• zehra
    zehra Zaman Makinesi Nasıl Yapılır?'ı inceledi.
    245 syf.
    Zaman makinesi nasıl yapılır ? Bir insan zamanda yolculuk etmeyi neden ister ? Yolculuk edeceğimiz evren nasıl bir şey ? Tüm bunların ortaya çıkış kaynağı olan ‘zaman’ nedir ?
    Bunu kolay ve basit bir dille kim açıklayabilir ki ?
    Eğer kimse sormazsa, zamanın ne olduğunu gayet iyi biliriz lakin birisine anlatmaya kalkışacaksak, tıkanıp kalırız.

    Prensipte yıl, ay ve gün doğal zaman birimleridir.
    Dünya Güneş etrafındaki dönüşünü bir kez tamamlayınca “yıl”,
    Ay tüm evrelerini tamamlayınca “ay”,
    Dünya kendi etrafındaki dönüşünü tamamlayınca da “gün” olur.
    Günün 24 saat oluşu da Mısırlılardan gelir. (Mısırlıların gündüzü ve geceyi on iki saate bölen uygulamaları varmış zamanında.)
    Saatin dakikalara bölünmesine kadar inelim. Bunu da Babillere borçluyuz. (Sümerlerden miras aldıkları 60 sayısını temel alan sayısal sistem kullanmakta imişler.)

    Saat, gün, ay, yıl hallettik buraları hocam. Tanımlamaları iyi hoş yaptık amma zamana dair yine net bir şey yok elde avuçta olamaz da zaten. Sebep ? Sebebi bildiğimiz üzere zamanın göreceli olması.. Göreceli zaman derken öznel saatten bahsediyoruz, o da tam bir dönek. Misal, normalde 45 dakika süren konferans sizin için 3 saatmiş gibi geçmiş olabilir. Bu da zamanın karmaşıklığını gözler önüne seriyor.

    Tamam zamanı rafa kaldıralım ve yolculuğa geçelim. Peki biz nerde yol alacağız ? Elbette evrende. Evren hani şu uçsuz bucaksız, gittikçe genişleyen. İçinde yaşadığımız evren. Ne kadar tanıyoruz ki sahi kendisini, neredeyse hiç. Hafiften göz atıp çıkalım evrene, tanımına..
    Uzay ve uzayda bulunan tüm madde ve enerji biçimlerini içeren bütünün adıdır ve elimizde bir değil tamı tamına iki modeli vardır.
    Bunlardan birisi Blok evren. Blok evrene göre geçmiş, şimdi ve gelecek olarak gördüklerimiz arasında bir fark yok. Hepsi aynı anda başlayıp son bulur.
    Alternatif bakış açısı olarak ele alınan diğer evren ise Genişleyen evrendir. Genişleyen evrende ‘şimdi’ kavramı evrenin bütününde geçerlidir.

    Zaman içinde ilerlemekte ve bilinmeyen evrene doğru yol almaktayız adım adım… Bu adımlarımızın hızını öğrenmeye ne dersiniz ? Tek tek zamanda yolculuğun alternatif yollarını inceleyelim o vakit.

