• Bir “ Şeytanlar ve Melekler” veya çok bilinen kitaplarından “ Da Vinci Şifresi” niteliğinde yazılmış kitap değil . Lâkin adam yine kendi şanına yaraşır bir kitap yazmış.Konusu itibari ile “Nerden geldik, nereye gideriz “ temalı bir kitap . Pek alışılmışın dışında değil aslında . Farklı yönler elbette var , en basit örnekle , kurbanlar hemen öldürülmüyor . Biraz da aksiyonu artırmak niyetiyle özellikle giriş bölümünü uzun tutmuş. Yalnız , okurken sıkılırım tasasını da ortadan kaldırmış. Sonuç bölümü de giriş bölümü kadar uzun. Bitti bitiyor derken çorap söküğü gibi geliyor arkası . En güzel tarafı , bu sefer kim öldürdü diye değil , kim öldürttü acaba diye meraklandırıyor okuyanı. Bu arada hikaye yine İspanya’da geçiyor . Okurken , İspanya’yı da bir nevi gezmiş kadar oluyorsunuz .
    Langdon tabi ki yine başrol oyuncusu , e haliyle eşlik eden güzel bir kadın olmazsa olmaz . Heyecan arayanlar için vazgeçilmezler listesinde ilk 10’a girecek değerde bir kitap.
  • Domino etkisi nedir?
    Mini bir domino taşının kendisinden biraz daha büyük bir domino taşını devirerek, biraz daha büyük bir domino taşının da biraz daha büyük bir domino taşını devirmesiyle devam eden ve sonunda çok çok daha büyük bir domino taşının devirmesini tetikleyen ve artarak ilerleyen etkileşim zinciri diyebiliriz.

    Evet herkesin elinde domino etkisi meydana getirmeye muktedir minik domino taşlarının olma ihtimali olduğunu söylesem? zaten pek çoğunuz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

    Bingooo... ÇOCUKLAR evet Anahtar kelime ÇOCUKLARIMIZ...

    Ama Nasıl? elimizde doğduğu andan itibaren algıları son derece açık, dünyayı hepimizden daha farklı algılayan ve hayal dünyası inanılmaz derecede geniş harikulade bir Su var. Su diyorum çünkü bu çocuğun gelişimi ve ileride yapabilecekleri ancak ailenin yani kabın şekli doğrultusunda ilerleyecektir. Aile ne kadar dar bir hazne ve görüşe sahipse çocukta ancak onunla paralel olarak ilerleyebilir.

    O zaman ne Yapıyoruz? İlk işimiz kabızı genişletmek ve dereyi görmeden paçaları sıvamak...
    işte kitap bu noktada devreye giriyor.

    Ödül nedir?
    Ödül, bir koşula bağlı olarak verilen ve kişi tarafından cazip görünen bir obje ya da etkinliktir. syf.18

    Çocukluğumuza döndüğümüzde takdir alırsan bisiklet, şunu yaparsan bunlar bunu yaparsan şunlar gibi gibi söylemleri hatırlamayanınız yoktur diye düşünüyorum.
    Bir de okul yıllarımızı hatırlayalım okumayı ilk başlayana kurdele yok elmanın kızarması, en çok kitap okuyana çikolata bilmem ne. vah vaaah...

    neden vah vah?

    Bir çocuğa ödül vererek asla iç motivasyon kazandıramazsınız. Mesela bir çocuğa ödev yaparsan pc ile oynayabilirsin dediğiniz anda ödev araç pc ise amaç haline gelir diyor yazarımız.
    İç motivasyon, bir işe karşı kendi ilgisiyle severek yaptığı özür iradesiyle karar vererek seçtiği dış kontrol olmadan yaptığı işlerde geliştirilen bir duygu,yöntemdir. Tarihe baktığımızda bir çok ünlü ressam, yazar, bilim adamı sadece kendi istediği için buluşlarını eserlerini arz edebilmiştir. Mesela Edison a kimse not vermemiştir. Veya bir rekabet ortamının mahsulü değildir bu insanlar.
    İç motivasyonu son derece yüksek bir yazar olan Dostoyevski bir arkadaşına yazdığı mektupta Diyor ki; Sipariş üzerine yazı yazmanın işkencesini çektin mi hiç?

