• 173 syf.
    Dahi Diktatör'ü, Celal Hoca'dan Atatürk hakkında kısa ama gayet doyurucu bir kitap diye tanımlayabilirim. Celal Hoca'nın konuşmalarına aşina iseniz kitaptaki birçok kısmı okurken bunu dinlemistim diyebilirsiniz. Ayrıca okurken benim gözümün önüne Celal Hoca'nın konuşma tarzi, olayları anlatışı, tonlamalari geldi ve bu çok güzel bir durum oldu.

    Celal Hoca ülkemizin halihazirda yetiştirdiği dünya çapında bir bilim adamı ve aynı zamanda aydını. Ara ara sivri çıkışları, toplumda infial yaratan demeçleri olduğu için 'aydin' kısmında herkes hemfikir olmayabilir. Ancak bence aydın bir insan. Çünkü, her söylemine katilmamakla beraber ben bir aydindan, toplumunu rahatsız etmesini beklerim. Toplumunda, yönetiminde ve ülkede gördüğü eksiklikleri, yanlışlıklari korkmadan olduğu gibi dile getirmesini beklerim. Bu konuyu burada bitirip kitaba geçmek istiyorum.

    Kısa süre önce Nutuk'u okumuştum. Onun üzerine bu kitabı okumam yerinde olmuş. Çünkü Celal Hoca, Atatürk yöntemini anlatmak için sık sık Nutuk'a atıfta bulunmuş ve Nutuk'tan örnekler vermiş. Atatürk'ün yönteminin, eleştirel akılcılik olduğunu söyleyen yazar, bunu Nutuk'tan örneklerle ifade etmiş. Mesela, Atatürk'ün Samsun'a çıkışında ülkenin halini ve sorunları ortaya koyuşu, bu sorunlara dair çeşitli çevrelerden öne sürülen çözüm önerilerini sıralaması ve bunların neden mantıksız ve işlevsiz olduğunu açıklamasi, nihayetinde kendi çözüm önerisini ortaya koyup açıklaması... Nutuk'u okurken bu husus benim de dikkatimi çekmişti. Bu kitabı da okuyunca daha iyi idrak etmiş ve emin olmuş oldum. Atatürk, Nutku boyunca eleştirel akılcılığı uyguluyor.

    "Eleştirel akılcılık, sorun çözmek için varsayım önermek ve önerilen varsayımları gözlem raporlarıyla kontrol ederek, gözlemle çelişenleri, bir diğer deyişle “yanlışlanmış” olanları elemek olarak ifade edilebilir."

    Kitabın adı neden Dahi Diktatör diye soruyor olabilirsiniz. Bunun sebebini kitabı okuduğunuzda çok daha iyi anlayabilecek olmanizla beraber ben bir iki cümleyle bunu açıklamak istiyorum. Bir kere perişan ve felaket halde bir Anadolu ve son derece cahil bırakılmış, sefil halde Anadolu insanı var. Bu konuda Ahmet Haşim'in mektubuna atıf yapar Celal Hoca. Bu mektubu okuduğumuzda Anadolu'nun ne halde olduğunu çok iyi anlayabiliyoruz. Atatürk'ün elinde böyle bir ülke ve üzerinde böyle bir halk var. Şimdi kimi insanlar iyi niyetle veya kötü niyetle Atatürk dikta uyguladı, demokrasi getirmedi gibisinden şeyler söylüyorlar. Lakin demokrasiyi hangi insanlarla yapacaksın? O devrin cahil, sefil bırakılmış halkıyla mi? Bunlari küçümsemek için söylemiyorum. Peki arkadaşlarına karşı tutumu, onları dinlese daha iyi olurdu, diye düşünecek olabilirsiniz. Bu önceki tezden daha mantikli. Lakin Atatürk daha Samsun'a ayak basarken aklında Milli egemenliği düşünürken, halifeligi, saltanatı bitirmisken arkadaşları halen durumun farkında değiller; halifelik ve saltanat gibi artık devri kapanmış, köhne yapılarda takılıp kalmışlar. Atatürk, her zaman arkadaşlarından bir, iki ve bunu baya ilertebilecegimiz bir sayıda adım kadar öndedir. Arkadaşlarının çoğu hala Osmanlılik ile yeni devir arasında kalmışken Atatürk yeni devre çoktan geçmiştir. Bu manzara olağanüstü bir devrin manzarasıdir. Bu sebepten ötürü, şimdi 2019 senesinde sıcak koltuklarimizda oturup, türlü zorluklar geçirip şu anki seviyeye gelmiş demokrasinin o zorlu aşamalarıni es geçip yani o devrin şartlarını göz önünde bulundurmayip 2019 şartlarına hapsolarak o devri değerlendirip, "Ya Atatürk de hiç demokrat değilmiş, bir şekilde kendi fikirlerini dikta etmiş ve nihayetinde hep onun dediği olmuş." diye eleştirmek hakkınız olmakla beraber abesle iştigal etmektir aynı zamanda.

    Evet, Atatürk fikirlerini uygulamayı büyük ölçüde basarabilmis ancak bunu insanlari ikna ederek yapmıştır. Meclis'i de ikna etmiş ve halkı da... Her zaman bir uygulamanın altında Meclis'in imzasının olmasını istemiştir. O da biliyor ki sadece kendi imzasiyla yapılirsa kendisinden kısa süre sonra bu inkilaplar devre dışı kalacak, kalıcılık saglanamayacaktir. Celal Hoca, diktatör kavramı ile zorba kavramının birbirine karistirildigini söylüyor ve tarihten de Atatürk'ün durumuna benzer Kral veya yöneticileri örnek gösteriyor.

    Bu noktada tekrar Atatürk'ün yönteminde çok önemli bir noktaya kısaca değinmek istiyorum: Yöntemin temel prensibi her zaman yeniliğe açık olmak ki bir keresinde "Bizim partimizin doktrini yoktur." diyerek bunu çok iyi ortaya koymuştur. Ayrıca yaptığı hatada diretmemesi ve hatasını kabul edip bundan vazgeçilmesi yönteminin en önemli halkalarindan birisidir. Nitekim eleştirel akılcılik ve bilimsel yöntem bunu gerektirir. "Hayatta en hakiki mürşid ilimdir, fendir." diyen bir liderden de bu beklenirdi.

