• Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.
    Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.
    Sabahattin Ali
    Sayfa 128 - Yapı Kredi Yayınları
  • Çocukken güneş olmak isterdim ,
    Sonra anladım ki en iyisi çocuk olmak .
    Çünkü güneşten sıcaktı kalbim .
    Büyüdüm derken ....
    Yaşam denen ayazda üşüdüm .
    Soğudu buza döndü kalbim ...
    Ne " Güneş " olabildim ,
    Ne " Çocuk " kalabildim...
    Özdemir Asaf
  • 448 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Altın dolu bir okyanus bir damla zamanı satın almaya yetmez, Signor Fonte. Şanslı olduğunuzun farkına varmalısınız. İnsanların bir saatlik kısa bir zaman karşılığında neleri verebileceğini ve zamanın kendisini ait bir saniyeden bile vazgeçmek konusunda ne kadar gönülsüz olduğunu bilmiyorsunuz. İnsanların sahip oldukları milyonlarca saati yaşamak yerine onları kaybetmeyi tercih etmelerinin nedenini bir türlü anlamıyorum. Hep ayı hikaye. Sahip olduklarımızın değerini onları kaybettiğimiz zaman anlıyoruz. Zaman da bu değerlerden biri.”
    Syf:349

    Harika bir fantastik kurgu okudum. Bazen çizgimizin dışına çıkıp farklı kitaplar okumaya cesaret etmek lazım. Bunu bir kere daha anladım. Sevgili Rukiye Şahin ile bir çorbacıda konuşacak ortak noktamız olsun istedik. Onun hediyesi bu kitap. Ve kesinlikle benim için çok hoş ve ilginç bir bakış açısının kapısını aralamış oldu. Seçtiği tüm kitapları okuyacağım zamanla.
    Çok zengin içeriğe sahip bir kitap. Kahraman’ın bir yazar olması sebebiyle yazarların kendi iç dünyasına da ışık tutuyor aslında.

    Kahramanımız fantastik olarak başka bir dünyaya geçiş yapıp seyahat ediyor gibi görünse de aslında kendine, içine seyahati .. Çocukluğuna doğru yolculuğa çıkıyor.
    Çünkü küçükken çok basit gibi görünen olaylar büyüdüğümüzde hayatımıza farklı bir anlam yüklüyor. Yazarın röportajını okudum kitap bitikten sonra. Şöyle diyor:
    “Hepimiz hayatlarımızı çocukluğumuzdan kalma anıların üzerine inşa ediyoruz; acıyla, kayıpla ve mutlulukla başa çıkmaya çalışıyoruz.”
    Kitabın alt metinleri öyle kuvvetli ki.
    Böyle bir kitap için harcanan emeği hayal bile edemiyorum . Bu anlamda editöre de bir teşekkür etmek lazım.
    Kayıp bir hikaye.
    Adını bile unutan hikayesini geçmişini unutan insanlar.
    Kayıp orman, dalavere köprüsü, serseri pansiyonu, gözyaşından denizler, illüzyonlar, kayıp şeyler krallığı gibi ilginç simgeler üzerinden verilen mesajlar çok güzel. Hayal dünyasında cirit atacağınız bu kadar da olur mu diyeceğiniz bir kitap.
    İnsanların neler uğruna nelerden vazgeçebileceği fantastik bir kurgu ile anlatılmış.
    Bir bakımdan baba oğul, bir bakımdan aile, bir bakımdan sevginin hikayesi..
    Ve en önemlisi kaybedilen zamanın ne kadar kıymetli olduğunun hikayesi.

