• --------- Filmle ilgili bolca ipucu içerir -----------



    kapitalizmin suyumuzu çıkardığı günümüzde ekonomik sıkıntılar hepimizi yaşamdan soğutur hale geldi. tüketim çılgınlığı, doğanın değerinin bilinmemesi (enerji kaynaklarının sömürülmesi, yaşam alanlarının peşkeş çekilmesi vs vs) bizi her geçen gün darlaşan bir boğaza sürüklüyor. film de bizi yaşamın gerçek hikayelerinden biriyle karşılıyor. borçlarından dolayı intihar etmeyi düşünen bir adamın yaşamına konuk oluyoruz.

    filmde dikkat çeken noktalardan birisi, başroldeki erkek karakterin yalnızlığı. kapitalizm, ortaya getirdiği koşullarla bizi yalnızlığa hapsediyor. paylaşmanın değerini unutuyoruz. bununla birlikte, karakterin ne geçmişine ne de şuanki yaşamına dair bilgi edinemiyoruz. ailesi var mı yok mu bilmiyoruz. ailesi olsa da, böyle bir borcun etkilerinden kaçamaması söz konusu olurdu. bir başka filmde şöyle bir diyalog geçiyordu: "kredi kartı borcunu ödemeden eve dönemez." bunu anne, ortadan kaybolan kızı için söylüyordu. arada kan bağı olması, insanı çıkar ilişkilerinden uzaklaştıramıyor çoğu zaman maalesef.

    filme dönersek; karakterimizin kendini bir adada bulması, hepimizin içinde bulunduğu durumu ortaya koyuyordu. kendi adalarımızda yaşıyoruz. kendi iç dünyalarımızda neler olduğunu sadece biz biliyoruz. çevremizde bir yaşam akıp gitse de, biz her zaman yalnızız. karakterin adaya ilk düştüğü zaman, gemiden geçenlerden yardım istemesi ama gemideki kişinin onun fotoğrafını çekmekle yetinmesi de filmin dikkat çekici anlarından birisiydi. yardım çığlıklarımız dahi yanıtsız kalıyor. öylesine yabancılaştık ki birbirimizden...bugün gencecik bir kadın hayatını kaybetti. sosyal medyada dış görünüşüyle ilgili yorumlar yapılıyor. birbirimize güzel gözlerle bakmıyoruz. sonu intihar olmayan, öyle çok kalp kırıklığına sebep oluyoruz ki...geldiğimiz nokta maalesef bu...

    film, bir merhabaya duyduğumuz ihtiyacı gözler önüne seriyor. her gün gemiden geçenlere rağmen, yine kendisi gibi, küçük bir dünyaya hapsolmuş genç bir kadın onun çağrısına karşılık veriyor. bu çağrı öyle motive edici oluyor ki, bir adada tek başına kalmış, intiharı düşünen birine bile güç veriyor. bazen küçük bir iletişim girişimi bile beklenmedik etkilere yol açabiliyor. çoğumuz kendimizi seçici geçirgen duvarların arkasına saklıyoruz. bu seçicilik, maalesef bizi bir toplum olarak birleştirmenin önünde devasa bir engel olarak duruyor. işin ilginç yanı, bu durum, türkiye'de de geçerli, güney kore'de de...

    bunların dışında, film hayatın inişler ve çıkışlarla dolu bir döngü olduğunu anlatıyor. başta ada yaşamına uyum sağlamakta zorlansa da, zamanla kendi ekinini oluşturabilen birisine dönüşüyor. ancak, güçlü bir yağmur, hem ekinlerini hem de evini alıp götürüyor. tüm bunlardan sonra, hayat devam ediyor. buradan çıkarılacak sonuç, pes etmemek gerektiği. hiçbir iyilik veyahut kötülük sonsuza dek sürmüyor.
  • ÇOCUKLARIMIZ NEDEN?..
    1- Onları haram lokma ile besliyoruz. Faize bulaşmayan mı var? Haram lokma ruhu öldürücüdür.
    2- Din adına konuşanlar, dini yaşamıyor veya yaşayamıyor. Bu çelişkinin çocuklar farkında. Söylediğini yapmayana karşı mutlaka bir antipati uyanır.
    3- Çocuklar, gençler; model olarak gördükleri insanlardan etkilenirler. Din adamları veya dini temsil etme iddiasında olanlar model olamıyorlar, temsiliyet kabiliyetleri zayıf.
    4- Onlara fıtri eğitim veremiyoruz, nefislerini kabartacak bir öğretimden geçiriyoruz; bu nedenle saygıdan uzak duruyorlar.
    5- Teknolojik gelişime karşı, ruhi gelişimi takviye edemediğimizden, "teknoloji dini"ni benimsemekte gecikmiyorlar.
    6- Aileler, çocuğun dünyasını, fıtrat tohumunu büyütecek topraktan mahrum. Çocuk büyüyor, fakat meyve veremiyor.
    7- Bu toprakların ortak paydası İslam'dı; bu paydayı kaybedince işlem devam etmiyor, değer yargıları zayıflıyor.
    8- Adana'da çay yetiştirmeye çalışıyoruz, sonuç alamayınca geçimsiz oluyoruz ve bu hırçınlığımız ülke ufkunu kaplıyor. Bundan da en çok olumsuz etkilenen çocuklarımız oluyor.

    *Dursun Ali Taşçı
  • 210 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kitapların bize sunulmuş hali yani kapağı o kitaba dokunma refleksimizi cezb eder. Bembeyaz bir kapak üzerine çizikler içine yazılmış “Yaşamak” ise hastanede kritik zamanlarda ekrana yansıyan kalplerin son anlarının ya da yaşama dönmelerinin ekranıdır. İşte böyle bir şey bu. Yaşamak o ekranda hayatımızın hızlı otobiyografisidir, bir fotoğraf karesidir.

    Figu, çok sevildiği ailesinden kopuk zamanlar geçiriyor. Bir gün bir fotoğraf çekilecek, herkes yerini alıyor ve Figu deklanşöre basıp yerine koşuyor. İşte o zamanlar olanlar oluyor. Bir fotoğraftan eksilen insanlarla hızla geçen bir ömre dönüp bakıyor ve kelimelerin sabrına sığınarak içini bir yabancıya açıyor. Figu’nun hızlı otobigrafisinin konusu belki de UMUT.

    İnsan olarak neden yaşıyoruz? Ölümsüz olmak için, derim ben. Doğuyoruz, büyüyoruz, okuyoruz meslek sahibi oluyoruz, evlenmeye karar veriyor evleniyoruz. Çocuk sahibi olmak istiyoruz. Bunlar temel şeylerken; sanatla uğraşıyoruz, kitap yazıyoruz, filimler çekiyoruz, evlatlar yetiştiriyoruz… hep bir ölümsüzlük arayışı içinde yaşıyoruz. Bizden bir şeyler bırakmanın bencilliğini yaşıyoruz, kendimizi tüketerek.