    Yine toplumumuzda ara ara duymakta olduğumuz bir duruma değinerek kitapta Celal Hoca'nın vurguladığı bir noktaya değineceğim. Hep duyarız; "Çanakkale Savaşı'i sırasında bulut geldi, yabancı askerleri aldı" şeklinde mucizeleri, melekler indi geldi bize yardım etti (bu en popüler olanıdır her daim, Kıbrıs hareketi için de söylenir) ve imanimizla, inancimizla kazandık... İnsanların savaşmak için imanlari ve inançlarından kuvvet almalarını yadsimiyorum lakin biz ne Çanakkale'de ne Kurtuluş Savaşı'nda meleklerle, mucizlerle veya iman kuvvetiyle falan kazanmadik. Eğer öyleyse Balkan Harbi'nde ve Viyana'dan beri neredeydi bu melekler, bulutlar? Viyana'dan beri Osmanlı vatandaşları imanlarini kaybettiler de mi habire tokatlaniyorduk? Bunlarla kendimizi kandirmayalim. Akıl akıl akıl...

    Atatürk'ün zafer için gösterdiği yol budur: Akıl... Nitekim Celal Hoca'nın bu konuda şu sözleri çok güzeldir:

    "Atatürk bize aklın neler yapabileceğini göstermiştir."

    "Atatürk hâlâ önemli mi bizim için? Çok önemli. Çünkü Atatürk adını sil, yerine akıl yaz, akılsız hiçbir şey yapamazsın, aklın olmadan atacağın her adım seni felakete götürür."

    Sakarya Savaşı sırasında olsun Büyük Taaruzda olsun veya daha gerilere gidelim; Vahdettinle gittiği Almanya'daki tatbikatta, Çanakkale'de veya Birinci Dünya Savaşı öncesi güney hududunda nasıl bir taktik izlenmesini söylediğinde olsun Atatürk göklerden bir haber beklemedi. Aklını kullandı. Olması gereken de budur.

    Celal Hoca'nın önemle değindigi diğer husus Atatürk'ün din konusundaki izlediği yoldur. Atatürk, halkın inandığı dini anlamasini istedi, bunun için Kuran'ı, hadisleri Türkçe'ye çevirtti. Çürümüş ve murid denilen köle yetistiren tekke, zaviye, tarikatlari kapattı. Çünkü insanların insanlara köle olmasını istemedi. İstiyordu ki her insan okusun, düşünsün, sorgulasin ve kendi başına karar verebilsin. Dine dayalı eğitimi noktaladi. Çok da iyi yaptı. Bir ülkenin eğitimi dine dayalı olamaz. Din dediğimiz olgu üzerinde daha ortak kanıya varılmis evrensel bir sonuç yokken bunu alıp eğitimin temeline sokmak insanları rüzgârla uçuşan yapraklar haline getirmektir. Kitaptan bu konuda bir alıntı yapmak istiyorum:

    "Atatürk şunu söylüyor: “Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki, toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim.”

    Bunlar ve bunlardan fazlasını kitapta bulabilirsiniz. Celal Şengör, anlatırken mutlu olan birisi ve biraz da bundan kaynaklı olarak kendisini dinlettirmeyi de okutmayi da başarıyor. Bir oturusta bitirdigim bir kitap oldu. Herkese tavsiye ediyorum.

    Keyifli okumalar.
  • Türk tarafının şehit, yaralı, kayıp ve çeşitli hastalıklardan ölen toplam 251.359 ve düşman tarafın toplam 331.000 kayıpla kapadığı Çanakkale’de, Osmanlı’nın son büyük destanı böylece yaşanmış olur.
  • 548 syf.
    ·25 günde·7/10
    Savaş ve Barış'ı okumak kadar değerlendirmek de önemlidir. Yani akan ırmak kadar, haznemize düşen miktar da önemlidir ve bu miktarı ölçmek gerekir. Tolstoy, bu ırmağı oluştururken işaretlediği damlalar bize düşer mi, düşmez mi bilmiyor! Ama düştü varsaymak istiyorum...

    "Savaş ve Barış" bana göre bir arayıştır, varlık arayışı. Tolstoy kendi hayatından yola çıkarak, yaşanmışlıklarının perdesine varlık manasını yerleştiriyor. Tabii ki bu soyutluk yanında bir de somut olan taraf var, bu somutluk, konuyu da oluşturan savaştır.

    Tolstoy, 1812 Napolyon savaşlarına da katılmış emekli bir yarbayın oğludur. Kendisi de 4 yıl subaylık yapmış. Ancak savaşa ve şiddete olan nefretinden dolayı ordudan ayrılmıştır. Ordudan ayrılıp çiftliğine döndükten sonra "Savaş ve Barış" ı yazmak için düşünmeye başlar ve nihayetinde 1863 yılında romanı yazmaya başlar.

    Anlaşıldığı kadarıyla Tolstoy farklı bir eser ortaya koymak ister. Ancak düşünceleri de net değildir. Kendisi de bu durumu şöyle ifade etmektedir. "Herkesin yazdığı dille yazmamaktan korkuyordum, yazdıklarımın herhangi bir biçime girmeyeceğinden, ne roman ne kısa roman, ne poem (şiirsel metin, destan) ne tarih olmayacağından korkuyordum, 1812 yılının önemli kişilerini tasvir etme zorunluluğunun beni gerçeğin değil, tarihsel belgelerin idaresine sokacağından korkuyordum ve bütün bu korkularla zaman ilerliyor, çalışmamsa olduğu yerde duruyordu, ben de ondan uzaklaşmaya başlıyordum. Şimdi, uzun zaman acı çektikten sonra, bütün bu korkulardan uzaklaşmaya ve bütün bunlardan ne çıkacağından kaygılanmadan ne söylemem gerekiyorsa onu yazmaya ve eserimi herhangi bir sınıfa sokmamaya karar verdim." ve bu karardan sonra ortaya bu eser çıkıyor. Tabii bu arayış kendini her aşamada göstermeye devam eder ki, kitabın ismi de birkaç kez değişir: İlk olarak "Bİn Sekiz Yüz Beş" sonra "İyi Biten Her Şey İyidir" ve son olarak da, "Savaş ve Barış" oluyor... eser 1869 yılında yayımlanır...


