• Son cümlesi konseptler herkesindir, kelimeler ise yalnızca benim diyen Asimov, bilimkurgu dünyasına kattığı “Robotbilimi’nin 3 Kanunu” ile şimdiye kadar robotlarla kurulmuş distopyalardan farklı olarak robotların iyi olabileceğine, robotlardan oluşan bir ütopyanın var olabileceğine beni açıkcası bu kitabında ikna etmiş bulunmaktadır. Kendisinin de dediği gibi ölüm klişesi 3 Kanun ile ortadan kalktığında bizleri direkt Asimov’un yaratıcı zekasına kavuşturdu. Okuduğum her hikayesinde hep korktuğum, korkacağım robotlardan bu sefer minnet duydum. Ve en sevdiğim hikayeleri arasında ‘Robbie’ , ‘Yalancı’ ve ‘Kayıplara Karışan Robot’ vardı. Susan Calvin’in robotlara dair yaptığı psikolojik tespitleri de her defasında robotlara farklı bakmamı sağladı. Isaac Asimov’a sonsuz teşekkürler..
  • Anton Pavloviç Çehov kısa ömrünün (1860-1904) son 25 yıllık yazarlık döneminde 300 kadar öykü, üç perdelik, tek perdelik piyesler yazarak dünya yazınında saygın bir yer tutmuştur.

    Türk okurları Çehov'u yeterince tanırlar. Öykü dalında, özellikle kısa öyküde neredeyse dünyanın bir numaralı ustası sayılan, piyesleriyle tiyatro sanatına büyük yenilikler getiren yazar, öykülerinin defalarca çevrilip yayınlanmış, oyunlarının devlet ve İstanbul şehir tiyatrolarında, özel tiyatro sahnelerinde birçok kez sergilenmiş olmasıyla ülkemiz okurlarının, izleyicilerinin sürekli ilgi odağı olmuştur.

    Çehov'a ülkemizde ilk ilgiyi Hilmi, ikbal, Akbaba gibi özel yayınevlerinin Haydar Rifat, Adnan Tahir Tan, Vahdet Gültekin gibi çevirmenlere Batı dillerinden yaptırıp bastıktan öykü çevirilerinde görüyoruz. Ardından 1940-1950 yıllarında devletin başlattığı aydınlanma döneminde Tercüme Bürosu ve Tercüme Dergisi çevresinde toplanan birçok çevirmen arasında Nihal Yalaza Taluy, Hasan Ali Ediz, Oğuz Peltek, Servet Lunel, Gaffar Güney, Erol Güney, Rana Çakıröz, Zeki Baştimar, Kemal Kaya, Şahap İlter'in doğrudan doğruya Rusça'dan yaptıktan çevirilerle Çehov 'un yapıtları Milli Eğitim Bakanlığı yayınları aracılığıyla Türk okurlarına ulaşır. Zamanla çoğalıp gelişen Varlık, Cem, Remzi, Bilgi, Can, Sosyal, Yeditepe, Adam vb. özel yayınevleri Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevi'nin bastığı kitapların yeni basımlarını yaparlar, bu arada yeni kuşak çevirmenlerden Ergin Altay, Ataol Behramoğlu, Mazlum Beyhan vb.nin Çehov çevirilerini yayımlarlar. Bu arada şunu belirtmeyi borç bilirim: Nihal Yalaza Taluy, Rus asıllı bir kişi olmakla birlikte Tolstoy, Dostoyevski gibi yazarlar yanında Çehov'dan yaptığı çevirilerde şaşırtıcı, parıltılı bir dil kullanmıştır. Bu inanılmaz başarıyı tanınmış yazıncılarımızın bu çevirmene büyük destek vermesine, onun çevirilerini yeni baştan Türkçeleştirmesine bağlıyorum.

    Anton Çehov'u her zaman büyük bir zevkle okudum. «Bozkır» adlı uzun öyküsünü Çehov üzerine bir incelemeyle birlikte 1959'da fakülte bitirme tezim olarak hazırlamıştım. 1970'li yıllarda çevirmenlik çalışmalarım yeniden Çehov'a yöneldi. O tarihlerde yaptığım çeviriler birkaç kez basılarak okur karşısına çıktı. Siz okurlara sunulan, elinizdeki bu çalışmayla son bir kez, ama bu sefer bütün öykülerinin çevirisini bitirerek Çehov'a hayranlığımı belirtmiş olacağım. Bu çevirileri, «Pravda» yayınevinin Moskova 1970 basımlı 8 ciltlik «Anton Pavloviç Çehov'un Bütün Yapıtları» adlı yayınını esas alarak yaptım. Böylece Anton Çehov'un öykülerinin tümü 8 cilt olarak Türkçe'ye kazandırılmış olacaktır. Bu çalışmamızın üçte ikisi ilk kez Türkçe'de okur karşısına çıkmaktadır.