    Bütün bu debelenmelerin içinde bir gerçek var, dünya rahatlık yeri değil. Kime baksak hayatının içinde hadi be! bu da mı? oluyor diyeceğiniz zamanlardan geçmiştir. Mutlu insanın hikayesi yok. Neyini yazacaklar mutluluğun herkese göre değişiyor mutluluk. Acınınsa bir ortak dili var. Mutluluğun empatisi kurulmaz belki ama acının kurulur. En mutlu insana sevdiğini kaybetme duygusunu hisset, hayatında yok gibi iki dakika düşün derseniz hemen yüzü düşer. Mutluluk için bu varsayımları yapmak çok zor, insan tabiatında drama meilli olmak vardır.

    Figu, çok onaylamayacağımız bir adam. Ah başına bir şey gelse de rahatlasak desek de o rahatlamayı hiç yaşamıyoruz. Bazı insanlar ahları yaşayarak çeker. Hesaba çekilme sıcağı sıcağına yapılır. Bu hesap öyle bir dokunacak ki içinize ağlayacaksınız. Çok detaya girmek istemiyorum. Ben kapağı ve bana etkilerini elime aldığımda yaşadığım etkiye kısaca değindim. Ayrıca severim insanı araştırmaya iten kitapları. 1984’te ki gibi bir Büyü Brader profili çizer Mao. Ve yaptıklarını, yaşattığı kapitalizm hareketlerini, yazarın hayatına etkisini, Mao’nun kitaplardan korkup her iktidar gibi yasakladığı kitapları… Kültür Devrimi ile dört eskiyi yıkmak ister. Kültür, fikir, alışkanlıklar, gelenekler. Okudukça coğrafi olarak farklı denizlere bakıyor, farklı meyveler görüyor, farklılıklar içinde yaşıyor, ama hırsın kurbanları olarak aynı şeyleri yaşadığımızı görüyorsunuz.

    Hayatlarımızın kırılma noktaları vardır. O noktalardan sonra bir daha asla eski insan olmazsınız. Bu kırılmalardan biri toplumsal etkilerdir. Devrim. Mao öyle bir şekilde gelir ki başa, ne çekti bu insanlık doymayan diktatörlerden. Dünyayı parsel parsel bölüyorlar, dünyada insanlara yaşanacak alan diye sistemler kuruyor bunu dayatıyor sonuç almayınca hadi başının çaresine bak diyorlar. Coğrafya kaderdir, diyor İbn-i Haldun. Herkes şartlarını yaşar. Orda bir kader vardır der bu cümleyle. Ama devamında güneş kime daha çok vurursa en siyah tenli o, kime az vurursa beyaz tenli odur. Coğrafyanın kaderi fiziki şartlarda olsa da insanlık üzerinde yaşattığı etki toplumun sahip olduğu kültürle olur.

    Kıtlık, sevdiğini kaybetme, aile kavramı, sadakat, kadın olmanın erkekten farkı, evlat, mal varlığı, ölüm, engelli hayatının toplumdaki yeri, dış görünüş, adetler, ananeler…. Bütün bir kültürün içinde var olduğu bu kitapa bir uğrayın.
    Elinize alın,o kendini okutturacaktır. Cengiz Aytmatov’un “Toprak Ana”sını okuyanlara biraz daha yakın gelecektir. Ama bir gerçek var ki bu kitapta sarsılacaksınız, ağlayacaksınız, içiniz çekilecek, bir yerde kanınız donacak, küfür edenler burada bol bol sinirlenecekler…

    Bu dünya soğuk.
    Rüzgar genelde ters yöne eser.
    Limon ağaçları kurur, bahaneler hep hazır.
    Güzel günler çabuk geçer.

    Keyifli okumalar!
  • 240 syf.
    ·15 günde·Puan vermedi
    Ferzan Özpetek ismen tanıdığım ama hiçbir filmini izlemediğim bir yönetmen. Aslında çok meşhur ve çok beğenilen filmleri var ama nedense yollarımız kesişmemiş. Sen Benim Hayatımsın, yazarın ikinci kitabı.

    Ünlü isimlerin yazdığı kitapları okuduğum çok olmuştur. Mesleği yazarlık olmayan, ünlü olduktan sonra kitap çıkaran kişilerde beklentiyi yüksek tutmamak gerekiyor. Ferzan Özpetek bu anlamda beni şaşırttı. Beklediğimden çok daha akıcı, sürükleyici ve etkileyici bir dille karşılaştım. Kitapta çok güzel cümleler ve tespitler vardı. Zaten beğendiklerimin hepsini aşağıya yazdım.

    Kitap, Roma’da geçiyor. Bir apartmanın sakinlerini teker teker tanıyor ve hepsinin renkli hayatlarına konuk oluyoruz. İçlerinde çok orijinal karakterler var. Her biri ayrı bir dünya ama birbirlerini oldukları gibi kabul edip beraber mutlu olabiliyorlar.

    Karakter fazlalılığı bazen dikkatimi dağıttı ama bunu sorun etmedim. Kendimi kitabın akışına bıraktım. Sanki bir film izler gibi okudum kitabı. Kim bilir, belki yazarın amacı da okurda kitabı okurken bir film izlemiş etkisi bırakmaktır.

    Sonuç olarak Sen Benim Hayatımsın sırf indirimde diye aldığım ama okuduğuma çok memnun olduğum bir kitap oldu. Kitaptan sonra yönetmenin filmlerini daha çok merak etmeye başladım. İçimden bir ses filmlerinde kitabından izler ve tatlar bulacağımı söylüyor.

    https://suleuzundere.blogspot.com/...-benim-hayatmsn.html
  • 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Maria TODOROVA Bulgaristan’da doğmuş, büyümüş ve Doktora derecesini Sofya Üniversitesinde almıştır. 19. Ve 20. yüzyılda Bulgaristan ve Balkanlar’da tarihyazımı, tarihsel demografi, sosyal ve kültürel tarih üzerine akademik çalışmalar yapmıştır. ABD’de Illinois Üniversitesinde tarih profesörü olarak görev yapmaktadır. Kitabında İngilizce, Almanca, Fransızca, Yunanca, Bulgarca, Rusça ve Türkçe kaynaklardan geniş bir şekilde yararlanmış olduğu onun bu konuda yeterli eğitimi, dil yeteneği ve entelektüel bilgiye sahip olduğunu gösteriyor ve bu sayede Balkanlar konusunda sistematik ve aydınlatıcı bir çalışma sunuyor.

