• Adına yasak dediğin günahlarınla yüzleşme zamanı,
    An kısır, bereketsiz topraklar gibi çorak yüreğin...
    Toy kısrağın kıvraklığında yelesi uzun günler,
    Papatyanın ince kıvrımlarından yolunu bulup geçer mi geçer.
    Soğuk pınarların soğuk yüzlerinden, bi avuç su içmesi vardı,
    Serinletmesi için aklının en us hallerini.
    Mahsunî'den medet ummak var şimdi,
    Vivaldi'den hürmet.
    Adına yasak dediğin günahlarınla yüzleşme zamanı;
    An kısır, bereketsiz topraklar gibi çorak yüreğin...
    Şiire sığındın;
    Kimi zaman bağlamanın tellerinde sızı,
    Kimi zaman gitar tınısı,
    Keman yakarışı hislerin.
    Yorgun akşamlar gecene sırdaş,
    Yıldızlar yalancın!
    Adına söylenen ninnilerin çoktan bitti,
    Yanık olan yüreğin;
    Kulağın sancıdığında damlatılan ananın ak sütü de kâr etmez;
    Bu son sancına.
    Yine buğulu sesli ozanların türkülerindesin,
    Ağlatan filmlerin sahne sonelerinde saklı,
    Ve bir veda mektubunun son cümlesinde geçiyorsun.
    Adına yasak dediğin günahlarınla yüzleşme zamanı;
    An kısır, bereketsiz topraklar gibi çorak yüreğin...
    "Gülüşü süt mavisi insanlar vardı, nerede şimdi" diye sormuştu şair.
    Ağlamaklı olmuştun da o son düğümü de atmıştın ya,
    Düğümünde kördü; yaşamının sürgününe attığın her adımda;
    Yalnızlığına vardığın kör karanlığın gibi; artık yazılmış bir şiirsin...
  • 400 syf.
    Uzun bir ara vermiştim Ahmet Ümit okumaya... Uzun bir aradan sonra Ahmet Ümit'in roman tarzını özlediğimi fark ediyorum bu romanıyla.. Başkomiser Nevzat'ın adalet peşinde koşarken kendi müdürlerini bile dinlememesini, dikbaşlılığını... Komiser Ali ve Zeynep'in Nevzat'a olan babalarına karşı duyabilecekleri bağlılığı, işlerini ciddiye almalarını, aralarındaki tatlı atışmaları... Ve Ahmet Ümit romanlarında alıştığımız olayın sonucunu asla tahmin edememeyi, katili son ana kadar anlamamayı, hatta yok artık, katil bu muydu demeyi özlemişim...
    Romana gelecek olursak dini ögelerin, özellikle Hristiyanlığın farklı mezheplerin yoğun olduğu bir kitap... Göğsünde haç saplı bıçakla öldürülmüş bir adam. Adamın kanıyla satırları çizilmiş bir İncil. İstanbul'dan Anadolu'nun derinliklerine, kadim dinlerin kiliselerine bir yolculuk. Hristiyanlığın bu topraklardaki kökleriyle yüzleşme. Kavimler bahçesi olan ülkemizin tükenmeye yüz tutmuş kültürlerine bir saygı duruşu... Süryaniler, Nusayriler, Rumlar, Türker, Kürtler ve bu toprakları ülke yapan halklar... Ülkemiz kültürüyle bezeli, merakla okunan bir roman...
    Keyifli okumalar...
  • 432 syf.
    ·9 günde·10/10
    #kırpapatyasındanyorumlar
    5/5

    Selamlar!
    Bugün size Grisha serisinin son kitabının yorumu ile geldim.