    Evet, kontrol altında hissetmeyi işkence olarak yorumluyor Dostoyevski.
    yani bir çocuğun yaptığı işi iç motivasyonla yapması o işi layıkıyla yapmasında ki en önemli ölçüttür.

    İnsanın hedefe en kısa yoldan ve en az enerjiyle ulaşma eğilimi doğasının gereğidir.
    Mesela bi deney yapılıyor panayırda kasnak atma oyununu hepimiz biliriz kasnakları çubuklara geçirmemiz gerekiyor ve işlem tamam olay bu. bir gruba ödül veriliyor diğerine sadece bunu yap deniliyor. İkisinde de mesafe belli ama isteğe bağlı olarak daha da uzaklaşabilirsiniz deniyor ödül alan grup net bir şekilde uzaklaşmıyor sadece ödüle odaklarnıyor. ama ödül almayan grup başarılı atışlar yaptıkça daha da uzaklaşıyor ve başarı duygusunu hissederek kendini o işte geliştirme eğilimine giriyor.
    Yine Kitapta benzer bir sürü deneyler var genel olarak ödül alan grup ve almayan grubun özellikleri aynı ödül alan gruplar tamamen ödüle ulaşma odaklı tutum geliştirirken diğer grup zevk alarak gelişimine öncelik veriyor ve her iki gruba da boş zaman bırakıldığında görülüyor ki ödül alan grup o oyuna, işe, aktiviteye bekleme sırasında devam etmiyor çünkü onlar hedefine ulaşmış ve tatmin olmuş oluyor diğer grup ise boş zamanda da o işe devam ediyor ve severek yapıyor.
    Mesela not da bir ödül mekanizmasıdır. Başta kendimiz olmak üzere öğrencilere bakalım amaç sadece 5 veya AA almak. Bilgi öğrenmek yaratıcılık yok. Neden Biz notu geri bildirim aracı olarak değil rekabet ortamının pençesinde meydana gelen ödül sistemi olarak kullanıyor ve yarış atları gibi çocuklar yetiştiriyoruz.
    Sonuç ne mi? Şuan da en son bağlı olduğu okuldan mezun olmasının üzerinden bir kaç ay geçen insanlara Türkiye genelinde bir yeterlilik sınavı yapsak yüzde 90 ı geçemez.
    Neden çünkü amaç öğrenmek olmadı. Aile hep güzel, para kazanabileceği bi bölüm kazanmasını veya komşunun çocuğunun bir adım önünde olmasını istedi. Okul sa hep iyi notlar almasını derste çıt çıkarmamasını ödevlerini yapmasını kitap okumasını istedi. Ama öğrendiğini ne kadar anladığını ölçmedi.
    böylelikle köprüyü geçene kadar yetecek ezber yeteneği sayesinde bir yerlere gelindi. Ama gelinen yerde hiçbir şey üretilemedi. Bkz. Akademisyenlerimiz ve yazdığı hepsi birbirinin tekerrürü mahiyetinde ki intihallerle dolu makale ve çalışmalarına...
    bu bir paradoks aslında etki tepki..
    İşte bu kara düzeni değiştirmek noktasında bu tür kitap ve araştırmaların rolü büyük olacaktır. Tabii okuyup uyguladığımız müddetçe.
    Bu kitapta genel yapı itibari ile ödülün zararları ince elenip sık dokunarak okuyucuya sunulmuş ve çarpıcı bilimsel deney ve örneklerle pekiştirilmiştir. Sadece bu mu deyip geçememek gerek zira sadece Ödül olayını bile çözdüğümüz zaman iç motivasyonu yüksek bireyler yetiştirebileceğimizi akıcı ve anlaşılabilir bir dille bizlere sunmaktadır bu kitap.
    kitap hakkında detaya hiç inmedim ama bir çocuğun eğitiminde neleri yapmamamız neleri nasıl yapmamız gerektiği hakkında genel bir iskelet oluşturacak bir kitap. yani su bahsine geldiğimizde kabımızı genişletip şekillendirerek bizi eğiten bir kitap.
    Domino taşı mevzusuna gelirsek domino taşımızın sağlamlılığını ve şeklini de bu kitabın rehberliğindeki eğitim ve öğretim metodlarını uygulayarak nasıl meydana getireceğimiz bizim elimizde. kitap bizlere yalnızca domino taşı işleme sanatını öğretir ama nasıl işleyeceğimizi bizim hayal dünyamız ve bilgi birikimimize bırakır.