    Yukarıda belirttiğim gibi Çehov ülkemizde her zaman sevilerek okunmuş, yapıtları tekrar tekrar basılmıştır. Ancak tüm yapıtlarının topluca yeniden çevrilmesi, bir bütün olarak yayımlanması ülkemiz için bir övünç kaynağı olacaktır. Cumhuriyetimizin yetmiş yıllık kültür birikimine böylesine önemli bir yazarın bütün öyküleriyle katkıda bulunması kaçınılmazdı. Öyle sanıyorum ki Batı yazınları arasında klasik Rus yazınına Türk okurlarınca büyük değer verilmektedir. Önde gelen Rus yazarlarının neredeyse bütün yapıtlarının Türkçe'ye çevrilmesi bunu gösteriyor.

    Türkçe'miz sürekli gelişmekte, çeşitli engellemelere karşın «ulusal dil» kimliğini kazanma süreci devam etmektedir. Her 20-30 yılda bir geriye dönüp baktığımızda daha önce yazılanların dilinin eskidiğini görürüz. Tutucu bakış açısı taşıyan kişiler Türkçe'mizin bu gelişmesinden ürkmekte, kuşakların birbirini anlamakta güçlük çektiğini ileri sürmektedirler. Batı dillerinin baskısından kurtulamamakla birlikte dilimizin gitgide anlaştığını, kendi kökeninden gelen sözcüklerle zenginleştiğini kimse yadsıyamaz. İşte bu nedenle Çehov 'un yeni bir çevirisi dildeki zenginleşmeyi yansıtmalıdır. Bizim bu çalışmamız Türkçe'deki gelişmeyi ne derece yansıtmıştır, buna okurlar karar verecektir. Arı Türkçe kullanırken aşırılıklardan, tam yerleşmemiş sözcüklerin kullanılmasından kaçınılmıştır.

    İlk öykülerinde sıradan insanları yergici bir dille, gülünç yönleriyle anlatan bu izlenimci, eleştirel gerçekçi yazarın sonraki öyküleri güldürücülüğü yanında hüzünlü bir havaya bürünür. Bu büyük yazardaki değişimi düşünürken, onun, Rus halkının içinde bulunduğu ağır yaşam koşullarını yakından tanıdıkça umutsuzluğa düştüğü kanısına varırım. Hiçbir ideolojiye bağlı olmayan, bu yüzden çağdaşlarınca eleştirilen Çehov bize 19. yüzyılın ikinci yarısının Rus toplumundan çarpıcı insan tabloları çizmektedir. Olgunluk dönemindeki yapıtlarında gördüğümüz karamsarlığa karşın onun insanlığı genelde aydınlık birgeleceğin beklediğine inandığını hissederiz. Bilimin gelişmesiyle birlikte sağduyu, insanların yüreğini dolduran iyicillik., doğütya, güzele olan sonsuz inanç kötülüklere yenik düşmeyecektir.



    Mehmet ÖZGÜL

    İstanbul, 1996

    Çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu. Kitap hakkında bir inceleme olmadığını görünce sunuşu okuyucalarla paylaşmak istedim. Kesit hikayelerini sevenler için şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap. Keyifli okumalar :)
  • Demiştir Franz Kafka, kitabının kapak resmi hakkında konuştuğu yayınevine. Kitabına, yayınevinin grafikeri tarafından bir kapak resmi hazırlanacağını öğrendiğinde korkmuş, kaygılanmış ve şunları yazmıştır:

    “Storke gerçekten bir kitap resimleyicisi olduğundan, doğrudan böceğin resmini yapmaya kalkışabilir gibi geldi bana, sakın yapmasın böyle bir şey lütfen! Niyetim, böylece onun yetki alanını kısıtlamak değil, öyküyü doğal olarak daha iyi bildiğim için, kendisinden yalnıza bir ricada bulunuyorum. Böceğin resmi yapılamaz, dahası uzaktan bile gösterilemez… Resimlemem için benim önerilerde bulunmama izin verilseydi eğer; anneyi, babayı ve kız kardeşi aydınlık odada, yandaki karanlık odada açılan kapıyı da açık dururken gösteren sahneleri seçerdim.”
    -------
    Çünkü bu eser; onun, bütün bir yaşamını, yaşadıklarını, ailesi ve ilişkilerini, içinde yaşadığı toplumun ve dönemin koşullarının insan hayatına nasıl sirayet ettiğini evrensel dille işlediği bir eserdir. Böylesi derin ve önemli konuların sirayet ettiği bir hikâyenin, salt olarak bir böcek resmi ile aksettirilmesini istememekte haklı gerekçeleri vardır.

