• Bazı yazarların yazdıklarında yüreğe dokunan bir yan vardır. İşte Tezer Özlü de o yüreğe dokunan yazarlardan. Bu sebeptendir ki, kendisine edebiyatımızın “gamlı prenses”i denmektedir. Bana göre gamlı prenses tabirini sonuna kadar hak ediyor.

    Çok değerli bir yazar. Yazar olmanın da ötesinde, çok değerli bir kadın. Sapına kadar, kadın. Sapına kadar, haklı bir kadın...

    Bakmayın sürekli yaşamdan kaçtığına, defalarca intihar denemelerinde bulunduğuna. Yazdıkları, satırları, fikirleri hayatla dopdolu. Onu okuduğunuzda intihar etme fikrine değil, aksine yaşama fikrine daha çok sarılıyorsunuz. Çünkü Tezer Özlü her şeyden önce “yaşamış bir insan.” Daha çok yaşamak ve doyasıya hayatın tadına bakmak istemiş bir insan. Onun gamlı prenses olmasının sebebi, yaşadıkları, başından geçen acı olaylar değil, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır, engellenmesidir. Geri zihniyetli insanlarla bir arada olup, hayatın gerçek değerini ve amacını kavrayamamış insanlarla ne kadar doğru bir yaşam sürülebilir ki zaten? Haklıydın Tezer Özlü. Sonuna kadar haklıydın; ama tıpkı Oğuz Atay gibi kimse gelip sana da haklı olduğunu söyleyemedi. Ancak sen öldükten sonra değerini kavrayabildi bu ülke. Böyle olmamalıydı elbette; ama ne yaparsın ki ülkemizin kaderi bu. Hep sonradan aklımızın başımıza gelmesi...

    Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün ilk romanı. Yaşamının başlangıcını bizlere sunduğu, çocukluk yıllarının ve gelişim sürecinin önümüze çırılçıplak bırakıldığı kısacık kitabı.

    Kısacık dediğime bakmayın. Kitapta neler yok ki? Tezer Özlü’nün sobalı bir evde büyümesi, İstanbul sokaklarının eski görüntüsü, babasıyla, kardeşleriyle, kuzenleriyle olan ilişkisi, hatta babasıyla annesi arasındaki ilişki, düşlenen, erişilemeyen sevgililer, evlilikleri, sevmeden nikah masasında evet deyişleri, hastane koridorları, kaçma isteği... Hepsi var; ama şimdiki yazarların yaptığı gibi “sansürlü” değil. Tüm çıplaklığıyla. Ayrıntılarıyla...

    Her şeyden önce cesur bir yazar. Böyle yazarlara bayılıyorum. Yukarıda da dediğim gibi, cesur bir yazar olmanın ötesinde, cesur ve güçlü bir kadın. Sözünü sakınmayan, doğru bildiğini söyleyebilen, hiç utanmadan isteklerini ve hislerini yazabilen bir kadın. Çünkü insan olmanın ne olduğunu, insan doğasının neyi emrettiğini çok iyi biliyor Tezer Özlü.

    Onunla ilgili ne anlatsam, ne söylesem eksik kalacak gibi hissediyorum. Beni öylesine düşüncelerle dolduruyor ki, yaşadığı döneme gidip onunla bir akşam yemeği yemek, hatta sevgili olmak istiyorum. Tam olarak, “aşık olunacak bir kadın.” Bu arada çok mu kitabını okudum? Hayır, yalnızca okuduğum ikinci kitabı bu. Fakat tek bir cümlesini okumam bile onu anlamama yetiyor. Tekrar buluşmak üzere, sevgili Tezer.

    “Neden bunalımları çözemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.”
  • ancak lawrence sonuna kadar kendini başkalarına tabi kılmaktan, yardımlaşmaktan, sınıfsal dayanışmadan aciz bir insan olarak kaldı. bir bireyci, her şeyi eleştiren, kerameti kendinden menkul, öfkeyle kendi kurtuluşunu arayan bir burjuva devrimcisi olarak kaldı. en önemlisi dışında tüm burjuva yanılsamalarından kurtuldu. sonuçta ne kendini ne de dünyayı olduğu gibi görebildi. olayların akışını bir burjuva trajedisi olarak görüyordu, buysa doğru olmakla beraber önemsizdir. onun kavrayamadığı esas önemli şey trajedinin aynı zamanda bir proleter rönesansı oluşudur.

    bugün her yerde lawrence'ın bilinçli ya da bilinçsiz izleyicilerine rastlanabilir. - pasifistler, rahatlarına düşkün küçük hazcılar, vicdanlı cinsellikçiler, iyi niyetli liberaller, idealistler; tümü de olanaksız olanı yani çürüme ve felakete karşın bireysel istemin özgür eylemiyle kurtuluşu ararlar. geçici bir çözüm, anlık bir mutluluk bulabilirler belki, ama bence lawrence her ikisini de bulamamıştır.

    caudwell - t.h lawrence
  • "Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arz-ı Mev`uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed`e gelince: "Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir..." demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli Ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli... Bazı şeyler vardır, canımızı sıkar; "Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!" deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden, bunların olmasını diler, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin mahluk hiç bir şeyi değiştiremez. Bunun için, gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma... Sonra en mühimi: Kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun.
    ...Bu dünya unutulacak dünya zaten..."
  • HÜLYALARIYLA ÇIÇEKLERİNİ SULAYAN KADIN'A İTHAFEN