    Kitap iki farklı kulvarda ve birbirine paralel şekilde ilerliyor. Birinci kulvar savaş, ikincisi ise Rus burjuva sınıfının kendi aralarında oluşturdukları düzen. Bir tarafta savaşın kaçınılmaz etkileri; askerin savaşa bakışı, komutanın zafer planları, ölüm hissi, aile bireylerinin kayıp acıları, değişen ve değiştirilen hayatlar... diğer taraftan aşk, entrika ve dünyanın şirin yüzü "para" sevgisi ve zevk üzerine kurulmuş hayatlar....ve sonunda bu iki kulvarın tek noktada birleşmesi... Savaş kısmı öyle bir yansıtılmış ki, gerçekten o onları izliyor hissine kapılıyorsunuz. Yani hayal ürününden ziyade yaşanmışlıkları görüyorsunuz. Savaşa katılan askerlerin muharebe anındaki psikolojilerini hep merak ederdim, o konunun burada irdelendiğini gördüm. Savaş bölümü de iki aşamadan oluşuyor birinci aşaması Rusların, Fransa topraklarına ilerleyişi ikinci aşaması ise Napolyon önderliğindeki Fransızların Rus topraklarına saldırısı.

    Çanakkale savaşında da, Anzaklar ve Türk askerleri arasında yaşananlar, savaş isteyen kesim ile savaşan kesimin hep ayrı olduğunu anlıyoruz. Birileri oturur bir yerde planlar yapar ve insanlar birbirini öldürmeye başlar bunun adına da savaş denir. Savaş nerede olursa olsun hep acı getirmiştir. İşte Tolstoy da bunları sorgulamıştır.


    Buraya kadar olan, savaşın somut tarafıydı. Bir de arayış kısmındaki soyut tarafı var ki, bu kısımda yaşamının kendisi Savaştır zaten. Ruhumuz hep bir mücadele içindedir ve bu ölüme kadar devam edecektir yani Barış ancak ölümle gerçekleşir. Savaştaki bir karakterin gökyüzüyle yalnız kalıp, artık dünyanın sesini duymadığında hissettiği o sakinlik hali barışın işaretiydi. Eğer yaşamak savaş, ölmek barış ise varlığımızın anlamı nedir? Neden bir savaşa doğuyoruz. Yani bir Yaratıcı varsa, bu yaratıcı bizi bu savaşın ortasına atmış ve Barışın da ancak kendisine ulaşmakla mümkün olabileceğini göstermiş. Savaşa karşı olmak ve savaşa doğmak, evet, çetin durumlar bunlar. Belki de bundandır, Tolstoy, Savaş ve Barıştan sonra bunalıma girer. Varlık arayışını Hristiyanlık dini ekseninde sürdürür ama anlaşılan o ki orada da istediğini bulamaz. Artık huzur içinde Barışı yani ölümü karşılayacağı bir yer ararken, bir tren istasyonunda ölür...

    Biz de hep yarını ararız ama o yarın hiç olmayacak, bizi yarına bağlayan geceden gideriz...
  • 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Siyasal bağımsızlık, adlî, ekonomik ve malî hayatımızı yok etmeye ve sonucunda yaşama hakkımızı ortadan kaldırmaya yönelmiş <Sevr Antlaşması> bizce YOKTUR!”

    Mustafa Kemal Atatürk (1921 - Atatürk’ün S.D.I1I, s. 16-17)

    *
    Uyarı: *Spoiler olma ihtimali olduğu iddia edilen bilgiler olabilir. Bunu kabul ederek incelemeyi okumaya devam edebilirsiniz...
    *
    ~Mustafa Kemal Atatürk~'ün adının olduğu yerde;
    "spoiler" değil
    olsa olsa "HAKİKAT" vardır! ~
    .
    Murat Ç
    *

    Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığında;
    Sakarya Meydan Muharebeleri ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebeleri kazanılmamış,
    Kocatepe’den meydanlara eğilip bakmamış,
    Sath-ı müdafaa ile düşmanı şaşırtmamış,
    Ordulara “İlk Hedefiniz AKDENİZ, İleri!” taarruz emrini vermemiş,
    İzmir düşman işgalinden kurtulmamış,
    Lozan imzalanmamış,
    Sevr masadan kalkmamış,
    İstanbul emperyalistlerden geri alınmamış,
    Bağımsızlık henüz timsal olunmamış,
    İngilizler ve Yunanlar limanları terk etmemiş,
    Ülke yabancı sömürgesinden kurtulmamış,
    Devrim başarılmamış,
    Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmamış,
    Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılarak Saltanat kaldırılmamış,
    Gümrü antlaşması imzalanmamış,
    Ankara Antlaşması imzalanmamış…


    Var olan durumdan istifade edip konuşmamış, işgal altında ki ülkede; yokluk içindeyken dayatılan sömürgeyi ve köleliği en başından reddetmiştir!

    Sarayın/sultanın yalakası olmamış, TAM BAĞIMSIZ bir ülkenin planını cephede yapmış, Milletin KENDİ kendisini yönetmesini, çalışan KÖYLÜNÜN üretmesini, Bilimin yolunda yeni nesillerin yetişmesini, KADINLARIN özgürlüğe kavuşmasını Anafartalar’da, Conkbayırın’da, Kocatepe’de, Katma’da, Trablusgarb’da aklına koymuştu!

    Sömürge değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir “TÜRKIYA” ifadesini kullandığında, Yunanlılar, Ankara yolundaydı…

    *

    Atatürk Etkisi;

    İFLASA ve İŞGALE karşı DİRENİŞİ ve KURTULUŞU yaratan etkidir!

    Atatürk Etkisini anlayabilmek için Cumhuriyet öncesi dönemi, Cumhuriyet mücadelesini, Cumhuriyet’in kurulduktan sonraki evresini iyi bilmek gerekir.

    Dünü anlamadan, bugünü anlamanın bir yolu yoktur. Cumhuriyet tarihini yalanlarla karalamak isteyenlere karşı, belgeli tarih okuyup, iftiralara cevap verebilmek, asla geri adım atmamak "Boynumuzun" borcudur!

    *

    Sürekli bir kıyas yapma eğilimi içinde olan her bireye sormakta fayda vardır;

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını vermek için toprağı kendi kanıyla sulamaya hazırken diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, savaştığı cephelerde, ulaşabildiği tüm kurumları telgraf yağmuruna tutarken ve uyarırken diğerleri ne yapıyordu?
    Peki Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’u ülkenin bağımsızlık planı olarak görürken, diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, ordu idaresinin Alman komutanlardan acilen alınması için telgraf üstüne telgraf yazarken, üst makamların rütbelileri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, tüm olumsuzluklara rağmen oradan oraya sürülürken, onu kendi hırsları uğruna harcamayı seçenler ne yapıyordu?