    Son kitap beklentimi oldukça karşıladı. İkinci kitapta daha çok büyük yüzleşmenin hazırlık sürecini okumuştum. Son kitap ise heyecanı doruklarda yaşadığım bir kitap oldu. Haliyle bu yönden sürükleyici ilerledi. Bu süreçte de yazarın kaleminin çokça geliştiğini fark ettim. Mesela diğer kitaplarda olduğu kadar az betimleme sıkıntısı çekmedim. Ayrıca diğer iki kitaba göre yazım kuralları ve noktalama işaretinin yanlış basımları da yok denecek kadar azdı.
    Karanlıklar Efendisine çok çok sinirlendim. İlk iki kitapta da onca şey yaptı ama bu kadar dokunmamıştıOnun geçmişi hakkında detaylı bilgiler öğrenmek seri boyunca beklediğim bir şeydi yine de yeterli olduğu konusu tartılışır. Nikolaioff off onu nasıl anlatsam ki. Yazar ona ayrı kitap yazsa hiç sıkılmadan yine okurdum. Malyen bu kitapta tam anlamıyla gönlümü kazandı. Okurken de bunu belli ettiğimi düşünüyorum. Gel gelelim esas kızımız olan Alinamıza. Seri boyunca o kıza ısınamayacağımı dile getirmiştim ve son kitap da bitti düşüncelerim hala aynı.Gerçi ben bu seride erkek karakterleri daha çok sevdim gibi. Büyük bir yüzleşme okuduğumu söyledim haliyle uğruna verilen kayıplar oldu İşte bu yüzden sona yaklaşmak istemiyordum. Hani olurya olacakları tahmin edersiniz ama içten içe olmasını istemezsiniz fakat olması gereken de odur tıpkı böyle hissettim sonlara doğru yaklaşırken
    Anlayacağınız ben çok severek okudum
    Fantastik tür okumayı sevenlere mutlaka önerim olsun...
    Hepinize keyifli okumalar
  • 48 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Emrullah Alp ‘Sanı’sı


    Emrullah Alp’in şiir kitabı "Sanı" Yitik Ülke Yayınları tarafından okurla buluştu. Emrullah Alp "Sanı"yla en başa, şiire ilk adım attığı ana, zamana, duruma, olaya ya da tüm bunların vuku bulduğu yere dönüyor, şairliğini başa alıyor.

    İnsanlığın, insanın hırpalandığı, insanlık idealinin hızla irtifa kaybettiği zamanlardan geçiyoruz. Çiğ zamanlardan geçiyoruz. Dünya hiç bu kadar usanç verici bir yer, hayat hiç bu kadar sıkıntılı olmuş muydu diye tekrar tekrar düşündüren, sorduran zamanlardayız?

    Elbette dünyada insanlık için; doğayla, çevreyle ve kendisiyle barışık, eşit, adil ve özgür bir uygarlık idealinin öznesi olan insanlık için geçmişte kalmış bir altın çağ söz konusu değil. Ama gelecekte bir altın çağ yaratma düşü, arayışı, arzusu da yeni değil. İnsan yıkıcı. Ama gelecek umudunu yükselterek ütopya oluşturarak dünyayı yaşamı daha iyiye doğru dönüştürmek için çabalayan da insan.
    Sanat, kavramı sınırlandırarak söylersek şiir, insanlık için bir altın çağ düşünün, arayışının, arzusunun, umudunun sürmesinde önemli rol oynamıştır ve öyle olmaya devam ediyor. Bu hiç de az bir şey değil.

    Öte yandan şiirin, şiir imkânı olan dillerde varlığını, verimini sürdürmesi de son derece önemli. Modern Türkçe de o dillerden, hâlâ şiire imkân veren dillerden. Ne yazık ki birikiminde büyük şairler ve şiir yapıtları olan bazı dillerin günümüzde şiirsizleştiğine tanık oluyoruz.

    Türkçe hâlâ şiirsel imkânı geniş bir dil, ancak şiire gittikçe hoyratça davranıldığı da bir gerçek. Şiire hoyratça davranılmasının bir başka boyutu da daraltıcı, kurutucu, ölü bir varlığa, eşyaya indirgeyici girişimler. Fakat her şeye rağmen şiir var, sürüyor ve yenilenerek, değişerek hayata, dünyaya karşılık vermeye çalışıyor. Karşılık vermek…

