• 328 syf.
    ·6/10
    Benim için 'idare eder' kitaplar sınıfında. Hep diyalog şeklinde geçiyor ama sonuna doğru sıktı kitap beni. Yani öyle işimi gücümü bırakayım çok merak ettim diyebilecek kadar sarmadı.
  • 594 syf.
    ·28 günde·8/10
    Bu altıncı kitapla Harry Potter serisinin sonuna doğru gelirken, filmleri ile yetinmeyip kitaplarını okuduğum için giderek daha mutlu oluyorum. Tabii mutlu oluyorum dedim diye, her şey güllük gülistanlık sanılmasın! Her kitapta "artık daha fenası olamaz" dedikten sonra, aklımın ucundan geçmeyen şeyler olduğu bir gerçek. Hala okumamış olanlar varsa spoiler vermemek için detaya girmeyeceğim ama; Yüzüklerin Efendisi de dahil bu tür kitaplarda ilk bakışta abartılı gibi gelen ama gerçek hayatta da görüp şaşırdığım bir konudan yakınacağım: Kardeşim, bu 'kötüler' nasıl oluyor da davalarına bu kadar bağlı oluyorlar? "Bizimkiler" türlü şüphe, tereddüt, yorgunluk vs yaşayıp kendi aralarında onlarca anlaşmazlığa düşerken, onlar nasıl oluyor da böyle sarsılmaz bir bütünlük içinde hareket ediyorlar? "Kitaptır" deyip geçemiyorum, çünkü gerçek hayatta da böyle bu... İnsan hiçbir şeye hayıflanmıyor da bir kendi aralarında kapışmalarını izleme keyfine eremediği için üzülüyor...
    Son kitap için sabırsızım ama nefsimi dizginleyip, planımı bozmadan önceden hazırladığım milliyetçilik-ulusçuluk setimi okuyacağım... Zaten hayatı güzelleştiren biraz da bu heyecanlı merak değil mi? Keyfi uzatmanın sakıncası yok ;)
  • 282 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Sana Gül Bahçesi Vadetmedim gerek konusu gerek yazarın hayat hikayesini okuyucuya sunması bakımından ilgi çekici bir kitap.Bu ilgi çekiciliğe bir de kitap boyunca yapılan eleştiriler ekleniyor.Belki de Greenberg'in bu kitabı yazmasının sebebi başlı başına topluma,toplumun kurumlarına(özellikle aileye)eleştiri yapmak.16 yaşında bir kız Deborah.Ama yaşıtlarından farklı.Gerek zekası gerek ruh dünyası bakımından yaşıtlarından daha farklı bir yerde durmakta.Çocukluğunda giriştiği intihar,okuldaki arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle çatışmaları vs Deborah'ı şizofren olmaya kadar götürüyor.Kendi içinde kurduğu ülke ve onun Tanrıları bir yanda da reel dünya.Daha da sıkıştırıyor Deborah'ı.Yazarın kitap boyunca yaptığı da Deborah'ın bu sıkışmalarının altındakileri okuyucuya sezdirmeye çalışması.Özellikle aile,okul,din(Yahudilere yapılan ayrım).Ama Deborah bunlardan akıl hastanesindeki doktoru ile sıyrılmayı başarıyor ve kitabın sonuna doğru artık iyileşme belirtileri gösteriyor.Kitabın olumsuz yanı ise ağır ilerlemesi.Bunun sebebi ise yazarın dili ve olayların ağır ilerlemesi.Bunların dışında gayet iyi ve önerebileceğim bir kitap.
  • 258 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Oscar Wilde'in yalnizca bir roman yazmis olmasi cok uzucu. Boyle bir kalem daha cok roman yazmaliydi, cunku isini gercekten mukemmel yapmis.

    Kitaplarin insanlar icin bir zamani olduguna cok eminim. Zamani gelmisse bir sekilde cekiliyor insan o kitaba, o hikayeye ya da kurguya. Cagiriliyor resmen. Ben de Dorian Gray'in kendi gibi guzel davetiyesini aldim ve zevkle icabet ettim 1800'lerin sonuna.

    Tek kelimeyle kusursuz bir kitapti. Sahane bir yolculuktu. Devamli altini cizip durdugum, zekice kurulmus cumleler beni dusuncelerden dusuncelere goturdu, maceralardan maceralara soktu. Yer yer gokyuzunden baktim dunyaya. O kadar kirlenmisliklerle, onyargilarla, cerceveye sokulmalarla ve sacmasapan inanclarla yogurulmusuz ki... Dogru bildigimiz o kadar cok yanlis var ki... Sarilmisiz kliselerimize, ayrilmak bilmiyoruz!

    Kitaptan alintilar yapmak istiyorum ama bu bir yerde tum kitabi buraya gecirmek gibi bir sey olur. "Olmeden once okunmasi gereken kitaplar" gibi listelerde yer aliyor mudur bilmiyorum fakat ben olmeden okuyabildigim icin kendimi sansli goruyorum.

    Israrla tavsiyemdir.
  • 207 syf.
    Her insan kendi çağında kendi kaderiyle karşılaşır, Ahmed Arif'in de kaderi Leylâ Erbil olmuş. Aşk, Leylâ Erbil adına göstermiş kendini Ahmed Arif'e... Ve aşk her zaman kendini yaşatacak bir beden arar, sanırım en çok da ıstırabına dayanacak bir ruh.... Nasılda can çekiştiriyor satır aralarında noktasız, virgülsüz... Okurken iniltilerini duyuyorsunuz Ahmed Arif'in... Okudukça Leylâ Erbil'e düşman kesiliyorsunuz, ve bir bakmışsınız Ahmed Arif'e taraf olmuşsunuz...

    Yalnız ;

    Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e yazdığı mektuplarında bir sevgiliye yazılmayacak derecede küfürlü ' bipli ' kelimeler geçiyor, ve kitabın sonuna doğru bunun farkına daha varıyorsunuz, bu durum sizi sıkabiliyor.

    Ayrıca ;

    Ahmed Arif'in ve Leyla Erbil'in durumu saf ve temiz bir durum değildir; Evli bir adamın evli bir kadınla aşk muhabbetiyle mektuplaşması pek ahlaki bir durum değildir.
    İncelemenin başında Ahmed Arif'e taraf oluyorsunuz cümlesi, kitabın sonuna doğru yerini tarafsızlığa bırakıyor.
    Topal bir aşkla nereye kadar yürüyebilirsiniz ki; Şayet ben bana ait olmayan birine sevgi adına aşk besleyemem, başkasının karısına mektup yazmak ne sevginin ne de aşkın ahlakında vardır....