    1- Uyuyarak. Evet çok basit. Sonuçta uykuda olduğunuz dönemdeki zaman diliminde, saatlerin geçtiğini tecrübe etmiyorsunuz. 7 saat uyuduysanız son günü ve geceyi 17 öznel saat içinde geçtiniz demektir.
    2- Komada olmak peki ? 19 yıl komada kalmış Terry Wallis gibi. Yıllarca başkalarının insafına kalmış bir korumaya ihtiyaç duyacaksınız ve koma hali bedenin yaşlanmasını da engellemediği için uyandığınızda yaşlı bir bedende olmuş olacaksınız.
    3- Bunun yerine ‘dondurulmuş’ olarak yol almayı tercih etmeye ne dersiniz ? Tabii hayata dönüş masraflarınız için ciddi bir teminat fonuna ihtiyacınız var, ayrıca dondurulma sürecine tabi olmak için de ölmüş olmanız gerekmekte. Zaten ölmek üzere iseniz sıkıntı değil fakat değilseniz geleceğe yolculuk uğruna ödenecek çok büyük bir bedel gibi gözüküyor.
    Ayrıca şöyle bir soru çıkıyor ortaya; iyi hoş binlerce kişiyle beraber dondurdunuz kendinizi ve gelecekte çözümlenerek hayata karıştınız. Peki gelecekteki toplum için sizin ve bunca insanın katkısı ne olacak ? Anlaşılan bunlar pek iyi yol değil.
    Olsun elimizde nice alternatifler var. Bilimsel olanlarından.
    4- Einstein’ın özel göreleliğini kullanabilirsiniz. Ama bunun sonucunda gelecekte sadece 2.7 yıl ileri gitmek için 17 yılınızı vermeye hazır olmalısınız. Uzay geminiz için gerekli enerji de çok bir şey değil bea. Birleşik Devletler’deki bütün enerji santralleri 4.5x10^11 W civarında enerji üretmekte bunun sadece 10 milyar katı uzay gemimizin ışık hızının %90’ına yaklaştırmak için yeterli. Aşağı yukarı 250 yıl boyunca Birleşik Devletler’deki her santralin enerjisini kullanırsanız bu enerji işi tamam.
    5- Ya da bunların yerine Dünya’ya en yakın olan Calvera nötron yıldızına binip ileriye doğru hızlı bir yolculuk yapmaya ne dersiniz ? Biraz fazla sıcak olabilir. Ne olacak canım 1 milyon Santigrat dereceye dayanıklı bir ısı kalkanı yapılsa bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Nötron yıldızının sağlam kütle çekim gücü yüzünden öldürücü bir gelgitle karşılaşmayı göze almanız da gerekli tabi. (:

    Yok geleceğe hızlı biçimde gidemiyoruz iyisi mi gün gün yol alalım. Peki ya geçmişe gidebilir miyiz ? Hangimiz “Keşke geçmişe dönebilsem ve…” diye düşünmemiştir ki değil mi ? Bunun için de bir yol var.

    Kara delikler ! Kara deliğin kozmik çöp kutusu olmadığını, bir tür taşıyıcı olduğunu düşünmekten bizi alıkoyan ne ? Bir kara deliğe girseniz ve bir yerinden çıksanız ne olur ?
    Uzay gemisiyle kara deliğe doğru gittiğinizi düşünün. Çekim kuvveti çok büyük olduğundan bir erişte gibi uzarsınız. Gerildikçe gerildiniz ve bir şekilde girmeyi başardınız. Ama şimdi de çıkış yok. Kara delik tam bir çıkmaz sokak. Ne kadar hızlanırsanız hızlananın, kaçış yok. Güle güle Dünya.

    Bu da olmadı ama umudu kaybetmek yok hocam. Bu teknolojilerle olmasa da gelecekte bir gün başarabiliriz belki. Ne dersiniz, zaman yolculuğu bir fantezi olarak mı kalacak, yoksa gelecek nesillerin yaşayacağı bir deneyim mi olacak ? Kitabı okuyarak dopdolu fikir sahibi olabilirsiniz bu soru hakkında. Tek solukta okunacak kitap değil belki ama zamanda yolculuğun yöntemlerinin her birini soluğunuzu tutarak okuyacağınız bir kitap. Çok şey kaçırabilirsiniz eğer okumaz iseniz.

    Keyifli ve biraz da kafa karıştırıcı bir yolculuğa çıkmanın tam vakti. İyi okumalar dilerim (:
  • ~~~1990~~~’LI YILLARDAN BU GÜN’E YAŞANMIŞ DOLU DOLU DUYGULAR .