    Bana sorsalar bu kitap hakkında makale yazdırmadan hiçbir öğretmeni mezun etmezdim...

    Ancak Bu tür kitaplar bizi, ülkemizi geliştirir. Eğitim bir ülkenin can damarıdır. Bu damar tıkandımı Kalp krizi kaçınılmazdır. Zaten damarı tıkanık ülkemize bu kitaplar bay-pas ameliyatı etkisi gösterir tabi yeteri kadar geniş kitlelere ulaştığı zaman bu zihniyet...

    Bu incelemeyi eğitmek ve öğretmekle mükellef olan tüm bireylere armağan ediyor ve herkese domino etkisi yaratmaya muktedir domino taşları eğitme yolunda başarılar diliyorum...

    İstediğim ölçüde bir inceleme olamadı. biraz hayal kırıklığına uğramadım değil. Kitabı hakkıyla sizlere sunamadığımı ve dağınık bir yazı olduğunu düşünüyorum ama ancak bu kadar geldi elimden...
    umarım bir kişi dahi olsa bu kitabı okumasına vesile olurum...
  • KISMEN SPOILER İÇERİR

    Ön sözden,
    <<
    Yaban, objektif bir roman değildir. Bu, ne bütün manasıyla bir roman ne bütün manasıyla bir sanat ve edebiyat işidir. Yaban, çölde bir feryattır.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    >>

    Ortaokulda Türkçe derslerinde yaygın olarak kullanılan oku-özet yaz-anlat üçlemesi çerçevesinde aşina olduğum eser. Tabi o zamanlar zorunluluktan dolayı okurduk. Ne zamandır aklımda olan bu kitabı nihayet bitirebildim. Bitirebildim ama hakkında bir şeyler yazmaya o kadar üşendim ki anlatamam. Artık nadiren kitaplar hakkında yorumlama yazıyorum, içimden gelmiyor açıkçası. Ama bu kitaba yazmazsam ayıp olur gibi geldi bana.

    Hikayemiz savaşta bir kolunu kaybeden subay Ahmet Celal’in İstanbul’dan çıkıp bir Anadolu köyüne yerleşmesi ile başlıyor. Bu köy Porsuk Nehri yakınlarında. Köyde kendisine “yaban” diye hitap ediliyor. Çünkü yaşayışı ve alışkanlıkları o köydeki kimseye tanıdık değil.

    <<
    -Beyim, her gün traş olmayıver.
    -Beyim, bu dağın başında sabah akşam dişlerini fırçalamak neyine gerek…
    -Beyim, bizde saçlarını yalnız kadınlar tarar.
    -Beyim, geceleri, sabahlara dek mırıl mırıl ne okuyup duruyorsun? Seni büyü yapar sanırlar…
    >>

    Diyor arkadaşı Mehmet Ali. Bu davranışları köylülerce garip karşılanıyor, kendisine yaban denmesinin de sebebi bunlar aslında.

    << Bu "yaban" sıfatı beni önce çok kızdırdı. Fakat sonra anladım ki, Anadolulular, Anadolu köylüleri, tıpkı kadim Yunanlıların kendilerinden başkasına "barbar" lakabını vermesi gibi, her yabancıya "yaban" diyorlar. >>

    Özet kısımları anlatmak istemiyorum. O yüzden atlıyorum.

    Köylüler düşmandan haberdar ama onları kurtarıcı olarak görüyor. Uçaklarla atılan kağıtlarda, işgalin halifeyi kurtarmak için yapıldığı yazıyor. Mustafa Kemal ve direniş güçlerini ise birer düşman gibi bellemişler. Kimse düşmandan zarar geleceğini düşünmüyor. Ama Ahmet Celal deliriyor bu duruma. Konuşuyor anlatıyor sonuç alamıyor. Köylülerde bir “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” hali hakim. Top sesleri git gide yaklaşıyor ve nihayet düşman köye geliyor. İstila başlıyor. Herkes pişmanlık duyuyor ama ne fayda?

