• Resimlerine ansiklopedilerde rastlamadığım, adlarını hiç bir kitapta okumadığım ve kanatlarını şehrin çatıları üstünde, içinden çıkılmaz bir kargaşanın özeti gibi gözüken kirli görüntülerin, yağlı dumanların ve kapkara birer yaprağa benzeyen kurum parçacıklarının uçuştuğu o iç karartıcı boşlukta hiçbir zaman görmediğim, renksizlik renginde, küçücük küçücük kuşlardı bunlar... Belki de bu yüzden, tepemde duran göz kamaştırıcı sonsuzluğun içinde neredeyse kaybolmuş gibiydiler. Öyle ki, bu kuşların uçuşlarını, uçuşlarını süsleyen kanat hareketlerini, gagalarını ve arkalarından süzülüp giden kuyruklarını doğru dürüst görebilmek için, öncelikle onların orada olduklarına inanmam gerekiyordu.
    Ben de durur muyum, hemen inandım tabii; kuştular, oradaydılar ve uçuyorlardı.
  • Kitap çok muhteşemdi olayları hiç uzatmadan anlatmanın başarısı da bu muhteşemliği artırmış ve baya sürprizli olaylarıyla doluydu . Kitaptan bahsetmeye çok gerek yok kısa bir olayını anlatmak bile kitabın eğlencesini kaçırır yani okuyunca anlarsınız ne demek istediğimi tek ana özeti kitabın şu ki zaman yolculuğunun çok farklı bir hali olarak oluşturulmuş ve bu yüzden sıradışıydı , sıkılmadan okuyacağınız su gibi akan bir kitap ikincisini de kesinlikle okuyacağım
  • Kim bilir artık ben kapağını bile görmediğim kaç bin kitabın içinde aynı anda, hangi duygularla gezinirken, zaman birdenbire kuşlara dönüştü. 

    Resimlerine ansiklopedilerde rastlamadığım, adlarını hiçbir kitapta okumadığım ve kanatlarını şehrin çatıları üstünde, içinden çıkılmaz bir kargaşanın özeti gibi gözüken kirli görüntülerin, yağlı dumanların ve kapkara birer yaprağa benzeyen kurum parçacıklarının uçuşturduğu o iç karartıcı boşlukta hiçbir zaman görmediğim, renksizlik renginde, küçücük küçücük kuşlardı bunlar... Belki de bu yüzden, tepemde duran göz kamaştırıcı sonsuzluğun içinde neredeyse kaybolmuş gibiydiler. Öyle ki, bu kuşların uçuşlarını, uçuşlarını süsleyen kanat hareketlerini, gagalarını ve arkalarından süzülüp giden kuyruklarını doğru dürüst görebilmek için, öncelikle onların orada olduklarına inanmam gerekiyordu.
    Ben de durur muyum, hemen inandım tabii; kuştular, oradaydılar ve uçuyorlardı.
  • "O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

    Bundan tam 205 yıl önce bugün dünyaya gelen Søren Kierkegaard için yazılabilecek olan en güzel cümle, bu sanırım. Bu cümle, Alastair Hannay'ın dev eserinden değil, bir video sunumundan geldi. Hannay'ın kitabı, Søren'in yaşadığı ortamı, iç dünyasını, çevresini oldukça başarılı bir şekilde çizerken, fazlaca akademik bir dilde yazılmış olduğunu ve akademik olarak bir ilgisi olmayan okuyucuyu sıkma ihtimalinin yüksek olduğunu not edelim. Akademik ilgisi olmayan benim gibi bir okuyucuyu çekmesinin nedeni de kişisel ilgidir. Bugüne kadar birçok düşünürün farklı şekillerde hayatımda yeri olduğunu söyleyebilirim ama Søren Kierkegaard gerçekten aklımı bambaşka yerlere götüren, dünyaya bambaşka bakan ve dünyamı alt-üst eden bir filozof. Kierkegaard için söylenilecek en net cümlelerden biri de şu olur; başka düşünce kitapları yazardan bağımsız okunabilir ama Kierkegaard'ın kitaplarını, kendi yaşamından bağımsız bir şekilde okumak imkansızdır, gerçi yaşamını bilsek de okumak ve anlamak ne kadar mümkün tartışılır ama hayatını bilmeden onu düşünmeye çalışmak tamamen zaman kaybı olur.