    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • Elleri titreyen yaşlı bir ressam, koltuğunun altında boyaları ile zeytin ağaçlarının altında nereyeyse bilmem hızlı hızlı yürürken, ayağı takılmış da erik rengi boya dökülmüş, dünya yemyeşil olmuş gibi.
    Uzun duman saçlı, beyaz entarili, ayağı sandaletli, iki dünya arasına sıkışmış bir hayaletin sırtını görüyorum sanki!
    Dönüyor, bana doğru yürümeye başlıyor…
    Gelen, omuzlarına kepeneği atmış, avurtları çökmüş, hafif kambur, uzun boylu bir çoban.
    Ne olsun çobanın adı?
    Da Vinci diyelim!
    Ateş soruyor, cebimden çıkarıp uzatıyorum çakmağı.
    Beyaz, boyunları tasmalı iki de çoban köpeği var. Ölümüne bir savaştan sağ çıkmış gibi ikisinin de gözleri kanlı, nefes nefese, buhar tütüyor ağızlarından.
    “Tilki çıktı” diyor çoban, köpekleri ile gurur duyan bir ifade ile, “kovaladılar ama kaçtı.”
    “Kurnaz hayvan” diyorum, “kaçar”
    “Kaçamaz da… Bakma sen bunların büyük olduğuna, yufka bunlar! Bilerek kaçırdılar tilkiyi.”
    Gülüyorum.
    Da Vinci çakmağı uzatıyor, sen de kalsın diyorum, ben de bir tane daha var.
    Boyaları dökme diye bağırmak geliyor içimden, dökülecekse de erik rengi olan dökülsün. Yeşile kessin dünya, bu mevsimde nasıl oluyor diye düşünsün gören gözler.
    Çoban, koyunlar ve çoban köpekleri zeytin ağaçlarının arasında kayboluyor.
    Yalnız kalıyorum. Tam istediğim, tam düşlediğim gibi.
    İrice bir taşın üzerine oturuyor, gözlerim gri boşlukta, sessizliği dinliyorum.
    Gri boşluğun gözleri ben de mi?
    Sessizlik beni dinliyor mu?
    Güneş olmayınca gri oluyor her şey, üzerinde iğrenç fotoğraflar olan siyah sigara paketleri gibi!
    Birinin dişleri çürümüş ağzı, birinin kangren ayağı, elinde sigara, gri elbisesi ile hamile bir kadın.
    “Sağlığa zararlıdır” yazmak yeterli olsaydı keşke!
    Fotoğraflar, okuduğunuzu anlamıyorsunuz demenin başka türlüsü. Korkutmak lazım, bak ağzın, dişlerin böyle olur, ayağını keserler, çocuğun engelli olur, iktidarsız olursun Allah muhafaza…Göstermek lazım!
    Fotoğraf ve resim arasındaki farkı da anlatması lazım birilerinin.
    Makine ile zamanın dondurulması, fotoğraf.
    Elle çiziyorsan, resim!
    Resim fotoğraf değil, fotoğraf da resim değil. Karabatak ve martı kadar farklı.
    Kefal ve lüfer, lahana ve patates, uçak ve kağnı…
    “Tabii ki de” diyenler de keyfimi kaçırıyor laf aramızda.
    Bir ağız dolusu “aşkitom” diyor sonradan sarışın kadın, mektep, medrese görmüş, mürekkep yalamış üstelik, yaş neredeyse kırk dokuz, elli.
    Aşkitoya bakıyorum, aşktan nerdeyse emekli…Antrapoza çeyrek var, siyah paketteki külü eğri sigaraya dönüşmesi yakın fakat canlanıyor o da!
    “ Aşkiton ısırsın seni!”
    Sazanların dişi olmaz, ısıramaz oysa.
    Muhabbet koftiden olunca ve herkes birbirine benzemeye başlayınca, akıntıyı alan, olabildiğince uzaklaşan insanları anlamayacaksın da ne yapacaksın?
    Ormanda bir kulübeye, deniz kenarı bir barakaya, kuytuda bir çadıra, tenhada bir karavana, adalara sığınanlar, saklananlar var.
    Ne kadar az insan?
    O kader güzel!
    Kendini odalara kapatanları ve kitap kahramanlarına dönüşenleri söylemiyorum bile.
    Mecburiyetler olmasa, denize, dağa ve ağaca evrilir bıkmış insanlar. Hem de tereddüt etmeden, gönüllü üstelik.
    Kulaklar da yoruluyor samimiyetsizlikten, zihin de ruh da.
    Beklemekle, aramakla geçiyor ömürler.
    Kimi aşk diyor.
    Kimi ölümsüzlük.
    Servet diyenleri de servi ağaçlarının altına gömüyorlar banka hesapları ile beraber, dilencileri de. Farkları mermer!
    Garip, manasız hırsları olanlar da var.
    İlgi çeksinler diye, ne kadar akıllı olduklarını kendi Tanrılarına göstersinler diye, tavus kuşları gibi kuyruklarını açanlar da var, hindi gibi düşünür görünenler de.
    Tavus kuşunun da hindinin de Pir’i, deve kuşudur!
    O da kafasını toprağa gömer, kıçı açıkta kalır…
    Tilki kurnazdır.
    Fakat kurnazlar aptal olur!
    Sen Mona Lisa değilsin
    Son Akşam Yemeğine davetli de değilsin.
    Her zaman yufka çoban köpekleri çıkmaz tilkinin karşısına.
    Çoban her daim Da Vinci olmaz.
    Lüfer ısırır.
    Sazanın dişleri yok!

