• Neden bir cinsiyet böylesine varlıklıyken diğeri bu kadar fakirdi? Yoksulluğun kurmaca üstündeki etkisi neydi? Sanat eserlerinin yaratılması için gerekli koşullar nelerdi?.. Binlerce soru bir anda belirivermişti. Fakat
    insanın sorulara değil cevaplara ihtiyacı vardı ve cevaba da yalnızca kendilerini dilin çatışması ve vücudun karmaşasından kurtarmış, muhakemeleriyle araştırmalarının sonuçlarını British Museum’da bulunacak kitaplarda yayınlamış, bilge ve önyargısız kimselere danışarak ulaşılabilirdi. Elime bir defterle kalem alırken, gerçek, British Museum’un raflarında bulunmuyorsa nerededir, diye sordum kendime.
  • Peki ellerini yeni yapılmış saçlarında gezdiren bu kadınla daha önce hangi cehennemde karşılaştım ben? Omuzlarını gördüm bir an: Bir örümcek ağının ardına saklanıverdiler.Sonra saçları kaçtı bakışımdan kocaman kahverengi bir böceğin ardına sığınıp. Yusufçuğun teki, kemerinin az aşağısında öz topluyordu, elleri kumdan eldivenlerle, kül grisi mika bir çantayla oynuyordu. Güler gibi yürüyordu ve kapının eşiğine vardığında, ayağını bir yaprak kapana kıstırmış olduğunu gördüm, altın yaldızlı bacağını da ve sordum yine kendime: Kimdi bu sünger, kim?
  • ...
    - Topal Ali :
    Yaşamak ne işe yarıyor diye sordum kendi kendime ...
    - Murtaza Ağa :
    Sahi yaşamamız, ölmekten bu kadar korktuğumuz, yaşamak ne işe yarıyor ?
    Uğruna bu kadar alçaldığımız, zulmettiğimiz, haram yediğimiz , insan öldürdüğümüz yaşamak ne işe yarıyor ?
  • Kendi kendime sordum Kutsal Ruh ne demek?
    Belki de aşktır!
  • “Yaşıyoruz. Ama zamanımızın değerini bilmeden... Geçmiş ve geleceğe bağlı kalıyoruz sürekli. Ya geçmişten pişmanlık duyuyoruz her gün ya da gelecekte yapmamız gerekenleri düşünüp kaygılanıyoruz. Şu anı düşünüyor muyuz? Sorguladım kendimi. Şu an değil miydi önemli olan? Geçmiş geçmemiş miydi? Gelecek ise daha gelmedi ki... “

    Kendi yazdığım satırlarla incelemeye başlamak istedim. Bir nefeste okuduğum şu 80 sayfalık kitap bana neler kazandırdı bilemiyorum. Peki acaba bir şey kazandırmalı mıydı? Belki de kazanmaktan öte bir şeyler kaybettim içimde. Kazanmak ve kaybetmekten neler anladığımıza bağlı bir durum galiba.

    Hayatımızın gidişatına bazen bizler karar veremiyoruz. Aile, arkadaşlar, çevresel faktörler, sesler, görüntüler... hepsi yeteri kadarıyla yönlendiriyor bizi. Acaba bizi de “BİZ” yapan bunlar mıdır? Neyiz biz? Ne hissediyoruz? Duygularımızı ne kadar dinliyoruz ya da ne kadar hakim olmasını biliyoruz? Hep bir soru. Her zaman olduğu gibi yine tonlarca soru sordum kendime ya da okuyanlara. Kararsızlığım da yine zirvede tabi.

    Agota Kristof.. seni geç tanıdığım için üzüldüm. Gerçekten son zamanlarda okuduğum en akıcı kitaptı. Yazar sayfa sayısını kısa tutarak çok güzel bir iş başarmış. Çünkü kitabın konusu daha ne kadar uzardı bilemiyorum. Tam yerinde ve dozunda bitirdiğini düşünüyorum.
    Hiçbir şekilde içinde bir kaygı barındırmadan yazmış satırlarını. Cümlelerim dolu gözüksün telaşına girmemiş ve okuyucuyu boğmamış. Olabildiğince yalın ve sakin bir üslup kullanmış.

    Kitabın konusuna gelirsek eğer..
    Yazar ana kahramanımızın çocukluğundan, yetişkinliğine kadar geçen süreyi ve yetişkin dönemini çok güzel aktarmış. Bu kısımlarda inanın fazla ayrıntıya giremiyorum. Çünkü bu kitap ya da diğer kitaplarda öyle ufak ayrıntılar oluyor ki buraya aktardığım zaman okuyacak olan kişinin büyüsünü çalacakmışım gibi hissediyorum. Üf ne cümleydi, yoruldum.