    “Gözlerini öfkeyle kulenin içinde gezdirdi. Bu dayanılmazdı. Boşa harcanan yaşamları görebiliyordu. Postanede, dişçiyi beklerken, otobüs durağında harcanan saatleri hissedebiliyordu. İnsanların asla karşılık bulamayacağı halde birini severek geçirdiği yılları, verimsiz işler yaparak geçirdiği ayları, yaşamaya başlamak yerine boşluğa bakıp hayatta ne yapmaları gerektiğine karar vermeye çalıştıkları sonsuz anları görebiliyordu.( sayfa: 349)”
    Unutmak ve hatırlamak iç içe..
    Sonuna kadar merakınızı had safhada tutacak bir kitap..
    Ve sonuna doğru duygulandım. İlla bi gözüme toz kaçacak kitap okurken:)
    Velhasıl hiç susmayabilirim en iyisi kesinlikle tavsiyedir okuyun derim:)
    Ufak bir not; yazarın durmuş saatler koleksiyonuna sahip olduğunu onlarla kurduğu bağı kitabı okurken hissedebiliyorsunuz.
  • 425 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ne zaman umutsuzluğa düşsem Mustafa Kemal gibi düşünürüm bu sözü kitabı okuduktan sonra daha iyi anladım yaşadığı zorlukların iç yüzünü bu kitapta daha iyi anlıyor insan ve ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu daha iyi kavrıyorum oda bilirdi boş vermeyi İstanbul hükümeti gibi düşmanla iş birliği yapmayı ama o ileri görüşlülüğü sayesinde Atatürk oldu özellikle biz gençlerin bu toprakların ne zorluklarla alındığını bilmek anlamak birinci vazifemiz olmalı çünkü vatanın değerini bilelim ki bizden sonraya bir şeyler bir kitap bırakacak yeteneğimiz olmasa bile vatan sevgisini aşılamayız Allah bin kere lazım Mustafa Kemal Atatürk’ten...
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bitti.. Ama ben de bittim. Bir kitap sizi hem güldürüp hem ağlatabilirmiş.
    Leyla, Mecnun, İskender, Pakize, Hırsız Yavuz, Erdal Bakkal ve İsmail abi.
    Siz ne güzel ne sıcak ne içten karakterlersiniz. Keşke gerçek olsaydınız ve sizlerin arasında olsaydım.
    .
    Öncelikle bu kitap bildiğimiz Leyla ile Mecnun efsanesi değildir. 2011 yılında TRT ekranlarında 4 sene boyunca yayınlanan ama benim çok geç keşfettiğim apsürt komedi dizidir.
    Yazar Burak Aksak o dizinin senaristidir. Bu kitapta zaten diziyi anlatmakta. Ben kitabı ilk aldığımda dizinin hali hazırda çekilmiş tüm montajı yapılmış ama yayınlanmadan kaldırılan son bölümü zannetmiştim. Okuduğumda ise ilk sezonun özeti olduğunu anladım.
    Satır satır okudukça sürekli o sahneler o bölümler gözümde canlandı. Çok gülerek çok severek okudum. Sonu ise tam bir hüzün.
    Şunu da belirtmek isterim ki bu kitabı anlamanız için önce diziyi en azından ilk sezon olan 12 bölümü izlemenizi tavsiye ederim. Diziyi bilmeden kitabı okuyanlar "bu ne saçma, ütopik bir kitap" diyebilir.

    Ben çok ama çok özlemişim bu masum eğlenceli aşk dolu merhametli Kireçburnu'nu.
    Karakterlerin hepsi şahane ama umudun ete kemiğe bürünmüş hali İsmail Abi (adını söylediğim an içimden bi hoooopppp fışkırıyor) bambaşkadır.
    Yıllar sonra Burak Aksak iyi ki bu senaryoyu bizlerle de roman şeklinde paylaşmış. Unutamayacağım dizi unutamayacağım bir kitap benim için.
  • Bedavadan biraz pahalı dedi Hamit amca. Pis bakkal mı diyeceğim adama? Hamit amca diyor tüm mahalle, biliyor hepsi ne mal olduğunu. Yeni getirdiği Çin malı ıvır zıvırları satmaya çalışıyor herkese. Kazıklanmaya en uygun model de benim ona göre. Küçüklükten beri hastayım böyle şeylere ya, kırk yaşında adam, her geçişte takılıyorum buraya. Fıstık alacaktım sadece, Avni abide kalmamış.