    Ne kadar az insan?
    O kader güzel!

    22 OCAK 2020
    ÇORLU
    Ali Gülcü
  • 531 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Gerçek bir nihilizm örneği
    “Kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? Beni kim kurtaracaktı? “Kurtuluş” dedim “Ankara'da bir mahalle.” fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya, daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce..”

    Bu kitapta hem hiçbir şey anlatılmıyor hem de çok şey anlatılıyor. Hakan Günday’ın lisede yazdığı bu kitap tek cümleyle insanı derinden sarsıyor. Kesinlikle psikolojisi güçlü bir insanın okuması gereken türden bir kitap. Bol bol alıntı yaptım demek biraz yetersiz kalır ben bu kitaptaki kelimelerde gerçeği buldum.

    En güzel anlarını yaşarken bile ölüm arzusuyla yavaş yavaş ölüme gittiğin gerçeğini çok çarpıcı bir şekilde yüzüne vuran aynı zamanda yaşamdan bıkıp tıpkı Kinyas ve Kayra gibi zihinsel ölümün gerekliliğini savunduğun anda bile var olan yaşam isteğidir bu kitap.
    Gereğinden fazla optimist biri olmama rağmen beni en etkileyen kitap diyebilirim belki de bu yüzdendir bilemiyorum. Kitap bitince hem hiçbir şey düşünemiyordum hem de çok şey düşünüyordum işte Kinyas ve Kayra böyle bir kitap.

    SPOİLER
    Beni en etkileyen yanlarından biri de en sonunda Kinyas’ın hayatı tüm gerçekleriyle kabul edip hayattaki tüm iyi kötü her şey için mücadeleye girmesi ve Kayra için hiçbir şey yapamaması...

    Kitabın çok vurucu son cümleleri
    “Kayra, yolculuğunun parçaladığı hayatını toplayıp geri dönmelisin çünkü burada her şey var! Her şey var!”