    Kimse kusura bakmasın, aynı dönem içinden Mustafa Kemal tüm özellikleriyle bütün kurmaylardan, devlet yetkililerinden, tüm düşünce ve fikirlerden ayrılıyor ve sıyrılıyorsa, bu onun karakterinden, ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyordur. Diğerlerinin de ileriyi göremeyen, dönemin içinde yabancılara bel bağlamasından kaynaklanıyordur.

    Bir Yarbay düşünün Çanakkale’yi ilk başta kıyıdan savunmak gerektiğini söylüyor ve düşmanın çıkarma yapacağı yeri harita da çiziyor. Bir General düşünün ki bu savunma hattını gereksiz görüp, geriye çekiyor.

    Bu Yarbay; Mustafa Kemal iken, General ise; Alman Liman von Sanders’tir.

    Yarbay Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te Albaylığa terfi ettirilirken, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığına getiriliyor.

    Bu durum neden önemlidir? Mustafa Kemal’in savunma hattı ilk başta uygulansaydı, düşmanın kıyıya çıkması engellenecek ve binlerce verilen kayıp önlenecekti. Bu plan uygulanmadığı için, binlerce şehit kanı toprağı sulamıştır. Bunun sorumlusu orduyu Alman Generallere teslim edenlerdedir. Almanların tek amacı, İngilizleri Çanakkale de daha fazla tutmak, kendi çarpıştıkları cephelerde savaşı kazanmaktır. Bizim erlerimiz, bir yabancının elinde oyuncak olmuştur. Kendi menfaatleri için kullanılmıştır… Bunu hala anlayamadınız mı? Bunu anlamamakta hala zorlanıyor ve tarihe yumuşak bir bakış atmak niyetinde misiniz? Bir karar, binlerce insanın boşuna ölmesine sebebiyet vermiştir, o yüzden geri dönüp baktığımızda, hata yapmıştır diyerek geçiştiremeyeceğimiz konularla doludur tarih!

    Bu çarpık düzenin biraz öncesine gidelim… Değinmeden olmaz, kısaca II. Abdülhamit Han’ı ziyaret edelim.

    *

    II. ABDÜLHAMİT

    Zor bir dönemde tahta geçti,
    Operadan hoşlanırdı,
    Polisiye kitapları severdi,
    Fransızca bilirdi,
    Döneminde imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile;
    Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Kağızman Ruslara,
    Kotur Kazası ve civarı İran’a,
    Bosna Hersek, Avusturya’ya bırakıldı,
    Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu,
    Kıbrıs ve Mısır kaybedildi,
    Ondan önce 1854’te ilk dış borç alındı,
    1881’de Duyunu Umumiye idaresi kuruldu,
    İflas eden ekonomi için milyonlarca borç alındı,
    Yüksek faizle geri ödemeler yapılmaya çalışıldı,
    Köylü vergiye bağlandı,
    Döneminde 13 dış borç anlaşması yapıldı,
    Borçlar millete için değil,
    Yeni saray yapımında zevk için kullanıldı,
    Galata bankerlerine borçlanıldı,
    Saray yabancı elçiler tarafından kontrol altındaydı,
    Ordu Haliç’te çürütüldü,
    Suikast korkusuna herkesten şüpheleniyordu,
    Hatalı kararlar ile topraklar kaybedildi,
    Bazı topraklar masa başında kaybedildi,
    Baskı rejimi kurdu,
    Basın susturuldu,
    Sansür uygulandı,
    Devrimler, suikast, grev, cumhuriyet, vatan, millet gibi (…) sözcükler basında yasaklandı,
    TRT dizilerinde ki gibi değil,
    Gerçekte milyonlarca metrekare Osmanlı toprağı, onun döneminde kaybedildi,
    1908’de tahttan indirildi,
    II. Abdülhamit dönemi sona erdi…

    1905’te kendisine suikast düzenlendi,
    Belçikalı Edward Jorris yakalandı,
    İdama mahkum edildi,
    Yabancı baskısına dayanamayan II.Abdülhamit,
    Günümüzde PAPAZ’ı salanlar gibi dik duramayıp,
    Jorris’i güle oynaya gönderdi.

    Ne demiştik, dünü bilmeden, bugünü anlayamazsınız!

    Hafiyeler zamanıydı,
    II. Abdülhamit baskıyı artırmıştı,
    Her yerde sarayın/sultanın hafiyeleri vardı,
    Kitaplar yasaklıydı,
    Yayın yapmak suçtu,
    Mustafa Kemal öğrenciyken suçlamalarla karşı karşıya kaldı,
    Hapse atıldı,
    Suçlamalar kanıtlanamadı,
    Birkaç ay tutuklu kaldı,
    Dışarı çıktığında ise sürülecekti,
    Görev Yeri: Suriye olacaktı…

    Sürgün onun kaderi olacak,
    Vatan savunmasından ve Bağımsızlıktan geri adım atmayacaktı!

    *

    *** KUT’ÜL AMARE ve KATMA ZAFERİ ***

    Şimdi Kut’ül Amare Zaferine bir göz atacağız, KATMA zaferi ile karşılaştırıp, milli bayramlarımızı kutlamamak için, alternatif kutlamalar çıkaranların, neyi kutladığını anlayacağız.

    Halil (Kut) Paşa İngilizlere karşı parlak bir zafer kazandı.
    Üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kut’ül Amare doğru hamleler ve sabır soncunda İngilizlerin eline bırakılmadı. Irak topraklarında kazanılan bu zafer, günlerce kutlandı ve dillerden düşmedi. İngilizler, teslim oldu olmasına da bunu unuttu mu?

    Enver Paşamızın(!) hamleleri sayesinde, Halil Paşa’nın himayesinde ki ordunun yarısını, İran’a gönderdi. Türk gücü bu hamleden sonra zayıfladı. İngilizler bu durumu değerlendirmek için tüm imkanlarını seferber ederken, yanlış hamlenin bedelini ödeyeceğinden habersiz olarak Enver Paşa zafer sarhoşuydu. Bütünü görememek sorunu yaşıyordu.

