• 219 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Düşteydim sanki...

    Dostoyevski okumaya kronolojik olarak okumaya başladım. Ortaokul yıllarımda Suç ve Ceza romanını okumuştum fakat o yılların verdiği bilgisizlik ile hiç bir şey anlamamıştım elbet.

    Araştırmalarım sonucunda bir çok okuma listesi buldum. Çoğu yerde bu romanı okumayın çöp deniyordu fakat inanmadım, ilk roman denemesi olduğu için özellikle okumak istedim.

    Kesinlikle çöp bir kitap değil! Bazen diyorum; "Keşke Dostoyevski gibi insanları analiz edebilsem!". Bu yarım kalmış romanda o kadar güzel psikolojik tahliller var ki!

    Sürgün öncesi romanları böyle ise, sürgün sonrası romanlarını okumak için sabırsızlanıyorum! Büyük heyecan içindeyim. Özellikle internette "okumanıza gerek yok" denilen tüm kitaplarını tek tek okumayı düşünüyorum.

    Romana gelecek olursak; 9 yaşındaki bir kızın 17 yaşına kadar olan anılarını okuyoruz. En iyi dostluklarını, aşklarını, üzüntülerini, mutluluklarını okuyoruz. Özellikle sevinçten çıldırdığı anlarda kalbim yerinden çıkacakmış gibi oldum.

    Yarım kalmış bir romanı yarım bırakmak istedim. Hikaye benim zihnimde de bitmesin, öylece kalsın istedim. O kadar hoşuma gitti ki bu hikaye sanırım alternatif bir devam yazabilirim. Kendimce bir uğraş olabilir benim için.

    Atlamayın, çöp demeyin, diyenleri kulak arkası edin ve okumaya hemen başlayın!

    Keyifle okumalar.
  • 112 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ahhh, benim kıymetli yalnızlığım.... Sen söyle..
    .
    Bugün sizleri, Eda ile tanıştıracağım ve Eda sayesinde pek çok hayata dokunacağız. Nasıl mı Şöyle.. Eda Bahtiyar 'a çok fena aşık, ama ayrılmak istedi. "Bitti" dedi, Bahtiyar da Tamam dedi. Hiç "Tamam" denir mi dimi ama Ne mi denir? Bir daha düşün denir? Seni Seviyorum gitme denir? Ne demek bitti, ben bitirmeden bitmez denir? Ama Bahti ne yaptı. Tamam dedi ve herşey tam da bu noktada başladı. Eda kendini Boğaz 'ın derin sularında buldu. Sonrası mı? Öldü mü? Kaldı mı? Peki gözünü açtığında bulunduğu yer neresi? Ya bu insanlar... Konuşmadan dahi onları anlayabilirdu? Yok yok kesin öldü.. Ama peki ölmediyse aklımızda deli sorular
    .
    Belki de başına gelen bunca şey, bir avuç insanın hayatına dokunabilmesi içindi... Ve üstlendiği bu misyonu en iyi şekilde, nasıl yerine getirecekti acaba? Boğazın serin sularından, Mahvoluş Felsefesi Köşkü'ne, sonrasında karakola ve akıl hastanesine uzanan olaylar silsilesi elbette yüzümüzü güldürecek, güldürürken düşündürücek... Bu eğlenceli, güzel eser ilgililerine tavsiyemdir der hepinize şimdiden keyifli okumalar dilerim. Kitapla Kalın. Evde Kalın. sağlıkla kalın
  • “Gitmek istiyorum. Belki dönerim, belki de dönmem. Şu an bunu hiç bilmiyorum. Aklımın içinde ne varsa, kimler girdiyse şimdiye kadar, hiçbirinin olmadığı yerlere gitmek... ne yaptıklarından haberim olmadan, ne yaptığımı sorgulamalarına izin vermeden gitmek... Bir adım atarken “Acaba ne derler?” diye düşünmeden yaşayacağım yerlere gitmek. Sadece kendi aklıma ve vicdanıma takılmak ve belki onları da kaybetmek istiyorum. Dümdüz olmak istiyorumdur belki, kim bilir? Sonrası ne olur demeden gitmek, döndüğünde hiçbir şeyi yerinde bulamayacak kadar gitmek. Durmadan gitmek. Bir gün burada ölmektense, gerekirse oralarda her gün ölmek.”
  • 160 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Çok sevdiğim bir dostumun armağanıydı bu kitap. Diyette olduğum halde, sağlıklı ama tıka basa yediğimiz ( şekersiz, tatlandırıcısız dondurma da dahil ) bir yemek sonrası, gel dedi sana bir kitap alacağım, Karatay'ın ilk kitabı.. çünkü geceleri acıktığımı söylemiştim..şimdi dedi niye acıktığını bu kitabı okuyunca anlayacaksın..dedim kalıpları kıralım, Karatay hoca, oldukça sivri çıkışları olan, her dediği halk tarafından hemen onay görmeyen şüphe edilen bir hoca..belki de ekmek yemeyin deyip, lahmacun yerken yakalandığı için, olamaz mı? :))))))
    Sonuç olarak kitabın kapağında yazdığı gibi, bilimsel olarak kilo vermenin abc'si anlatılmış hakikaten de..her şey bilime dayalı ve vücudumuzdaki mekanizmaya.. çok şey öğrendim..İnsülin, leptin ve glukagon hormonlarının işlevlerini ve gece akşam yemeğinde yediğimiz son lokmadan sonra ağza hiç bir şey sürmediğimizde bu hormonların nasıl çalışıp bize neler kazandırdıkları( aslında iyi anlamda kaybettirdiklerini), düşük glisemik indeksli gıdaların (yiyeceklerin içindeki karbonhidrat miktarı olduğunu öğrendim bu tanımın) acıkmayı geciktirdiğini, yumurtanın nasıl pişirilmesi gerektiğini (fazla piştiğinde yumurta sarısındaki omega3'ün trans yağa dönüştüğünü), sağlıklı olan yağların, işlem görmemiş yağların nasıl faydalı olduğunu ve vitaminlerin vücutça emilmesi için bu yağlara ihtiyacı olduğunu, omega 6'nın işlem görmemiş olanını ve belli oranlarda tüketilmesi gerektiğini, yüksek ısıya maruz kalmış yağların trans yağa dönüştüğünü, yumurtanın kolestrol sebebi olmadığını, kolestrolün vücutta yüksek olmasının başka bir hastalık sebebi olduğunu, çünkü koleestrolün aslında güçlü bir antioksidan olduğunu, kaaciğerin bu hastalıklarla mücadele için kolestrol ürettiğini, sağlıklı ve doğru pişirilmiş bir kırmızı et tüketiminin kolestrol sebebi olmadığını, tam tersi yükselmeyi önlediğini ve daha burda sayamayacağım pek çok şeyi öğrendim..
    iyi ki okumuşum, tüm arkadaşlarıma, büyüklerime tavsiye edicem ve okutturucam ;)) ve tabii sizlere de..kitap sonunda örnek diyet programı ve sağlıklı 3-5 yemek tarifi de var..beki onlar da ilginizi çeker..ve tabii Karatay diyetini yaşam tarzı haline getiren hastaların düşünceleri de son söz olarak eklenmiş..keyifle okudum..tavsiye ederim, okuyun
  • 208 syf.
    ·33 günde·Puan vermedi
    Önce hayatıyla ve savunduğu feminizmle sonra seçtiği ölümle dikkatimi uzun süredir çeken Virginia Woolf’a Mrs. Dalloway kitabıyla merhaba dedim.
    Okumaya başlamadan önce bir yazım tekniğinin öncüsü olduğunu biliyordum ama bu tekniğin ne olduğunu bilerek araştırmadım. Bakalım kendim bulabilecek miydim? Ama daha ilk paragrafta bu teknik oldukça belirgin bir şekilde kendini hissettiriyordu farketmemek imkansızdı. İsminin “bilinç akımı” tekniği olduğunu öğrenmem ise kitabı bitirince okuduğum incelemeler sayesinde oldu. Peki bu teknik nedir? Kişinin aklından geçen tüm düşüncelere vakıf olabileceğiniz bu teknikte içseslerin hiç biri es geçilmiyor, tıpkı normal bir anımızın, düşüncelerimizin başımıza üşüşmesi, bir şeyi düşünürken farkında olmadan başka bir konuyu düşünmeye dalma halimizin kitaba aktarıldığını düşünün. Sırf kendimizinkiyle başa çıkmak bile yeterince zorlarken kitaptaki tüm kahramanları bu şekilde dinlemek çok yorucu olabiliyor.