    “Yaşlanmışlardı. Bir Kayra kadar hayat gitmişti ruhlarından. Tek bir soru sordu babası. Sadece bir tane. Yanıma geldi. Elini omzuma attı. Kulağıma eğildi. Beni öldürmesini isterdim. Hiçbir şey o yaşlı gözler kadar acı veremezdi ne bu hayatta, ne de diğerinde ! Tek bir soru.
    "Hayatta mı?"
    Jilet gibi. Kayra'nın taşıdığı Solingen ustura gibi keskindi sorusu. Her harfi bir yılda yazılmıştı.”
    Kinyas ve Kayra Hakan Günday
  • SADECE TANIŞIYORUZ
    Otelin göz alıcı sarı ışıkları alında lobideki masların çoğu doluydu. Giriş kapısının sağ çaprazındaki köşede maslar birleştirilmiş kalabalık bir grup oturmaktaydı. Bazıları kel olmaya başlamış, bazıları ise saçları ağarmış ellili yaşların ortasındaydı hepsi. İçlerinde hiç kadın olmaması dikkatlerden kaçmıyordu. Çok yüksek ses çıkarmamaya özen gösterseler de bazen ipin ucunu kaçırıyorlardı. Bir ara öyle dalmışlardı ki iki masa ötedeki sarı kazaklı bayan onları uyarmıştı. Hatta ukalaca bu soğuk mart gecesinde dışarı çıkabileceklerini hatırlatmıştı.
    Esasen Pamukkale çok soğuk bir yer olamamakla birlikte dün gece yüksek kesimlere yağan karın ayazı çökmüştü. Resepsiyon görevlisi lobiyi dolaşarak çay kahve siparişlerini almak için içeri girdiğinde kalabalık grubun en keli olan Hüseyin elini kaldırıp görevliyi doğrudan oraya çağırdı. Hüseyin, uzun boylu, tek tel dahi saçı kalmamış esmer tenliydi. Her hareketi iş adamı ciddiyetindeydi. Gerçek bir işadamıydı da zaten yurt dışına mevsimlik gıda maddeleri satıyordu. En geniş pazarı Rusyaydı. Herkes siparişini verdikten sonra tekrar arkadaşlarına dönüp konuşmasına devam etti:
    “Arkadaşlar hepinizi tanıdığıma çok seviniyorum. Otuz beş yıllık dostluğumuz var. Hepimiz Konyaya okumaya geldiğimizde sırtımızda ceketimizden başka bir şeyimiz yoktu …
    Tam karşısında oturan baki sitemli bir tebessümle onu seyrederken gözünde prefabrik bir yurt odası canlandı. Sanki dağ başıymış gibi etrafında hiç yerleşim yeri yoktu. Altı kişilik odada sadece Hüseyin ile ikisi vardı. Hüseyin elinde bir şiir defteri Baki’ye şiir okuyordu. Sonra “nasıl olmuş mu? Defterinin arasına koysam benim koyduğumu anlar mı?” diye soruyordu. Hüseyin okulda bir kıza sevdalıydı ve dert ortağıydı Baki. Geceler boyu ona bir şeyler anlatırdı. Kıza açılması aylar sürmüş, reddedilince de Baki’ye sarmıştı. En çok da beynine kazıdığı “Baki sen olmasaydın belki de çoktan intihar ettiydim” sözüydü. Ne günlerdi be!
    Daldığı düşüncelerden ayılınca Hüseyin susmuş Ferhan devam ediyordu. Ferhan’ın saçları dökük değildi ama kar gibi bembeyazdı. Üstelik aralarında en iri göbeğe sahipti. Oturduğu koltuğa tam bir patron edasıyla yayılmıştı. Gerçekten de bir patrondu. Yurt dışından getirdiği saç bükme makinelerinin dağıtımcısıydı. Öksürdükten sonra devam etti konuşmasına:
    “Yıllar sonra bu ikinci buluşmada dostluğumuz perçinlendi. Bundan sonra her yıl geleneksel hale getireceğiz inşallah. Birbirimizden hiç kopmayalım. Daima birbirimize destek …
    Baki’nin yüzüne o az önceki sitemli tebessümü geldi. Bir kahvedeydi şimdi. Büyük bir binanın ikinci katında geniş ve uzun bir yer. En arka köşede bilardo masaları vardı. Tavanın alçaklığı ve pencerelerin küçüklüğü sebebi ile sigara dumanından boğucu bir havası vardı. Bütün masalar okey ve kâğıt oynayan öğrencilerle doluydu. Baki kasaya doğru giderken Ferhan’ı kahveciye bir şeyler söylerken gördü. Daha doğrusu sanki ona yalvarır gibiydi. O da Ferhan’a bakmak için gelmişti zaten. Yanlarına vardığındaysa anlamıştı durumu. Ferhan yine oyunu kaybetmiş ve hesabı ödeyemiyordu. Kahveci ısrarla “oynamasaydın ben anlamam arkadaşlarından bul” diyordu. Muhtemelen onu ütenler çoktan gitmişlerdi oradan. Baki’yi görünce mal bulmuş abdala dönmüştü. Baki sinirlenmişti ama arkadaşını da orada öylece bırakıp gidemezdi. Hafta sonu memlekete gitmeye otobüs bileti için ayırdığı parayı da katarak tüm parasıyla hesabı kapattı. Artık babası bileti memleketten alacaktı. Birkaç gün de okuldan ve yurttan aldığı yemek kartı ile idare edecek, cebindeki belediye otobüs biletlerini kaybetmeyecekti. Kahveye inmeyecek, kantine takılmayacaktı. Baki’nin memleketi yakındı da ayda bir gidip gelebiliyordu. Söve saya Ferhan’la kahveden çıktılar.