    11 ay sonra İngilizler 22 Şubat 1917’de Kut’ül Amare’yi ele geçirdi. 11 Mart 1917’de de Bağdat’ı aldılar.

    Bu kaybın en baş sorumlusu Enver Paşa'dır.

    Şimdi bu konuyu neden anlattım? Kut’ül Amare ile ilgili bir çok yayın yapılıyor ve kitap basılıyor. Zafer güzel bir şeydir, kutlanır, hatırlanır, kahramanlıklar anılır, hep birlikte analım. Yalnız; 11 Ay sonra kaybedildiği neden hatırlatılmaz?

    Eğer bu gerçekten zaferse, neden bu bölge sınırımızda değil? Devamlılığı olmayan bir zafer, zafer midir?

    Gazi Paşa şöyle der;

    “Hiçbir zafer gaye değildir, zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için en belli başlı vasıtadır.”

    Peki Kut zaferi, ne işe yaramıştır? 11 Ay sonra kaybedilmiştir. Anlık olarak kazanılan, daha sonra kaybedilen yeri, milli bayramlara alternatif diye ortaya çıkartmak neyin göz boyamasıdır? Zaferi anlatanlar, Halil Kut Paşamızın ve şehitlerin ve gazilerin haklarına tecavüz etmiyorlar mı? Onları kullanmıyorlar mı? Durum ortadadır ve menfaat uğruna kullanılmaktadır. Siyasete alet edilmiştir.

    *** Mustafa Kemal ve KATMA Zaferi ***

    Atatürk, Katma Zaferini anlatırken “Türk süngüleriyle sınır çizdim” diyor ve bunu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türkiye’nin milli sınırlarını belirlemek için ben Türk süngülerinin çizdiği bu hattı ileri sürdüm” diyecekti.

    Katma Zaferi ile ilgili Fahrettin Altay Paşa;
    Yıldırım Orduları dağıldı. Ordu Komutanı Liman Von Sanders kaçtı. Cevat ve Mersinli Cemal Paşalar da ordu komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakıp gittiler. Mustafa Kemal'in bu koşullarda “istila ordusunu” Halep civarında durdurması “hayrete şayan bir olaydır.” diyecekti.

    30 Ekim 1918’de Osmanlı Mondros ile teslim olurken, Mustafa Kemal teslim olmayacaktı, o hiçbir zaman teslim olmadı. I. Dünya Savaşı’nın son muharebesini o kazandı. Son milli sınırları SÜNGÜLER ile çizdi.

    “Türk Ordusu'nun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetleri, 26 Ekim 1918'de saldırdılar. Ancak hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar, yenilip geri çekildiler. Atatürk, çok güçlü bir İngiliz atlı tümenini geri püskürterek I. Dünya Savaşı'nın son muharebesini kazandı. Böylece 19 Eylül 1918'de Yafa'nın kuzeyinde başlayan İngiliz saldırısını, 500 km'yi aşan bir ilerlemeden sonra, 26 Ekim 1918'de Katma bölgesinde; İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telrifat çizgisinde durdurdu. İki gün sonra Antakya'yı da kontrol etti.”
    (ATASE, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi, C.4, Kısım 2, s. 728 vd)

    Şimdi Kut ile Katma Zaferini neden anlattığımı anlamışsınızdır. Tarihimizi karşılaştırıp küçültmek ya da büyütmek gayesi değildir, tarihi yanlış anlatıp, insanları kutuplaştıranlara karşı bir cevaptır. Kronik kitap bu konularda çok başarılı, gündemi kaçırmıyor hemen kitap basıyor. Maşallah diyelim onlara…

    *

    *** YIKILIŞ VE KURTULUŞ ***

    Muazzez İlmiye Çığ , Atatürk Ve Sumerliler kitabında der ki;

    Türkiye'de Atatürk Devrimi'yle birlikte tam üç devrim birden yaptık.
    1- Rönesans,
    2- Sanayi Devrimi,
    3- Fransız Devrimi. #37051398

    Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke kurma uğraşına girişirken, aynı dönemlerde Faşizm ve Bolşevizm dalgaları yayılıyordu. Hepsine set çekti ve bu topraklara özgü modernleşme atılımları ile, tam bağımsız, üreten bir Cumhuriyet kurdu.

    Mustafa Kemal’i anlamak, az zamanda yaptığı ÇOK ve BÜYÜK işleri bilmekten geçer.
    Mustafa Kemal’i anlamak, bir kitapla olmaz, Cumhuriyet döneminin öncesini ve sonrasını da anlamak gerekir,
    Mustafa Kemal’i anlamak, İZİNDEYİZ demekle de olmaz; hem de hiç olmaz, Fikirlerinin etrafında beyin fırtınası yaparak daha da büyütmek gerekir,

    Mustafa Kemal’i anlamak, sadece onu anlamakla da olmaz, en az bu kadroyu da anlamakla olur;
    *Dr. Reşit Galip,
    *Mahmut Esat Bozkurt,
    *Şükrü Saracoğlu,
    *Salih Bozok,
    *Albay Nazım,
    *Yarbay Mahmut,
    *Ali Kemal Efendi,
    *Rifat Börekçi,
    *Mazhar Müfit Kansu,
    *İbrahim Ethem Akıncı,
    *Asker Saime,
    *Eribe,
    *Türkan Baştuğ,
    *Mustafa Necati,
    *Vasıf Çınar,
    *Hasan Ali Yücel,
    *Ruşen Eşref Ünaydın,
    *Yunus Nadi,
    *Falih Rıfkı Atay ve niceleri…

    Mustafa Kemal fikir adamı idi, tek başına hiçbir şey yapmamıştır. Arkasında dev bir kadro vardır. Onu yalnızlaştıran aslında, bu isimleri saklayanlardır. Bilmenizi istemiyorlar, neler yapıldığını anlamanızı istemiyorlar, Cumhuriyet’in nasıl yokluk içinde kurulduğunu bilmenizi istemiyorlar, kısaca anlatarak bir günde kurulmuş hissi veriyorlar…

    Atatürk'ün kendisinin kurduğu ve özerk kurumlar olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ne yapmaktadır? Neden Cumhuriyet dönemine ait kitapları tekrar basmamaktadır? Nedeni şu, kendi ayakları üzerinde dursun diye devletten bağımsız kurulan bu kurumlar, 1980'lerden sonra devlet himayesine alındı. Yani iktidara göre yayınlar çıkarmaya, Cumhuriyet döneminin yayınlarını tekrar basmamaya başladı. Türk Tarih Tezi sahaflarda ateş pahası ama TTK bu kitabı inatla tekrar basmıyor, basmak istemiyor!