    Kitap giriş ve sonuç bölümleri de dahil olmak üzere dokuz bölümden oluşmaktadır. Yazar bize ‘Balkanizm ve oryantalizm: Farklı kategoriler mi?’ adını verdiği giriş bölümünde Balkanizm ve oryantalizmin belli başlı konularda karşılaştırılması yapılıyor. Bunun öncesinde Carnegie Vakfının 1993 yılında hazırlatmış olduğu raporun, 1993 yılında tekrardan yayınlanması ve raporun yeni basımında önsözü yazan Amerikalı diplomat ve tarihçi George Frost Kennan’ın (1904-2005) şu sözlerinden rahatsızlık duyuyor. Bunu nedeni Kennan’ın 1903 ve 1993 yılında da Balkanların sorunlarının köklü olduğu ve sorunların hale geçerliği koruduğunu, siyasi ortamda etkinliğini koruduğunu söylüyor.
    Balkanizm ile Oryantalizm zaman olarak farklı zamanlarda ortay çıktığını; Balkanizmin, Oryantalizmin bir alt türü olduğu görüşüne karşı çıktığını ve farklı amaçlarının olduğunu belirtiyor. Yazar Balkanizmin dışarıdan ve içeriden dayatıldığını, Oryantalizm ise İngiliz sömürgeciliğinin bir mirası olduğunu belirtiyor. Balkanların karşısına öteki olarak İslamı, Müslümanları ve genellikle beyaz olmayanları aldığını ve kapsam olarak ırkçı bir söylem içerdiğini, fakat; Balkanizmin ise tamamen beyaz ve Hıritiyan toplumlarla ilgili olduğunu ve oryantalizm kadar şiddet içermediğini savunuyor.

    Balkanlar:Nomen Birinci bölümde yazar ‘balkan’ kelimesinin ortay acıkışı ile bir takım bilgiler sunuyor. Balkan kelimesinin 1800’lü yılların sonlarında İngiliz kaynaklarda ilk defa görüldüğünü, Haimos olarak bilinen dağların çevrelediği yarımadanın Balkan dağları olarak adlandırılan sürece dikkat çekiyor. Çeşitli kaynaklardan bu dağa ve çevresine ne ad verildiği nasıl adlandırıldığı ortaya konuyor. Yazar bunu yaparken de Avrupalı gezginlerin seyahat notlarından bolca referans alıyor. Özellikle İngiliz gezginleri aristokrat ve burjuva olarak ayırdıktan sonra bu iki grubun balkanlara bakış açısını ortaya koyuyor. Osmanlı döneminde yarımadaya Rumeli dendiği hatta Türkiye Avrupası adının kullanıldığını görüyoruz. Daha sonra yazar, balkanlarda yaşayan halkların dilinde balkan kelimesinin anlamlarını, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığı hakkında bilgiler veriyor. Balkan sözcüğünden türetilen ‘balkanlaşma’ kavramının neyi temsil ettiğini ve tarihte kimler ve hangi amaçla kullanıldığını kitabın ilerleyen kısmında görüyoruz. Balkanlaşma sözcüğüne 19. Yüzyılda git gide siyasal bir yananlam yükleniyor. Balkanlaşma kavramı, ülkenin dağılması ve ulusçu bir bölünmesi süreci olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk defa ortaya çıkıyor, daha sonra İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgeciliğin sona ermesi ile tekrardan gündeme geliyor. Yazar Amerikada yaşayanların Balkanların nerede olduğunu çoğunu bilmemesine rağmen toplumun Balkanlaştığı söylendiğinde az çok ne anlama geldiğini bileceklerini söylüyor. Balkanlaşmanın, çokkültürlülük, aşırı uzmanlaşma, toplumun bölünmesi gibi yananlamlarının oluşturulduğunu görüyoruz.

    İkinci bölümde yazarın amacının bugün bölgede ifade edilen imge ve duygular üzerinde bir fikir amaçladığını öğreniyoruz. Balkan kelimesinin küçültücü anlamı yanında bir öz-algısının olduğunu, yazar edebiyatta ‘Balkan’ adıyla en popüler imge olan ‘Bay Ganyo’ karakteri ile okuru tanıştırıyor. Karaktere hödüklük, kabalık ve görgüsüzlük gibi anlamların yüklenildiğini ve bu kavramın Balkanlar’da nasıl popüler hale geldiği kitapta geniş bir şekilde anlatılıyor. Bu anlatımın içinde ‘Bay Ganyo’ile birlikte literatüre ‘Homo balkanicus’ nosyonun kazandırılmasını görüyoruz. Yazar bu anlatımlarda Balkanlar’a dışarıdan bir bakış değil de Balkanlar’ın kendi içinden bir eleştiri olduğunu, ‘Bulgar Avrupalı’ kavramıyla ortaya koyuyor. Bu bölümün kalan kısmında Balkanla’da yaşayan devletlerin kendini ne kadar Balkanlı görüp görmediklerini detaylı bir şekilde yazardan öğreniyoruz. Balkan devletleri arasında özellikle Bulgar’ların balkanlı olmak bir sorununun olmadığını altını çizerek söylüyor. Yazarın bu ara Bulgar kökenli olduğunu bilmek bu konuda ne kadar tarafsız olduğunun sorgulanmaya açık bıraktığını da söylemeden geçemeyiz. Diğer balkan devletlerinin kendilerini daha çok batılı gördüklerini, Türkiye’nin de tüm Balkan devletleri tarafından öteki ve doğu olduğunu savunmaları açıkça kitapta belirtiliyor. Balkanlar’ın özellikle Türk entelektüelleri arasında hal önemli bir yeri olduğunu belirtildiği ve Türklerin de Arapları aynı Balkan devletlerinin kendilerine karşı gösterdiği bakış açısını taşıdığı öne sürülüyor.

    Balkanlar’ın Keşfi olarak adlandırılan bölümde Avrupalı gezginlerin Balkanlar’ı ayrı bir coğrafi ve kültürel kendilik olarak gördüğünü görüyoruz. 18.yüzyıl sonları ile 19. Yüzyılı başlarında görülen siyasi değişimler sonucunda, önceleri transit olarak geçilen topraklar olarak görülen Balkanlar’ın yavaş yavaş tanındığına kitapta anlatılanların ışığında tanık oluyoruz. Avrupa giderek Balkanlar’a daha çok ilgi duymaya başlıyor. Avrupalı gezginlerin anlatımlarında Balkanlar’da yaşayan halkların yaşam tarzlarına ve karakterlerine ilişkin gözlemlerin zamanla değiştiğini görüyoruz. Balkanlar Avrupanın Volkmuseum’u [halklar müzesi] haline geliyor. Burada sunulan küçümseyici karakter genellemelerinde en altta Türkler’in gösterildiğine de şahit oluyoruz. Tabi bunda da Osmanlı İmparatorluğunun siyasi arenada giderek zayıflamasının kuşkusuz önemi büyüktür.