    Şiirin önemli nedenlerinden biri de “karşılık vermek” olduğunu söyleyebiliriz. Kuşatmaya, daraltıcı, yok edici girişimlere tepki göstererek, karşılık vererek sürüyor şiir. Kıymetini bilmek gerekir. Şiirin kıymetiniyse en çok şiirin deneyimine, birikimine katılan ve sahiden yeni olan yapıtlar arttırmakta. O nedenle şiir yapıtlarının yayımlanmasını, kitaplaşma oranının artmasını önyargısız biçimde değerlendirmek, hatta buna koşulsuz sevinmekten yanayız. Yayımlanan şiir kitapları, şiirin geleceği için zamana atılmış bir potkal olarak da düşünülebilir. Geçen günlerde, zamana atılan bir potkal olarak okurun ulaşacağı yere bırakılan şiir kitaplarından biri de Emrullah Alp’e (1988) ait Sanı oldu.

    Emrullah Alp, şiir yolculuğundaki süreyi dikkate alarak söylersek, genç bir şair. Ancak kısa sürede iki kitap yayımlamış olduğunu da belirtelim. Alp’in daha önce İçimden Hiçime (2013), Kekeme Kırıntı (2017) adıyla yayımlanmış iki şiir kitabı bulunuyor. Yitik Ülke yayınlarından çıkan Sanı (Ekim 2019) ise şairin üçüncü şiir kitabı.




    ‘SANI, ŞİİRİN SUYUNU BULANDIRMIYOR’

    Emrullah Alp’in Sanı’sına ilişkin ilk izlenim olarak her şeyden önce şiirin güneşini bulutlandırmadığını söyleyebiliriz. Bu kanıyı, şiirin suyunu bulandırmıyor diyerek pekiştirmek de mümkün. Şiir, her şeyden önce dilin eğilip bükülmesini de gerektirir. Ama dile yönelik biçim ve biçimsel amaçlı müdahalelerden de sözü kanatlandırması, açması, genişletmesi beklenir. Bu gerçekleştiğinde zaten okurken ergin bir şiirle, şiire erişmiş bir dille meşgul oluruz. Şiir, aynı zamanda okurunu diliyle meşgul eder. Bunun hemen hemen her şiir için geçerli olduğu söylenebilir. Şiirde dilin şiiri güçsüz bırakan, çıkmaza sokan kullanımının mazereti yoktur. Şiiri de, dili de tıkamaktan, sakatlamaktan başka sonuç yaratmayan denemelerse beyhudedir. Bu türden girişimlerin kabul görmesi de, olumlanması da beklenemez.

    Aslında dilin, şiirde yeniden üretimiyle ilgili deneyimsizlikten kaynaklanan aksamaların, kusurların, engellerin genç şairleri meşgul eden ve aşılacak önemli bir sorun olarak görülmesi gerekir. Dilin şiir diline dönüştürülmesindeki becerinin çoğunun deneyimle sağlandığı açıktır. Şairin deneyimi, bilgisi, görgüsü, birikimi şiirinin, yapıtının hem güncel, hem tarihsel olarak yerini de tayin eder.

    Sanı dil sorununu, şiirin bir dil olayı olduğu gerçeğini içselleştirmiş bir kitap. Emrullah Alp’in şiir dili daha çok araçsal bir dil olarak beliriyor. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü Alp’in şiir yazdığı dil anadili değil. Onun anadilini kullananlar, konuşanlar hâlâ şiddete maruz kalıyor. Öte yandan Alp’in Türkçeyi, şiir yazdığı dili, kendi anadili gibi kullanarak şiire dönüştürdüğünü görüyoruz. Dil ve şiir konusunun uzaması, son dönem şiirinin bu konuda bir hayli sıkıntılı görünmesinden. Soruna dikkat çekmek için belki daha geniş bir çalışma gerekir. Bizimki geçerken değinme oldu.