    Kitapla ilgili söylenecek pek birşey yok esasen. Ben de kitap yerine, doğumunun da 205.yılı şerefine büyük düşünür ile ilgili birşeyler yazmak istiyorum. -uzun bir yazı olacak, yer yer de konu dağınık olacak, baştan belirteyim-

    ------------------------
    Kitabın başında olduğu gibi, Üstad'ın tarih sahnesine çıkışından başlayalım:

    "Tarih 28 Kasım 1835, yer Kopenhag Üniversitesinde Öğrenci Birliği toplantısıdır. Bu olaydaki konuşmacı ufak tefek bir gençti, açık kumral gür saçları başının tepesinde oldukça gülünç taranmıştı. Enerjik ama biraz da iğneleyici tavrı Birlik'e de, izleyicilerine de hiç yabancı değildi. Kıvrak zekalı, hazırcevap, nüktedan, ince espriler yapan, böyle konuşmalara alışık olmayan bir gençti. Ama şimdi kalabalığın önüne tek başına çıkmak üzereydi. Bu genç Søren Aabye Kierkegaard'dı."

    Bildiğimiz kadarıyla Søren, öğrencilik hayatını daha da erken noktalayabilirdi ama kendisini bulmak için, fikir çapını genişletmek için eğitim ortamının içinde kalmayı tercih etti ve görülen o ki, iyi de yapmış. Çocukluğundan itibaren 33 yaşında öleceğine inanmış, buna rağmen hayatı aceleye getirmemiş.

    Kierkegaard'ın öğrencilik döneminde siyaset tartışmalarının ve liberalizm akımının ülkede revaçta olduklarını biliyoruz. Søren ise siyaset yerine kültür, sanat ve felsefenin üniversitenin temelinde yer alması gerektiğini düşünüyor. Bunu temel alarak felsefesini geliştiriyor. Din konusu, felsefesinin temel taşlarından biri olsa da, bunu siyasi eleştiri haline getirmiyor, diğer taraftan sosyalizm veya liberalizm konularına da girmiyor. Kierkegaard'ın felsefesi bir temele oturtulabilir mi, bilmiyorum ama öyle olsa da benim bunu yapamayacağımı, yapmayı amaçlamadığımı da söyleyebilirim. Nietzsche'nin 'o büyük öğle'de beklediği 'üstinsan' gibi bir düşünceye kapılmıyor Danimarkalı. Onun için geçmişe gidiyor ve 'diyalektik lirik' olarak adlandırdığı "Korku ve Titreme"de varoluşa dair bakış açısı ile ilgili ipuçları veriyor. Mikrofonu, Profesör Hannay'a uzatalım:

    "(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

    Hegel'in ve Hegelciler'in aksine düşünüyor Søren. İnsanın gücünü vurguluyor ısrarla, tüm kitaplarında çoğu iz aynıdır: Din, estetik ve etik. Kierkegaard için kişinin temelde iki yaşamı var. Kurallara ve gereksinimlere göre hareket edilen 'etik yaşam' ile kişinin egosuna bağlı hareket ettiği 'estetik yaşam'. Kendisini bir 'estet' olarak gören Søren'e göre, bu iki yaşam tarzını uzlaştıracak olan ise 'din'dir. Ama klasik Hristiyanlık değildir. Kitabın tamamında gördüğümüz gibi nefret ediyor Danimarka kilisesinden Kierkegaard. Dinin insanı sınırlayıcı bir şekle girmesi inancın özüne aykırı ona göre.

    - Varoluş felsefesine gelince, onun ışık saçan zihnini burada rahatlıkla görebiliriz:

    "Yaşamın biçim sayesinde değil, biçimin yaşam sayesinde kavranıldığı her daim hatırlanır. (...) Yaşama gelince, onun soyut değil, son derece bireysel bir şey olduğu unutulmamalıdır."