    19. yüzyılda gezi edebiyatı bütün Avrupa’da ilgi gören bir tür haline geldiğini söyleyen yazar, bu yüzyılda gezi edebiyatı alanında eser yazmamış bir İngiliz bulunmadığını da sözlerine eklemeyi unutmaz. Bu yüzyılda artık gezi eserleri daha çok siyasallaşır ama daha önemlisi artık küresel sömürgeci ülkenin elindeydi. Bu dönemde İngilizlerde bir Osmanlı ilgisi göze çarpıyor. Ama bu görüşler 10 yıl içinde daha çok Balkanlı topraklarında yaşayan halklara çevrildi. 19 yüzyılda ezilen Hıristiyan uluslarının keşfi ile Victoria dönemi yoksullarının keşfi İngilizler için aynı döneme denk gelir. Ama doğuda Rusların güçlenmesi yüzünden Osmanlıya olan ilgi hemen dağılmamıştır. Bu yüzyılda yazara göre küçümsenen ve dışlanan Bulgarlar olmuştur. Bunu Bulgarların aristokrasiden yoksun olması ve bundan dolayı da edebiyattan ve tarihten yoksun olmasına neden olmasıdır. Bu devirde artık yeni bir gezi edebiyatı oluşmaktadır: Amerikan gezi edebiyatı. Bu konunun öncülerinden olan Amerikalı Nicholas Biddle Püriten geçmişinden dolayı Balkanlar’a yukarıdan bakmış ama Türkler’e daha çok hoşgörü ile yaklaştığını kitapta anlıyoruz. Amerikalı misyonerlerin etkinlikleri bu yüzyıl başlarından itibaren giderek artması önceleri İncil’i yaymak amacıyla daha sonra ise Osmanlıda Müslüman olmayan nüfusa yönelik bir etki dönüşümü olarak büyük bir etki yaratmıştır. Bu ideale Öyle ki 20. Yüzyılın başlarında Türkiye’de sayı olarak 426 misyoner okuluna ulaşmıştır. Eski Başbakanlarda Bülent Ecevit’in de mezun olduğu Robert Koleji bu Amerikan misyonunun en büyük başarılarından biridir.

    Beşinci bölümde yazar şundan bahseder: Avrupa literatüründe bir Balkanlar imgesi çoktan şekillenmişti. Bu imge birçok ortak özellik taşımaktadır. Coğrafi keşifler ve bölgenin eşzamanlı icadıyla birlikte ilerler. Yunanistan’da İngiliz turistleri yönelik saldırılar çoktan Filhelenizm dalgasını sona erdirmişti. Buna ek olarak Makedonyada yaşanan gelişmeler yarımadanın bir kargaşa bölgesi olarak algılanmasına neden olmuştur. Diğer yandan Amerikalı bir misyonerin de kaçırılma olayı bu algıyı daha da somutlaştırdı. 1903’te yaşana Kral Alesksandar ve eşinin pencereden atılmak suretiyle öldürülmesi ile batı basınında bölgenin adına bir de terörist damgası yapıştırılmasına neden oldu. Bu kadar arka arkaya gelen olaylar sonrasında birinci, ikinci Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya savaşının yaşanmasıyla ‘Balkanlaşma’ terimi Balkanlar’a adeta onun ayrılmaz bir parçası gibi bir değer yüklemiş oldu. Irkçılık olgusunun gerçekleşmesi ise iki dünya savaşı arasında olmuştur. Gerçi ırkçılık ilk olarak 16. Yüzyıl İspanya’sında ortaya çıkmıştı. Bu modern ırkçılığın özellikle Balkan devletlerine karşı çeşitli şekillerde vücut buldu. Batı Balkan halklarını gözlem ve siyasi amaçları doğrultusunda kategorilendirmeye başladı. Samuel Huntington’ın yazdığı Medeniyetler Çatışması’ kitabında savunduğu tezler yazar tarafından çok eleştirilse de Batı medeniyetlerinde Balkanlar’a karşı olan tavrı daha d güçlendirmiş durumdaydı. Soğuk Savaş dönemi balkanları kargaşa ve bölünme içinde olan bir bölge haline getirmişti. Sovyetlerin bölgede etkinliği Batı dünyasında Balkanlar’ın kaybedildiği görüşünü somutlaştırdı. İki kutuplu düzende bir tarafta Doğu (Avrupa’nın doğusu) ve komünizm; diğer tarafta Batı ve demokrasi vardı. Bu durum en çok Yunanistan’a ve Türkiye’ye yaramıştır. Türkiye Doğulu olmaktan kesin olarak kurtulmuş oldu. ‘Balkanlı’ ve ‘Balkanlaşma’nın aşağılama terimleri olarak Soğuk Savaşın bitimiyle tekrar ortaya çıkmıştır.

    Soğuk Savaş sonrası dönemle ilgili olan bölümde 1989 sonrası iki kutuplu dünyanın yıkılması ile birlikte Amerikan akademik dünyasında Balkanları Rusya incelemeleri vesayetinden kurtarmak için ayrı bir arayış vardır. Güneydoğu Avrupa adlandırması bu arayış sonunda bulunur. Böylece Balkanlar ayrı bir kendilik olarak ve daha tarafsız olduğu kabul edilen bir isimle ortaya çıkmaya başlar. Burada amaçlanan Balkanlar’ın Rus etkinliğinden biraz olsun uzaklaşmasıdır. Fakat yazar bu gelişmenin de Balkanlar’a atfedilen küçümseyici şekilde damgalanmasının sona ermeyeceğini ve Batının bu hatasını devam ettirdiğine dikkat çeker. Bu bölümde dikkat çekici olan Balkanlar’a Güneydoğu Avrupa denmesine karşılık Doğu-Orta Avrupa kavramının öne sürülmesidir. Bu bölgede yer alan Visegrad Dörtlüsü (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), Ukrayna, Belarus ve Baltık ükeleridir. Bu ayrım ayrıca Roma Katolikliği ve Doğu Hıristiyanlığı arasındadır. Yazar bu kavramların soyut kalacağını Balkanlar’la karşılaştırılamayacağını savunur.

