• Bence Metro 2034 o kadar da iyi bir devam kitabı değildi. Beklentilerimi karşılayamadı. Önceki kitaba yapılan göndermeler çok az. Arada bir Artyom’dan bahsediliyor ama bunlar önceki kitabı pek hatırlatmıyor.

    Öncelikle olay örgüsü ilk kitaptan farklı biçimde işlenmiş. Homer, Saşa ve Hunter adlarında üç karakterin çevresinde şekilleniyor her şey. Yazar farklı bir şey denemek istemiş. Siz Homer’la ilgili bir bölümü okurken kitap bir anda Saşa’ya dönüyor. Bu, anlatıma renk katmış diyebilirim. Tabi bazen en heyecanlı yerinde olması can sıkıcı olabiliyor. Yazarın kitaba aşkı katmak istemesini ise yersiz buldum. Saşa karakterinin ergen ergen hareketleri var. Bazı bölümler aklıma başrole yakışıklı adam-güzel kız çifti seçen dizileri getirdi.

    Mekan betimlemelerini de ilk kitaptaki kadar iyi bulmadım. İlk kitap Moskova’nın tarihi yerlerine götürüyordu bizi. Metro 2034 ise mekana değil, daha çok olaylara önem vermiş gibi duruyor.

    Karakterlere gelecek olursak, hiçbiri bende iz bırakmayı başaramadı. Yaşadıkları duygular çok basık kalmış. Üzüldüklerini, korktuklarını, sevindiklerini hissedemedim. Birkaçı hariç kişiliklerinin derinine inilmiyor. Çok fazla karakter yok. İlk kitapta her istasyonda biriyle tanışıyorduk.

    Bu kitap daha tekdüze ilerliyor. 200 sayfa okuduktan sonra “şimdiye kadar ne oldu?” diye düşündüğünüzde pek bir şey bulamayabilirsiniz. Buna rağmen son 100 sayfada olaylar alevleniyor. Sonu güzeldi.

    Kitap genel olarak 2033 ve 2035 arasında köprü oluşturmak için yazılmış gibi. Dolu dolu olduğunu hissedemedim. Bazı yerlerde klişe bir film izlediğimi sandım. Sonlara doğru olan diyaloglar izlediğim filmleri hatırlattı. Klasik dünyayı kurtarma zırvaları işte :D Her neyse, yine de metro dünyasına tekrar girmek güzeldi.
  • "Günümüzde insanların, dolayısı ile bu kitabı okuyanların çoğunun bir şeyi 'kendi kendilerine nasıl yapabileceklerini' gösteren bir reçete verilmesini beklemeleri,sorunu daha da güçleştirmektedir.inceledigimiz konu açısından bu ,sevmenin öğretilmesi demektir. Son bölümü böyle bir beklentiyle açanlar korkarım çok büyük bir umut kırıklığına uğrayacaklardir."
    Yazarın da belirttiği gibi çok büyük umut kırıklığına uğradım. Kitabı büyük bir hevesle aldım ve okumaya başladım. Her sayfayı ite-kaka götürdüm. Bir umut sonlara doğru belki bir kaç güzel tespit bulurum diye ama ne yazik ki olmadi.
    Kitabı okurken kendimi felsefe okuyan ve hocanın ödev olarak okunması zorunlu kılınmış bir kitap okuyor hissine kapıldım.
    Okunmali mi? Bence hayır. Çünkü sevgi kültürden kültüre , kişiden kişiye değişen göreceli bir kavramdir. Ve bence herhangi bir kitaptan ögrenilemez. Hayat tecrübeleri ile öğrenilir. Ama bazı insanlar bunu hiçbir zaman öğrenemez ve bu insanlar için üzülmekten başka birşey gelmez elden...
  • Yeni Hayat isimli gizemli bir yazar tarafından yazılmış kitap okuyan gençlerin hayatını tümden değiştirir. Hikaye bununla başlayıp sonra İTÜ Mühendislik Fakültesi koridorlarında ilerleyen üçlü bir aşk hikayesiyle devam eder. Kitabı bu şekilde anlatmaya başlayınca klişelerle dolu olduğunu düşüneceksiniz ama karşımızda zekasıyla okurla dalga geçen bir yazar var.