    - 3 Ağustos

    Yalnızız için, yalnızca bir kitap deyip geçmemek lazım. Zira Bir Kadının Gözyaşları var bu kitabın içinde, bir kadının ruhu buradaki sözcüklerle alev alev yanıyor. Yalnızız, kendinden öte bir şey taşıyor.
    "Ben bu sırrın ağır yükünü taşıyamıyorum!" diyor.
    Kim? Peyami Safa mı? Yoksa onun hayat verdiği kahramanı mı? Yo, hayır, o söylüyor bunu- ruhu bu satırlarda olan, o! Sükut. Anlatıyor; "İçim, ah!.."
    Çünkü "içinin haykırışı" bu sözler.

    Onunla konuştum akşam. Sesi özlem ve bazı belirsiz uzaklıklarla doluydu. "Aklımdan geçtin bugün"dedi, seni hatırladım bir an..."
    Ne güzel bir tevafuk oldu, dedim. Çok şaşırmış ve bu tesadüfün manasını anlamaya çalıştım. Zira onu ben de düşündüm. Şiddetle önerdiği kitabını okuyacağımı haber verecektim. Nihayet başlıyorum, dedim ona.
    "Off!" dedi, "ah! ve yine ah!.."
    Sesi duvarlarıma değdi, mazide yankılandı. Ah! ki ne ah! dedim.
    O anın içine mahkum edilmişsin, görüyorum. Solmuş ve tâkatten düşmüşsün, görüyorum.Mevzu bahs oldukça gözyaşlarına hakim olamıyorsun, çıkamıyorsun o andan. Her şeyinle bağlanmışsın, görüyorum.
    Ah, ne zor söyleyemediğinden seni anlamak. Anlamak ve anlatabilmek! Çepeçevre sarmışsın etrafıma, içimi. Bir adım, bir an bile gidemiyorum öteye. "Yalnızız!" diyorsun, yalnız.

    - 4 Ağustos

    "Içimde bir parça Yalnızız! diye hıçkırıyor hep."

    "Evet bir isyan var içinde"
    içinde kaç yıl boyunca tuttuğun bu çığlık, bu acımasız, bu devingen, bu iç parçalayıcı, bu tüketen, bu... bu, çığlık...
    "Sen misin ey Yalnızlık bu haykırış! Fakat bırak beni. Ayrılmak istiyorum. Kurtulmak. Göğsüm sıkışıyor her defasında, ki koparıp atamıyorum. Atamıyorum. Ah, kalbime mukayyet olmalıyım!"

    "Uzun, uzun, çok uzun anlar geçer." Geriye döner, senden bir parça bulmaya çalışırım. Yahut ileriye gider, seni tamamlamaya... Bir adım öteye gittin. Döndün, yerinde sabit durdun. Anlattın, anlattın, anlattın... Hıçkırarak, "Yalnızız!" diye haykırdın. "Yalnızız."dedin içinde hep bir parça taşıdın ondan. Sözcükler kifayetsiz kaldı. Kimse duymadı seni senden başka. Bir adım yaklaştıramadın kimseyi kendine. içinde derin kuyular açmış bu sese. Yalnızdın. Simeranya'da dolaşıp durdun bir başına.

    "İçimde bir parça hep Yalnızız! diye hıçkırıyor." diyorsun. Duyuruyorsun onu. Fakat anlıyor mu kimse? O parçanın içinde neyin mevcut olduğunu, onda senin duyduğunun bir başkasının da tam manasıyla kendinde bulundurduğunu ve duyumsadığını söyleyebilir misin? Senin gördüğünü herkesin görmesi mümkün mü? Senin İnce ruhun onda vücut bulmuşsa, her kalın, şekilsiz ruhun kendini ona sığdırması tahayyül edilebilir mi? Bu satırları okudukça ruhunun gizemli, karanlık tarafına ayna tutuyorsun. Karanlık olan o yer aydınlanıyor bu sözcüklerle. Böylelikle o en hassas noktaları görüyor ve onda eriyip gidiyorsun. "Ah, kalbim eriyor! Kalbim! Lütfen, gör, duy, anla halimden! Çığlıklarımı duymuyor musun? Çıldıracağım yoksa Mefharet gibi çıldıracağım!.."

    - 5 Ağustos

    "Ah, sesimi sana bir iletebilseydim! Uyuyorsun. Kalk, diyorum. Hadi, kalk. Okuman gerekiyor. 'Yalnızız'ı oku! Benim bir parçam olan, içimin hep hıçkıra hıçkıra anlattığı ve sesimin duyulabilmesi için ne tür çabalar içine girmiş olduğum ancak bunu izahate tek bir sözcük bile muvaffak olamadığımı görerek -beni düşünerek, aklının bir kenarında bulundurarak oku!" Gülümsüyor ve ellerini önüne birleştirip öylece kalıyorsun.
    "Ah, sesimi sana bir işitebilseydim!"

    - 6 Ağustos

    Bu namütenahi akışta bir düşte buluşuyoruz. Çizgilerimiz birleşiyor ve bir anın içinde yola düşüyoruz. Ruhunun tabiatına eğildim, seni dinliyorum Söyleyemediğin bir yerden sana tutunuyorum...