    Bak işte, artık herkes bundan kullanıyor dediği, stres çarkı gibi bir şey. İnternette on lira olan şeyi benim hatırım için 29,99'a bırakacak varyemez. Stresimin esas kaynağı sen ve senin gibiler, söylemedim tabii. Yok Hamit amca, gerek yok. Annem buraya gelirken koymuştu çantama stres bileziği, yetiyor bana o. Böyle adamların hırsları bitmez mi hiç? Etrafımdaki çoğu kişiden duyuyorum, emekli olunca küçük bir bakkal dükkanı açacağım diye. Onların amaçları farklı mı ki? Sadece kafa dağıtmak mı düşündükleri yoksa benim gibileri söğüşlemenin zevkini mi yaşamak istiyorlar?

    Beceremiyorum sahte gülümsemeleri, sinirlendi hemen. Yatıştırmak lazım açgözlü adamı bir parça. Şuradaki 7,99 sadece. Ben bunu alayım Hamit Amca, ne işe yarar ki bu, çalışmazsa değiştiriyorsun değil mi amca? Ne demek istiyorsun, öyle yamuk mal satmam ben, hacı adama dediğine bak allahsızın, ulan beş liralık şey için benim gibi adamı sahtekâr yaptın. Nasıl coştu herif, dilim kopsaydı da söylemeseydim. Yok Hamit Amca, yani Çin’den geliyor ya bunlar onun için. Ben anladım seni, boşuna konuşma, tamam paketi açmazsan değiştiririz. Sigara istiyor musun? Bıraktım ya amca sigarayı, 3 aydır içmiyorum. Seni mi takip edeceğim ben, içme hem zaten, bira da içme, çay iç adam gibi. Tamam Hamit amca, içmem dedim elimdeki poşeti saklamaya çalışarak Çıktım fıstıkla bakkaldan. Bi de o acayip alet. Baktım, ne olduğunu anlamadım, düğme gibi bir şey.

    Beş on yıl önce normal bir bakkal dükkanıymış burası. Söylediklerine göre, arka sokakta açılan bin bir çeşidin satışlarını gören Hamit amca gaza gelmiş ve bunları getiren bir firma ile anlaşmış. O kadar çok değil tabii, işte merak uyandıran farklı şeylerden üçer beşer getiriyor adam bakkala. Hamit amca da kendisini tanıyan mahalleliye üstüne koyup satıyordu bunları. Bu alet de bu kadar tozlu olduğuna göre ne zamandır satılmıyor. 7,99 ne ya allasen, AVM’ye geldik sanki, kıllığına isteyeceğim o bir kuruşu, sonra adam yine başlayacak ben dürüst adamım martavallarına. Ne görüyorsa televizyonda hepsini uyguluyor dükkanında. Bakkal değil hipermarket pazarlama direktörü sanki herif. Tepeme çıkardı yine sinirimi.

    O eski mutlu İstanbul mahallelerinden birinde yaşamadığım anlaşılmıştır herhalde şimdiye kadar, pis bir Anadolu ilçesi burası, şu ismini kimsenin duymadığı ama cismini herkesin bildiği yerlerden biri. Pis derken belediyenin günahını almayayım. Her sabah alıyorlar çöpleri, yollar da güzel. Ama zihinler pis genel olarak. Herkesin kafasında ayrı bir kötülük var. Şu anda bile elimdeki siyah poşetle yanından geçtiğim herkes kötü kötü bakıyor. Bira içmeyi adam öldürmekle eş değerde tutan bir güruh. Toplum değil, toplumda bir yapı olur, bir görüş, ne bileyim bir amaç olur. Topluluk bile, kurtlar ya da antiloplar mesela, daha kararlıdır. Bunlar sadece linç için toplanıyorlar, diğer zamanlarda fitne fesatlıkla dolu hep kafalar. Her hareketime dikkat etmem lazım, birisi polise şikâyet eder de uğraşırım diye. Bir şey yok aslında, kuruyorum her şeyi belki. Ya da sadece amaçsızca çabalıyorum yaşamaya, sanki Okyanusya'dayım, her şeyi çiftdüşünmem gerekiyor burada. Evet, doğru yanlış burada, ve ben pis bir bağnazım bunlara göre.