    Mustafa Kemal’i anlamak için, Cumhuriyet’i anlamak gerekir.

    Ne haldeydik, ne hale geldik sorunu sorduğumuzda, Turgut Özakman şöyle diyor;

    "Kısacası ölüyorduk, dirildik; kulduk, vatandaş olduk; yarı sömürgeydik, tam bağımsızlığa kavuştuk; çağdışıydık, çağı yakaladık; dünyaya kapalı bir toplumduk, dünyaya açıldık; ikinci sınıf bir devlet muamelesi görürken, milletler ailesinin eşit bir üyesi olduk; her yerde ve her düzeyde saygı gördük; uygar dünyanın kamuoyu karşımızdaydı, yanımızda yer aldı; milli ekonomi ve planlı kalkınma dönemini açtık; Batı on yıl tek kuruş kredi vermediği halde, dürüst ve bilinçli bir yönetim sayesinde sanayi dönemini başlattık; birçok fabrika kuruldu; Osmanlı Devleti borca batıktı, bütün borçlarını son kuruşuna kadar ödedik; kıt kanaat geçindik ama tüm yabancı kurumları ve demiryollarını millileştirdik; yeni demiryolları yaparak yurdun batısıyla doğusunu, kuzeyiyle güneyini birleştirdik; sanata, kültüre, spora büyük önem verdik; onurlu, bağımsız bir dış politika izledik; bütün komşularımızla dostça ilişkiler kurduk." #29696994

    Yetmez ama kısa bir özet bile nefeslerimizi kesmeye yetiyor haliyle…

    *

    "Çözümleri, yaşadığımız hayatın içinden çıkardık. Hiçbiri sebepsiz değildir, hepsi hayat kadar güçlü gerekçelere dayanmaktadır."

    Bu söz o kadar büyük anlamlar içeriyor ki, etrafımıza baktığımızda her şeyde bu sözü görebilmemiz mümkün.

    Kahvesine atacak şeker bulamayan Atatürk, 1926 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nı kuracaktı.
    İstikbali Göklerde arayan Atatürk, 1936’da Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kuracaktı,
    Savaşta silah bulamayan Atatürk, 1926’da Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı kuracaktı,
    Kurtuluş Savaşını veren askerlerin halini bilen Atatürk, 1927’de Bünyan Dokuma Fabrikası’nı kuracaktı,

    Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927’de,
    Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928’de,
    İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası 1929’da,
    Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası 1930’da,
    Konya Ereğli ve Bakırköy Bez Fabrikaları 1934’te
    İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası 1934’te,
    Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası 1934’te,
    İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası 1934’te,
    Bursa Merinos Fabrikası 1935’de
    Ankara Çubuk Barajı 1936’da,
    Malatya Sigara Fabrikası 1936’da,
    Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de,
    Divriği Demir Ocakları 1938’de,
    Sivas Çimento Fabrikası 1938’de kurulmuştur.

    Bu fabrikalar neyi ifade etmektedir?

    Batı tarafından sömürülen Osmanlı üretmemiş, tüketmiş, borçlanmış ve sömürge edilmiş, en sonunda fişi çekilmiştir.

    Genç Cumhuriyet ise, kısa vadede borçları kapatmış, yabancı sermayeli şirketleri millileştirmiş, üretmiş ve kalkınmaya başlamıştır.

    Bu fabrikalar, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ifade etmektedir!
    Şehit kanlarının boşa gitmediğini göstermektedir!
    Köylünün, çalışıp millete efendilik etmesini ifade etmektedir!
    Bu fabrikalar DİRENEN bir ülkenin Kaleleridir.

    Atatürk “Her Fabrika Bir Kaledir.” demiştir. Bu sözün haklılık payı o kadar yüksektir ki, bu sözü kavrayamamış olanlar değer bilememiştir.

    Batı 300 yıldır atılım yaparak gelişmiş ve modernleşmiş bir toplum olmasına karşın, Osmanlı bu durumdan çok uzaktı. Genç cumhuriyet 15 yılda yapılan atılımlarla arayı kapatmış, ekonomik alanda yükselme yaşanmış, üniversite reformları ile eğitim çağ atlamış, okuma yazma oranı harf inkılabı ile yükseltilmiş, yetişen öğrencilerimiz yurt dışına eğitimine “KIVILCIM” olarak gönderilmiş, “ALEV” olarak dönmüşlerdir.

    Cumhuriyeti anlamak için, her bir kıvrımı, her bir dokunuşu bilmek gerekir. Hissetmek, ait olmak, paylaşmak ve minnet duymak gerekmektedir.

    Yanında arkadaşları vardı, evet. Nutuk’ta çok önemli bir gerçeği söyler Atatürk;

    “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî yaşamın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet yasalarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikrî ve ruhî yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş, bütün toplumumuza uygulatmak zorunluğunda idim.”
    1927 (Nutuk I, s. 15-16)

    Yavaş yavaş yaptı, Cumhuriyet’i içinde sakladı, soranlara cevap vermedi, ta ki ilan edeceği evreye kadar.

    Üst paragrafta Nutuk’tan yaptığım alıntı çok önemlidir. Yanındaki arkadaşlarının KAVRAYIŞ SINIRINDAN bahsediyor Atatürk. Nasıl ki, bugün "nasıl anlamıyorlar" diyorsak, o gün de anlaşılmıyordu.

    Mustafa Kemal Cumhuriyet derken, Saltanat diyorlardı,
    Mustafa Kemal Özgür Kadın derken, onlar perdeler arasında kadın istiyordu,
    Mustafa Kemal Üretelim derken, onlar borç alalım diyordu,
    Mustafa Kemal Geldikleri Gibi Giderler derken, onlar Amerikan ve İngiliz Mandası diyordu,
    Mustafa Kemal Tam Bağımsızlık derken, onlar yapma etme İzmir’i de mi alacağız diyordu,
    Mustafa Kemal Eğitim derken, onlar medrese diyordu,
    Mustafa Kemal Bilim derken, onlar halife diyordu,
    Mustafa Kemal Modern Türkiye derken, onlar hilafet istiyordu,

    Yanında olan insanlar kısım kısım, fikir fikir ona karşı çıkmıştı. Onları idare etti, dereyi geçmesi gerekiyordu.