    Omzuna dokunan biriyle daldığı bu anılar dünyasından sıçrayarak uyandı. Cahit onu dürtüyordu. Bir yandan da “hey yavrum hey her zamanki gibi dalgınsın! Sen okulda da böyle dalar giderdin. O zamandan belliydi şair olacağın.” Diyerek sırıtıyordu. Tek tek arkadaşlarını süzmeye başladı Baki. Hepsi gerçekten değerli insanlardı. İçlerinde maddi durum gerçekten üst düzey olanlar da vardı. Maddi sıkıntısı en fazla olan kendisiydi. Ancak kendi kendine yetebiliyordu. Ekstra bir harcama çıktığında zor günler yaşıyordu. Aynı durumda olan bir beş altı kişi daha vardı. 5 kişi de memur olarak orta yerde idare ediyordu. Sözü Cumali almıştı. Aslen Adanalıydı. Her adanalı gibi siyah saçları vardı ama şimdi beyazlamaya başlamış, hafifçe de alnından dökülmüştü. O da İstanbulda bir şirketin üst düzey yöneticisiydi. Cumali:
    “Ferhan’a katılıyorum. Bunu sürekli hale getirmeli ve gelemeyen arkadaşlarımızı da gelmesi için ikna etmeliyiz. Ayrıca hep aynı yerde değil de gezip görmek adına her yıl başka yerlerde yapmalıyız…” deyince Baki yine o sitemli tebessümüne döndü.
    Bir apartmanın arka tarafında kömürlükten bozma tek odalı evde sıcacık yatağındaydı. O gece ev arkadaşı Cumali memleketten gelen arkadaşları ile kalacağı için yalnızdı. Cumali muhtemelen yarın okula da gelmezdi. Şimdi onun yerine de imza atmak gerekiyordu. Sahtekârlıktı bu ama arkadaş için çiğ tavuk bile yenirdi. Küçük bir sahtekârlığın lafı mı olurdu? Arkadaşı devamsızlıktan sınıfta kalsa daha mı iyiydi? Tahmin ettiği gibi de oldu. Cumali derse gelmemişti.
    Akşam yemeğinden sonra eve vardı. Çok yorgundu ama merkez kahveye uğramazsa olmazdı. Üstelik vizeler de yaklaşıyordu. Gelince de ders notlarını gözden geçirse iyi olurdu. Cumali kahvede de yoktu. Anlaşılan misafirleri gitmemişti. Notlarını düzenlemiş saat gece bire gelirken yatağa girmişti. Tam uykuya dalacağı sırada ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Işığı yakan Cumali hemen kapıyı sürgüledi. Yatağında doğrulan Baki arkadaşının yüzündeki telaşı görünce panikledi. Ne olmuştu buna da böyle sarı ışıkta bile yüzünün kireç beyazı belli oluyordu. Bakinin yatağına oturup selam bile vermeden “bizim arkadaşlar Püren’in evini soymuşlar. Bana da biraz borçları vardı onu ödediler” dedikten sonra cebinden bir tomar para çıkardı. Mehmet Püren ailesi Almanyada yaşayan kendileri ile akran bir gençti. Onunla kahve arkadaşıydılar.
    Baki kulaklarına inanamadığı gibi üstündeki sersemlikten kurtularak köpek görmüş kedi gibi fırladı yatağından. Yakasına yapıştı arkadaşının. Haklı olarak o da korkmuştu. Hele babası bir duyarsa mahvolurdu. “sen ne yaptın lan manyak Mehmet Püren çevresi geniş adam oylum oylum oyar sizi.” Yakasını bırakıp başucundaki sürahiye uzandı. Oldum olası çok su içerdi. İki bardak sudan sonra biraz serinlemiş hissetti kendini
    Ne olacaktı, şimdi ne yapacaklardı? Cumali parayı saklamaları gerektiğini söyledi parayı bir güzel sakladılar. Uzunca bir sohbetten sonra uykuya daldılar. Sabah hiçbir şey olmamış gibi okula gittiler ama Cumali öğlen olmadan okuldan ayrılıp kayıplara karıştı. Akşam okuldan yeni gelmiş yemek yaparken çalan kapıyı açınca polisle karşılaştı. Polisler koluna girip doğruca arabaya götürdüler. Cumali arabadaydı. Doğruca karakola gittiler. Kapıya geldiklerinde hayatında ilk defa karakola giren Baki’nin resmen dizleri titriyordu. Hoş Cumali de ondan farklı değildi. Ayrı ayrı odalara alındılar. İkisi sivil biri üniformalı üç polis vardı başında.
    Ne biliyorsa anlattı. Orada da öğrendi ki Cumali’nin arkadaşları Konyaya uyuşturucu satmaya gelmişlermiş. Cumali de sonradan uyanmış duruma. Ona okuldan alıcı ayarlamasını söylemişler satamayınca da dönüş parası için soygunu gerçekleştirmişlerdi. Cumali’ye sus payı mıydı verdikleri yoksa gerçekten borçları mı vardı bilmiyordu. Rakam pek öğrenci rakamı gibi değildi. Her şey yazıldı çizildi. Son aşamaya gelindiğinde genç olan sivil yaşlı olana “Amirim bunun olayla ilgisi yok. Biz bunu olaya katarsak yardım ve yataklıktan onlardan fazla ceza alır. Haline de bakınca durumu da ortada. Biz bunu şahit yazalım.” Dedi ve amirin onayıyla Baki şahit yazılarak olaya adı karışmadan kurtulmuştu. Belki bütün hayatını etkileyecek bir karar çıkmıştı iki polisten “Ulan Cumali seni boğsam yeridir” diyordu gece yarısı karakoldan çıkarken.