    Esasında Kafka’yı tam olarak anlayabilmek için onu bir bütün olarak okumalı, hayat hikâyesi hakkında bilgi sahibi olmalıyız. 1906’da hukuk doktorasını tamamladıktan sonra ilk eserlerini yayınlamıştır. Hukuk eğitimi almak; ona, içinde yaşadığı dünyanın görünmeyen kapılarını açmış, toplumun ve toplumsal değişmelerin birey, aile, insan ilişkileri üzerindeki şekillendirici etkisini ve baskısını çözümleyebilmesini sağlamıştır. Böylelikle gördüğü bu dünya, hayata karşı zaten kırılgan olan Kafka’yı daha çok incitmiş; dahası önce kendine sonra da ailesine ve içinde yaşadığı topluma yabancılaşmasına sebep olmuştur.

    Yabancılaşma dediğimiz bu kavram seneler boyu birçok sosyolog ve filozof tarafından ele alınmış ve tanımlanmıştır. Fakat burada Kafka ile olan bağımızı koparmamak için yalnızca Marks’ın tanımına yer verebiliriz. Marks’a göre yabancılaşma; gerçek ve somut bir şeydir. Kapitalist toplumda yaşamanın sonucu olarak “bir varoluş hali.” Buradan bakacak olursak Kafka’nın “Dönüşüm” eserinin baş kahramanı Gregor Samsa; çalıştığı firmada zaafları olan biri olarak bilinir. Onun zaaflarını kullanan müdürü ve dolayısıyla firma Kafka için tahammül ve merhamet etme görüntüsü ardında, insafsız ve anlayışsızca var olur. Gregor Samsa çalıştığı işi sevmemekte, doğrusu ailesinin patrona olan borcundan dolayı, içinde kendini bulmadığı, mecburiyet baskısı altında ezildiği işine katlanmak zorundadır. Tüm bu mecburiyet, ailenin birey üzerinde kurduğu o “görünmeyen” baskısı, iş yerinde sürekli tanık olduğu içtenlikten uzak ve sürekliliği olmayan insan ilişkileri Samsa’yı ezmekte, yok etmekte ve yabancılaştırmaktadır.

    Kendi içinin bir köşesine sıkışan kahramanımız özgürlüğü “böcek olmakta” aramıştır. Lakin bu “Özgürlük” kavramı; Kafka için katiyen sonsuz bir özgürlüğe tekabül etmez. Onun için her özgürleşme geçici ve sınırlıdır. Nitekim hikâye; müdürün, Samsa’nın böceğe dönüştüğünü gördüğü o an son bulmaz. Eğer böyle olsaydı; böcek olmak (yani, bütün bir dünyaya ve kendine yabancılaşıp, kabuğuna çekilmek) bütün o ontolojik ve sosyolojik sorunları çözmüş olacaktı. Ancak hikâye burada bitmemiştir. Dolayısıyla Samsa’nın özgürlük ya da bağımsızlık tasarımı; belirli bir durumu arkada bırakmaktan ibarettir.

    Tıpkı okuldan mezun olduğumuzda yaşadığımız özgürlük duygusunun; karşımıza çıkan çalışma kurum ve kuruluşlarındaki baskıyı hissetmemizle son bulması gibi. Eğer çalışmıyorsanız bu sefer aile ve toplum oluşturacaktır bu baskıyı. Yani burada metamorfoz (dönüşüm); kafkavari bir özgürleşmeden, öteki birbirini izleyecek bağımlılıklara (evliliğe, iş güç sahibi olmaya vs) kapanmaktır.

    Hikâyede metamorfoz ya da dönüşüm diye adlandırılan bu insandan böceğe dönüşüm hali; aslında tamamen insan zihninde verilen savaşların dışa yansımasıdır.

    “Zaman” kavramının, kişiyi “mesai bir zorunluluk” maskesiyle ezmesi, hayatın anlamının ödenecek borca endekslenmesi, etrafımızda var olan süperegoların (baba, iş, aile, patron vs.) otoritelerinin ezici baskısı ve bir yere ya da bir şeye ait olmanın bedelinin olması; kişiyi vicdanının karşısında köleleştirir.

