• bir türlü akmıyor zaman
    kaskati donmuş,
    alip askiya asabilir
    bıçakla kesebilirsin.
    hapiste gibiyim.
    hapiste en insafsiz gardiyan :
    zaman.

    iki saat sonra uçak alanındayım.
    beş saat sonar maviliğinde senin.
    beş saat sonra hürriyet.
    bütün dönüşlerin otel odalarina
    heykelini dikmeli uçağı icat edenin.
  • Can Telaşı, ekmek telaşı, hak telaşı. İnsanlar var olduğundan beri süregelen hayat mücadelesi, bu üç temel istekler etrafında şekillenmiştir.
    Farklı coğrafyalarda, farklı ülkelerde, farklı isimlerde vücut bulmuştur bu istekler. Kiminde Che Guera olmuş, kiminde Mandela, kiminde Gandhi, kiminde de roman kahramanında yaşamış İnce Memed gibi.
    İnce Memed son bölümde artık ovaya inmiş hayalindeki portakal bahçeleri arasına küçük bir yuva kurmuş sevdiklerini yanına toplamış mutlu bir hayat sürme telaşına düşmüştür.
    Bir yanı huzur ister. Bir yanı olgunlaşıp gelişmek ister. Bir yanı okuyup yazmak ister. Kasabanın aydın öğretmeni ile ahbap olur okumayı öğrenir. Sorguladığı hayatı daha bir derin sorgulamaya başlar.
    İnce Memed ovaya inse de Ferhat Hoca zenginden alıp fakirlere dağıtan bir eşkıya olarak dağda İnce Memed Namı ile eşkıyalığı sürdürür.
    Ne yazık ki insanı ihtirası, dağda derede ovada her yerde aynıdır. İnce Memed, yeni yerleştiği yerde haksızlıklara sessiz kalamaz. İçindeki isyanı bir gün eyleme döker kasabanın zalimini ortadan kaldırır ve tekrar dağlara çekilir.
    Bir döngüdür yaşanılan bazen zalim kazanır bazen mazlum. Artık Kasabanın ekabir takımı efsaneleşen İnce Memed’i özellikle İnce Memed namı nı ortadan kaldırmak için tüm devlet imkanlarını kullanmak için olmadı iftiraları kullanır ve Jandarma birlikleri ve diğer eşkıyalar İnce Memed’in peşine düşerler. Bir yanda tüm kötüler zalimler birikirken diğer yanda halk, köylüler ve İnce Memedler yani iyiler birikir.
    Sürüp giden bir hayat memat meselesidir. Günümüzde başımızı kaldırıp baktığımızda yaşanılanlarla pekte farklı bir durum yoktur aslında.
    Belki Çukurova köylüleri yok ama şimdi enerji kaynaklarının topraklarında yaşayan gariban halklar vardır. Diğer yanda hegemonya kurmaya çalışan ihtiras sahibi güçler.
    İnce Memed bir dolu düğümlenmemiş hikayelerle sonar erer. Günümüzde yaşanılan sonu belirsiz toplum ilişkileri gibi…
  • Hayatımda yalnızca 1 kitabı bitirdikten sonar hüngür hüngür ağladım. O kitap Beyaz Gemi'dir. Kitapta o çocuğun, o dedenin ve o geyiğin üzüntüsünü taa içimde hissettim. Teşekkürler Aytmatov.
  • Kitabı çok değişik duygularla, kendimi yazarın yerine koyarak okudum. Aklımda sürekli "Ben o durumda olsam ne yapardım?" sorusu vardı. Fakat kitap bittikten sonar anlatılanların tamamına körü körüne inanmayı reddettim. Bence bu kitapta bazı abartılı ve gerçek olmayan bölümler var. Fakat yine de keyifli okumalar:)
  • “Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık ve manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canladıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak ya fazla soğuk ya da fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde, karşıdan uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın. işte ondan sonar mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır diye uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sende gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde bir kaç yüz metre daha yükselen bir bulut. yahut ensene doğru esen bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamı ile aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur. “
  • Merhaba. ben 27 yaşındayım, adım b. evde oturmayayım diye 5 yaşında anaokuluna başladım. evde oyun oynasam ya da doya doya televizyon izlesem ya da en güzeli sabahtan akşama kadar mahallede koştursam da olurdu ama anaokulu diye bir kurum vardı ve ailem oraya yolladı. yine ben 5 yaşında sıkıntıdan okuma yazmayı çözmüştüm ama ilkokul diye bir şey yaratıldığı, beş yıl boyunca çocukları oyalamak için bir bina yapıldığı için oraya gönderildim. ilkokul birinci sınıfı bitirdiğimde basit bir şekilde matematik anlatmayı beceremeyen babam sayesinde iki bilinmeyenli denklem çözebiliyordum. ilkokulun beş yılı boyunca acayip sıkıldım. bu beş yılda defalarca dizimi kanattım, blok fülüt çalmayı öğrendim, bir kere gözümü yardım, kabakulak ve su çiçeği geçirdim, düzgün olmayan yazımı bir türlü düzeltemedim. onun dışında çok sıkıldım. bir de evde ailemin dinden hiç bahsetmemesi fakat okuldaki çocukların sürekli "allah karanlıktaki karıncayı bile görür" demesi yüzünden paranoyak oldum. bir ara babamın düşüncelerimi okuyabildiğini düşünüp yaramazlık yapamıyordum. ha bir de ilkokul beşte harket enerjisinin ısı enerjisine dönüşümünü anlatmak için kaydıraktan kayan ve poposu yanan çocuk örneğini verdiğim için dayak yedim.
    ilkokul dört ve beşinci sınıflarda anadolu lisesi sınavına hazırlandım. çünkü iyi iş bulabilmek için iyi üniversiteye gitmek, iyi üniversiteye gidebilmek için de iyi liseye gitmek gerekiyordu. çocukluğumu ders çalışarak geçirdim. ilkokuldan sonar hazırlık okudum. bak o güzeldi. sonra ortaokul ve lise. bozulmayan sırayla ve aynı kelimelerle selçuklular, osmanlı ve cumhuriyet tarihleri öğrendim. liseden mezun olduğumda ikinci dünya savaşı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi birinci dünya savaşı da benim için bir sırp milliyetçisinin frand ferdinand'ı öldürmesinden ibaretti. bol bol dua ezberledim, saçma sapan matematik problemleri çözdüm, üçgenin iç açılarını ve dış açılarını ezberlemem yetmiyormuş gibi onyedigenin bir dış açısını hesaplayabiliyordum. blok fülüt çalmaya devam ettim. sandıktan takla attım. mercekte kırılan mum ışığının iz düşümünü buldum filan. bunlar hep iyi bir üniversite ve akabinden gelecek iyi iş hayatı, bol para içindi.