    "Fakat ben yazamam! Öyle dolu ki içim, ne olduğunu adlandıramam, tanımlayamam..."
    Iki zaman arasında idi, diyebilirsin: Bir geçmişim vardı- ağladığım. Geçmiş? Bir yığın; bir de şimdim var. Şimdi... Şimdi de ne var?

    Gidip "gözlerinin önüne, bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü getir. Bulutsuz, masmavi, sakin... Suyun içinde, arka üstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat kıyıya doğru yüzüyoruz..."
    Gördün mü, değişen bir şey yok, bakışlarımız farklı sadece. Olansa ikimiz için de aynı. Hiç de zor değil. Bak, işte görüyor musun, çabala biraz. O musikiye benzer sesinle birleştirir onu...

    O "hiç kimseye, hiçbir ifade vasıtasıyla sezdiremeyeceği bir his anının mutlak yalnızlığı içindeydi."

    "Azaldım. Kalabalıklaştım. Yalnız kaldım. Yalnız. Yalnızız!"
    Ne zamana kadar?
    ...
    "Ne garip?"
    Ne zamandan beridir?
    ...
    "İğne batar gibi"
    Takılıp da yerlere sürter gibi.
    "O zaman görmüyordum. Hissediyordum ama anlamlandıramıyorum. Büyüdüm ve yaşıyorum şimdi. Yaşadıkça anlam kazanıyor."

    Ses. Sesini işittim. Musikiye benziyordu, maziden geliyordu. 'Yalnızız'dan! Bir an kendimden uzaklaştım, sana vardım.

    Sayfa 27, "Son Vapur"diye başlıyor.
    Okuyorsun, dinliyorum. Eşlik ediyorum. Sesimiz bir anın içinde birleşiyor. Sesini işitiyorum. Kuvvetli bir his alışverişi, duyuyorum; Ondan öte, görüyorum. Mesafeler kısalıp büzülüyor önümüzde. "Sonra ince bir ıslaklık. Hafif bir titreme. Gözlerinin içine bakıyorum, karanlık; ve soruyorum:
    Ağlıyor musun?
    Gözlerini yumuyor."

    - 7 Ağustos

    Yalnızız. Bu güllük gülistanlık dünyada çorak yaşıyoruz.
    Yalnızız. Serap görür gibi koşuyoruz bazan. Düşe Kalka kaçıyoruz arkamıza bakmadan.
    Yalnızız. Çünkü karanlıkta kalan tarafımızı kimse görmedi. Kaç kişi ışık yakabildi ki o tarafımıza ve aynı anlatabildi? Bir muamma olarak kaldı bir yanımız. Kimse yaklaşamadı.
    Yalnızız. Sen arkana bakıp ümitlerini sayıyorsun. Ben sana bakıp üzerine bulaşan sislerden arındırmaya çalışıyorum seni.
    Yalnızız. Gecenin ışığını yakamadık bir türlü. Sakladıklarını bulup açığa çıkaramadık.
    Yalnızız. Gece gözlerini açmıyor. Uykusu ağır. Sinsilik taşıyor koynunda. Aynaya vermiyor akislerini. Gece bir başına. Biz yalnızız.

    - 8 Ağustos

    "Kendi hisleri içinde kalır." Sözcükleri ile beraber. O dupduru güzellik hayatını daima içinde yaşıyor. Etrafı kalabalıklarla çevrili ama yalnız. Ona bu yalnızlığı yaşatan insanlara yüz çevirmiş. Onu kırıp dökerek içinde yaşamaya mecbur bırakmış ve Yalnızlığa mahkum etmişler. Gölgesini insanlarda aramıyor artık. Sözcük vermeyen bir ruha meyletmiş o: Derya'ya Deniz. İki ses taşıyor içinde: Bir ruhun taşıdığı iki sesi. bazen çalkantılı, haşin, acımasız ve bir o kadar da gaddar; bazan, durgun, sakin ve dingin.
    o müstesna ruhu ancak bu kadar genişlik ve derinlik taşıyabilirdi, ki onda bu ruhun akislerini tamamiyle görebiliriz. Bununla birlikte, içinde sözcük vermeyen bir canlı daha var. Nedir o? Kedi ya da kediler. Bilinmeyen ve müşterek olmayan bir dille ancak bu kadar anlayışlı iletişim kurulabilir, ilişki sağlanabilir. Bu apaçık bir şekilde ortada ki, onun dili sözcüklerde değil, rüzgarda! -Çünkü Rüzgar, gözle görülmez, ona dokunulamaz. Varlığı dokunuşuyla belli olur. Onun ruhuna dokunan da görülmeyen şeyler. Gözlerle görülmeyen. O , karşılıklı ilişkiyi bu şekilde gerçekleştiriyor. Yani bu şeyler onun ruhuna değiyor ve o bu şekilde bir bağ kurarak, içinde büyüterek kendisi haline getiriyor.
    İzahate kalkışıp da yorma kendini. Zira, "Derin tesirler dilsizdir."