    Garsonun gölgesi düşünce yüzüne düşüncelerinden uyandı. Şimdi Ayhan bir şeyler söylüyordu. Ayhan ince uzun bir adamdı. Okulun basket takımında oynardı. Yaba gibi elleri dizlerinde, parmakları halat gibi uzundu; Yaşını da hiç göstermiyordu. İzmirin seçkin yerlerinden birinde oturuyordu. Bilgisayar programcılığı dalında bağımsız çalışıyor, Resmi kurumların ve özel sektörde büyük firmalara özel yazılımlar yapıyordu. Baki bedenen orada olmasına rağmen beyin olarak söylenenleri anlamayacak kadar uzaktaydı. Yüzündeki tebessüm bu sefer biraz farklıydı:
    Yine yurt odasındaydı. Ayağa kalkamayacak kadar hasta olmasına rağmen gitmesi gereken bir yer varmış gibi hissediyordu kendini. Kendini zorluyor zorluyor yine de kalkamıyordu. Başında Ayhan vardı. Ayağa dikilmiş öfkeyle konuşuyor bir şeyler diyordu. O gün Baki’nin alttan aldığı dersin telafi vizesi vardı ve Ayhan onu sınava yetiştirmeye çalışıyordu. Su bile dökmüş ama bir türlü kaldıramamıştı. Ayhan o gün gidip Baki’nin yerine sınava girmiş ikisi adına büyük bir risk almıştı. Allahtan dersin hocası fark etmesine rağmen ses çıkarmamış ama acısını Baki’den fena çıkarmıştı. Ayhan onu dersten geçirmişti minnettardı da aldığı risk ikisini de mahvedebilirdi. Sınavdan sonra da gelip onu o dağ başındaki yurttan sırtına alıp doktora götürmüştü. Fedakârlık mıydı bela mıydı tartışmaya açık bir durumdu. Güzel günler güzel dostluklardı.
    Aralarına döndüğünde kendisinin öfkeli olduğunu fark etti. Hele ki onca dostluk, arkadaşlık ve fedakârlık uğruna atılan onca nutuklardan olmalıydı. Asi şair ruhu onu yavaş yine ele geçiriyordu. Sanki omzundan yükler basmış ve boğazından ateş geçiyormuş gibiydi. Ayağa kalkıp serinliğe atılma ihtiyacı duydu. Çıkmadan içindeki ateşi kusmalıydı:
    “Hayır!” diye bağırarak ayağa kalktı. Öyle bağırmıştı ki geceni o saatinde lobideki tüm gözler kendi üstüne döndü. Umrunda değildi kimse. Sadece içindeki kızgın demirden kelimeleri dudaklarından boşaltıp bir an önce ayazın kollarına atılmak istiyordu. Gözlerini şaşkın bakışlara dikip aynı öfkeyle ama bağırmadan devam etti:
    “Bizim dostluğumuzda arkadaşlığımız da dostluğumuz da okulla birlikte bitti. Neden mi? İki yıl önce Faruk’un eşi hastaydı. Hastane köşelerinde sürünmekten işe gidemiyordu. Borç para isteyecek diye adamın telefonlarını açmadınız. Hâlbuki o sadece sizlerden birkaç moral verecek söz bekliyordu. Yine Emrah Kendisine atılan namussuzca bir iftira ile işinden kovulup, Aylarca karısı bile eve almadığında kaçınız ona inandınız? Ha keza geçen yıl ben icralar ile boğuşurken içinizden kaç kişi destek oldu. Sorun değil benim ömrüm yokluklar içinde geçti ama üç kuruş için rezil olmak bir ekmeği bile veresiye alamaz hale gelmek çok zoruma gitmişti. Biriniz arayıp da para vermeseniz bile mücadele edecek umut verdiniz mi?
    Burada oturup sallamak kolay. Yarın yine birimizin başı dara düşse aynı şeyi yine yapacaksınız. Bu nedenle işte! Bu nedenle bana dostluktan söz etmeyin. Hiç olmazsa neyseniz öyle konuşun.”
    “bilseydik…”
    “Neyi bilseydiniz? Ulan hepiniz tek tek arayıp derdimi anlatmadım mı? Faruk paylaşmadı mı derdini? Emrah’a fırsat mı verdiniz derdini anlatmak için dinlemeye tenezzül bile etmediniz. Bu nedenle işte o dostluk okulla bitti. Evet, alkol alıp sizin serserilerden dayak yemenize sebep oldum. Bir tekiniz bile bana gücenmedi. Yurdun etrafındaki bağlardan üzüm topladım diye köylülerin şikâyeti üzerine benim yüzümden birkaç salkım üzüm için hep birlikte yurttan kovulduk. Tekiniz bile beni azarlamadı, arkadaşlığı kesmedi. Ve o dostluk okulla birlikte bitti. Bende bunu birkaç yıl önce yeniden birbirimizi bulunca ve size işim düşünce öğrendim.”
    Kapıya yürüyen Baki’nin ardından bakıyordu lobideki herkes. Arkadaşları ne diyeceklerini bilemez halde dumura uğramış dilleri tutulmuştu. Baki birkaç adım uzaklaştıktan sonra geri döndü kızarmış yüzü aşırı sakin görünüyordu. Hem de tedirgin edici derecede sakin ve huzurluydu:
    “Bundan dolayı ki okul biteli biz dost değiliz. Sadece tanışıyoruz” deyip kapıdan gece ayazının koynuna daldı.
    05-01-2020
    uğur UKUT
  • 484 syf.
    ·2 günde·10/10
    27 Ocak 2019. 2 Nolu'daki yirminci günüm bitmek üzere. Zülfü Livaneli'nin Serenad'ı eşlik etti bu yolculuğuma son olarak. Baştan sona her sayfada 'neden şimdiye kadar okumadım' diye kendimi kızdığım bir eserdi. Livaneli ile tanışma eserim oldu. Bu tanışıklığı uzun zaman devam ettirme niyetindeyim.