    Kitabın yedinci bölümde yazar, Balkanlar’da Osmanlı mirası olarak kabul edilebileceğini kabul eder. Kitapta Osmanlı mirasının iki temel yorumu olduğundan bahseder. İlk yorumda Osmanlı mirasının Bizans, Bulgar, Sırp vb. otokton Hıristiyan Ortacağ toplumlarına dinsel, toplumsal, kurumsal ve ırksal olarak dayatıldığını öne sürer. Bunu nedeninin Osmanlıda yeni fethettiği yerlere Anadolu’dan gelen göçerleri yerleştirilmesi ve İslam-Hıristiyanlık çatışması oldu öne sürülür. Osmanlı İmparatorluğu gayri müslim ve Hıristiyan unsurlara gayet toleranslı davranmıştı, fakat aynı zamanda bu grupların arka plana itildiği katı bir dinsel hiyerarşiye dayanan bir İslam devletiydi. Osmanlı Devleti 19. yüzyıla kadar güçlü Ortaçağ unsurları taşıyan ulusüstü bir imparatorluktu; bu imparatorlukta bütün nüfusu birbirine bağlayan tek kurumdu. Balkan ulusları kimliklerini kazanmaya yönelik girişimlere başlayınca bu bürokrasi ile bu uluslar arasındaki mesafe açılmaya başladı; bu konuda tekrar bütünleşmeye yönelik girişim olmasına rağmen geç kalındığı için bu mesafe tamamen açılmıştır. Balkanlar’da kopuş dil ve din sınırlarıyla gerçekleşmiştir. Bu durumu M.Kemal Atatürk’te siyasal zekasıyla geleneklerin aktarımında ve yeniden üretiminde kullanmıştır. İkinci yorum ise Osmanlı mirasını Türk, İslam Bizans/Balkan geleneklerinin karmaşık bir sembiyoz (ortakyaşam) olarak ele alır. Bu yorumun mantıksal açıklaması şudur: Yüzyıllarca beraber yaşamanın kaçınılmaz olarak ortak bir miras üreteceği görüşüdür. Bu iki yorumun birbirine karşıt görünmesine rağmen Osmanlı mirasının bir parçasıdır.

    Yazar kitabın sonuç bölümünde şu sonuca varıyor: Balkanizm zaman içinde, oryantalizmin sağladığı duygusal boşalımın yerini tutacak uygun bir alan haline gelmiştir ve bu sayede Batı, ırkçılık, sömürgecilik, Avrupamerkezcilik ve Hıristiyanların İslam karşısındaki hoşgörüsüzlüğü suçlamalarıyla karşılaşmamaktadır. (s.373)
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Siyasi ideolojiler ile ilgili çok güzel bir yazı...

    Herkes teknik direktör, herkes politikacıdır güzel ülkemde. Memleketin her köşesinde geçmişten günümüze siyaset konuşulur. Ama bir de kavram karmaşası var ki akıllara zarar. 3-5 ideolojik kelam sözlere zenginlik katar ama kullanımı yerinde midir, tartışılır. Nitekim geçenlerde yapılan bir araştırmada kendini ateist diye tanımlayanların %61’inin Allah’a inandığını şaşkınlıkla karşılamıştık. Oysa benzer bir durum uzun yıllardır siyasi jargonla bize içten içe göz kırpıyor. Çok yakından tanıdığım bir kişinin (X) sözü ile bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.


    X - Çevreme benim ideolojimi sorduğunuzda alacağınız yanıt Muhafazakâr olduğum yönündedir. Oysa ben “Rasyonalist Neoliberal Sosyal Demokrat” olarak kendimi tanımlıyorum. Kesinlikle Muhafazakâr değilim.


    Burada amacım ideolojileri değerlendirmek değil, kavramların kullanımını değerlendirmek diyerek bir girizgâh yapalım. Sizleri de kısa bir süre siyaset gözlüğünüzü çıkararak yazıyı değerlendirmeye davet ediyorum.

    Ülke de oy potansiyeli en yüksek 2 partinin ideolojileri ile başlayalım;

    1. partimiz Adalet ve Kalkınma Partisi. Bu partinin ideolojisi nedir diye sorduğumuzda aslında kendi tabirleriyle de “Muhafazakâr Demokrat” en yoğun karşılaşacağımız yanıt olacaktır.

    2. partimiz Cumhuriyet Halk Partisi. Yine sonuç sabit, herkesin “Sosyal Demokrat” dediğini duyar gibiyim.

    Gelelim bu tabirlerin partinin hareketleriyle, izlediği politikayla uyumuna;


    Maalesef ülkede Muhafazakârlık ile Dindarlık eşdeğer kabul ediliyor. Lâkin siyaset dili açısından muhafazakârlık çok farklı ve günümüz AK Partisiyle çok da ilgili değil. Muhafazakâr ve Demokrat kavramlarını siyaset literatüründe incelediğimizde farklı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Muhafazakâr kavramını basitçe tanımlamak gerekirse mevcut durumu muhafaza etmeyi öngören, yenilikçi karşıtı ideoloji biçimidir. Statükoculuk kavramına yakın olduğunu da ifade edebiliriz. Statükoyu muhafaza etmek gibi. Oysa 2002 seçimlerinden sonrasına bakınca farklı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Ana Muhalefet Partisinin (CHP) en büyük eleştirisi sistemi ele geçirmeye yönelik yenilikler peşinde olmasıydı. Hatta yeni anayasa, kürt açılımı, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve başkanlık sistemi başlı başına ülke açısından devrim niteliğinde adımlar. Doğrusu yanlışı tartışılır, ki tartışılmalıdır ama statükonun değişimine yönelik adımlar olduğu açık. Bu yeniliklerin hemen hemen tamamına karşı çıkan bir Ana Muhalefet Partisi var. Sırf bu hareketlerden yola çıkarak ülkede Muhafazakâr bir politika izleyen partinin AK Partiden ziyade CHP olduğunu söyleyebiliriz. Muhafazakârlık sistemin türüne ve değiştirilmek istenen yapıya göre iyi ya da kötü olarak kabul edilebilir. Burada AKP ya da CHP’nin izlediği politikayı eleştirmekten ziyade 2002 sonrası izlenen politikaların siyasi jargona göre hangi sınıfa girdiğini belirtmek istiyorum.