    Sanı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde kitaba da adını veren on iki parçalık tek şiir Sanı yer alıyor. İkinci bölümün başlığıysa “Ahdaş”. Bu bölümde de değişik adlarla yirmi bir şiir bulunuyor. Kitabın Sanı başlığı altında toplanan parçalarında şiir öznesinin bir yanılgı, hayal kırıklığı sonrası yüzleşme girişimi, hesaplaşması sorun ediliyor diyebiliriz. Ancak bunun okuma, yorumlama için ihtimallerden biri olduğunu belirtelim. Çünkü Alp’in “Sanı”sı birden çok okuma, yorumlama seçeneği içeriyor. Sanı‘nın beşinci bölümünü okuyalım:

    Kuşatılmış bir şehrin
    Sokak savaşlarını anlatıyordun
    Kutsal hikayesini anlatır gibi örümceğin
    Duvarda mermi izleri
    Ağzında sarafin kırmızısı harfler

    Savaş sesleri çoğalıyor
    Kıyıya vuran çocuklara
    Deniz anaları ağlıyor

    Seni ben, kimsenin göremeyeceği yere sakladım sandım

    “Sanı” şiirinin her bölümünün son dizesi, “sandım” yüklemiyle bitiyor. Bu ifade, her bölümde dile getirilen hal, hareket ve durumla ilgili bir ölçü, bir değer birimi gibi. Bir tür sanma yanılma ölçüsü… O zaman kıyaslananın, ölçülenin ne olduğu sorusu oluşuyor… Şairin ve şiirin okuru meraklandırması, sorular oluşturması ve soruların karşılığını aramaya kışkırtması elbette önemli ve olumlu sayılacak bir niteliktir. Sanı bu yönüyle de dikkate değer bir kitap. Bir şiir daha paylaşalım. Sanı‘nın on ikinci parçası:

    Caddeleri yalnız gezen rüzgâr gibi kırgın sesin
    Nefesinle ovuyorsun ağaçları
    Yerlerde dalların sarı çocukları

    Ben, seni unutturacak sandım

    Şair acaba yaşamın pratiği içinde ortaya çıkan değişik durumlar karşısında dolaylı bir sınamayı da ifade eden Sanı‘sında şiiri, şairliği ölçüyor olabilir mi? Öyleyse Emrullah Alp Sanı’yla aslında en başa, şiire ilk adım attığı ana, zamana, duruma, olaya ya da tüm bunların vuku bulduğu yere dönüyor. Şairliğini başa alıyor. Olabilir elbette, neden olmasın. Bu arada şu soruyu da sormadan geçmeyelim: Yoksa şairin, kitabın on iki parçadan oluşan ilk bölümünde bir o kadar kez yinelediği “sandım” sözüyle karşısına dikildiği hayat mı? Dolayısıyla ölüm mü? Dolayısıyla?


    ‘ŞAİR YALNIZCA ŞİİRİ ARAMAZ’

    Genç olsun, ergin olsun; şair yalnızca şiiri aramaz. Şiiri nerede, nasıl arayacağını da dener, sınar. Sanı‘nın, özellikle ilk bölümdeki şiirler dikkate alındığında bir arayış kitabı olarak okunması da mümkün. Bir şiir kitabının ağırlık merkezinde “arayış”ın olması, her şeyden önce o şiirin “canlı” olduğuna işaret eder. Koşulları kültür endüstrisi tarafından belirlenen ve her şeyin tüketime dayandığı ortamda “canlı” şiir okumanın bir mükafat olacağı açık. Bunu elbette değerlendirmek gerekir.

    Şiire dönük yaklaşma, anlama, çözümleme çabasında hedefe giden yolu, sunulan örnekler daha bir açık hale getirir. Kitapla ilgili düşüncelerimizi aktarırken ilk bölümden iki örnek verdik. Sanı‘nın ikinci bölümünden vereceğimiz bir başka örnekle devam edelim. İkinci bölümün başlığıyla aktaracağımız betiklerin başlığı aynı. “Ahdaş” şiirinden:

    Topla deyince bir ses
    Neyin var neyin yoksa
    Yüz yüze baktı Kandiya ve Hanya
    Her şeyden habersiz

    Şaşmışız;
    İlk taşı kim attı, nasıl başladı kavga
    Ağzımızda parçalanırken kavala
    Karıştık üzgün kalabalığa

    Yol uzun, mevsim kıştı
    Fakat ne gelirdi akla
    Teneke saksıya konulmuş
    Bir parça toprak götürmekten başka

    Şiirin arka planındaki bir göç travması, trajedisi söz konusu. Biri yüzyılın hemen hemen başında Balkanlar’dan İstanbul’a, diğeri geçen çağın sonunda Kürdistan coğrafyasından yaşanmış zorunlu göç. Hayatta kalma göçü. Yanan köylerin, ormanların, şehirlerin, evlerin acısını, ağıtını anımsatıyor, duyumsatıyor. Ağrıyan dişini kurcalıyor Emrullah Alp’in dili.