    Nitekim “Babaya Mektup” eserinde Kafka: “Oğul olmak, yani bir ailenin üyesi olmak; anlamını kendisinin bilemeyeceği kurallara uymakla mümkündür.” Demiştir.
    Ve “Dönüşüm” eserinde de; Gregor Samsa’nın ailesi tarafından saygı ve sevgi görmesinin koşulu da çalışıp para kazanmasıydı. Oysa bir böceğe dönüştükten sonra aileyi hem maddi hem manevi zor durumlarda bırakmış ve sürecin ilerleyen kısmında da aile tarafından aşağılanmış, üzerine elma fırlatılmış, hatta kurtulunması gereken bir “şey” olarak nitelendirilmiştir. Gregor Samsa, dönüşümünü yaşamadan önce kız kardeşi ile arasında çıkarsız bir ilişkinin olduğunu söyler. Aralarındaki sevginin bir koşulu, bir sebebi olmadığından bahseder. Samsa’nın dönüşümü herkes gibi kız kardeşini de etkilemiş; yalnız abisine duyduğu bu sevgi, onun dönüşümü ile yaşadığı bütün olumsuz duyguları bir kenara itip, abisinin odasına girmesine yardımcı olmuştur. Çünkü kız kardeşi, abisinin yaşadığı bu “şeyin” geçici olduğunu, onun tekrardan düzeleceğini ümit etmektedir. Oysa zaman ilerledikçe bunun böyle olmayacağını görmüş ve bir gece:

    “Buradan gitmeli… tek çare bu baba. Ama onun Gregor olduğu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…” demiştir. (Dönüşen kimdir arkadaşlar? Yalnızca Gregor Samsa mı?)

    Sürüden ayrılan, içinde yaşadığı samimiyetsiz, çıkarcı ve ezici sisteme baş kaldıran, birey olması başaran, kendisini ezen toplumsal beklentilere karşılık vermeyi reddeden Gregor Samsa; geçici özgürlüğünü ve tüm bu zihinsel savaşların sonunu “Böceğe dönüşerek” göstermek istemiştir. Böcek; kişinin aynaya baktığında gördüğüdür. Böceğin iğrençliği, sürüden ayrılan bağımsız bireyin iticiliği ile eş değerdir. Bütün bir hikâyenin özeti ise Gustav Janouch’la olan şu konuşmasında gizlidir:

    “Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal yaşama duyulan özlemin ifadesi! Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde kurtulma isteği var.”

    Şimdi tekrar düşünelim; Gregor Samsa dev ve iğrenç bir böceğe mi dönüştü; yoksa “Gerçek” bir insana mı?

    Tarihin Kafka karakterine,
    sevgiyle, hasretle, ümitle..
    2016/Güz
  • "O, bir noktaya varmanın değil, en varılmaz noktayı sonsuz ve hudutsuz aramanın dâvâsıdır." Böyle der Üstat şiir için. Ki kitap ilerledikçe de salt romantizm içermeyen, üst gayelerle donatılmış şiirlerle karşılaşıyorsunuz.
    .
    Madde ve ruh arasında kalmışlığın, asıl dünyayı unutmamışlığın şiirleri. Varoluş sorununa derin bir dalış görürsünüz. "Dava" kavramını sorgularken kendi hayatınızı, fikir dünyanızı değerlendirmeye çıkarsınız. Ve okudukça anlarsınız kitaba neden "Çile" isminin verildiğini...
    .
    Allah, Ölüm, İnsan, Tabiat... gibi bölümlerden oluşuyor. Tüm bu konuların ağırlığını hissettim okurken. Unutulması değil, farkedilmesi gereken başlıklar olduğunu... Özellikle Ölüm kısmı tefekküre davet ederken bu dünya ile aramıza kısa süreli bir mesafe koymamıza yol açıyor.
    .
    Ve kısa şiirlerle derin anlamlar hissettirmesine hayret ettim. İlk şiir kitabıydı okuduğum, haftalarca sürdü bitirmem de. Ama zaten bir çırpıda okunması da mümkün değildir. Anlamları hissettikçe ürperiyor, ürpermenin verdiği heyecanla devam ediyorsunuz okumaya. Ama bir yerden sonra ağır geliyor ve hakikat acı veriyor biraz da. Bu ağırlık sebebiyle anlayamadığım şiirler elbette oldu. Ancak tek sefer okunması gereken bir kitap değil zaten. Başucu kitabı olacak, ara ara açıp dersler edinilesi bir eser.
    .
    Derin manalar bulabilmek, bu manalarda yaşanan ızdırapları görebilmek, basitleştirdiğimiz dünyamıza değer katabilmek için okuyun derim...
    .
    "İnsan, bir mes'ut zâlim, insan bir mağrur cahil;
    Tekne kırık, su azgın ve kayıplarda sahil..."
  • ...Ben’den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasından uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben’ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben’sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu. İsterse Siddhartha binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.