    hayatımın en ergen yıllarını ders çalışarak geçirdiğim için manyak bir ergen oldum. çılgın gibi test çözdüm. trigonometri, türev, integral öğrenmeye çalıştım. beceremedim çünkü çok sıkılıyordum. üniversiteyi kazandım. ilerde iyi bir iş bulabilmek için anorganik kimya dersini geçmem gerekiyordu ve bunun için periyodik cetveli ezberledim. sonra sülfürik asitle elimi yaktım. bir keresinde organik kimya laboratuarında astım krizim tuttuğu için profesörden azar işttim. haklıydı, astımım varsa niye bu bölümü okuyordum? ama kimya bölümünde ne okunur, kimya mezunu ne iş yapar bilmeden o bölüme girmiştim işte. zar zor mezun oldum üniversiteden, tca siklusunu ve karbondioksitin molekül orbital şemasını çizmeyi ezberleyerek.

    yaşım 24'ü bulduğundan artık ne iş yapmak istediğimi biliyordum ve yüksek lisansa başladım. genetik bölümünü kazandım, kanser çalışmak için heyecanla okula gittim tezlerin dağıtıldığı gün. maya çalışması verdiler bana. "kanser?" dedim, "maya da iyidir" dediler. yüksek lisansı bıraktım.

    iş aramaya başladım sonra. istanbul'da 1+1 bir ev ve sadece elektrik faturasını karşılamaya yetecek işler teklif ettiler uzunca bir süre. halbuki ben 24 yaşıma kadar iyi bir iş bulabilmek için franz ferdinand'ı, tca siklusunu ezberlemiştim. blok fülüt bile çalmıştım! bari doğalgaz faturamı da ödeyebilseydim!

    bir süre sonra tüm faturalarımı da ödeyebileceğim bir iş buldum. çünkü hak etmiştim bence. en çok sandıktan takla atarken haketmiştim! iki yıl oldu. iki yıldır allahıma çok şükür faturalarımı ödüyorum. iki yıl oldu, iki yıldır mobbing yaşıyorum. iki yıl oldu, iki yılda defalarca hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıktım ofisten. iki yıl oldu, iki yıldır nefret ederek geliyorum işe.

    merhaba, ben b. birkaç ay sonra 28 yaşımı bitirecek ve 29. yılımdan gün almaya başlayacağım. 5 yaşından beri iyi bir iş bulabilmek için saçma sapan işler yapıyorum, ama mutsuzluktan ölüyorum. hem badminton oynamayı öğrendiğim hem de ikinci dil olarak öğrenmeye çalıştığım almanca ile "ich bin acht un zwanzig jahre alt" demeyi becerebildiğim halde hayatımın 2/7'sinde geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek için hayatımın geri kalan 5/7'sinden nefret ediyorum.

    merhaba, intihar edelim mi? #ALINTI