komünist (anı, 2001)
    Yeşilçam Dedikleri Türkiye (roman, 2001)
    Bu Ölü Kalkacak (oyun, 2002)
    Dallar Yeşil Olmalı (oyun, 2002)
    Kayıp Romanlar (roman, 2004)
    Yalancı Tanıklar Kahvesi (roman, 2009)
    Bitti Bitti Bitmedi (roman, 2014)
    * Umberto Eco (d. 5 Ocak 1932 - ö. 19 Şubat 2016) İtalyan bilim adamı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür.Dünya kamuoyunun gündemine Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla giren İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarındandı.