• ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE

    Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla,
    Bazan sessiz sedasız, ipekten kanatlarla,
    Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla,
    Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla,
    Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla,
    Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla,
    Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla,
    Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla..


    Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle,
    Öldür bendeki beni, sonra dirilt kendinle,
    Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle,
    Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle.
    Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle,
    Ama her defasında geri döndüm seninle.
    Hangi düğüm çözülür nazla, sitemle, kinle?
    Ne olur bir gün beni, kapında olsun dinle..


    Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin?
    Bazan kızkardeşimsin, bazan öpöz annemsin,
    Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin,
    Eksilmeyen çilemsin,
    Orda ufuk çizgim, burda yanım yöremsin,
    Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin,
    Çaresizim, çaremsin.
    Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin?

    Yavuz Bülent Bâkiler
  • Daha o zaman bile düşüncelerin kafamıza bazen kelimelerle, bazen de resimlerle geldiğini anlamıştım. Bazen bir fikri kelimelerle düşünemezdim bile… Ama o şeyin resmi, mesela bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken nasıl koştuğum ve neler hissettiğim gözümün önünde hemen beliriverirdi. Bazen de bir şeyi kelimelerle düşünebilirdim ama gözümün önüne onu bir resim olarak asla getiremezdim: Siyah ışık gibi, annemin ölümü gibi ya da sonsuzluk gibi.
  • Cennetinden ayrı düşmüş Adem Serendip günleri boyunca ayrılığı ruhu kadar bedeninde de sarsılarak yaşadı. İçindeykrn gafiliydi cennetin ama hatırasının her anını defalarca tekrarladı.

    Bir kez cenneti görmüş, suyundan tatmış, kokusundan almış bulunan, bu dünyaya, bu oyun alanına nasıl sığsındı, nasıl avunsundu? Ama bir yanı cennetliydi Adem'in bir yanı dünyalı, ve Adem'in isminde unutmaktan mânâ ve dünyada zaman vardı~~~
  • Aslında beş duyuyla algılayabildiğimiz bir dünyada yaşamıyoruz. Bu beş duyu algılama menzili çok çok küçük ve buna "Görülebi­ len Işık" deniliyor. Yaratılışımız; bir şifonyerin çekmeceleri gibi, biri diğerinin üzerindeymiş şeklinde yer almıyor. Radyo ve televizyonlarda olduğu gibi, aynı boşluğu paylaşan frekans­ lardan oluşuyor. Yayılan frekanslar sadece sizin bedeninizin çevresinde değiller, bedeninizle aynı yeri de paylaşıyor, ama farklı dalga boyları ile çalışıyorlar. Eğer dalga boyu veya frekans birbirine çok yakın ise karışıyor, birinin diğerinin varlığından bu suretle haberi oluyor. Bunun dışında, birbirlerinin varlığından haberleri olmuyor, çünkü farklı frekanslarda/ger­ çekliklerde veya dünyalarda çalışıyorlar. Radyonuzu diyelim ki, Radyo 1 'e göre ayarladınız. Radyo l 'i dinlersiniz, ama bu arada Radyo Z, 3 veya 4'ü duyamazsınız. Frekansı Radyo 1 'den Radyo Z'ye ayarlayın, bu sefer Radyo Z'yi dinlemeye başlarsınız, ama ayarlama yaparken Radyo 1 hala oradadır. Siz dikkatinizi veya bilincinizi Radyo Z'ye vermişseniz bile o yayına devam eder.