    Elbisen ne kadar yakışmış dedi X. Elbise tamam da o ruj da neyin nesiydi öyle? Ah artık kadınlar moda için ölü gelin makyajı yapıyordu demek. Sahi ölü gelin ne eğlenceli bir filmdi. Eve gidince arşivde var mı bir bakıp tekrar izlemeliydi. Çok teşekkürler dedi Y. Kart zampara yaşı ilerlemesine rağmen hiç uslanmıyordu. Biraz samimi davransa eminim tüm gece yakasını bırakmayacaktı. O yüzden bu kuru teşekkür onun için yeterliydi. Acaba gerçekten elbisesini beğenmiş miydi yoksa laf olsun diye mi öyle demişti? Eski günlerde ona nasıl baktığını hatırlıyordu. Oysa şimdi bu bakışlarda bir donukluk vardı. Z ile belki de aradığı mutluluğu bulmuştu? Haksızlık etmişti belki de kuru teşekkürü ile. Hemen X’i Z ile birlikte öğlen yemeğe davet etmeye karar verdi.

    Gördünüz ya iki satır diyalog bir paragrafı buluyor bu teknikle. Her duygunun kolayca ifade edilemediği hesaba katıldığında paragrafların uzunluğu ve karmaşıklığı tahmin edilebilir herhalde. Zaten kitapta sadece bir gün anlatılmış. Sabahtan akşama kadar geçen bir zaman diliminde tüm kahramanların düşünceleriyle birlikte geçen koca bir gün.
    En çok zorlayanlardan biri de Septimus karakteriydi bana göre. Savaş sonrası yaşadığı psikolojik sorunlarıyla başa çıkmaya çalışan Septimusun düşüncelerini okurken ister istemez yazarın kendi yaşamıyla bağdaştırmaya çalışmadan geçemedim.

    Şimdi anlatırken evet güzel gibi geliyor belki ama düşünce silsilelerindeki geçişlerin belirsizliği ve yoğunluğu son derece yorucu oldu okurken. O kadar uzun bir sürede bitirebildim ki kitabı, bir ara bırakmayı bile düşündüm. Şimdi ise bitirdiğim için mutluyum.
  • Bundan sonra hiç Eylül olmayacakmış ama bundan sonrası hep de Eylül’müş gibi. 🍂🍁🍂