    Kitapta genel olarak kasvet hali hakim. Gerek köylüler gerek ise doğa sanki umutsuzluk taşıyor. Porsuk çayı bile serinletmiyor, otlar huzur vermiyor, güneş umut taşımıyor. Şu cümlelerde yazar, köydeki cehaleti ve umursamazlığı porsuk çayı benzetmesi ile aktarıyor.

    “Yeknesak ovayı ikiye bölen Porsuk çayı, kuvvetli bir zelzelenin açtığı uzun bir yılankavi bir kuyruk gibidir. Hiç suyu görünmez. Ta yanına gittiğiniz zaman, bile o suyun cana can katan serinliğini ve rengini bulamazsınız. Elinizi bir soksanız, günün hangi saatinde ve hangi mevsiminde olursa olsun, bir cerahat gibi ılıktır.”

    Kitap aslında çoğu yerinde bir romandan ziyade bir deneme, makale havasına bürünüyor. Yazarın düşünceleri Ahmet Celal’in ağzından günlüğüne işleniyor. Köylüdeki sefalet, yokluk, cehalet tüm açıklığıyla dile getiriliyor.

    Tahlil;

    Kitap gerek dil gerekse de işleyiş olarak aydın bir dille kaleme alınmış. Asıl değinmek istediği şey ise, Türk aydını ile köylüsü arasındaki derin uçurumdur. Bu uçurumun sorumlusu ise yine aydınlardır. Çözümü ise yine aydınlardır. Aslında bu kitap ile Türk aydınlarına inceden bir mesaj vermek istediğini düşünüyorum. Kitabın bir günlük halinde ilerlemesi ise olaylara tanıklık etmiş olma inancını ve gerçeklik hissini perçinliyor. Aynı zamanda anlatmak istediği asıl mevzuya daha keskin ve etraflı değinmesine olanak sağlıyor. Genel itibari ile, zaten kitap olay örgüsü üzerinden değil, olayların insanlar üzerindeki etkileri, duygu düşünce durumları üzerinden ilerliyor.

    Aşağıdaki alıntıda ise bu bahsettiğimiz uçuruma değiniyor yazar.

    << Bir gün... bir gün onlara ispat edebilecek miyim ki, ben bir "yaban" değilim; benim damarlarımdaki kan onların damarlarında işleyen kandır; aynı dili söylemekteyiz, aynı tarihi ve coğrafi yollardan hep birlikte gelmişizdir. İspat edebilecek miyim ki, aynı Allah'ın kuluyuz; aynı siyasi mukadderat, aynı içtimai bağlar, bizi kardeşlik, evlatlık, analık, babalık fevkinde (onlardan daha üstün) bir yakınlıkla birbirimize bağlamıştır.
    Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk entelektüeli, Türk okumuşu, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip münzevidir.

    Bir münzevi mi? Hayır, bir "galat-i hilkat" [hilkat garibesi] demeliyim. Öyle ya, bir mahluk tasavvur edin ki, hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir; kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor...

    Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında aynı derin uçurum mevcut mudur? Bilmiyorum. Fakat mektep görmüş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.>>

    Bu uçurumun sorumluları arasına kendisini de dahil ederek, Türk aydın kesimine hitap etmiştir.

    << Bunların hiçbiri “ne yaptığını bilmiyor” Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimindir? Kabahat, benimdir; kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş, senindir! Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden mahrum bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları, her yanından örülü bir zindanda mahpus kalmıştır. >>

    Günümüze gelelim. Aslında aradan geçen onlarca yıla rağmen, ülkemizde değişen pek bir şey yok. Düzene ayak uyduranlar (halifenin ve destekçilerinin bizi kurtaracağı fikrine sahip insanlar) ve “Yaban”lar olarak ikiye ayrılmış bulunuyoruz. Bundan sonra yazılacak olan her şey, bir siyasi ayağa dönüşebileceği için yorumlamamı burada bitiriyorum.