    ...
    Buddha’yı, kusursuz kişiyi geride bırakıp, dostu Govinda’yı geride bırakıp koruluktan ayrılan Siddhartha, o zamana kadarki kendi yaşamını da korulukta bıraktığını ve bu yaşamın kendisinden koptuğunu hissetti. İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı...

    ...
    Bir yandan ağır ağır yürüyüp bir yandan düşünen Siddhartha, kafasındaki bu düşüncenin ağma yakalamışken durdu birden. Ve bu düşünceden hemen bir başka düşünce uç verdi, şöyleydi bu yeni düşünce: “Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın...

    ...
    Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, “Ne sağır, ne körmüşüm,” diye geçirdi içinden. “Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğrunda işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.”...

    ...
    Artık kendi kendini yaşamaktı ona düşen; kendi özbeninin Atman olduğunu, Brahman gibi aynı sonsuz tözden yaratıldığını çoktan biliyordu. Ne var ki, bu özbeni gerçekten bulamamıştı bir türlü, çünkü onu düşüncelerin ağıyla yakalamaya çalışmıştı. Bedenin özben olmadığı, duyuların oyununun özben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de özben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da özben’in uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliği taşıyan Ben’ini öldürüp düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğindeki Ben’ini beslemek de hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı, yapılacak şey her ikisine kulak verip Ben’in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şeyde oyalanmayacaktı Siddhartha...

    ...
    Gotama ne riyazete, ne sungulara, ne kutsal yıkanmalara, ne dualara öncelik vermiş, ne yemeyi, ne içmeyi, ne uykuyu, ne düşleri başka şeylere yeğ tutmuştu, sesin sözünü dinlemişti yalnızca. Böyle bir söz dinleyiş, dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu, olan buydu, başka şey değil...

    ...
    Her zaman bir şeyler öğrenmişimdir ondan. Bir ırmak insana çok şey öğretebilir.”
    Karşıya geçince, “Teşekkür ederim bu iyiliğin için,” dedi Siddhartha. “Konukseverliğine karşı sana verecek bir şeyim yok, dostum, bir ücret de veremeyeceğim. Yersiz yurtsuz biriyim, bir Brahmanoğlu, bir Samanayım.”
    “Anlamıştım zaten,” diye cevapladı kayıkçı, “bir ücret beklediğim yoktu, seni konuk ettiğim için bir hediye de. Hediyeyi senden bir başka sefer alacağım.”
    “Sahi mi?” dedi Siddhartha şakayla.
    “Elbette. Bunu da ırmak öğretti bana; her şey dönüp gelir! Sen de, Samana, yine döneceksin buraya. Eh, güle güle git şimdi! Dostluğun, senden alacağım ücret olsun. Tanrılarına sungular sunduğunda beni de hatırla, olmaz mı!”...


    ...Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez...

    ...
    İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar....

    ...
    Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha’yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu, kayıkçının en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlenmesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva’nın nasıl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu.
    Ne var ki, Siddhartha anlatının sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çöküşten, kutsal Om’dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra ırmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttı, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinlemeye başladı...

    ...
    “Benim içimi okuyorsun,” dedi Siddhartha üzgün. “Sık sık düşündüm. Ama söyle, zaten katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup çıkmayacak mı bu dünyada? Haz ve güç uğrunda kendini harcamayacak mı? Babasının tüm hatalarını kendisi de tekrarlamayacak, belki büsbütün Sansara’ya dalıp mahvolmayacak mı?”
    Kayıkçı Vasudeva’nın gülümsemesi ışıl ışıl parıldadı; Siddhartha’nın kolunu hafifçe tutarak şöyle dedi: “Irmağa sor bunu, dostum! Onun nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara’ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı? Sevgili dostum, o öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu Siddhartha’nın öğretici öyküsünü? Bir zaman burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim Samana Siddhartha’yı Sansara’dan korudu, günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu onu? Babasının dindarlığı, öğretmenlerin uyarıları, kendi bilgisi, kendi arayışları koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir paçasını koparıp alamazsın ondan.”...