    Hikaye, Zeki Demirkubuz'un Masumiyet ve Kader filmlerindekine benzer. Kaybolan genç bir adam, ona aşık kız ve umutsuzca kızın peşinde sürüklenen aynı okuldan yirmi iki yaşında başka bir genç adam. Yeni bir hayat hayaliyle ve aşkla otobüsler, terminaller,kentler, kasabalar, köyler arasında savrulan iki yaşam. Ve yollarda görülen bir sürü kaza, ölen insanlar, ölenin kimliğini alıp yerine geçmelerle dolu bir serüven.

    Kitap tüm akıcı anlatımına rağmen bir süre sonra öyle bir kısır döngüye giriyor ki yüz ellinci sayfalar civarında elinizden atıp kurtulmak istiyorsunuz. Ama yine de hem yazarın anlatımından hem de hikayenin yaktığı ışıktan dolayı devam ediyorsunuz. Sonra iki yüzüncü sayfalara gelince beklenmedik klişeden uzak bir final, içinizden yazara övgüler düzmek gelirken bir bakmışsınız aslında o final final değilmiş. Yazarımız okurla dalga geçmiş, meğerse -assolist olduğundan- kitap kendince "bis" yapacakmış. Bir yetmiş sayfa da ikinci finali okursunuz ve kafanızda bir sürü soruyla kitap bitmiştir.

    Roman bir sürü alt metin içeriyor ve Gabriel Garcia Marquez'in öncülük ettiği "Büyülü Gerçekçilik" tarzında yazılmış. Bundan dolayı kitabın belli bölümlerinde gerçekle hayali karıştırıyorsunuz. Bunun dışında kitap çok sayıda alt metin içeriyor. Eğer bunlara hakimseniz sizin için içerik birdenbire zenginleşebilir ve bağlantıları çok rahat kurabilirsiniz. Örnek olarak kitabın anlatıcısı yirmi iki yaşında ve Orhan Pamuk'ta ilk romanına tüm hayatını komple değiştirerek yirmi iki yaşından itibaren başladı. Kitap 1992-1994 yılları arasında yazılmış ve Sivas Katliamı 1993 yılında yaşandı. Kitabın ortalarında isim ve yer belirtilmese de -bence- Sivas Katliamı'na bir atıf vardı. Buna benzer çokça çözülmeyi bekleyen şifreler bulunmakta. Aslında baktığınızda tüm düğümler ilk finale doğru çözülürken yazarın zekası ve alaycılığı sebebiyle sonlara doğru bambaşka bir düğümle karşı karşıyasınız.

    Son derece farklı, aklı zorlayıcı ve özellikle Orhan Pamuk'un hayal dünyasına adım atmak için güzel bir başlangıç kitabı. Fakat kitabın belli bir bölümünde yer alan kısır döngüsel ve durağan anlatım, tam bitti derken yine yeniden bir son anlatım gibi nedenlerle romana çok ısınamadım. Farklı anlatım seven ve aklını zorlamaktan hoşlanan okurlar için mutlaka okunması gereken kitaplardan birisi.
  • Peki kim sevmeli? Peki kime inanmalı?
    Kim bize ihanet etmeyecektir tek?
    Kim ölçer bütün işleri, bütün konuşmaları
    Hizmet severce bizim arşınımıza göre?
    Kim bizim hakkımızda kara çalmalar ekmez?
    Kim bizim özenlice titrer üzerimize?
    Kim için felaket değildir bizim ayıbımız?
    Kim hiç bir zaman bıkmaz usanmaz?
    Bir görüntünün, ey,telaşlı arayıcısı,
    Harcamadan boş yere emeklerinizi,
    Seviniz siz kendi kendinizi,
    Şiirlerimin benim saygıdeğer okuyucusu!

    İncelemeye kitapta en beğendiğim alıntıyla başlamak istedim. Seviniz siz kendinizi diyor yazar okurlarına, kendimizi sevmekle başlayalım hayattaki sayısızca duygu karmaşasına. Niye böyle başladım niye böyle yazıyorum aslında kitabın da tam da bana hissettirdiği karmaşık bir sürü duygunun kafamda bir yere oturtmam dan dolayı olabilir hem etkilendiğimi biliyorum hemde bazen okurken ne oluyor dediğim yerler oldu yine de karmaşık olsa da Yevgeni Onegin anlatılmaya değer çok iyi bir eser.