    Bu kitabın muazzam bir kitap olduğunu tümüyle inanıyorsun. Onun sen olduğu kanısındasın. Ancak şunu söylemek de gerekir ki, tamamıyla kitabın kendisi o tesiri sağlamıyor. Sana bunca tesir eden sadece kitabın kendisi değil, onun hatırına getirdikleri. ilk okuduğun vakit gözlerinden yaşlar akmasına kadar vardı bu yüzden. Ayrıca o zamanki bakışın, çevresel etmenler ve o anki haleti ruhiyen bu tesire yol açtı.
    Demek istediğim o anda bir hakikat vardı ve o hakikat de sendin. Bu kitap da seni o hakikate götüren vasıta oldu.

    İnsandaki bu iç ya da dip çatışmaların nedeni, varlık ile yokluk arasındaki münasebetten kaynaklanıyor. insanın "varlaşma" hamlesinin yanında bir de "yoklaşma" hamlesi de söz konusu ki, çatışmadan doğan zıtlık, var olmaya olan çabanın neticesidir.
    Peyami Safa'nın da dediği gibi, "Bunların arasındaki devamlı (varlaşma- yoklaşma) çatışmadan doğan bütün zıtlıkların sebep olduğu felaket ve kederlerin hepsi, " olmak dramı" adını alır."

    ilk olarak Meral diye düşündüm. Yanılmışım. Çabuk karar verdiğimi anladım Meral'in kişilik özellikleri ile karşılaştım yengeç burcu olması, hayvanları sevmemesi ve buna benzer zıtlıklarla Meral'in sen olmayacağını gördüm.

    - 9 Ağustos

    O sosyal ve real diye ayırdığın ikiliği, meçhul ve malum olarak nitelendirelim. Malumundan ziyade meçhulüne daha yakınsın. Büyük bir parçan orada. Noksansın yahut yekpare varsın. İşte o meçhul senin yalnızlığın. Onu yalnızca sen malumata çevirebilirsin. Ancak "o meçhule giden yolda" sana bir vasıta lazım. işte onu karşılayan ise Yalnızız.

    "Evet, bir isyan var içinde." Evet, var ama üzeri örtülü. Meçhul bir anda uyuyor. Durgun. Ara ara uyanıp köpürdüğü oluyor, yalana yanlışa karışarak. Hırçınlaşıyor ve sonra hıçkırıklara boğuluyor ve yalnız kalıyor. Yalnız!

    - 10 Ağustos

    Bazı anlarda dışarıdan gelen bir şey, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üzerinde hiçbir etki yaratmıyor.Tabii bilinçaltına girmesi muhtemel. Ancak o an bir buhran yaşıyor olabilirsin içinde. Bütün dikkatin kendine dönüktür. Bir düşünce yahut his üzerinde mahpus olabilirsin. Tıpkı o akşamki gibi. Bana önceden altını çizmiş olduğun bir cümleye gösterdin. Üzerinde bir hayli durdun. Verdiği heyecanı ve tesirini coşkuyla anlattın. Ancak şu an da ona rastlayıp muazzam bir telepati ile o sözü seninle paylaşmam üzerinde hiçbir uyandırmadı. o anki psikolojin ile buluşturmam bile heyecan yaratmadı. Buna karşılık sen de alelade birkaç sözle yanıt verdin. Ikinci mesajıma karşılık olarak söylediğimle alakası olmayan bir bıkkınlık hissiyle bir kelime edip sonuna üç nokta koydun. Bunun anlamı, bir şey söyleyemeyecek denli yoğunum yahut yorgunum demek oluyor. Bu duruma sebebiyet verenin ne olduğunu sorduğumda ise bunca üstelememin seni rahatsız ettiğini kâti iyi bir ifade ile ilettin. "Kitap okuyacağım!" Bu sözün sonundaki ünlemi ve içinde barındırdığı hissi tahlil ettim. Bu ünlemde hiddet de var, yakarış da. Nitekim rica da var. Ardından bu sözün etkisini azaltmak için, yani hem karşındakini üzmemek hem de bu kötü halini örtmek için, birincil kişiliğin devreye girdi ve sana "Karşındaki seni düşünüyor, senin için çabalıyor. Ne kadar zor bir durumda olsan da müspet davran."
    Bunun üzerine sen de içinde hiçbir his barındırmayan resmi bir ifade ile, "İlgin ve alakan için teşekkür ederim." dedin, ki bu da birincil ve kisiliğin birbiriyle ne denli çatıştığını gözler önüne koyuyor.

    "Ne yapmalı?" şimdi, ona mı dönmeli, yoksa sükut mu etmeli? İsyan içinde olma her zaman. Çık kendinden. Yorulma, bir müddet dinlen. Arkana bakıp da iç çekme. Biliyorum, tâk etti canına artık ve bu böyle sürsün istemiyorsun. O halde Simeranya'ya dön.

    "Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin?" Sana sen oranın ağzından soruyorum, meçhul bir kişi olarak: Bilir misin?
    Sen de sen olanın ağzından cevap veriyorsun, o meçhul kişiye, "Evet eşyanın üzerine ince bir sis çöker." İşte biz o meçhul ile malumun ve sorulan sorular ile verilen cevapların bir arada olduğu ruhtayız ve Yalnızız. Yalnız!

    Fakat nasıl "çırpındın, çırpındın..." söylemek için muhayyilen nasıl zorlandı, sığdırdı içine onca şeyi? Nasıl dayanabildi o "Aziz için" Söyle, bir an Kendinden uzaklaş ve söyle, o ince sesini Derya'ya vereli kaç zaman oldu? Sen ki maziyi büyütürsün içinde. Hatıraların çocuklar barındırır.
    Sahi, hoşnut musun bunca uzak olmaktan dünyaya?
    Işığını yak gözlerinin. Dön ve karanlığına eğil.