    Kör sadakatleri, o kör güçleri ve diretkenlikleri içinde sevilmeye ve hayran kalınmaya layıktı bu insanlar. Hiç eksikleri bulunmuyordu, bilgin ve düşünürlerde bir tek küçük şey vardı ki, ondan yoksundular yalnızca, bu da bilinçti, tüm yaşamın birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceydi. Ve Siddhartha bazı anlar bu bilgiye, bu düşünceye fazla değer vermenin doğruluğundan kuşku duyuyor, belki de bunun düşünce insanlarının, düşünce - çocuk insanlarının bir çocuksuluğu sayılacağını geçiriyordu aklından. Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgelerden geri kalır yanı yoktu; nasıl ki zorunlu...


    ...sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu...

    ...
    “Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?” diye cevap verdi Siddhartha. “Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?”
    “Nasıl yani?” diye sordu Govinda.
    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    ...
    Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez. Henüz bir delikanlıyken sezdiğim bir şeydi bu, beni öğretmenlerden uzaklaştıran şeydi...


    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    Siddhartha
    Hermann Hesse
  • > İncelememi kaleme aldığım bu günün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız ve güzel bir tesadüf olmasının vermiş olduğu keyifle başladım incelememe. Evet, gene geldik bir kitabımızın sonuna ve biz gerçek okurlar için sondan sonra olan en güzel kısmına. Güzel kısmına diyorum çünkü her okur okuduğu kitaba dair düşünce ve görüşlerini katarak iyi bir inceleme yapmak ister diye düşünüyor ve bunu her daim fikren destekliyorum.

    > Evet, bugün size güzel bir inceleme yapmak isterdim doğrusu, ama gel gelelim doğruları yazmadan da edemeyeceğim. Bu size burada, kitap hakkında kötü bir inceleme çıkaracağım anlamına da gelmesin lütfen çünkü benim incelemelerimi bilen çoğu arkadaşlarım, her ne kadar kritik etsem de, iyi bir şey çıkaracağımı biliyorlar diye düşünüyorum. Kritikte yapsanız da, iyi bir kritik yapınız arkadaşlar!

    > Elimde şu anda, kendisini çok severek takip ettiğim Türk tarihçi, akademisyen, yazar ve hatta Türk Tarih Kurumu şeref üyesi olan Sn. İlber Ortaylı’nın, Ocak 2018 tarihli birinci baskı “ATATÜRK” eseri duruyor. Çok büyük bir heves ile almıştım ve okumuştum oysa ben bu eseri. Sanırım burada bir hataya düştüğümü, bu sabah Murat Ç ‘nin yine bu kitaba dair şu #26989983 incelemesini okuduktan sonra daha iyi anladım diyebilirim. İncelemede ne diyordu Murat: “Kitabın iki markası vardır; ATATÜRK ve İlber Ortaylı. O yüzden çok satanlar listesinde olması çok doğaldır.” Bu sözüne kesinlikle katılıyor ve kendisini de bir okur olarak doğruluyorum.

    > ATATÜRK’ü size bir okur olarak anlatmaya çalışsam, ne bildiklerim, ne okuduklarım ne de burada sayfalar yeter kendisi hakkında. Zaten bu değil midir, bizi böylesi güzel tasarımlı bir kapakta kitaba çeken??? Evet, kaçınılmaz bir gerçektir ki “Ulu Önder” ‘in ta kendisidir, İlber Hocamızın bu kitabını alıp okumamıza en büyük etken. Ama olmadı be İlber Hocam!!! Beni bu sefer hayal kırıklığına uğrattım resmen. Gerçekten ilk 100 bilemediniz 150 sayfa Atatürk’ü okuyorsunuz ve sonrasında birden o dönemin ufak tefek tarihi alıntıları, anekdotları ve karakterleri ile bulu veriyorsunuz kendinizi. Hocam, biz zaten bunları bir okur olarak biliyoruz ve birçoğumuzda bu tarihi yaşanmışlıkları hatim etti zaten. Ben bir tarihçi olarak sizden daha üst seviyede, daha bir ciddi monografi beklerken, inanın bir nevi biyografi olan bu kitabınız beni şahsen hayal kırıklığına uğrattı.