    Toplumsal sorunlar hayatımızın her an anında var hem de sanki gittikçe daha acımasız bir tablo haline geliyor. işte Puşkin de kendi Rus toplumun her kesimine ama özellikle yüksek toplumun soylularıyla büyük çekişmede olduğu bazen özellikle sağlam eleştirileri olan eser koymuş ortaya.Okuyunca anlıyorsun kibrin, kendini beğenmişliğin, paranın tükettiği bütün insanın duyguların önüne nasıl geçtiğini görüyor insan. Mesela modanın insana kendi orjinalliğini kaybettirdiği yani herkesin her şeyi aynı oluyor ve dönemin, zamanın ya da toplumun kurbanı olması işte tam da bu noktada kahramanımız Onegin de tüm bu sahtelikten kurtulmak isterken başlıyor kitap.

    Kitabın genel kurgusuna bakacak olursak Onegin-Tatyana Lenski-Olga etrafından gelişen hayatın içinde aşkın ve duygularının çatışması şeklinde dönüyor kitap. tabiki olaylar daha çok baş kahramanımız Onegin etfafında gelişiyor. Başta Tatyana nın kendisini olan aşkını özgürlüğüne ve huzuruna engel olduğunu düşünüyor. Çünkü herkesten bu sahte yemeklerden, davetlerden, zenginliklerden uzaklaşıp yani kısacası toplumun yüksek kesiminde kendini uzak tutmuştu tabi istediği gibi olmuyor hiç bir şey ve kitabın sonlarında küçümsediği Tatyana ya aşık olması gibi gibi bir sürü durumlar gelişiyor bunların hepsi girmek istemiyorum okuyuncan daha çok keyfine varmanız için:)

    Kim için felaket değildir bizim ayıbımız? İşte gerçekten çok güzel bir soru var mı hayatımızda bütün kusurlarımızla bizi alabilecek bizim yanımızda olacak, eleştirdiklerimizi biz ne kadar yapmıyoruz hayattın içinde o kadar çok karakterimiz var ki artık şaşkınlık bile bu zaman için kavramını yetirmiş durumda o kadar çok tükettik ki iki yüzlülüğe doymayan bir devrin karamanlarıyız hepimiz....

    Yevgeni Onegin de yazarın şiir-roman şeklinde yazdığı kendi dönemin toplumsal ve halkın her kesimden eleştiriler gördüğümüz çok güzek bir kitap. Başta da dediğim gibi bazen anlamadığım anlar oldu bence ama özellikle sonlara doğru çok keyif aldığım bir kitap oldu herkese tavsiye ederim:)

    Keyifli okumalar
  • Evet katiller çetesinin ikinci kitabı olan izabelide okudum bitti.

    Güzel bi kitaptı. Sonlara doğru daha çok heyecanlandırdı kitap beni. İyidi, güzeldide, aman aman heyecanlandırmadı kitap beni. Ama kesiniklikle okunulmicak kötü bir kitap değildi.

    Serinin ikinci Kitabında sarainin değişim yolculuğunu dinliyoruz. Victor tarafınan eğitilen sarai, intikamınıda alıyor.ve ilk kasıtlı cinayetinide işliyor. Evet belki ilk cinayeti değil bu sarainin ama ilk kasıtlı olarak işlediği, zevk aldığı bir cinayetti. Ve bu böylede devam ediyor.

    Sarainin geçtiği güven testi ise beni en çok şaşırtan, heyecanladıran kısımdı.

    Victor ve sarai arasındaki yakınlaşma çok güzeldi. Victorun içindeki duygular daha çok açığa çıkıyor bu kitapda.