    "Sen bak nasıl donup düşüyor nağmeler yere
    Sen bak nasıl benizler uçuk, nazreler melül
    Sen bak sitareler nasıl amade-i uful!"

    - 11 Ağustos

    "Ah, dedi." zaman nasıl da aramızda düşman!
    Şöyle, o engin manzaranın karşısında mesud olmak varken, kendimizi sıkıştırdığımızo dar kabdan kurtulup ruhumuza ferahlık vermek varken, fısıltılara kulak verip burnumuza hoş kokular çekip dinginlik bulmak varken, gün batımına karşı, uzak bir hatırayı yâd etmek varken... ânın zincirlerini vurup sed çekiyoruz önümüze. Duvarlarımızın arkasına saklanıyoruz... Kaçmak. Tek çare kaçmak zamandan. Çünkü Yalnızız orada. Boyunduruk altındayız.

    "Ah, dedi, dilim yok ki söyleyeyim!"
    Anlıyorum daha doğrusu seziyorum, dedim ama bütün bunların bir dile sığması mümkün mü? Bütün bu biriktirdiğin ve derinleştirdiğin manalar, yekpare bir mevcudiyete aktarılabilir mi? Taşıyabilir mi yükünü hiçbir dil? Kavrayabilir mi hiçbir zihin? sorarım o halde, Sana bir ayna tutsak ne kadarını yansıtabilir ulvi varlığının?

    "Yaş onun çizgilerinin üslubuna dokunmamıştı." diye düşündüm. Doğrusu daha önce aklıma gelmemişti. Yaş mevzusu ve fiziksel görüntüsü hakkında söz açmadık. Hep ruhundan bahsettik. Ancak onu bütün olarak ortaya koyan varlığının kuvvetli tesiri bundan kaynaklanıyor şüphesiz.

    "Bazen harfler birbirinin üstüne biniyor.
    Karanlıkta yazılmış gibi."

    - 12 Ağustos

    "Içinde mahiyetini anlamadığı halde sezer gibi olduğu bir mücadele vardı."
    Durgun ve sessizsin, görüyorum. Onlar mı, mahiyetini anlamadığın o müphem dalgalar mı? Ruh ve beden ikilemi, diyordun. Tasdik ettim. Yanıldığımı anladımda münakaşamızı aklıma getirdim. Lüzumsuzdu, müteessirim.

    Meral ile Samim ilişkisini okuduğumda aklımda bir soru oluştu: Acaba kendini kitaptan hangi karakterle özdeşleştiriyorsun? Bu ikili ilişkide aklımda böyle bir soru oluşmasının yanında cevabının da belli belirsiz olduğu seziliyordu.
    Kendini en çok hangi karakterle bağdaştırıyorsun?
    " Belki de çok garip gelecek, ama... Samim."
    Gerçekten mi? dedim. Buna inanamadım. Bir an tereddüt ettikten sonra
    "Neden mi?"dedi, çünkü aynı şeyleri yaşamışım. Yalanlardan nefret etmedim. Güzel bir dünyam var içimde. Olayları görüp idrakimde mütevaziyim. Fakat, fakat yine yalnızız."
    Ben de kendimi ona yakın hissettim, dedim.
    Devamında ekledi, "Onun dünyasında Simeranya var. Kaçış yeri. Çünkü insan bazen yorulur, kaçıp sığınabileceği bir yer arar. Simeranya da böyle bir yer işte."
    Evet, şuna da bir açıklık getirmek gerekirse, Samim senin Simeranya yolun, tarafın. Benliğinin bir kısmı. Buna karşılık kaçırdığın bir şey var. Ben aslında seni Meral'e yakın buluyorum. İzah edeyim: Öncelikle sondan başlayalım. Kaçış onda da var. Ikilemin başrolü o. Boğuluyor. Çünkü artık her şey sıkıyor. Fakat sezgileri kuvvetli değil, masum değil, anlama kabiliyeti yok ve... ve en nihayetinde onun Simeranya'sı yok. O da senin bir tarafın. Öyle ama onu almak ihtiyacını duymuyorsun. Çünkü sen hiçbir zaman baş kaldırmadın.- ifadem bağışla- Dik kafalı davranmadın. Fakat bizi birbirimize tamamlayan bir şey var. Hepimiz ayrı vücutlarda biri yaşıyoruz. Yalnızız.
    Durup düşündü. Kısa bir tereddütten sonra, Samim, benim karakterim, dedi Görüyor çünkü."
    Kâfi, dedim.
    Bir şüphe ile donukluk geçirdiğimi görünce,
    "Anlayacaksın." dedi.
    "İnsanın içinde ne kadar başka başka insanlar var. Ne çabuk değişiyor insan."
    Bana hiç kızmadı. Lakayt davrandı çoğu zaman. Sinirlerini bozacak bir hareketim olmadı belki ama bu tür durumlarda birincil kişiliği ona nasıl davranması gerektiğini gösteriyor: Hiç yokmuş gibi! Hiç olmamış gibi!
    Fakat sen yazarken, çevresel etkileri nasıl yok sayarım. Kendimden nasıl çıkarım. En başta sen tabi. Seninle münasebetimiz bu bağlamda gelişiyor. Orada farklı yönlerimizi keşfediyoruz. Farklı insanlarımızı, içimizde taşıdığımız. Halbuki ne lüzumu var, birbirimizin canını okumanın? Sözle yahut sözsüz!