    Søren'in yaşam konusuna da din gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Yine din konusunda da bireysel tecrübenin önemli olduğuna ve herşeyin yaşam sayesinde oluştuğuna inanır. Bu noktada da aynı şekilde yaşamın şekiller, sistemler, düzenler şekilde belirlenmiş olmadığı ve sadece ve sadece bireysel tecrübeye dayalı olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

    - "Kız kardeşi ona en çok ne olmak istediğini sorduğunda 'çatal' demişti. 'Sofrada istediğim her şeye saplanabilirim.''

    Kierkegaard'ın öğrencilik hayatındaki ve daha sonra 'toplumun muteber kesimleri' ile olan kavgalarında da her zaman bu 'çatal metaforu'nun öne çıktığını görüyoruz. Hegelciler'le, üniversitedeki yüksek profesörlerle, kilise yöneticileriyle, aile üyeleri ile kavgalarında hep çatal olma arzusu öne çıkıyor. "İnsanlar için her zaman her şeyi zorlaştırmak isterim." demesi  de buna bağlı gibi. Burada, hem insanın zorlandıkça daha iyiye yöneleceği, hem de daha yüksek bir noktaya ulaşacağı inancı var.

    - "İroni, estetikle etik olanın; mizah ise etik ve dinsel olanın arasındaki sınırdır."

    Kierkegaard'ın felsefi yolculuğunda üç çok önemli kavram vardır; ironi, mizah ve kaygı. İnsan yaşamını da üç bölüme ayırmıştı: etik, estetik ve dinsel. Bu üçünün arasındaki bağları belirtmek için bu kavramları kullanır. Ona göre, kişinin bu üç boyutlu yaşamı, birbirinden ayrı gibi gözükse de aslında birbirinin tamamlayıcısıdır. Yeri gelmişken, 'kaygı' konusuna gelelim, onun için de Hannay'ın açıklamalarından faydalanalım:

    "Yaklaşan ama belirlenmemiş bir felaketle ilgili güçlü bir duygu ya da dolaysız bir nedeni olmayan huzursuzlukla ilgili belli belirsiz ve güdümsüz bir his olsun, Kierkegaard'ın "kaygı" dediği şeyi, pek çok kişi deneyimleyecektir. (...) Çocuklarımın gençlik kültürüyle tanışması, bir görüşmenin sonucu, psikiyatrımla randevum beni kaygılandırabilir. Bunların hepsi, endişelenmenin, büyük olasılıkla ve belirgin ama henüz sallantıda olan bir sonuçtan korkmanın biçimleridir. Bu sözcükleri kullanırken, korkuya ya da yılgıya daha çok odaklanırız; yalnızca bir şey 'olursa' diye değil, o 'şeyin' olacağından da korkarız. (...) İnsanlarda kaygı dünyada artık kendini evinde hissetmeme duygusuna karşılık gelir."

    Kierkegaard'da kaygı; korku, sıkıntı veya yılgı değildir, çok daha derindir. Kaygı, son cümlede belirttiği gibi insanın, kendini evinde hissetmeme durumuyla açıklanıyor, durumu daha iyi açıklamak için başka bir cümleye dönelim:

    "aramızdan ayrılan sevdiğim birkaç kişi önümdeki mezarda dirildi; daha doğrusu, hiç ölmemiş gibiydiler. Onların arasında kendimi çok huzurlu hissettim, kucaklarında dinlendim, sanki bedenimin dışına çıkmış, onlarla birlikte süzülerek semaya yükseliyormuşum gibi hissettim kendimi."