    Demokrat kısmı ise ülkemde en önemli ideoloji türüdür. Çünkü hemen hemen her kesimin sahiplenmeye çalıştığı bir ideoloji tipi. Ülkenin birbirine karşıt iki partisinin dahi (AKP, CHP) kendilerini tanımlarken Demokrat ifadesini kullanmasından da bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Demokrat, adından da anlaşılacağı üzere demokrasi yanlısı diye ifade edilebilir. Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi gibi klişe bir tabirden ziyade daha gerçekçi bir tabirle konuya giriş yapmak istiyorum. Demokratlık, azınlıkların haklarının korunduğu çoğulculuk olarak tanımlanabilir. Tıpkı Başbakanın diline doladığı “Azınlığın, çoğunluğa tahakkümünün ortadan kaldırılması” diyebiliriz. Nitekim Cumhurbaşkanlığı seçiminin meclisten ziyade halka seçtirilmesi de Demokratlık kavramının son 10 yıldaki en önemli adımı niteliğindedir diyebiliriz. Cumhurbaşkanlığının Cumhur tarafından seçimine muhalefet eden anamuhalefet partisinin ise Cumhurdan çekiniyor olması, demokrasiden korkması anlamına gelebilir. Ayrıca azınlık haklarında bazı kesimlerin taviz diye nitelendirdiği yeniliklerde azınlık haklarının korunduğunun kanıtı. Dolayısıyla AKP’yi demokrat olarak nitelendirebiliriz. Her ne kadar son dönemdeki kızlı erkekli ev tartışmaları ve yolsuzluk sonrası izlenen temel politikalarında demokratlıktan öte bir diktatorya havası görülse de genel itibariyle izlenen politikanın Demokratlıkla örtüştüğü söylenebilir. Dolayısıyla yaygın kanının aksine AKP’yi Demokrat ve CHP’yi de Muhafazakâr olarak tanımlamak çok da yanlış olmayacaktır.


    Peki sosyal demokrat nedir? Farklı bir kavram. Öyle ki siyaset bilimciler bile net değil. Kimi sosyal ve demokrat kelimeleri eş zamanlı kullanılamaz derken, kimi ise sosyalizmin diğer adı olarak kabul ediliyor. Hatta sosyalizmi öngören tarihteki bazı ideolojilerin parti isimlerini sosyal demokrat şeklinde ifade ettiğini biliyoruz(Alman Sosyal Demokrat Partisi, 1875). Sosyal demokrasinin, sosyalizmden temel farkını sermaye sınıfını dışlamaması olarak kabul edebiliriz. Nitekim Bolşeviklerin Sovyet Devriminde ihtilalci sosyalistler kendilerini sosyal demokratlardan ayırmak için kendilerini komünist parti diye tanımladıklarını biliyoruz. Sosyal demokratlık daha temel bir ifadeyle “sosyalist liberallik” olarak da algılanabilir. Evet, farklı bir kavram daha ortaya çıktı, “Liberallik” J


    Liberallik Türkiye’deki siyasi tarih açısından önemli yere sahiptir. İçeriğini güzel ülkemde %80’inin bilmediği bu ideoloji aslında güzel ülkeme çok tanıdık. Şöyle ki, yoldan çevirdiğiniz kişilere sorsanız Türkiye’nin Atatürk’ten sonraki en beğendiğiniz iktidarlar hangi iktidarlardır diye alacağınız yanıtlar büyük ölçüde Menderes, Özal ve Erdoğan iktidarlarıdır(Özellikle ilk dönemleri). Liberallik kavramının Türkiye’deki karşılığı da yine bu 3 kişiyle özdeşleşmiştir diyebiliriz. İşte bu nedenle Liberallik güzel ülkemin en çok taraf bulan ve en az tanınan ideoloji türü. Öyle ki, Liberal Demokrat Parti diye kapı gibi Liberalliği adına yansıtmış bir parti var ve oy yüzdesi kuruluşundan itibaren hiçbir seçimde %0,41’i geçememiştir. Biraz da ideolojisini ifade edememekten bu halde olduğunu söyleyebiliriz. Ya da AK Partinin dile getirmese de liberal politikaları izlemesi olarak da düşünebilirsiniz.


    Peki, nedir bu Liberallik? Kelime anlamı özgürlük olup temelde iktisadi ve siyasi açıdan özgürlüğü hedefler. Farklı bir bakış açıında göre sanayileşmeyi öngören batı tarzı toplumsal ideoloji türü veya sanayi toplumunun ve ekonominin başrolde yer aldığı, bunun yanı sıra otoriteden ziyade sivil özgürlükleri ilke edinen ideoloji olarak tanımlayabiliriz. Hatta Özgürlük Bildirgesi olarak tanınan “Magna Carta Libertatum”, Liberalliğin çıkış noktalarından olarak kabul edilmektedir. Bir de neoliberallik kavramı vardır ki o da olayı daha karmaşık hale getirmemek için basitçe liberallik kavramının gelişmiş modeli diye tanımlanabilir. Türkiye siyasi tarihi incelendiğinde özellikle ekonomik açıdan Liberal yaklaşımları ile Menderes, Özal ve Erdoğan tanınmaktadır diyebiliriz.


    Son olarak ülkemizde yer alan bir çıkmazdan bahsedip konuyu sonuçlandıracağım. Şöyle ki, ülkemizde yerel bölge milliyetçiliği (Ulusçuluk, nasyonalistlik) ve sosyalist ideolojisi ile tanınan Barış ve Demokrasi Partisini incelediğimizde iki karşıt görüşü aynı anda barındırdığını görüyoruz. Evet, hem sosyalist hem de nasyonalist. Nedense aklıma Adolf Hitler’in “Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi” geldi. Bir de İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nin Duçe’si Mussolini’n Ulusal Faşist Partisi var ki akıllara zarar. Konuyu burada kesmekte fayda var sanırım J


    Bir de güzel ülkemde ideolojik simgeler var ki en büyük çıkmazı da o oluşturuyor. Bu ülkede hem Müslüman, hem Osmanlıyı seven hem de Atatürk’ü seven biri olamazsınız. Hepsi bir siyasi partinin tekelinde. Böyle şey olabilir mi Allah aşkına. Zaten bu tekelleştirmenin sonucu olarak bugün çatışıyoruz. Solcuları dinsiz, dindarı Şeriatçı ve Atatürk düşmanı, Osmanlıcıyı da Osmanlının yönetim anlayışına ters olarak Turancı kabul ediyor ötekileştiriyoruz. Düşünmeden yaygın kanı ile hareket ediyoruz, hem de en çok düşünmesi gereken kişiler olarak. Oysa Malcolm X’in dediği gibi “Ben gerçeğin peşindeyim, kimin söylediği önemli değil. Ben adaletin peşindeyim, kim için veya kime karşı olduğu önemli değil.” diyemiyoruz maalesef. Söz de öyle olsak da özde olamadığımız kesin.