    "Fakat beni bu kadar telaşlandıran şey manalar, manalar..." Duymuyor musun. Her defasında söyledim sana. Mâna arıyorum ben ve realimde olanları. Senin ruhundaki manaları. Ruhuna Ondan yansıyan manaları. Fakat görmüyorsun Ah'lara veriyorsun manaları. yalnızca onlara sığdırıyorsun. O ah'lardan bulup çıkarmamı istiyorsun seni. Bilmiyorsun ki, söyleyemediğin o şey içinde bir dağ kadar yüksek. Yahut uçsuz bucaksız bir ova. Sonsuz gökyüzü. Her şey!
    "Mânalar, mânalar..." diyorsun. Sesini işitiyorum. seziyorum da. Fakat ötesi yok. Ötesi, mânanın vücut buluşu. Gözün önünde ihtişamını sergileyişi.
    Mâna senin her şeyin!

    - 13 Ağustos

    "Ben onu şimdi en çok anlıyorum."
    Saatler ve sayfalar ilerledikçe, taşlar yerine oturdukça ve senin sözlerini de düşününce her şey daha anlamlı hale geliyor. İlk okuduğunda görmüştün. fakat anlamlandıramıyordun. İçini deşen ya da işleyen bir şey vardı bu satırlarda. Müphem bir şey, duyumsuyordun. Uzak anlara yolculuk yapmıştın belki. Hoş vakitler geçirmiştin. 'Sana bugünü gösteriyordu. Şimdi ise sana o günü hatırlatıyor!' işte böyle bir gidiş geliş var. Birbiriyle ne kadar ilişkili ve tamamlayıcı değil mi? Ziyadesiyle görüyorsun.

    Üçüncü bölümde ne vardı seni bu kadar çeken?
    .. dedim ve o nokta senden bir cevap olarak yerine ulaştı. insanın birinci ve ikinci realitesi arasındaki münasebetten dolayıdır ki, bu da ziyadesiyle benim de dikkatimi celbetti. Hakikaten bu bölümün sonları kilit noktayı gözler önüne seriyor.
    "Yani insanı hep yarın görüyoruz. Ya onu seviyoruz birinci realitesi içinde, ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi içinde."
    Yani bir anlamda şöyle bir yorum yapmak gerekirse, sevgi gerçekleşmezse, nefret onun yerine alır. Sevginin nefrete dönüşümü.

    "Sen ne için benim bir anımı ebedilik boyunca donduruyorsun?"

    Yalnızız. Çünkü birinci ve ikinci kişiliğiniz birbiriyle uyuşmuyor. Çünkü kimse bizi tam anlamıyla görmüyor, tanımıyor. Birinciye, yani gördüğüne göre değerlendiriyor. Bir tarafımızın hiç farkında değil. Noksan bir bakış. Gerçeğimiz eğilip bakmıyor. Belki de bu mümkün değil. Belki de bu ezelden beri var ve ebediyete kadar devam edecek. O halde İnsan hep yalnız. Yalnızlığa mahkum. Şimdi anlıyorum. Bu yüzden demek insan acı duyuyor. Fakat nedir bunun ilacı, çözüm yok mu?

    Neden bilmiyorum, gözlerim doldu. Yaşanan bu felaket. Kanıma işledi. Trajik. Çok fena. Bütün bunların birbiriyle bağlantısını düşünüyorum. İnsan sonunu kendisi getiriyor ya da ölüm insana dolaylı olarak kendisine sebep gösteriyor. Ölümün hiç alakası yokmuş gibi. O çağırmıyor mu vakit dolduğunda? Vakit dolar mı yoksa doldurulur mu? Üzerinde durmanın lüzumu yok, abes. Yarın bitirebilirim. Heyecanım hat safhada. Tuhaf bir şeyler seziyorum.

    - 14 Ağustos

    "Muhayyilen bir tablo yaptı."
    Bütün şekilleri teferruatıyla çizdin. Yerleştirdin. Onu boyadın. Süsledin. Fakat eksik olan bir şey var. Onu kimseye göstermedin. Kimse görmedi. Bihaberler o tablodan. Çünkü o tablo içindeydi ve yalnızca sen görebiliyordun. Bu kadar geniş ve derin bir tablonun izahını ben yapamazdım. Haddimi aşıyor bu. Birçok kişi benim gördüğümü görebilir. Hatta ziyadesiyle. Ama kimse yansıtmaz bu ulviyeti. Bakışlarımız ne kadar derin olursa olsun, tecrübelerimiz farklı. Tecrübene hiçbir zaman yetişemem. Biçare, öylece kalırım.

    "Tek bir an.
    Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirdim."dedi ve bu sözün manasını istedi. Bu anın içinde hangi mananın yattığını. Biraz izah ettim. Fakat, "Şimdi sana izah değil, sadece biraz olsun sezdirebilmek için bu kadarını söyleyebilirim."
    "Özgür olmak istiyorum!.."
    Tek bir an istiyor. Ne için? Neden bir ana sığdırıyor bütün her şeyi. Mana...
    İnsanın zincirlerini kırıp sınırlarını aştığı o an mı? insan bir âna mı ihtiyaç duyuyor bunun için? imkanların sağlandığı...