    Bu da annesinin mezarını ziyaret ettikten sonra not ettiği bir cümle. Søren'in yaşamın her anında o kaygıyı hissettiğini ve huzurlu olması için tek yolun, o 'sevdiği birkaç kişi' ile birlikte olması olduğunu söyleyebiliriz. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nde kendisi için belirttiği "çok tinsel" ifadesi belki de özetliyor bu konuyu. Hayatı ölümle geçtiği için, çevresi kendisine yabancı gelen bir dinle sarılı olduğu için öyle oldu, belki de. Baştaki cümleye dönersek,
    'içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan az sayıdaki filozoftan biri' olması da bundan kaynaklanıyor. O karanlıkları çok iyi anlayabilmek için, kendimiz gibi yaşayan insanlar yetersiz kalır; onun için, çok düşünmek, çok acı çekmek, bu dünyanın dışında olmak gerekiyor belki de...
    ----------------------
    Buradan Crites'in ifadesiyle, 'dinlemekten bıktığımız aşk macerası'na geçelim... Søren, aklını başından alan Regine Olsen ile 24.doğum gününden birkaç gün sonra tanışıyor. Regine ile ilişkisinin ayrıntılarını bilemiyoruz, hatta bazı iddialara göre, ilişki sırasında Regine'i biraz küçümsediği de söyleniyor ama dört yıl sonra Regine'le nişanı bozduktan sonra, bunun acısını hayatı boyunca içinde taşıdığını ve tüm yapıtlarının da bu ilişkinin izlerini taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bazı yorumlara göre "Ya/Ya da" sadece genç kızı kendisinden nefret ettirmek için yazılmıştır. Søren, nişanı bozmasının kız için çok ağır olacağını biliyordu ve Hannay'ın anlattığına göre, gerçekten öyle olmuş. Hatta, Regine'in babası, Søren'den kızına geri dönmesini istemiş ama Søren, bunu reddetmiş. "Ya/Ya da" ile ilgili yorumlar doğru da olabilir, belki kendisinden nefret ettirmek ve soğutmak için yazdı, Regine de ondan üç yıl sonra, -daha sonra vali olacak olan- Bay Schlegel ile evlendi. Nefret o yıllarda geçerli olabilir ama daha sonra tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. Daha sonra, Regine'in yazdığına göre, Søren'in ölümünden altı ay önce sokakta karşılaşıyorlar ve Regine ona "Tanrı seni korusun!" diyor, ifadesine göre Søren gerçekten şaşırıyor kendisine öyle yaklaşmasına. Søren, nişanı bozduktan sonra hiçbir ciddi ilişki yaşamıyor -gayriciddi yaşadı mı bilemem-, 1849'da abisine yazdığı ve öldükten sonra açılmasını istediği mektubunda şöyle yazıyordu:

    "Sadece nişanlı olsak da, hayatım boyunca kendimi bağlı hissettiğim tek kadın Regine'dir. Tüm malvarlığımı ondan başkasına bırakmam düşünülemez."

    Pekiyi bu kadar bağlı olduğu Regine'i neden terketti? Evlilik gibi bir bağın ilişkilerini bozmasını mı istemedi? Fazla dinsel ve melankolik yapısı nedeniyle kızdan uzak mı durmak istedi? 33 yaşında öleceğini düşündüğü için mi evlilikten kaçtı? Bilmiyoruz, milyonlarca soru üretebiliriz ama sonuçta yine bilmiyor olacağız. Aynı şekilde, nişanı bozduktan sonra Søren, gerçekten Regine'in ona dönmesini bekliyor muydu yoksa sadece 'onun acısını yaşamak' mı istedi?

    "kişinin arzusunu terk etmesi yüceliktir, ancak daha yüce olanı onu terk ettikten sonra ona yapışmaktır ; sonsuzluğun ipini kavramak yücedir, ancak daha yücesi terk ettikten sonra faniliğe sarılmaktır."

    Buradan bakınca, ikincisi daha geçerli gibi duruyor. Arzusunu terk ettikten sonra ona yapışması veya "Korku ve Titreme"deki 'teslimiyet' tanımı konuya uygun gibi;

    "dünyada kişinin kalpten saldıracak kadar güçlü duygularla istediği bir şey olmadıkça, teslimiyet olmaz. Teslimiyet, kişinin en çok sevdiği ümitlerini, o ümit ettiği şeyin erişilemez olduğunu gördüğünde terk etmesidir. Teslimiyet kişinin kalbinin arzusu hakkında düşünmesinden vazgeçmesi değildir. Aksine teslim olmak eski ilgiyi korumak, ancak yeryüzünde hiçbir şeyin bu arzuyu tatmin etmeye yetmeyeceğini kabul etmek demektir."