    Her şeye rağmen güzel cümleler okudum,
    En güzel cümleleri okumanız dileğiyle...
  • 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İlkel devirlerde, temenni odur ki insanlar ilk sesleri Güneş'e bakarak çıkarmışlardır. Güneş var edendir, yaşamın kaynağıdır. Güneş varsa ışık vardır, yoksa karanlık. İlk saatin ortaya çıkışı da gene Güneş sayesinde olmuştur. Dünyamızda ilk kullanılan saat Güneş saatidir. Bir kazık, 90 derecelik açı ile yere dikilir ve Güneş'in hareketleri sonucu kazığın gölgesi hareket eder. Böylece gündüz vakitleri bölümlere ayrılmıştır. Ancak buradaki temel sıkıntı Güneş saati ile yalnızca gündüz vakitlerinin belirlenebilmesidir. Peki ya gece ne olacak? Güneş saati Mısırlı kuzenlerimizin icadıydı. Gece vakitleri için kullanılacak olan Su saati de gene bu kuzenlerimizin icadı olmuştur. Daha sonra Kum saati ve Ateş saati icat olmuş. En son ise mekanik saatler ortaya çıktı. 1300'lerin ortalarında ortaya çıkan bu saat türü, günü 24 saatlik dilimlere bölüyordu. Ayrıca zamanı da görsel olarak görebilmemizi sağlıyordu. Bunu başaran kişi ise Giovanni Di Dondi'dir. Sarkaç, sekteli rakkas dişlisi ve ağırlıktan güç alarak açlışan bu saatler, oldukça fazla ağırlıktan oluşuyordu. Zemberek sayesinde küçük boyutlarda olan ve taşınabilir özelliği bulunan saatler geliştirildi. Bunu başaran da Peter Heinlein'dı. Ancak zembereğin de bir kusuru vardı. Zemberek gerildikten sonra üstün performans göstermesi, bunun nihayetinde de performans düşüklüğü yaşamasıydı. Bu da gündebir saatlik aksamaya sebep oluyordu. Bu sefer de Cristiaan Huygens adında bir adam ortaya çıkarak balans yayını icat etti. Böylece zembereğin vücuda getirdiği aksama giderilmiş oldu. Bu arada tabi Dondi'nin tasarlamış olduğu sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşan saatte, saati görmemizi sağlayan kadran yoktu. Bunu da aslında Galileo ölmeden önce tasarlamıştı ancak somut hale getirmeden ölmüştü. Bu da Cristiaan Huygens'a nasibiyet verdi. Kadranı da Huygens geliştirdi. Şimdi ben bunları neden yazdım? Zacharius Usta'yla bu adamların ne alakası var? Cevabı basit, bu kitabın yazarı Jules Verne kardeşim. Bu adamın ne özelliği var? Jules Verne, kahin olmadığı halde kehanetimsi öngürülerde bulunmuş, gezgin olmadığı halde bir maceraperest gibi hareket edebilmiş ve bir bilim adamı olmadığı halde onlar gibi düşünerek genç nesillere ve her yaştan insana bilimi sevdirebilmiştir. Bu Jules Verne'in okuduğum ilk kitabıdır. Bu talihsiz bir büyük kayıptır. Çünkü ben çocukken de çok fazla hayalperest, tarihe meraklı, bilimi büyü gibi ilgi çekici bir teknoloji olarak gören bir çocuktum. Hayalperestliğim bazen çocuk sınırlarımı aşar, aslında olmayan yalnızca kafamda kurguladığım hayali oyuncaklarla oynar olurdum. Rüyamda büyük şahsiyetleri görmeye çalışır ama tabi ki göremezdim. Bu yüzden yarım uykuya daldığım vakit sanki rüyadaymış gibi görsel hayallerimi kontrol ederek o şahsiyetlerle konuşmalar yapardım. Bir çocuğun hayal gücünün sınırları olmadığının en açık göstergelerinden biri bizzat kendimdirim. -Bu arada eğer çocuk sahibiyseniz çocuktur anlamaz diyerek olumsuz konuşmarınızı onların yanında yapmayın; kesinlikle her şeyi anlıyorlar.- Peki madem öyleydi de neden Jules Verne kitaplarıyla daha yeni tanışıyor olmam büyük bir kayıp? Çünkü inanıyorum ki zamanında tanışmış olsaydım Jules Vern'le bugün farklı bir meslek grubunda olabilirdim. İnsanlığa güvenlik hizmeti değil de bilim hizmeti verebilirdim. Ben buna oldukça fazla bir şekilde inanıyorum. Çünkü çocukların su misali, büyüdükleri ortamın şeklini aldıklarına inanıyorum. Gene yerimizde duramadan, öznel edebiyat yaptık. Dönelim kitabımıza zira çok açılmaya gerek yok, çünkü her ne kadar Karadenizli olsam da yüzme bilmiyorum. Ve geçmiş her zaman derin ve tehlikeli sulardır. Jules Verne'in Zacharius Usta'sı... Kitaba göre bizim saat ustasına gelene kadar insanlık, ilk satır başlarında ifade ettiğim gibi Eflatun'un icat ettiği bir çeşit su saatini kullanıyorlar. Mekanizmaya değil sanata önem verilmiş, zamanın ilerleyişi umursanmamış. Akşamları yat borusu çalınıyor geceleri de avaz avaz saatler bildiriliyormuş. Zacharius Usta da işte bu sarkaç, sekteli rakkas ve kadranlı saati bulan kişi olarak mizansen edilmiş. Jules Verne zekası işte. Ama Zacharius o kadar yetenekli bir saat ustası ki yaptığı saatler gerçekten de muazzam ve göz alıcı. Ancak kitabı ilgi çekici kılan unsur Zacharius'un gizemselliği. Jules Verne ne kahin ne gezgin ne de