    Alp’in, “Ahdaş” başlıklı ikinci bölümde toplumsal çevre ve yaşantıyla yüzleşmeyi ön plana çıkardığını da kaydedelim. Şairin bu bölümdeki şiirlerde değişik yönleriyle daha çok günlük yaşantıyı sorunsallaştırdığının da altını çizmek gerekir. Kitabın “Ahdaş” ara başlığını taşıyan bölümdeki şiirlerde hem bireysel etkileşimi olan hem de toplumsallaşmış bazı imgelerin, simgelerin, davranışların, objelerin duygusal ve düşünsel boyutta oluşturduğu etkiler, tepkiler, yansımalar yakın plana alınıyor. Şairin dikkati, geçmişin izlerinin hâlâ silinmediği günlük yaşantıya yöneliyor. Günlük yaşantının ayrıntıda kalan sırlarını açığa çıkarmayı hedefleyen bir arkeoloji kazısı da diyebiliriz Alp’in bu çabasına. Böylece şeytanı gizlendiği yerden çıkarıyor ve zamanın karanlık mahzenlerini şiirin şimşeğiyle aydınlatmayı deniyor. Özellikle ikinci bölümde, günlük yaşantının içinde kriz yaratan “arızaların”, “sıkıntıların” açığa çıkarılıp sergilenmesinde, yeri geldiğinde şeytana bile pabucunu ters giydiren şiirler okuyoruz. Ara verip bir şiir daha, “Öyle Değildir” başlıklı şiiri aktaralım:

    Çalan şarkıya dalmış
    Gözlerini saklamıştır
    Becerebilmiş demiyorum, denemiş
    Düşünmüştür

    Tırnaklarını gezdirip dudağında
    Uçlarını ısırmıştır hatta
    Geçecek diyenlere gülmüş
    Kendine üzülmüştür

    Mutlu olmak falan istememiştir
    Bir boşluk var dolsun demiştir
    Geçsin diye uğraşmıştır eskinin izi
    Sus basmıştır muhakkak ağrılarına

    Öyle değildir
    Öpmüştür de ağlamıştır
    Utanmış,
    Ağzı karışmıştır

    Ben onu bilirim.


    Hatıranın ve hafızanın sarmalına girmek, içinde gezinmek risklidir aslında. Ancak Alp’in dili yere sağlam basıyor. Bunda eski kuşak şairlerle olan etkileşiminin ve modern Türkçe şiirin ustalarının, öncülerinin “kıymetini bilmesi”nin payı olduğunu düşünüyoruz. Modern Türkçe şiirin ustalarıyla örneğin Behçet Necatigil’in şiiriyle, biçimiyle, biçemiyle ölçülü bir etkileşim içinde olduğu izlenimi veriyor Alp. Genç bir şairin daha önceki deneyimlerden, birikimden etkilenmiş olması tuhaf değildir. Yadırgatıcı ve kabul edilemez bu etkinin abartılmasıdır. Emrullah Alp etkileşimi şiiri için verimli hale getirmiş. Bir örnek daha okuyalım. “Hoş Geldin” başlıklı şiir:

    Olanları unutma
    Unutma akışımızı
    Parçalanıp
    İnançla açışımızı

    Zorla yaşamayı
    Düştüğün yeri öp, avuçla
    Dirençle koş rüzgâra
    Pencereleri çal, kapıları yokla

    Islandığını unut, yağmuru unutma
    Çünkü sen
    Herkes kapamış gözlerini sen
    Işığa en yakın oturuyorsun karanlıkta.

    ‘ŞİİR ÇEVİRİ DİLİDİR’

    Şiir bir dildir, ama çeviri dilidir. Sözlüğü şairin duyguları, düşünceleri, duyarlılığı, deneyimi, bilinci olan bir dil. Şair hem kendisinden önce olup bitenle hem de olmamış, bitmemişle uğraşır. Yeri gelmişken söyleyelim: Uğraşısız şiir yoktur.