    Senin yerin Simeranya' da. O kusursuz dünyada. Oraya dön. "Orada insan devamlı bir mâna atmosferi içinde yaşar." Senin yerin orası. Mânâ orada. Varlığının gizi orada..

    "Her şeyi görme, her şeyi bilme,
    her şeyi anlama..."
    Buhranlar... İçine saplanan oklar... Of'lar ve Ah'lar... Bitmiyor, bitmeyecek. Sürecek onun ebedi yalnızlığı.

    "Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız!"
    Sükut edelim ki sesimiz birleşsin ve nihayete varalım.

    "Sanki hafızası patlamıştı. Hatıralar fışkırıyordu."
    Sen ne kadar içimdesin! Hayatım geri işliyor. Tıpkı senin gözyaşlarını bıraktığın O âna gidişin gibi. Önünde canlanıyor ve tesiri altında kalıyorsun.
    "İçime bir şey saplandı." diyorsun.Tabii ya, senin istediğin o ana dönmek! Çünkü o anda görmüyordun, bilmiyordun. Bütün her şeyi anlamıyordun. Buna karşılık bütün iç sızıların kolaylıkla akıp gidiyordu gözyaşlarında. Ferahlıyordun. Sükut ediyordun. kalmıyordu hiçbir şey geriye. Evet, işte o anı düşlüyorsun sen. Özgür olduğun an orda. Bununla birlikte, bütün manada o anın içinde. Sen göremesen de. Mana, sana uzaklıkları yakınlaştıranda. Mânâ, senin kendine gidip gelişin, iki benliğin arasında ve o anda bütünleşmen. İstediğin o an budur sanıyorum.

    - 15 Ağustos

    "Realite bu kadar sadedir."
    Tıpkı senin gibi. Esasen sade olan güzelliğin. Eminim ki bunun farkındasındır. Süssüz, makyajsız. Sade Seni diğerlerinden ayıran da bu. Müstesna kılan bu. Güzelsin. Fakat öyle böyle bir güzellik değil. Alelade söylenecek ve bir çırpıda geçilecek gibi değil. Dikkat kesilmeli ve en ince teferruatıyla incelemeli. Her bir zerresi üzerinde özenle durulmalı
    Güzel olan ışığını ilk anda gösterir.

    Bugün mazime gittim. Şimdi hissettiklerimin içine seni de yerleştirdim. Görüyorum ki, çok trajik bir yolculuk geçirmişim. Parçalanmışım yahut yeni şeyler eklemişim kendime. O eski anlara yeniden yaptığım seyahatte kendimi keşfettim. Mânâmı... ' O an yaşadığımı şimdiki görüşümle anlamlandırıyorum. İsterdim ki, bu bakışımla o ânımı tekrar yaşayayım.
    "Hayatta kusursuzluktan isteyebileceğim, tek bir anı bu olurdu.

    "Deli edici bir hatıra hücumundan" sonra insanın kendini hatırlaması, nereden, nasıl geldiğini hatırlaması bir başka boyutta varlığı ile bütünleşmesi gibi. Öyle güçlü bir etkileşim ki bu, insanın duyguları taşıyor. Melankolik bir halet-i ruhiyenin içine düşüyor. işte o sürekli sarfettiğin ah'lar burada devreye giriyor. "Ah, tâkatim kalmadı, taşıyamıyorum bu yükü!" "Ne garip!" Sanki bu anda yokum.

    Menfi tarafları yok değil. Realitesiyle çakıştığı zaman açığa çıkarttığı kötü halleri var. fakat güzel. Öyle de güzel. "Her zamankinden ziyade güzel" bu zamanlarda.

    - 16 Ağustos

    Bitti! Müphem ve uzak kaldım. Durdum ve bir an düşündüm. Yakın zamandaki hatıralar zihnime üşüştü. Seninle bu iki haftalık süreçte, kitapla birlikte, kitabın içindeki hayatla birlikte, kitabın dışındaki hayatla birlikte ve zamanının her boyutuna girdik, çıktık. Sesini işittim. Güldüğünü duydum. Ruhunu çepeçevre saran o mucizevi büyüyü hissettim. Bu anı bekledim. Sabırsızım. Heyecanlıydım. Şevk içindeydim. Dingindim... Çünkü bu bir anda senin ruhunun bütününe ulaştım. Mânâ diye hıçkıra hıçkıra anlattığın o 'Yalnızız'a vardım. Ah'larını her sayfaya yazdın. Her âna sen doldun. 'Yalnızız' seni bana getirdi Yalnızız ve daima böyle kalacağız. Ah!..


    Fakat, "Bütün izahlar kaba ve kifayetsiz."
    Susalım.
  • Öncelikle birkaç şey söylemek istiyorum. İncelemeyi beğenmeniz veya beğenmemeniz benim için önemli değil. Okusanız bana yeter çünkü bazen saniyesinde beğeniyorsunuz ve bu okumadığınız anlamına geliyor.

    Kaç zamandır okumak istediğim ama bir türlü okuyamadığım bir kitaptı. Ama sonunda okudum. MUTLUYUM.