    > Kitabınızı okurken, anlattığınız dönemlerin örtüşen hadiselerini, Sn. Turgut Özakman ‘dan okumuş olduğum Şu Çılgın Türkler - Diriliş - Cumhuriyet Türk Mucizesi ve Cumhuriyet Türk Mucizesi - 2. Kitap muhteşem üçlemesi eserlerinde hissederek, yeri geldiğinde de gözyaşlarımı bastırarak okudum be Hocam!!! Daha nice eserler var, belki bir monografi ve biyografi olarak değilse de, kendisini ciddi anlamda ele alan, o mücadele sürecinin öncesini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatan. Bunları ufaktan listeleyecek olursam: Falih Rıfkı Atay - Çankaya: Atatürk Devri Hatıraları, Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam, şu an okumakta olduğum Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Atatürk, Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye, Klaus Kreiser – Atatürk, Emre Kongar – Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Usta romancı Yılmaz Gürbüz'ün kaleminden 5 cilt olan Mustafa Kemal'in Romanı, Lord Kinross – Atatürk, Norman Itzkowitz , Vamık D. Volkan – Ölümsüz Atatürk, Toktamış Ateş – Benim Atatürk Kitabım, Atilla İlhan – Hangi Atatürk, Taha Akyol – Ama Hangi Atatürk ve İlknur Güntürkün Kalıpçı’dan – Her Yönüyle İnsan Atatürk adlı eserlerdir.

    > İlber Hocam, bu eserler Atatürk’ün kendisi hakkında gerçekten daha geniş ve daha doyurucu bilgiler içermektedir. Ve bu güzide yazarlar konuyu da olması gerektiği gibi kaleme almışlardır. Sizin de şahsen bir Atatürk kitabım olsun hevesi ile bu kitabı kaleme almış olma ihtimalinizi bir okur olarak düşünmek bile istemiyorum. Kitabın sonlarına doğru belki bir umut diye gayretimden ödün vermeden hızlı ve emin bir şekilde okumaya devam ettim, ama karşıma (benim açımdan) güzel bir son bile çıkmadı. Evet, Atatürk’ün elbette fani olduğunu ve öleceğini biliyordum, ama bunu birkaç satıra sığdırdığınıza inanmadım bile. Bakın burada inceleme ve kritiğime, Ulu Önder’in şu sözleri ile devam etmek istiyorum:

    “Sonradan uydurma bir eser meydana getirilerek ertesi gün pişman olmaktansa, hiçbir eser meydana getirmemek, beceriksizliğin itiraf etmek daha iyidir.” (1931)

    > Evet, biraz ağır olduğunun farkındayım, ama ben de Murat kardeşim gibi sizin bu hatanızdan döneceğiniz ümidimi hala kaybetmiş değilim. En azından, bir telafi olarak ileride bir roman niteliğinde eser ile kendinizi belki okurlarınıza karşı affettirebilirsiniz düşüncesindeyim. Siz ki, ne kadar tarihi bir bilgi ile donatılmış kişilik olarak, bu kendi eserinizi bir başkası yazmışçasına elinize alıp baktığınızda, bunu kim böyle kaleme almış arkadaş derdiniz buna eminim.