    Katiller serisi kitaplarını bitirmeyi düşünüyorum ben. Ve serinin üçüncü kitabına başlmayı düşünüyorum en kısa zamanda.
  • Oyunun gücü kitabı, oyunun insanın hayatında ki önemini ve etkilerini yaşanmış örneklerle beraber anlatan bir kitaptır. Gerek okul öncesi olsun, gerek okul sonrası olsun hatta okuldan da sonra olsun hayatımızı eğlenceli ve bir o kadar da eğitici hale getiren oyunları belki hiç bakmadığımız veya önemsemediğimiz bir açıdan bakarak anlatıyor.Aslında oyunun gücünün ne kadar önemli ve büyük bir etken olduğunu günümüz çocuklarının dışarı çıkıp çok az oyun oynaması onun yerine bilgisayar ya da tabletlere bağımlı olmasından anlayabiliz. Tabi yazar bura da bilgisayar kullanılmasın demiyor hatta bir nokta da destekliyor da fakat özellikle çocukların sosyalleşmek, fiziki olarak gelişmek, tecrübe ve deneyim sağlayabilmesi için bol bol dışarı çıkıp oyun oynamasını tavsiye ediyor.Bilgisayar oyunu oynayacaksa da çok kısıtlı bir zamanda yaşına uygun veli gözetiminde olmasını tavsiye ediyor. Küçük çocukların kendi hayallerine göre oynayabildikleri özgür oyunların olmasını tavsiye ediyor ve eğer futbol, basketbol gibi kurallarının çok sabit olduğu kurslara gönderirsek çocukların hayal etme yetilerinin azalacağına ve oyunun bir eğlenceden çıkacağından hatta çocuk başarısız olursa başarısızlık sendiromuna bile girebileceğinden bahsediyor. Oyunu, okullarımıza da koymamız gerektiğini ve sonlara doğru John Dewey'in eğitim sisteminden bahsediyor bu eğitim sistemi çocukların yaparak ve deneyimleyerek öğrendiği bir sistemdir. Ezberci ve tekrarcı sistemin yeni çağımıza uymadığını bunların en aza indirilmesi gerektiğini savunuyor. Bunu da ezber bilgilerin gayet kolay bir şekilde teknoloji ile yapılabilmesine dayandırmaktadır. Benim genel olarak bu kitaptan öğrendiğim, hayatımız da ne olursa olsun bunu bir oyuna çevirip eğlenceli hâle getirebilmemizdir. Çünkü oyunlar eğlenceli, zevkli ve eğiticidir. Bu kitabın sonlarını okurken tesadüf eseri bir film izledim ve bu film aslında benim için kitabın tam bir özet oldu. Bu film; "lıfe is beatiful" dur. Bu film de ki baba rolündeki Guido oğlunu çok kötü bir durum olan soykırıma uğramalarına ve büyük zulümler görmelerine rağmen bu durumu oğluna bir oyunmuş gibi gösteriyor ve bunu inanılmaz güzel bir şekilde aktarıyor, çocuk yaşadıkları zulümlerin hiçbirinden etkilenmeyip hatta sonunda mutlu dahi oluyor. İşte oyunun gücünü ben tam manasıyla bu filmde anladım. Yazarımız bu ve buna benzer tespitleri çok güzel anlatıyor ve psikolojik etkenlerinden ve ileri hayatlarındaki etkilerine değiniyor. Yani aslında bırakın çocuklar biraz doyasıya çocukluklarını yaşasın demeğe getiriyor. Çocukların hayata bizler gibi bakmadığını, farklı öğrendiklerini ve bu öğrenme yollarından en zevkli, eğlenceli ve etkin olan yolunun da oyun olduğunu söylüyor. Umarım bütün hayatımız küçüklüğümüzde oynadığımız o eğlence dolu oyunlar gibi olur ve çocuklarımız da bizim yaşadıklarımdan mahrum kalmazlar.
  • İnsanı dehşete düşüren bir suç kaydı vardı. Bir Bayram arefesinde, bela yeniden kapısını çaldı. Balat yokuşunda, iki sarımlık esrar için kavgaya tutuştu. Bayram namazını kılmadan,  o gece dövülerek öldürdüler Süleyman'ı.

    Devletteki suç kaydı insanlığa utanç olarak kaldı. Yedi yüz kırk üç hırsızlık vakası. Üç yüz altmış dokuz bıçakla yaralama. İki yüz sekiz kez haneye tecavüz. Yetmiş üç kez öldürmeye teşebbüs. Gaps, taciz, dolandırıcılık, torbacılık, çete... Binlerce kayıt. Yaş yirmi dört. Yaşadığı gün başına ikişer vukuat düşüyor neredeyse. Fakat hiçbirirsinin hükmü yok. 

    Kağıt üzerinde sorgulanamaz vicdanlar. 

    Süleyman, Balat'ın vicdanı. Deli çocuk, Balat'ın. Hapishanede doğmuştu. Yirmi sekizlik annesi, otuz dokuzluk babasını bir sarımlık esrar için öldürmüş. Gözünü açtı hapishane. Gözünü açtı beton. Yemin ettirdi annesi, bir daha girmeyecek.
    Yaş sekiz. İlkokulda ilk vukuat. Öğretmeni bıçaklama. Kendisine engel olmaya çalışan yedi kişiyi daha. Sinir krizi dedi doktorlar. Gözünü açtı beton. Eline kağıt verdiler: akli dengesi bozuk. Kağıt üzerinde vurdular Süleyman'ı. 
    İlkokul bitinceye dek yüzlerce hesaplanan saldırı. Beş yılda yirmi dört farklı okul. Sayısız bıçaklama. İkisi müdür. 