    Yaptığı birçok şeyi tabi ki onunla yola çıkanlarla yaptı, ama;
    Birçok yeniliği ve gelişimi de ONLARA RAĞMEN yaptı!

    *

    *** LOZAN ***

    Özellikle LOZAN’ın hala anlaşılamadığını görüyoruz. Bu kitap özelinde bilerek konu etmedim, çünkü LOZAN’a yakışır bir inceleme, LOZAN ile ilgili bir kitapta olmalı.

    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Kuyruk acısının farkındasınız değil mi? Lozan işte böyle bir anlaşmadır. Lozandan önce kaybedilen toprakları ve ada ve adacıkları bilmeyenler ilk önce onları öğrenmeliler. Torun tombalak lafları ağızlarından düşmüyor ama soru sorduğunuzda “sen benim ceddime” diye başlıyorlar. Neyse…

    Mondros, Sevr ve Lozan ile ilgili başka planlarım var, şimdilik affınızı istiyorum.

    *

    Mustafa Kemal Atatürk
    Kuldan birey,
    Ümmetten millet,
    Saltanattan Cumhuriyet yaratmıştır.
    Bugün yapılmak istenen şey,
    Bireyden Kul olması, Milletten ümmet olması, Cumhuriyet Rejiminin Saltanat vari bir rejim halini almasıdır.
    FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR bireyler yetişmesi için bize en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bırakan Atatürk’e karşı, onu anlayan ve fikirlerini kendisine rehber edinen Türkiye Halkı, gerçek anlamda bu saçmalığı yer mi?
    Yiyenlere afiyet olsun, CUMHURİYET evlatları buna izin VERMEZ!
    İçiniz müstereh olsun!

    *

    Kitap içeriğinde olan ama değinmediğim, Hitler ve Mussolini konusunu başka incelemelerde detaylıca anlatıyorum, o yüzden incelemeyi uzatmak istemedim. Hitler ve Mussoli’nin kadınlar hakkında ki görüşlerinden iki alıntı paylaşıp, Özdemir İncenin Cumhuriyet kadınlarımıza sorduğu soruyu, ben de okurlarımıza sormak istiyorum.

    Mussolini;
    "Çalışan kadın, erkeğin işsiz kalmasına neden olmaktadır." #40425413

    Hitler;
    "Nasyonel Sosyalistler, kadınların politik hayatta konumlanmasına yıllarca karşı çıktık, çünkü bize göre bu değersiz olurdu." #30664054

    Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini Etkisi Batılı kadına adeta “cehennem” hayatı yaşatırken aynı dönemde Türkiye’de ATATÜRK Etkisi, Türk kadınını bin yıllık zincirlerden kurtarıp ÖZGÜRLEŞTİRİYORDU.

    O zaman şu soruyu soralım;

    "Ruh ve Kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet'e nasıl karşı olur?" #36123811

    *

    Sinan Meydan ‘ın belgelerle yazdığı kitaplar, birçok kıyıda köşe kalmış konuyu gün yüzüne çıkartıyor. Kendisine yazdığı bütün eserleri için teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’in ilk döneminde Falih Rıfkı Atay vardı, ben ona Atatürk’ün kalemşörü diyorum, bizim dönemimizde ise Sinan Meydan var!

    *

    Ve Unutmadan;

    "Bu toprakların kötü kaderini değiştiren etki;
    Mustafa Kemal Atatürk Etkisidir." #40428206

    Ve son olarak, diyeceğim o ki;

    "Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin
    -eğer cahil veya hain değilse-
    Atatürk'e düşman olması mümkün müdür Allah aşkına?" #28672371

    Sinan Meydan

    *

    İncelemeyi okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu kitabı okumadan önce Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri nı okuyunuz. Atatürk Etkisi, bu kitabın devamıdır.

    10/10

    *

    Kitap içerisinde bulunan kaynakça kitapların bir çoğuna sahibim. Bu kitapların bir kaçını sizler içinde ekliyorum;

    Mustafa Kemal Atatürk - Nutuk ve Atatürk'ün Bütün Eserleri

    Falih Rıfkı Atay - Çankaya

    Cahit Kayra - 1923 - 1950 Devletçilik Altın Yıllar

    İsmail Yavuz - Mustafa Kemal'in Uçakları

    Lord Kinross - Atatürk

    Afet İnan - Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

    Şerafettin Turan - Mustafa Kemal Atatürk-Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik ve Türk Devrim Tarihi (1. Kitap)

    Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)

    İlave olarak;

    Cengiz Özakıncı - Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    Kansu Şarman - Türk Promethe'ler

    Arnold Reisman - Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk'ün Vizyonu

    Murat Bardakçı - Yıkılış ve Kuruluş, Clt

    Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu

    Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi

    (...)
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”
  • 424 syf.
    #okudumbitti
    #kitaptanıtım

    Gülüm & Bir Çanakkale Romanı
    Demet Altınyeleklioğlu
    İNKILAP KİTABEVİ
    Sayfa Sayısı: 424

    Birinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken Anzak Birlikleri, İngilizlere destek olmak için Gelibolu’da karaya çıkar ve kendilerine ait olmayan bir savaşın içinde, kendilerine ait olmayan bir nefreti dışarı vururlar… Anzak Birliklerinde hemşire olarak görev yapan Helen’inse gözlerini zafer hırsı bürümüştür. Ancak savaşın kıyameti içinde, yaralı bir Türk subayını esir olarak hastane çadırına getirdiklerinde, Helen ne kalbine ne de aklına söz geçirebilecektir.