    Önyargılar, dünya savaşı, büyük devletler, küçük insanlar, efsanevi hayatlar... Daha bir çok anahtar kelime sıralanıyor zihnimde. Bu harika hikayeyi nasıl tasvir edeceğimi bilemiyorum.

    Kitabın henüz ilk sayfalarından beri tüm karakterler, mekanlar ve olaylar gözünüzün önünde canlanıyor. Zihninizin gücüne göre karakterleri ete kemiğe büründürüyorsunuz. Bunda en büyük pay Livaneli'nin sade, akıcı ve bir o kadar etkileyici üslubunda.

    Üniversite'de görevli Maya Hanım, anne-babası ayrılmış, içine kapanık bir çocuk Kerem, pısırık eski eş Ahmet, yeni sevgili Tarık. Sıradan denebilecek bir hayat yaşayan Maya Hanım, ABD'den gelen misafirinin, hayatını nasıl değiştireceğinden habersizdir. Yaşlı bir profesördür bu misafir. Maximilian Wagner. İstanbul'a ikinci gelişidir. Garip bir çekiciliği ve efsaneler barındıran davranışları vardır. Birbiri ardını izleyen bir takım beklenmedik olaylar ile Maya Hanım bu esrarengiz Prof.'un dünyasına adım atar.

    Prof. Wagner'in gençlik yılları Nazi Almanyası'nın baskıları altında geçmiştir. Kendisi saf bir Alman olduğu halde Hitler politikalarından rahatsızdır ve Almanya'yı terk etmek zorunda kalır. Yanında hayatının anlamı olan birisi ile birlikte. İstikamet İstanbul'dur. Ama İstanbul'a varabilen yalnızca birisi olacaktır. Tekrar kavuşabilecekler midir? Türkiye onlara nasıl bir ev sahipliği yapacaktır?

    Maya Hanım'ın başından geçenler, dünya savaşının (savaşlarının) insanların hayatlarında nasıl izler bıraktığını gözler önüne seriyor. Devletlerin masa başında aldıkları kararların cephelerde, tarlalarda, mahallelerde, evlerde nasıl yankılar doğurduğunu çok çarpıcı hikayelerle görüyorsunuz.

    Harika bir roman, harika bir kurguydu. Tadı damakta kalan kitaplardan birisi daha. Bittiği için üzüldüm diyebilirim.