    Emrullah Alp’in poetik olarak milenyumun ikinci on yılında öne çıkan şiir eğilimiyle paydaşlık içinde olduğunu da kaydedelim. Bilhassa Sanı bu kanıyı güçlendiriyor. Bu arada, milenyum çağının ikinci on yılını geride bırakırken şiirin umumi manzarasıyla ilgili bir gözlemimizi de aktaralım. Önceki on yılın şiirinde gelişen içeriksiz ve biçemsiz biçimciliğin, şiiri salt biçim araştırmalarına indirgeyen anlayışın etkin olduğu dönem (özellikle Gezi Direnişi sürecinden sonra) büyük ölçüde paranteze alınmış gibi. Son dönemde öne çıkan eğilim, şiirde özellikle dilin bilinçli kullanımına bağlı kalınması yönünde. Dilin kullanımında, şiir dilinin oluşturulmasında bağlaşıksızlıktan, nedensizlikten, gelişigüzellikten, ben merkezci tutumdan, aşırı kişisellikten vazgeçildiği görülüyor. Şiirde değişimin yalnızca dilde değil temalarda, izleklerde, konularda da gerekli olduğu yeniden benimsenmiş gibi.

    Şiirde ne biçimsiz içerik ayakta durabilir ne de içeriksiz biçim. Bunu son yirmi yılın deneyiminden çıkan sonuç olarak kaydedebiliriz.





    - Emrullah Alp'ın bu kitabını pandemi zamanında almıştım ve yeni okuyabildim. Kitabı bitirdiğimde hakkında detaylı yazmak istedim ama sonra bir baktım ki aşağı yukarı söyleyeceklerimi zaten Enver Topaloğlu yazmış. -
  • Şimdi düşünün: Beş yaşındasınız ve cesaretini toplayıp babanızın size her gece tecavüz ettiğini annenize itiraf etmişsiniz;üstelik babanız bunu birisine söylemeniz halinde sizi öldüreceğini söylemiş.Rutin bir uygulama olarak futbol stadyumu kadar büyük bir mahkeme salonuna çıkmanız gerektiğini düşünün.Sonra da bir yabancının,kafanızı karıştırıp sizi ağlatan ve buna bir son vermesini istemek zorunda bırakan bir avukatın sorularını yanıtlamak durumunda olduğunuzu düşünün.Her sanığın kendisini suçlayan kişiyle yüzleşme hakkı olduğundan,bütün bunları babanız sizden sadece iki metre ötede oturup gözlerinizin içine bakarken yaptığınızı düşünün.
    .
    .
    Zamanında onları epeyce zorlayıp sonunda gerçeği bastırmak için hayallerinde oluşturdukları kurmaca dünyayı isteksizce de olsa yıkmalarına neden olan avukatlardan biri de bendim.Bunların hepsi bir mahkumiyet kararı almak adına yapılır.Ama ne olursa olsun ,beni yeterlilik duruşmasının bir çocuğu travmaya sokmaya tek başına yetmeyeceğine inandıramazsınız.Ben o duruşmayı kazansam bile kürsüdeki çocuğun hiçbir şey kaybetmediğine beni inandıramazsınız.
  • İktidar mensupları "Yeni Türkiye" dedikleri yapıya "yeni bir tarih" yazıyorlar. Son yıllarda Türkiye'de Atatürk karşıtlığının adeta "resmi ideoloji" haline geldiğini üzülerek görüyoruz. " Tarihle Yüzleşme" adı altında Atatürk'e, İnönü'ye, erken Cumhuriyet dönemine yönelik saldırılar artarak devam ediyor.
  • "Bir insanın ölümle yüzleşme şeklinin büyük ölçüde anne ve babasının ortaya koyduğu örnekle belirlendiğini hep hissetmişimdir. Anababaların çocuklarına verebilecekleri son armağan, örnek olmak suretiyle, onlara ölümü vakarla karşılamayı öğretmektir."