    Evim güzel evim, en paspas tabiriyle. Kalem, sığınağım, özgürlüğüm (ama fazla abartmadan) Sıkıldım buradan, buradaki insanlardan. Klasik cumhuriyet dönemi romanı formatı, atandığı bölgede köylülere rağmen yaşamaya çalışan fedakâr öğretmen. Ben ne fedakarım ne de öğretmen, ama sebeplerim var kendime göre. En öne çıkanı korkmak. Normalin dışına çıkmaktan korkuyorum, bir parça yanlış olmaktan belki. Az kaldı ama, bitecek bir buçuk yıl sonra. Gün sayıyorum evet bu hapishane gibi ilçede, kaçamıyorum ama tek gardiyanım korkum olsa da.
    Ne güzel şu ilk açılan biranın sesi, balkonda olsam daha güzel olacaktı, neyse. Spotify, güzel, fazla yükseltme sesi, Midlake - Acts of Man? Evet, sonuçta bir adamın yaptıkları yolunu çizen. Ne saçmalıyorum, bir şeyler okusam, olmayacak, basmıyor kafam. Çabuk bitti ilk bira. İkincisini alırken buzdolabından poşetin içinde o aleti gördüm. 7,99'a ne aldım acaba. Kafa yatkın tabii bilim kurguya, hayaller başladı hemen. Başka bir galaksiye götürecek belki bu alet beni. Ya da görünmez yapacak, kimseye fark etmeden dolaşacağım şu ahlaksız insanların arasında. Pis bakkalın dükkanına gidip poşetini açtığım şeyi değiştireceğim o görmeden. Güleceğim kahkahalarla ensesinin dibinde sonra. Neymiş bakalım, küçücük bir düğme, başka bir şey yok. On-Off yazıyor üstünde sadece. Direkt bastım tabii, sonra pişman oldum bir anlığına ya önemli bir şeyse diye. Bir şey olmadı. Birkaç defa daha bastım düğmeye. Yok, yine olmadı bir şey. Şerefsiz adam, karaktersiz Çinliler, artık küfredecek kim varsa hepsinin sülalesine. Sekiz liralık şey sanki bir işe yarayacakmış gibi. Yedi doksan dokuz pardon.

    Altını üstünü çevirdim. Küçücük bir kapak, yıldız tornavida ile açılacak. Ivır zıvıra meraklı olduğum için her şey bulunur evde. İçeriden aldım tornavidayı, açtım hemen. Pil koymamışlar. Pis bunlar, Hamit amcayla Çinliler. Normalde çöpe atarım da taktım bir defa. Saat pili gibi bir şey, nereden bulacağım. Dolapları karıştırdım. 3-4 tane var, uymuyorlar ama. İçerdeki tansiyon aleti. Geçen yıl almıştım, ilk seferinde kullanıp attım kenara, yok çok önemliymiş de insanın sayıları, doktor uydurması. Arkasından pilini çıkardım. White Rabbit başladı salonda. Uyarım genellikle çalan müziğe, bazen de totem yaparım. Şimdi de bir şeyler olacak, hissediyorum.
    Taktım pili vidayı sıktım. Bu kez hemen basmadım düğmeye. Ne olabilir ki en kötü , şu ana kadar cesaret edemediğim şeyleri yaparım belki. Masal gibi bir dünyada yaşarım ya da , Alice'i ekarte edip beyaz tavşanın ardından ben koşarım. Gerçi orada da Alice'i tercih ederler belki o dünyanın pozitif ayrımcı sakinleri. Ben de hayatımın her döneminde olduğu gibi ikinci sınıf birisi olarak yaşamaya devam ederim harikalar arasında. Once Upon A Time In The West, Dire Straits en sevdiğim. Belki de yolculuk olacak bir nevi zaman/mekan , her ikisi de olamaz mı. vahşi batıya, o filmlerdeki dönemlere. Yaşayabilir miyim ki öyle bir dünyada? Gerçi alışkınım ben geçerken panjurların kapanmasına. Ama işte doğa insanı değilim, burada iyi kötü bir internetim müziğim… işte öyle şeyler var. Farklı hissetsem de bir parça buralarda, mutluyum şu anda ve içiyorum sonuçta biramı. Orada ne olacak peki. Neo olsam hangi hapı seçerdim? Niye bu kadar korkağım ben?