    Neden peki Søren? diye soruyorum ve yine cevapsız kalıyor. Neden ümit ettiği şey erişilemezdi? Neydi eksik parça? Sorular, sorular, belki de kendi yaşamlarımızla, kendi değerlerimizle düşünmeye çalıştığımız için kayboluyoruz soruların içinde.

    - Müstear isimler konusundan bahsedelim. Kierkegaard, eserlerini Constantin Constantinius, Victor Eremita, Johannes de Silentio, Frater Tacitarnius, vs. isimleriyle yazıyor. Kierkegaard'ın bu isimleri kullanması, eserlerin ona ait olduğu konusunda hiçbir şüphe yaratmaz, hem yazın dili, hem bahsettikleri yazının kime ait olduğunu belli eder. Zaten üstad da birkaç sene sonra kendisini ortaya atar. Hannay, üstadın neden müstear isimler kullandığını şöyle açıklıyor:

    "Bu müstear adların her birini kartondan kesip çıkarılma bir resim olarak düşündüğümüzde, bu resmin, kendi ağzından çıkacak sözler üzerinde iki kat fazla kafa yoran bir iç varlığı olmazdı; olsaydı bile, bu sözler Kierkegaard'ın o derin iç varlığını iki kat yansıtan sözler olamazdı."

    Kierkegaard'ın ustalığını konuşturmak ve olaylara daha farklı bir açıdan bakabilmek için bu yolu tercih ettiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

    - "Küçüklüğün gerçek karşıtı büyük düşünmek değil, tuhaflığa açık olmaktır. Tuhaflık kendi kendinize vermeye çalıştığınız birşey değil, farklılığını insanın özünde bulunan bir iyilik olarak kabul etmeye yönelik iyimser bir iyi niyettir."

    Regine konusunda anlamanın pek de mümkün olmadığı tercihi konusunda da bunu düşünmek mümkün. Belki, hiçbir nedeni yoktur bu tuhaf davranışın. Boşuna sorularla ilgileniyoruzdur. Belki de sadece 'iyi niyet'li bir harekettir, Kierkegaard'ın Regine ile tanışmadan önce de evlilik konusunda gergin olduğunu biliyoruz. Buna rağmen, Regine'le nişanlandı ama belki de denediği şey olmadı. Belki, Regine'le bir dönem düşünceleri değişti veya kendini değişmeye çalıştırdı. Ama sonunda gördü ki, o 'tuhaf'tı. O tuhaflık, kendisine verdiği, ortaya koyduğu birşey değildi. Onun tuhaflığı, kendisinin özünde bulundu ve o tuhaflik, onun 'iyimser iyi niyeti' idi.


    -"Bütün dünya, yaşamda insan düşüncesinin sindiremediği çeşitli korkunç eşitsizliklerin sisli, belli belirsiz bir varoluşta cezasını çektiği şiirdir."

    Varoluş felsefesine geri dönüyoruz... Bir üsttekine de bağlayacak olursak, Hannay'ın dediği gibi 'onun acısını yaşaması gerekiyordu'ya geliyoruz. Bu, art niyetli bir davranış değil, 'bir genç kızın hayalleriyle oynamak' hiç değil. Bu, onun tuhaflığı. Ünlü bir başka sözünde "Bir genç kızın hayatına süzülüp girmek sanatsa, ondan çıkmak bir başyapıttır." diyor. Kierkegaard ne kadar inançlı olsa da, Hristiyanlık inancının 'uğruna ölmeyeceği bir fikir' olduğunu belirtiyor. Uğruna öleceği fikir varoluşçuluk muydu? Neden olmasın? "Korku ve Titreme"de uzun uzun, İbrahim'in nasıl "imanın babası" olduğunu yazıyor. Belki onun da "varoluşçuluğun babası" olması için öyle bir yaşamdan geçmesi gerekiyordu.

    - Hasta yatağında, arkadaşı Peter Boesen ile yaptığı konuşma bunu özetler niteliktedir:

    "Boesen: "Yaşamında çok iş başarman ne kadar dikkate değer."

    Kierkegaard: "işte bu nedenle çok mutluyum ve çok üzgünüm çünkü mutluluğumu kimseyle paylaşmıyorum."