    Herşeyden önemlisi ideolojilerin çıkış noktasıdır. Her ideoloji halkın, devletin, milletin daha iyiye doğru hareket etmesini amaçlayan hareketlerdir. Kimi A yolunu, kimi B yolunu, kimi ise C yolunu takip eder ve hedef her zaman aynıdır. O yolun daha hayırlı, faydalı, olumlu katkı yapacağını düşünen farklı ideolojiler var, bu şekilde düşünmeliyiz ve saygı duymayı öğrenmeliyiz. Ben ülkemde genel anlamıyla olumsuzluğunu öngören bir ideoloji olduğuna inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Benim düşünceme göre bir yol diğerine göre çok dolambaçlı, çok tuzaklarla dolu olabilir ama her yolun hedefi aynıdır. Nitekim başkasına göre de benim takip ettiğim yolun çok daha zorluklarla dolu olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Bizde ise temel mantık senin gibi düşünmeyeni ölümüne eleştirip, eleştirinin ötesinde ötekileştirmek ve devamında şiddete başvurmak. Oysa kendi ideolojisini neden seçtiği veya bir diğer ideolojinin artılarını eksilerini tartışan yok. Yani ideolojiler değil ideolojistler savaşıyor. Hâl böyle olunca dinlemeyen, dediğim dedik tavırlarla (kelimenin tam anlamıyla) mutaassıp oluyoruz. Sağcı, solcu, muhafazakâr, sosyalist, milliyetçi, liberal farketmez, mutaassıp (bağnaz) oluyoruz. Bu sayede dindarlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan mutaassıp (bağnaz) kavramını da dindarlıkla eşdeğer görenlere sinyal göndermiş olup yazımı yine bir söz ile sonlandırmak istiyorum.



    Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır. Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur..! Mustafa Kemal ATATÜRK
  • 314 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Felsefe Taşından sonra Sırlar Odasında macera kaldığı yerden devam ediyor.

    Bu yazıyı blogumdan aldım isteyen buradan devam edebilir, isteyen renkli bir yazı ile bloguma bakabilir.
    https://kitaplarbenimhayatim.blogspot.com/...odas-incelemesi.html

    Not: Bu yazıda Harry Potter'ın 7 kitabından da spoiler yazı var. Sonra uyarmadı demeyin. Sadece alıntılara bakmak isteyen olursa alıntıları koyu renkli olarak yazıyorum.



    Aşırı Full Seri Spoiler



    Karşısındaki manzarayı tam olarak kavrayınca da beyninden vurulmuşa döndü. Ron, havanın ortasında park etmiş, eski, turkuaz rengi bir arabanın arka penceresinden dışarı eğilmişti. Ön koltuklarda oturan ikiz ağabeyleri Fred ve George da Harry'ye sırıtıyordu. (sayfa 30)



    Süper bir şey bu :)) Harry gibi ben de şok oldum :))



    Mundungus Fletcher: ilk defa bu kitapta ortaya çıkıyor. 5,6 ve 7. kitaplarda baya baya tanıyoruz.



    Ron'un odasındaki çizgi romanlar: Çılgın Muggle Martin Miggs'in Maceraları :)) mugglelar büyücü kitapları okuyor, büyücüler Muggle :))



    Kaybolan Dolap :)) ilk defa bu kitapta görüyoruz. Borgin ve Burkes'te Harry dolabın içine girmişti. Ama dolabı kapatmadı, aralık bıraktı. Kapatsaydı ne olurdu bilemiyoruz. Çünkü o dolap o zamanlar bozuktu. Yine bu kitapta Harry, Filch'in odasında iken Peeves çok yüksekten bir dolap atıyor. İşte o dolabın eşi de bu :)) bu dolapları Fred ve George 5. kitapta kullanıyor. 6'da ise bildiğimiz üzere Malfoy tamir ediyor ve sonuç felaket...



    Suçluluğu kanıtlanana kadar masumdur, Severus. (sayfa 137)



    Bir çocuk kitabında bile bu mantık varken kendini büyük sanan insanların gerçek dünyada şüpheli insanları tutuklamaları, cezalandırmaları çok ilginç. Snape'in de dediği gibi Harry, Ron ve Hermione de yanlış zamanda yanlış yerdeler :))



    Bu kitaptaki en ilginç şeylerden biri de Hermione'nin tuvalette çok özlü iksir yapması :D Kolay iş de değil hani. 2. sınıf biri için çok üst düzey bir iksir olmasını hadi geçtim, iksiri yapmak için tuvaleti seçmeleri, Snape'in odasından gerekli eşyaları çalmaları, çalmak için derste bilerek, kasıtlı olarak karışıklık çıkarmaları çok cesurca ve daha da bitmedi. Çok özlü iksir planın ilk kısmı. Bununla Harry ve Ron Slytheryn ortak salonuna girip Malfoy ile konuşuyorlar. :)) Hermione'nin gelmemesi belki de iyi oldu :) acaba fevkalade muktedir iksirler kitabında başka neler var :)) işin en kolay kısmı Lockhart'a imza attırmak oldu :))



    Hermione diyor aklı başında hiç kimse Mızmız Myrtle'ın tuvaletine gelmez :D Harry diyor, Snape'in dersinde kasıtlı olarak karışıklık çıkarmak uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi :D



    Ron sertçe, "Pardon? " diye sordu. "Ne demek istiyorsun yani, kime dönüşmek istiyorsan ondan bir parça diye? İçinde Crabbe'nin ayak tırnakları olan hiçbir şeyi içecek değilim... " (sayfa 155)



    Ron süpersin :D kesinlikle katılıyorum sana. Bu olayı yıllar sonra ölüm yadigarlarında hatırlıyorlar. Ron diyor 7 Potter olayında, seninkinin tadı daha güzel :D



    Hermione kitabı pat diye kapattı.

    "Eh, eğer ikiniz ödleklik edecekseniz, mesele yok, " dedi. Yanaklarında pespembe lekeler vardı, gözleri de her zamankinden parlaktı. "Ben kurallara karşı çıkmak istemiyorum, anlıyorsunuz ya. Sadece ana babası Muggle olanları tehdit etmenin, zor bir iksir kaynatmaktan çok daha kötü olduğunu düşünüyorum. Ama eğer siz varis Malfoy mu, değil mi öğrenmek istemiyorsanız, şimdi dosdoğru Madam Pince'e gider ve kitabı geri... "

    Ron, "Senin bizi kurallara karşı gelmeye ikna edeceğin günü göreceğimizi, hiç sanmazdım," dedi. "Pekala, yapıyoruz. Ama ayak tırnağı yok, tamam mı? " (sayfa 156)



    Ron, herkes şokta haklısın :))



    Snape'in iksir dersinde kasıtlı olarak karmaşa yaratmak, uyuyan bir ejderhanın gözüne parmak sokmak kadar güvenliydi. (sayfa 174)



    Fawkes bir anka kuşudur, Harry. Ankalar ölme vakti gelince alev alırlar, sonra da küllerinden yeniden doğarlar... Genellikle çok yakışıklıdırlar: harikulade kırmızı ve altın rengi tüyleri vardır. Büyüleyici yaratıklar bu anka kuşları. Çok ağır yükler taşıyabilirler, gözyaşlarının iyileştirme gücü vardır ve çok sadık hayvanlardır.