    Hiçbir şey düşünmeden, çalan Don't Fear The Reaper'a bile aldırmadan düğmeye bastımYine bir şey yok. Küfrettim bakkal ve Çinlilere tekrar, attım bir yere aleti. Hayallerimle oynadı Hamit amca. Ya da benim hayallerim çok boş, bilmiyorum.

    Yok olmayacak böyle, hep aynı şey. Gaza gelip alıyorum bir şeyler, ya bir işe yaramıyor., ya da çalışmıyor böyle. Artık bir şeyler söylemenin geldi o sahtekar bakkala. Gireceğim dükkana, atacağım kafasına zamazingoyu, izin vermemek lazım konuşmasına da. Ben bağıracağım bu kez. Hürmetmiş, hak et ilk önce sen o hürmeti. Bira da bitti zaten, Avni abiye de uğrarım hem.

    Giyindim üstüme bir şeyler aldım, dışarı çıktım, yok bir daha uğramam bugünden sonra dükkanına, bakkal mı yok başka. Kendi paramızla rezil oluyoruz, allahın hacısına bak ya.
    Bakkala yaklaştığımda bir kalabalık gördüm, bir de ambulans var. Arkada meraklı meraklı bakan çarşaflı kadın, sordum ne olduğunu. Bana dönünce pis pis oldu bakışları kadının -ya da öyle sandım, sadece gözleri görünüyor, bir şey söylemedi. Ambülansın içinde Hamit amca hareketsiz. Önde üst katımda oturan Temel abi, ona da sordum. Kalp kriziymiş galiba, yani öyle olduğunu sanıyormuş sağlık ekibi. Zaten geldiklerinde çoktan. Kalfa Samet ağlıyor dükkanın önünde. Dağ gibi adam, sapasağlam, 10 dakika önce aniden cümleleri havada. Elim cebimdeki düğmeye gitti istemsizce. Ulan, dedim, baktı Temel abi soru sorar gibi. Yok bir şey abi, güzel adamdı Hamit amca. Evet, şahsiyetli adamdı, İşte belli olmuyor hiç, aniden gidiyor insan. Baş sağlığı diledim etraftakilere.

    Uzaklaştım kederden çok meraklı kalabalıktan, yürüdüm dereye doğru. Çıkardım cebimden aleti, baktım OFF’ta hala. Açsam mı yine, gerek yok zorlamaya şansı, kusura bakma Hamit Amca. Küfrettim Çinlilere tekrar, attım dereye doğru 7,99’luk düğmemi. Çok uzaklardan bir ah sesi işittim sanki. Avni abinin dükkanına doğru yürüdüm, yavaş yavaş, ıslıkla karşıki dağlar jandarma çala çala.
  • 272 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Aziz Nesin’in mizahı ve diliyle okurken çok keyif aldığım bir romandı. Bütün karakterler bir yerden tanıdık geliyor ve direkt içimizden birileriyle bağdaştırabiliyoruz. Okurken bütün duyguları hissedip yeri geldiğinde güldüm, yeri geldiğinde fazlasıyla kızdım. Toplumdaki düzen, düzenbazlık, en çok da bunlara bile bile göz yuman halk akılda kalıcı ve güldürücü bir şekilde anlatılmış.
    «Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz...Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.»
    Önemli olan kendi zübüklüğümüzden kurtulabilmek. Önemli olan halkı zübüklükten kurtarabilmek. Ama halkı yönetenler de en ala birer Zübük olduktan sonra...