    Şunu da söyleyim inceleme bol spoiler içerir!
    (Galiba inceleme baya uzun olacak.)

    Kitabın kapağından başlamak istiyorum. Kitap ve kibrit ne alaka diye düşünmüştüm ama okuyunca anlıyor insan. Ve bu kitap bundan sonra benim bilimkurgu okumamı sağlayacak. Yeri büyük bende okuduğum ilk bilimkurgu.

    Dikkat spoiler kısmı!
    Guy Montag bir itfaiyeciydi. Ve asıl şaşırtıcı olan şey ise itfaiyecilerin yangını söndürmek yerine yakmaya gitmesiydi. Ve kitapları yakıyorlardı.(Kitap yaktıları zaman içim yandı resmen)
    Ve bir gün bir ihbar gelir. Yaşlı bir kadının evini yakmaya giderler. Ve yaşlı kadın evini terketmek istemez, kitaplarıyla birlikte o da yanar. Montag bu durumdan çok etkilenir.

    Ve Montag'ın hikayesi yakmaya gittikleri evlerden birer birer kitapları aşırmasıyla başlar. Yaşlı kadının evinden de bir kitap alır. Eve gidince yastığının altına saklar. Ve ertesi gün işe gitmez. Ardından diğer itfaiyeci Beatty Montag'ı sormak için onun evine gider. Mildred'ın (Montag'ın karısı) hatasıyla kitabı görmüş olur. Ama hiçbir şey demez.
    (Biraz da keserek anlatayım)

    Montag işe gider ve bir ihbar gelir. Ve o eve doğru yol alırlar. Montag bir de ne görsün kendi evi. Mildred ihbar etmiş. Beatty kitapları yakmaya başlar. Hatta Montag'a söyler sen yak diye. Montag birazcık kitapları yakar ve sonra Beatty'i yakar ardından diğer itfaiyecileri. Sonra kaçar birkaç kitabı yanmamıştır onları da alıp gider. Bütün şehir Montag'ı arar ama Montag kaçmayı başarmıştır.

    Ve başta kitap yakıyorlar diye üzülüyordum ki burdaki kitap yakmanın ne anlama geldiğini anladım. Gelecekte kitapların yerini başka şeylerin alacağını anlatmaya çalışıyor yazar. Ve haklı da...

    Sonuna kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. (Tabi okursanız :D)
    Ve kitabı okumanızı çok isterim. Harika bir distopya!
  • Kitabı almadan önce yorumları, yapılan röportajları ve hatta alıntıları bile kitaba önyargıyla yaklaşmamak için okumamıştım. Beklentilerim oldukça yüksekti.(Oğuzhan Uğur’u takip edip, birçok mevzuda da aynı fikirleri paylaştığım biri olduğunu düşündüğümden olabilir.)
    Kitaba gelecek olursak , gerçekten çok güçlü bir kurguya sahipti, hatta bazen sizi yorabilecek kadar fazla kurgusaldı ama cümleler sığ kalmıştı ve yer yer tekrara düşülmüştü. Kitabın başında olayı kavramak, göndermeleri anlamak için ; ortalarında acaba olayı nereye , nasıl bağlayacak? merakıyla ; sonuna doğru ise şaşkınlıkla ve sorgulayarak okuyorsunuz. Tabi bu yolculukta klasik Oğuzhan Uğur’la birliktesiniz. Memleket meselelerine ufak değinmeler, eleştiriler , insan ilişkileri , yaşam/ölüm arası düşünceler gibi konular var. Klasik romanlardan sıkılanlara bir kaçış olabilir. Şimdiden keyifli okumalar :)
  • Beyaz gemi… Küçük kahramanımızın ulaşmak istediği, babasının bulunduğu yer, hayal ettiği güzide mekân… Kitabı okumaya başladığımda hiç şüphesiz beni kendine bağımlı yaptı ve kitabı bitirene kadar derslerimle ilgili hiçbir şey yapamadım çünkü önce o kitabı bitirmeliydim. Küçük kahramanımızın sevimli, geleneklerine bağlı (körü körüne de değil) bir dedesi var kendisine bakan. Mümin Dede… Bir de Mümin Dede’nin damadı Orozkul. Yobaz, sert, orman işlerinin başında herkese kan kusturan, eşini döven bir insan. Orozkul…
    Kitap çok sürükleyiciydi. Orozkul’un insanlara yaptığı eziyetleri, buna karşı Mümin Dede’nin çaresizliğini ve arada ezilen ve zarar gören küçük çocuğu ve çocuğun müthiş hayal gücünü anlatıyor ta ki sonuna gelene kadar. Sonuna geldiğimde sanki bir anda o küçük çocuğun yerinde ben vardım ve o olanları ben yaşıyor gibiydim. Kitabın içinde kaybolmuştum. Dedemi kaybediyordum, Maral Ana’yı kaybediyordum. Kendimde değildim. Her şey fululaşmıştı ve sanki korku filminde gibiydim…
    Kendimin balık olup Beyaz Gemi’ye ulaşacağıma tam anlamıyla inanmaya başlamıştım ve istemsizce nehre doğru yürüdüm ve kendimi o Beyaz Gemi’ye ulaşacak olan nehre attım. Bir an her şey gözümün önünden geçti ve artık Beyaz Gemi’ye ulaşmıştım…