    Onlarca hastane. Islah evi. Yetiştirme yurtları. Çocuk büro. Dayak. Hatta işkence.
    Söker mi Süleyman'a? Sökmedi. 
    İnsan içine çıkması sakıncalıdır, dedi doktorlar. Çıkmaz mı Süleyman? Çıktı.
    Doktorun gözüne bıçak sokmak yoluyla, öldürmeye ilk teşebbüs.
    Oğlum, manyak mısın? 
    Evet, manyak.

    Devlet düşünüyor: Süleyman'ı ne yapacağız? 
    Hastanede intihara teşebbüs. Ranzadan yere kafa üstü atlamak kaydıyla,tam yedi kez.
    Devamlı gözetim altında tutulması gerekiyor, dedi doktorlar. Süleyman, yirmi dört saat, sekizerden üç vardiya, doktor gözetiminde. Doktorlara saldırı.  Isırmak suretiyle kulağı koparmaya tam teşebbüs. Neredeyse kopuk kulaklar. İkisi birden. Devlet ne yapacağını bilemiyor.

    Bir gece vakti, çaktırmadan, usulca, Süleyman'ı bayıltıp sokağa bırakıyorlar. Tanımadığı bir sokağa. Gece yarısı. Süleyman yer bilmez, iz bilmez. Gözünü açıyor Balat.

    Balatlı Süleyman'ın hikayesi böyle başlıyor.

    Emniyetin tüm birimleri tanıyor Süleyman'ı. Suç işlediğinde dövüp geri bırakın, demişler. Bu bölgede çok suça karışırsa, yine bir gece yarısı, alıp başka yere bırakırız, demişler.
    Yüzlerce kez dövülüp başka yere bırakıldı. Her seferinde, ilk bırakıldığı yere geri döndü. Balat yokuşuna.

    Ömrünün son demlerinde tanıştım. Oğlum dedim, nedir derdin? Üzgün çocuk, sokağın. Gözleri ateş. Dünyayı çıplak görüyor. Bıraktım abi, dedi. Herşeyi bıraktım. Seviyorum. Kimi seviyorsun oğlum ? Kıza yazık.
    O bana elini uzatsın, bilmediğimiz bir yere gidelim, ondan sonra ne hırsızlık, ne adam bıçaklama.
    Süleyman, güzel çocuk Balat'ın. İyi hoş diyorsun da, nasıl olacak o iş?
    Abi sen o işi hallet. Kimsem yok.
    Oğlum, sen manyak mısın ? Evet , manyak.
    Sokağın çocuğu, manyağın kelime manası, Süleyman. İsmine hiç yakışmıyorsun be oğlum. Hazreti Süleyman'ı duydun mu?
    Abi Hazreti Muhammed'e, Hazreti İsa,ya, bütün hazretilere eyvallah. Şu kızı bana yapıver.. o zaman Hazreti Süleyman olayım sana.
    Oğlum sen manyaksın.
    Evet, manyağım. Aşığım.
    Oğlum, serseriden aşık mı olurmuş? Kıza ne diyeyim?
    Abi ben yazdım. Al bu kağıdı, ver ona.  Sonrasını sen düşünürsün.

    Ah Süleyman ah.
    Düşünürüm, düşünürüm de, sen nerdesin? 
    Günlerce aradım seni be oğlum. Ne yokuş, ne sur dibi. Hiçbir yerde yoktun.
    Karanlığı yorgan mı yaptın Süleyman?

    Bir Bayram arefesinde, iki sarımlık sigara bahanesiyle, ceplerine üçer kuruş konulmuş iki tane sokak çocuğu, Süleyman'ı döverek öldürdüler. Kaldırım taşıyla kafası ezilmiş halde bulundu.
    Çabuk gömün, dediler.
    Arayıp soranı olmaz ya,
    ya olursa?
    Normalinden iki metre derin kazıldı mezarı.
    Sakın çıkmasın Süleyman.
    Yeryüzünde Süleyman'ı sahiplenecek kimseyi bulamadı devlet. Ne aile, ne akraba. Birtakım kağıtlar imzalanacakmış. İmzala, dediler. İmzaladım. Şüpheyle baktılar yüzüme. Bu manyakla ne işim varmış gibisinden.
    Kağıt üstünde öldürdüler Süleyman'ı.
    Pantolonumu yıkarken, verdiği mektubu buldum günler sonra. Unutmuşum. Açtım ucunu, uzun uzun yazmış. Gözüme çarpan ilk cümle, sonlara doğru.

    "Ortalama bir aşık olmamı bekleme benden."

    |samet doğan|