    Fawkes ile bu kitapta tanışıp Harry gibi biz de hem şok oluyoruz hem hayran :) 5. kitaptaki Fawkes yine ayrı bir şov yapıyor. Dumbledore Fawkes'la kaçıyor. 6'da ise Dumbledore'un ölümü ile Fawkes da veda ediyor.



    Slytherin'in varisine yol açın, ciddi şekilde melun büyücü geliyoor!

    Fred: Hey, yoldan çekil Percy, Harry'nin acelesi var.

    George: Evet, zehirli dışı olan hizmetkarıyla bir fincan çay içmek için sırlar odasına uğrayıverecek. (sayfa 196)



    Fred ve George yine ortalığı yıkıyorlar :D



    Taze kurbağa turşusu yeşilidir gözleri,

    Saçları simsiyah, tıpkı kara tahta gibi.

    Keşke benim olabilseydi, öyle harika ki,

    Ne kahraman, Karanlık Lord'u alt etti. (sayfa 222)



    Büyük ihtimal Ginny yazdı bu şiiri :))



    Göreceksin ki, ancak burada bana sadık kimse kalmadığında bu okuldan gerçekten ayrılmışım demektir. Ayrıca göreceksin ki Hogwarts'ta herkese yardım edilir. (sayfa 244)



    Dumbledore'un bu sözlerini hiç unutmuyoruz. 6. ve 7. kitapta yine hatırlıyoruz :))



    Eğer birileri bir şey bulmak istiyorsa, bütün yapmaları gereken örümcekleri takip etmek, örümcekler onları doğru yere götürür! Tek söyleyeceğim bu.



    Doğru yer yasak orman mı? Hagrid ne yaptın sen :D Böylece Aragog ile tanıştık. Ron bu tanışmayı hayatı boyunca unutmayacak :D Aragog'dan Hagrid'in masum olduğunu öğreniyoruz. Ron'a göre masum değil ama :D



    Bu topraklarda gezen onca korkunç hayvanın ve canavarın hiçbiri, Basiliks veya diğer adıyla Yılanların Kralı'ndan daha garip, ondan daha ölümcül değildir. Devasa boyutlara ulaşabilen ve yüzyıllarca yaşayabilen bu yılan, bir kara kurbağasının altında kırılmış bir tavuk yumurtasından doğar. Öldürme yöntemleri hayret vericidir, çünkü öldürücü ve zehirli dişlerinin dışında, Basiliks'in bir de katıl bakışları vardır: Gözlerinden çıkan ışına maruz kalan herkes ani bir şekilde can verir. Örümcekler, can düşmanları olan Basiliks geldiğinde kaçar. Basiliks ise sadece horozun ötüşünden kaçar, çünkü horozun ötüşü onun için ölümcüldür. (sayfa 268)



    Vay anasını be! Bu Basiliks neymiş arkadaş. Anladığım kadarıyla bu canavarı Dumbledore biliyordu. Hatta diğer öğretmenler de biliyor olabilir. Benim anlamadığım Sırlar Odasının girişini keşfeden, içinde Basiliks olduğunu bilen Harry ve Ron'un neden Lockhart'a gittiği. Gidilecek son kişi o! Tamam Dumbledore okulda yok. Snape'e asla gitmezler ama McGonagall'a gitseler olurdu. Ölüm kalım meselesi sonuçta.



    Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir. (sayfa 306)



    Kitabın sonu gelmişken Dumbledore'dan bir özlü söz almazsak olmaz. :))



    Şimdi baştan alıp genel yorum yapma zamanı :) Harry, Felsefe Taşında gelmiş geçmiş en iyi doğum gününü yaşamıştı. Ne yazık ki Sırlar Odasında en kötüsünü yaşıyor. Eee çünkü bu sefer beklenti yüksekti. Dobby de bütün mektupları engelleyip bi de başına bela olunca en kötü doğum gününü yaşıyor. Odasına da kapatılıyor. Tam hapis hayatı. Neyseki fazla sürmüyor. Ron onu kurtarmaya gidiyor. Tabi Fred ve George olmadan olmazdı. :))

    Bu kitapta bir diğer mesele de Dobby. Dobby ile tanışmamız pek güzel olmuyor. İyi niyetli olsa da Harry'ye baya bela oluyor. Önce Privet Drive'da sonra Kings Cross'da en son da Hogwarts'ta. O serseri bludger unutulur cinsten değildi :D



    Ama öte yandan uçan araba ile okula gitmeleri iyi oluyor. Yoksa yasak ormanda onları kim kurtaracaktı? :))

    Sonra Ron'un asası kırılmasaydı Lockhart, Harry ve Ron'un hafızasını silecekti. Yine ucuz yırttılar :))



    Cornelius Fudge: Yine bu kitapta tanıştığımız biri. Hagrid'in suçu olmadığı halde sırf sabıkası var diye Azkaban'a gönderiyor. Sırf bir şeyler yapıyor gözükmek için yapıyor. Suçsuz olduğunu bile bile.



    Bu kitabın en önemli özelliği elbette Sırlar Odası :) Basiliks kaç kişiye saldırıyor öyle! Önce Colin Creevey'e, sonra Justin'e ve Neredeyse Kafasız Nick'e, en son da Penelope Clearwater'a ve bizim Hermione'ye! Filch'in kedisi Norris'i saymıyorum bile :)) Hermione'ye yapılan saldırı hepimizi şok etti tabi. Ama J.K. Rowling'in ne planladığı belli oldu kitabın sonunda. Daha doğrusu 3. kitapta belli oldu. Sırlar Odasında Harry ve Ron macera yaşadılar. Azkaban Tutsağında ise Harry Harry ve Hermione. Harry zaten ön planda Ron ve Hermione de hemen hemen eşitler. Neyse...

    Fawkes gelmese Harry'nin hali nice olurdu :)) işin en ilginç yanı o günce oldu. 6. kitapta Dumbledore'un açıkladığı gibi biz de Lucius Malfoy gibi o güncenin sadece Sırlar Odasını açmak üzere büyülendiğini sanmıştık. Ama çok daha ötesi çıktı. Meğer hortkulukmuş :))