    Mutlu oldum, hüzünlendim, bazı bölümlerde hıçkırıklara boğuldum. Savaşa ya da tarihi gerçeklere değinmeden yalnızca aşkı anlatan ve neredeyse gözlerinizi kapattığınızda hayal edebildiğiniz çok beğendiğim bir roman oldu. Başarılı bir kurgu, sürükleyip götüren bir dil. Okurken hisettiklerimi yazmaya kelimeler yetmiyor. Merakınıza rağmen, sizi kimsenin rahatsız edemeyeceği bir köşeye çekilene kadar okumaya ara vermek istiyorsunuz. Eğer ağlarken yakalanmak istemiyorsanız, son bölümü okuduğunuzda yalnız olduğunuza emin olun.

    https://www.facebook.com/...51282/?ref=bookmarks
    https://zebramo.com/users/323273809
    https://tr.letgo.com/...cf-ae68-907bd57c8ca5
  • 480 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu uzun bir inceleme yazısı olacak çünkü İlber Ortaylı'nın Atatürk hakkında bir kitap yazması beklenen bir durumdu ve ne derece başarilı olduğu üstüne söylenecek çok şey var.Öncelikle tarafını ifrat ya da tefritten yana seçip uç noktalarda yaşayanlar yani kendilerini Cumhuriyetçi ya da Osmanlıcı olarak etiketleyenler bu kitapta aradığı Atatürk'ü bulamayacak çünkü sağ olsun Ilber Ortyalı gerçek bir tarihçi gözüyle fundamentalist davranmayarak çok geniş bir Atatürk portresi çizmiş.Yine de bu kitabı biyografik bir roman olarak değerlendirmek bence zor çünkü daha çok dönemin tarihi bilgileri ışığında aydınlanan bir kitap okudum.Mesela Ortaylı Rus tarihine ve Balkanlara oldukça hakim olduğu ićin sık sık oraları da anlattı ki belki de bazen bu üstünde çok fazlaca durdu.

    Öncelikle şuna cevap vereyim.Kitap okunmalı mı?Muhakkak okunmalı diyorum çünkü Atatürk'ü anlamak için Atatürk'ün kurmay olarak üstünlüğünü kavramak ve dönem şartlarında yaptıklarına hayal edebilmek için bu kitaba ihtiyacımız var.Fakat Yılmaz Özdil'in Atatürk ile ilgili kitabına da başladığım için biyografik roman arayanlara öncelikle o kitabı tavsiye ederim.Bu kitabın genel olarak bakarsak olumlu yönü olaylara tarihçi nesnelliğiyle bakılması ve dönemin şartlarını oldukça iyi aktarmasıdır ki bunu sık sık karşilaştırmalarla yapıyor.Eleştireceğim tek yönüyse bütün Ortaylı kitaplarında aşırı bilgiden doğan daldan dala atlama sorunu.Adam o kadar çok şey biliyor ki bu onun dağınık bir anlatim yapmasına sebep oluyor.


    Kitabı okuyamayacak olanlar için bundan sonra yazdıklarım *spoiler olacaktır o yüzden okumayabilirler fakat okumayacaklar için bazı önemli anekdotları yazmak istiyorum.Birincisi 1881'de doğan Atatürk'ün ömrünün ilk 28 yılı 2.Abdülhamid döneminde geçmiştir ki hakan-ı sabık hakkında Atatürkün söylediği menfi şeyler yoktur.Ikincisi Türk kurmayları yetişme tarzları ve eğitimleri açısından gercekten o dönem için ileri seviyededir,aralarında dil bilenleri çoktur ve Kurtuluş Savaşı'ndan önce Arap çöllerinde Trablus'ta ve Balkanlarda yogun savaş tecrübesi kazanmıslardır.Yani Milli Mücadele bir tesadüfün değil böyle ileri komutanların eseridir.

    Bir diğer önemli husus Latin harflerinin kabulüdür.Bu konuda 2.Abdülhamit'in dahi harflerin okumayı zorlaştırdığına dair değerlendirmesini görmek bemi mutlu etti.Kısacası harf devrimi bazı cahil kafaların dediği gibi bir gecede olmuş olay değildir.19.yy'ın basından itibaren mütala edilen bu konuyu Mustafa Kemal daha Selanikteyken Türkologlarla tartısmaya başlamıştı.Harflerin değişmesi bir gereklilikti,sekiz ünlü harfe sahip bir dil üç ünlüye sahip Osmanlıcayla ifade zorluğu ve karışıklıgı yaşıyordu.Şunu da kitaptan hareketle belirtmem lazım ki Arap harflerinin bırakılmasının kültürun kaybedilmesiyle ilgisi yoktur kaldı ki Latin harflerinin sahibi olan Roma da tarihten yok olalı çok oldu.

    Yine fundamentalist kişiler tarafından son zamanlarda deniyor ki Mustafa Kemal Çanakkale'de yoktu.Bu Türkiye'nin ölümsüz liderini yok etme çabasının ürunüdür zira Kurtuluş Savası'nın önderi olurken Anafartalar kumandanı olarak biliniyordu.1.Dünya Savaşı'nda istese Sofya'da kalabileceği halde özellikle yazısarak "Arkadaslarim ates hattındayken burada kalmam doğru değil." kendini cepheye tayin ettiiştir.Bugün bedelli çıktı diye sevinenlerin Atatürk'ü olumsuz anmaya hakkı yoktur.

    Mustafa Kemal kendi anılarında ve Nutukta Sultan Vahideddin'i uyuşuk,iradesiz olduğu kadar da daima yarı kapalı gözleriyle hilekar entrikalar çevirmeyi seven bir kişi olarak tasvir ediyor.Bazıları çıkıp diyor ki "Vahideddin Atatürk'ü kurtulus Savası'nın lideri yaptı."
    bu da cehaletin bir ürünüdür ki ben öğrencilerimin böyle mesnetsiz düşünmesini istemem.Yahu her şeyden önce Atatürk hakkında idam kararı çıkaran biri nasıl Atatürk'ü destekliyor anlamıs değilim.


    Çok uzadı ama Lozan konusu çok tartışıldığı için Ortaylı'nın kitaptaki görüsünü aktarayım "Lozan ne hezimettir ne de bir zafer şartların elverisliliği ölçüsünde bir uzlaşmadır."
    Kısa kısa
    #Hilafet ruhani değil siyasi bir kurumdur.
    #Cumhur kelimesinin bir rejim anlamında kullanımı Türklerin icadıdır.
    #Cumhuriyet ve Osmanlı bir bütündür sadece devletin adı değişmiştir.
    #Menderes gelmiş Türkçe ezanı kaldırmıs deniliyor oysaki Türkçe ezanın kaldırılması Halk Partisinin teklifidir.Kaldı ki Türkçe ezan da kaldırilmadı sadece cezai takibattan kurtuldu.
    #Atatürk 1.68 boyundadır.Kızdıgında asla küfretmez "inatçi katır"derdi.Çevresindekilere "namazı da kılın resim de yapin"derdi.Kendisi de kur'an okur iyi okunmasını isterdi.