bilim adamı değil demiştik. Ama yazılarıyla verdiği mesaj tam da buydu işte. Ama ben açıkcası biraz da ezoterizm ve okült ilimler de seziyorum. Çünkü Zacharius Usta'nın ömrü çalışan saatleri kadardır. Yani saatleri durduğu vakit kalbi de duracaktır. Buna bir nevi ölümsüzlük iksiri de diyebiliriz. Ancak Jules Verne, burada ölümsüzlüğü salt bir okültik iksire değil de bilimsel bir mekanizmaya bağlamış. Açıkcası bu tarz gelişmeleri genellikle buuuuu okültik ve ezoterik yapılanmalarda görüyoruz. Ya da duyuyoruz daha doğru bir tabir olur sanırım. Çeşitli televizyon programlarına da muhteviyat olan bir konu gizemli örgütler ve ezoterizm. Acaba Jules Verne de böyle bir okültik ve ezoterik örgütün üyesi miydi? Kafadaki deli soruları bir kenara bırakıp devam edelim. Zacharius Usta'nın yaşamının yarattığı saatlerin Zacharius Usta'ya yaşam vaat ediyor olması açıkcası beni, endişe uyandırıcı bir meraka sürükledi. Çünkü bu insanlığı aşan bir yetenek. Artık ilahisel bir boyuta geçmiş oluyorsunuz. Tam da bu durum, bizim saat ustamız Zacharius'u kibre sürüklüyor. Zacharius artık kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başlıyor. İnsan, Tanrılaşıyor. Açıkcası bunun Tanrı'nın hoşuna gideceğini sanmıyorum. Zacharius'a sonsuz bir yaşam vaat eden bu insanüstü yetenek ya Tanrı tarafından Zacharius'a bir armağandı ve saat ustamız kibre kapılarak kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başladı ya da Şeytan Zacharius'u Tanrı'ya karşı kışkırttı. Zacharius Usta'nın çırağı Aubert'e söylediği şu sözler oldukca çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır : "Hiç beni deli yerine koyduğun olmadı mı? Bazen felaketlere yol açan çılgınlıklara kapıldığımı düşünmüyor musun? Düşünüyorsun değil mi! Kızımın gözlerinde ve seninkilerde, sık sık beni suçladığınızı gördüm. Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması! Ama haklı olduğumu sana bir güzel ispatlayacağım. Başını sallayıp durma, çünkü hayretler içinde kalacaksın! Beni dinleyip anlamayı becerdiğin gün varoluşun sırlarını, ruh ve bedenin esrarengiz bütünleşmesinin sırlarını keşfettiğimi göreceksin." Bu satırlar Jules Verne'in müthiş hayal gücünün ürünü müydü yoksa bilmediğimiz başka bir dünya görüşünün mü bilinmez. Ancak Jules Verne'in Tanrı'nın eseri olan insana bakarak, ondaki ruh ve beden bütünleşmesinin bir benzerini kurgulayıp Zacharius Usta ve saatlerini yarattığı muhakkak. Zacharius Usta'nın yüreği kibir ateşiyle dolup taşmış, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamış. İslam peygamberi Hz.Muhammed'in şu yedi şeyden kaçının dediklerinden biri sihir biri de Allah'a şirk koşmaktı. Zacharius Usta, bu sınırı fazlasıyla aşmış, Tanrı'ya meydan okumuştur. Hikayenin sonuna doğru anlıyoruz ki bu bir armağan değil bir lanettir. Ve bir lanet ancak Şeytandan gelebilir. Zacharius'un saatlerinin onun kalbi olmasını sağlayan, onu kibre düşürerek cehennemin kapılarını açtıran kişi Şeytan'dır. Bunu da Zacharius Usta'nın dini vecibelerini yerine getirmediğinden ve hatta dini terk etmesinden anlıyoruz. Ayrıca kendisini ziyarete gelen şu gizemli kişinin söyledikleri de bunu ortaya koymaktadır:

    "Belzebuth'un kendisini Tanrı'yla kıyaslamaya sizin kadar hakkı yoktu!" Belzebuth, Katolik Hıristiyanlıkta, Lucifer ile birlikte cehennemi yöneten iki cehennem lordundan biridir. "Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir" ve "İnsanoğlu bilimin kölesi olmalı, onun uğruna yakınlarını ve ailesini feda etmelidir" diyen Zacharius Usta'nın son nefesini verirken cehennemden gelen şu ses kibre kapılmamak gerektiğini bir kez daha biz insanlara hatırlatmaktadır "Tanrı'nın dengi olmaya kalkışan, sonsuza kadar lanetlenecektir."
  • Hint felsefesinin 4 altın kuralı,

    İlk kural : "Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda ...olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler."
    İkinci kural : "Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrintıyı bile değiştiremeyiz. "Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı" gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatimizda karşılastığımız her olay, mükemmeldir."
    Üçüncü kural : "İçinde başlangıc yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır."
    Dördüncü kural: "Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.""Hayatimızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir."
    Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayatındaki her gün bir hediyedir, kıymetini bil..