    > Bunların dışında Kitaba gelecek olursak: kitap, içeriğinde Mustafa Kemal Atatürk hakkında bugüne kadar bizlere öğretilen ve bildiğimiz birçok şeyin aslında yanlış olduğu detayını da biz okurlara gayet yerinde ve olması gerektiği gibi anlatıyor. İlber Hocam, Ulu Önder’i burada ele alırken, gayet akıcı bir üslupta biz okurlara aktarmış ve birçok kaynak sunmayı da ihmal etmemiş. Kendisiyle oturup bir arkadaş ortamındaymış gibi bu konuları konuşmayı çok isterim, ama onun beni, kendi üslubu ile “Hadi oradan cahil sende!” diyerek tersleyeceğine de eminim. :)) İlber Hocam gene karşı tezde bulunacak cahillere hazırlıklı gelmiş ve kitapta konu olan birçok yaşanmışlık, anekdot ve tarihi hadiselere kaynak sunarak ışık tutmuş, kendi engin bilgi ve birikimini de biz okurlarından esirgememiştir. Burada benim deyimimle, gene bir “Son cahil bükücü” ile karşı karşıyayız. Gayet akıcı ve zengin bir Türkçe ile biz okurların rahatlıkla okuyabileceği türden bir eser olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Baskı hatasından kaynaklı (şahsen gördüğüm) bir yer olmuştur ve Kronik Kitap’a da bu hassasiyetlerinden ötürü çok teşekkür ederim. Bizim yaşımız oldu kırk ve deyim yerindeyse yolu yarıladık. Okuduk, okuduk ve elimizden geldiği kadarınca ilgi duyduğumuz konularda, özellikle de ülkemiz tarihi ve Atatürk hakkında aydınlanmaya çalıştık. İşte tam burada, Hocam güzel bir düşünce ile bu eseri biz yetişkinlere değil, gelecek Türk gençliğine armağan etmiş diyebilirim. Kendisi yaşamakta olduğumuz bu 21. yy.da özellikle bilinçli yürütülen çirkin kampanyalar, tahrifatlar ve dijital (sanal) ortamda yer alan bilgi kirliliğinin gençlerimiz üzerinde yürütülmekte olan sinsi ve kindar bir oyun düşünüyor ki ve ben bu konuda da kendisini şahsen çok doğru buluyorum. Daha dün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız da bile bunu bir kitap platformunda canlı canlı yaşamadık mı? Karşı düşünce resmen kinini, öfkesini ve tarihe olan düşüncelerini biz kendisini seven, anan ve paylaşanlara kusmadılar mı? Edebiyat ve hümanizm adı altında bizleri “ırkçılık ve faşizm” ile suçlamadılar mı? Evet, bunların hepsini tarihte olduğu gibi bugünde görüyoruz ve daha göreceğiz de. Siz genç arkadaşlarım, şayet benim bu incelememi bu noktaya kadar okuma zahmeti gösterdiyseniz, Ulu Önder Atatürk üzerine kolay okunabilir bir kaynak arayışı içindeyseniz, o zaman geçmişe biraz olsun ışık tutmak, aydınlanmak açısından konuya bu kitapla başlamanızda fayda var diyebilirim. Yukarıda bahsettiğim diğer kitapları da ilerleyen zaman dilimlerinde ele almanız daha faydalı olacaktır.

    > Ne demişti Atatürk siz gençler için? “Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.”

    > Ya biz bireyler için ne demişti? “Tarih bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”

    > Bir de bunu eklemeden edemeyeceğim:

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

    Mustafa Kemal Atatürk
    20 Ekim 1927

    Son olarak:
    Yukarıda da kaleme aldığım üzere, güzide tarihçi yazarımız Sn. İlber Ortaylı, ilk defa kaleme aldığı bir biyografi eserini biz okurlarına sundu. Bu şerefi de, hepimizin bildiği Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hitaben kaleme aldı. Kendi tarihi birikim ve kaynak araştırması ile bize Atatürk hakkında bir okunası eser daha kazandırdı. Ben şahsen kritiğimi dile getirsem de, böylesi bir eserin kişisel kütüphanemde olmasından memnunum ve ileride de oğluma bırakacağım tarihi bir kültürel zenginlik olarak görüyorum. Evet, çok zorlamayacak ve kolay algılanabilecek bir kitap olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk eserini siz değerli arkadaşlarıma ve okurlara tavsiye edebilirim. Sizler de benim gibi, kişisel kütüphanenizde bu eser için bir yer ayırınız. İnsanlarımız, Devlet-i 'Aliyye Osmanlıyı ve Atatürk’ü popüler ana medya dizilerinden ve ne oldukları belli olmayan fason tarihçilerden takip ediyorlar. Sonra yanlış bilgi ve çarpıtılmış tarihi gerçekler ile gerek gündelik hayatlarında, gerek sosyal mecralarda konulara müdahil oluyorlar ve bir gün konuya ehli vaki birisine de denk gelince kısadan hisse kaçıyorlar ya da yanlışı yüksek tonda doğruymuşçasına savunuyorlar. Tarihimizi, Osmanlıyı, Atatürk’ü detaylıca ve olması gerektiği gibi okuyup ele alalım. Çünkü: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” der Atatürk. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • “Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin
    Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet’in”

    Ya sen nasıl güzel yazıyorsun! Ba yıl dım!! Nasıl bu kadar güzel anlatılabilir sevgi? Nasıl nasıl? Her okuduğum kitabında beni daha çok kendine bağlıyor Shakespeare! Ağlattın bu sefer.. Olsun böylesine güzel bir kitaba ağlamak da değer! Nefret ve sevginin bize getirebileceklerini çok güzel işlemiş çok. Herkes okumalı, okutturmalı.. Pişman olmayacaksınız eminim. İngilizceden çeviren Özdemir Nutku‘nun emeğine sağlık, sonsuz teşekkürler.. Böylesine güzel bir eseri dilimize kazanırdığı için ne kadar teşekkür etsek az.. Şimdiden keyifli okumalar.. Ben gidip biraz daha ağlayım. :(