    Bu, tam olarak görünürdeki, algılanan gerçek evrenin nasıl çalıştığını gösteren bir ör­ nektir. Görme, işitme, koklama, dokunma ve tatma şeklinde beş duyumuzla "boşluk" ola­ rak gördüğümüz son derece küçük bir parçayı algılıyoruz. Örneğin kedilere göre "uzay" boş değildir. Çok daha görsel frekans menzilleri vardır, dolayısıyla insanların beş duyu ile sı­ nırlanan frekanslarının çok ötesinde diğer boyuttaki varlıkları ve faaliyetleri görebilirler. Her şeyin bizim içimizde olduğu, sembolik olarak cennetin de içimizde olduğu doğrudur. Sonsuzluk içimizdedir, çünkü bütün sonsuzluk, bütün uzayı kaplar. Sonsuzluğu beş duyu­ muzla algılayamayız, tıpkı radyo frekanslarından birisine ayarlanmışsanız, bütün dalgaları duyamayışımız gibi. Yani sadece beş duyunun kapasitesi kadar duymaya programlanmışız, ben de buna "beş-duyu hapishanesi" diyorum.
  • Buradan senin için de çiçekler toplayacağım. Toprağa döndüğüm bu ilk günü kutlamak için, bu çiçeklerle benim esrarlı tapınağıma gel!
    Yıllardan beri karanlıkta büyüyen bir ışık hasretini dindirmek için, gözlerindeki aydınlığı bana içir ve kâbuslu gecelerin artık bittiğini söyle!
    Beni çağıran sen değil miydin? Kuşkunun sarasıyla mesafelerden, hacimlerden kaçarken, hayata dönmek umuduyla ölümün uçurumuna düşenleri görünmez kanatlarıyla kurtaran aşk tanrıçası!.. Beni çağıran sen değil miydin? Niçin daha önce sesini duymadım? Afrodit için tapınaklar yapılan bu topraktan başka yere, Eros oklarını boşaltamaz mıydı ki, onu daha önce neden bana göndermedin?
    Kitapların karanlık dehlizlerinde, hayat cevherleri aradığım o han odalarında ne işim vardı? Sonsuzluk adına kasideler bulunan o tozlu anıtlarda her şeyin fani olduğunu öğrenmesem; bastığım toprağın, yokluğun sıvılaşmasından meydana gelmiş bir hayal oyunu olduğunu bilmesem; benden önce de, benden sonra da bu dünyanın var olduğundan ve olacağından haberim bulunmasaydı, seni tanıyamaz mıydım?
    Yalnız benden ve senden ibaret bir dünyada, kurulmuş bir düzenin sonsuzluk vehmi içinde, niçinsiz, açıklamasız bir yaşam sürseydim, senin o küçük yavrunun oklarına yaraşır bir hedef olamaz mıydım? Neden beni bir keçi yavrusuyla akran olduğum yaşta ve onun kadar kaygusuz zamanımda çağırmadın? Neden karanlıklara düşman olmadan, aya karşı şarkı söyleyebildiğim ve mezar taşları üzerinde tahterevalli oynadığım günlerde, parmaklarına kına yakan küçük kızlardan biri halinde karşıma çıkmadın? Niçin beni uçuruma gerilmiş bir ip üzerinde, bin bir korkunun kasıp kavurduğu bir denge oyunu içinde buldun? Aşkın bir ölüm oyunu olduğunu öğrenmeme ne gerek vardı? Bir koza içinde kendini uzun zaman hapseden ve ölümünden az önce kanatlanan bir tırtıl gibi benim de yaşamım sonuna mı yaklaştı? Ne olursa olsun, gözkapaklarım anıların tatlı yorgunluğu ile kapanırken, bir gün uçmuş olduğumu hatırlayabileceğim için sana minnettarım. Kısa bir uçuş için, uzun zaman karanlığa alışmak gerektiğini öğrendiğime de memnunum. Artık anlıyorum ki, biz burada sürekli bir hazırlık içindeyiz. Böyle bir hazırlığımız olmasaydı, doğmaya ve ölmeye nasıl rıza gösterirdik?
    Belki de geçici bir zaman için, ama ruhumda yeniden aydınlıkları bulduğum şu ânı kutsayan, sana benim dertli toprağımda açan çiçekleri veriyorum...
    Kemal Bilbaşar
    Sayfa 88 - Can Yayınları, 1. Basım (2003)
  • Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla
    Bâzan sessiz sedasız ipekten kanatlarla
    Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
    Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla
    Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla
    Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
    Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
    Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla,

    Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle
    Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle
    Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle
    Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle
    Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle
    Ama her defasında geri döndüm seninle
    Hangi düğüm çözülür nazla, sistemle, kinle?
    Ne olur bir gün beni, kapında olsun dinle.

    Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin?
    Bazen kız kardeşimsin bâzan öpöz annemsin
    Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin
    Eksilmeyen çilemsin
    Orada ufuk çizgim, burda yanım, yöremsin
    Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin
    Çaresizim çaremsin.
    Şaşırdım kaldım işte bilmem ki n'emsin?
    Yavuz Bülent Bakiler
    Sayfa 166 - Yakın Plan Yayınları
  • Şu sonsuzluk ve biçimsizlikle oluşan insanın ait olan kaosu birileri nasıl düzenlemeyi umut edebilir ki? “Komşunu sev” ilkesi ikiyüzlülüktür. “Kendini tanı” ise ütopiktir ama daha kabul edilebilir çünkü kötülüğü barındırır. Acıma yok. Katliamdan sonra bize saf bir insanlık umudu artakalır.