    Umarım biz de top seslerini duymadan ayıkmış oluruz. Türk aydınları bu aradaki derinleşen uçurumu kapayabilir ve refah seviyesine ereriz. Köylümüz ile aydınımız aynı tastan su içebilir aynı kaptan yemek yiyebilir. Güzel günler hepimizin olur temennim.

    Kitabı okuyacak arkadaşlara keyifli okumalar dilerim, esen kalınız.

    Bir türkü ekleyeyim madem :)

    https://youtu.be/XMptEC9fPQk
  • Savaş Sanatı kitabının Osman Pamukoğlu tarafından yorumlandığı kitap.Açıkcası beklentilerimi karşılayamadı.Alanında çok başarılı olması,çok iyi kitap yazacağını göstermiyor demek ki.Tam da bu nedenle kitap yazmak çok ayrı bir meziyettir.Önsözde 11 Çinli savaş filozofundan başka yorumlayan olmamış diyor Osman Pamukoğlu.Ben yorumları çok basit buldum.Üstelik daha açıklayıcı olmalıydı çünkü zaten yazılmış bir kitabın yorumu.Sanki sadece askeri okullar ya da bu konuyu çok iyi bilen insanlara yazmış gibi,savaş taktiklerinin adlarını yazmış ama ne olduğunu anlatmamış.Hiçbir yorumun örneği yok.Örnek derken illa kendi yaşadıklarını anlatması gerekmiyor,Mete Hanın disiplini,Çin-Göktürk savaşları,Dandanakan Savaşı,Yavuzun Mısır seferi,Fatihin İstanbulu fethi gibi tarihte çok özel yer tutan savaşlardan,komutanlardan örnekler verebilseydi hem fark yaratırdı hem de kitabı okuyan herkes savaş sanatının inceliklerini daha iyi anlar
    dı.
    Bir diğer husus da yotumlarda çok fazla Sun Tzu yu olumsuz eleştirisi.Evet,savaşçı bir milletin evladı olarak,mütemadiyen Türklere yenilen bir milletin içinden çıkan biri bugün çok büyük öneme sahip bir savaş sanatı kitabı yazıyor ve bizlerin zoruna gidiyor olabilir.Ancak kitabın yazıldığı zaman ki doğayı,teknikleri,teknolojiyi düşünecek olursak,o dönemde böyle bir şeyin yazılması bile büyük birşey.Sonuç itibarı ile kitabı epey eksik buldum.Ancak bir savaş önderi olarak Osman Pamukoğluna saygı duyuyorum.
  • Kum Kitabı yazarı Borges ve Adolfo Bioy Casares'den dünya edebiyatında iz bırakmış ünlü masalcılar ve masallardan bölümlerin kendilerine ait yorumlarla bir araya getirdiği bir eser.
    Adından da anlaşılacağı gibi masalların tamamına yakını mitlere ve olağanüstü kahraman ve gerçek dışı olaylara dayanıyor.
    Borges zaman zaman küçük oyunlarla bir masalın içinde gelgitler yaşatıyor ve keyifli bir kafa karışıklığına sebep oluyor.Kum kitabını okuyanlar onun tarzını bilir ve ne denli karmaşık olduğunu bilirler.

    Bir hikayenin Borges tarafından herkesin anlayacağı sadelikte yazılması yada anlatılması çok mümkün değildir zaten.

    Dikkatimi çeken bir değir husus dünya edebiyatına mal olmuş bu 103 masal, kaynağı itibari ile doğru bildiğimiz yanlışları da ortaya döküyor.Masallar, kıssalar, hikayelerde kahramanlık, hamaset, duygusallık ve hatta sebep sonuç ilişkisiyle aynı noktalara varılsa ve hepimiz tarafından çok bilindik ve aşina olsa da zaman ve kahramanları açısından ezber bozuyor. Yani özetle çok iyi bildiğiniz bir masalın kahramanlarının, zamanının ve mekanının aslında hiç de sizin bildiğiniz gibi olmadığını görüyorsunuz.
    Tabii konu mitler olunca aslında bizimkinin mi yoksa onlarınkinin mi doğru olduğu tartışılır.Daha da doğrusu mit olunca zaten doğruluğu tartışılır.O zaman ne yapmak lazım takılmadan okumak ve kıssadan hisse almak.