    William Heinesen'den güzel bir açıklama ile noktalayalım: "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın isguderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."
  • Küçücük ellerini, cırtlak sesinin eşliğinde bir aşağı bir yukarı sallıyordu.Rahatı,huzuru kaçırılmış,bir bilmezliğin,bilinmezliğin içinde olduğu, içine doğduğu her halinden belliydi. Kelimeleri cümleleri olmamasına karşın anlatacak çok şeyi vardı. Bir ömür anlatacaktı insanı. İşi zordu.

    İlk nefes,ilk ses,ilk gülüş,ilk diş, ilk adım… derken yaş ilerliyor,zaman durmuyor heceler kelimelere,kelimeler cümlelere karışıyordu. Yaşamak; hayatla konuşmaktı,biliyordu. Talep ettikçe öğreniyor,talebe oluyordu.Karşısına çıkardıklarının arkasına gizlenen hayatı duymak,hissetmek yeterliydi önceden.Büyüyordu. Buna karşılık hayatsa, tüm sırlarıyla beraber saklanıyor, peşinden koşturuyordu.

    Farkındaydı. Küçük küçük sınavlarla büyük imtihana hazırlanıyordu bu kovalamacada. Bildikleri artıyordu. Bilmedikleri daha fazla… Kendisine bakıyor, her şeyde kendisini görmeye çalışıyordu.Güneş,deniz,yıldızlar,bahçelerindeki çınar ağacı, pencerelerine gelen kumrular...Hepsi iyi dostlardı.Fakat o da her insan gibi kendini insanda görmek istiyordu. Arıyordu.

    Ölümle de tanışmıştı. Babası. Doktorlar,içinde anlamını bilmediği tıbbı terimlerinde bulunduğu garip birkaç cümle kurduktan sonra ölüm sebebi olarak “akciğer kanseri” demişlerdi. İnanmadı. Her insanın doğduğu için öleceğini biliyordu. Yaşamanın her an biraz daha ölüme yaklaşmak olduğunu da. “Ölmeyecek olsak yaşanır mıydı bu hayat?” diyordu.Ölümü,sonsuzluğa açılan bir gizli geçit, bir sır olarak kabul ediyordu.

    Yaşamak neydi?Ölmek neydi? Hayat neydi?İnsan neydi?...Tüm bilmediklerinden birkaç cümle yaptı ve şöyle sustu:

    “Yaşanılanlar geçmişin değil, hayatın bir parçasıdır. Ve insan;anlamla ayakta kalan,hayata tutunan bir muammadır.Her insan bu dünyada kendi sonsuzluğunun özetini yaşar. Kendini arar. İnsanı arar. O’nu arar…”
  • SPOILER İÇEREBİLİR!!!
    Baştan yazayım sonra şikayet ediyorlar.

    Çoğu kişi gibi benim de dikkatimi çeken kitabı okumamı sağlayan kitabın adı oldu. Açıkçası güzel, etkileyici bir isim seçilmiş kitaba. Pazarlama güzel...Kitap bittiğinde yeni bir öykücü ile tanışmanın memnuniyeti içinde idim. İnsanı sıkmayan kısa, birbirinden ayrı ama birbiri ile bağlantılı öyküler var içinde hepsi tek başına bir insanın, hatta yazarın -kendisi hep başkahraman- hayatının öyküsü olabilir bence. Bu açıdan yani ayrı ama bağlantılı öyküler oluşu açısından Cemil Kavukçu'ya benzettim diyebilirim Kerem Işık'ı. Yazar kitabın başlarında ifade ettiği gibi "düşünce kabızı" olayın özeti bu. Ama kitap boyunca bu kahramanın psikolojik rahatsızlığına tanı koymaya çalıştım. Biraz şizofren, biraz obsesif, biraz biraz...Hayatı anlamlandırmaya çalışan insanlar...Hepimiz bir ara yapmaya çalışmışızdır. En sonunda pes edip bırakanlara ne mutlu...Ya sonuna kadar gidenler? O sonsuzluğun içinde kaybolurlar...

    Tavsiye ederim okuyun. Keyifli okumalar.