    Tobias(ya da Sandor mu demeliydim?) karamsar bir adam. Ama karamsarlığı dibine kadar yaşıyor. Annesi kötü yola düşmüş fakat bunun farkına varmıyor mu ya da zamanında bilerek gerçeklerden mi kaçıyor bilemiyorum.(Daha sonra her şeyi anlıyor tabi.) Köyde her gece farklı adamların geldiği bir evde yaşıyor ve o adamların getirdiği yemekleri yiyor, o adamların çocuklarının eski kıyafetlerini giyiyor. Tabi bu duruma ne kadar katlanıyor ve kaç yaşında kendine geçmişini unutamayacağı hatıralar bırakıyor okurken görürsünüz. Sürekli yazılar yazıyor ve yer yer ilerde bir kitap çıkaracağını hayal ediyor. Kendi ülkesinden sığınmacı olarak gelen arkadaşlarıyla kısa süreli arkadaşlıklar kuruyor.
    Kendileri bir de hastalıklı bir aşk yaşıyor içten içe.. Baya saçma sapan bir aşk. Hayatında biri olmasına rağmen ya da etrafına çıkan başka kızlar için de “acaba seviyor muyum?” kafasında epey güzel zamanlarını geçiriyor. Tabi bu dakikalarda yine karamsar ama yine karamsar.. Ee bunun da bir sebebi var elbette. :)

    Son olarak bu hikayede kültür çatışmasını, aşağılamayı, ihaneti, ihtirası... hepsini birlikte görmeniz mümkün olacaktır. Şahsen bitince hepsi için “Oh iyi olmuş,” dedim.
    Okuyacak olanlar varsa şimdiden keyifli okumalar diliyorum..
  • sadece kendime en son ne zaman mektup gönderdim, ya da mektup aldım diye sordum. 61 mektup var,teker teker hatta tekrar tekrar okudum. yazarın hissi bana geçmedi, kendimi kötü hissettim. sanırım kafamın karışık olduğu bir ana geldim ki bu sebeptendir en kısa sürede yeniden okuyacağım. yoksa bu kadar insan yanılıyor olamaz.
  • KENDİME GETİREN TOKATLAR

    O gün biraz canım sıkkındı. Yorgunluk ta üstüne tuz biber ekince çıktım
    iş yerinden ve doğru kuaföre attım kendimi...
    Uzun zamandır gittiğim kuaförde ikinci kez karşılaştığım manikür yapan
    arkadaşa “Hadi bir de ellerim hafiflesin” diyorum. Biraz acelesi olduğu
    dikkatimi çekiyor.
    Zaten canım sıkkın gelmişim, biraz da üzgünüm, onun gerginliği bana da
    yansıyor. Gözleri sürekli saatinde ve telefonunda. En sonunda dayanamayıp
    soruyorum;
    - Evli misin? Evde bebeğin mi var?
    - Yok ben bekarım.
    - Ailenle mi yaşıyorsun?
    - Evet
    - Geç mi kaldın eve?
    - Aslında bu saate kalınca biraz merak ediyorlar beni
    - Saat daha sekize çeyrek var. Annen, baban bilmiyorlar mı çalıştığını?
    Ya da senin de bir hayatın olduğunu söylemiyor musun?
    1.TOKAT
    - Benim annem, babam rahmetli oldular.
    “Eyvah! Pot mu kırdım?” diyorum kendime ve devam ediyorum konuşmaya.
    - Başın sağolsun. Evdekiler kim?
    - Kardeşlerim var evde. Ben gitmeden yemek yemezler de
    - Küçükler mi?
    - Yooo aslında büyükler.
    Konuşurken gözlerine dikkat ediyorum. Işıl ışıl ve gülümseyen bakışlara sahip.
    Adını sordum o arada. “Serap” dedi. Diğer anlamı illüzyon…
    İsimlerin, insanların yaşamlarında çok etkili olduğunu düşünmüşümdür yıllardır.
    Öylece dalıyor gözlerim. Sonra konuşmaya devam ediyorum;
    - Ben biraz fazla sordum. Rahatsız ediyor muyum?
    - Hayır estağfurullah. Bir an önce bitirmek için ve dikkatimi kaçırmamak için
    kesik kesik cevap veriyorum. Kusura bakmayın.
    - Peki diyorum ama bir şey var sanki kızda. Benim duymam gereken bir şey. İçim kıpır kıpır oluyor, daha fazla meraklanıyorum.
    O arada telefonu titriyor.
    - Bakın işte yine arıyorlar.
    - Sen telefonuna bak lütfen. Benim işim kalsa da olur (Artık daha temkinliyim)
    2.TOKAT
    - Yok bakmıyım. Şimdi nerdesin diye soracaklar nasıl olsa.
    Benim iki kardeşim de özürlü. Biri diğerinden daha iyi. Bana çok düşkünler.
    Bensiz oturmazlar sofraya.
    Ne? Nasıl yani falan diyorum kendi kendime. Anne, baba yok. İki kardeş var
    ve özürlüler. Kızın yaşı çok genç ama sırtındaki sorumluluğa bak, diyorum içimden. Sonra soruyorum tekrar;
    - Senden başka özürlü olmayan kardeşin var mı?
    - Var diyor çok şükür. Erkek kardeşim var.
    - O nerde?
    - O da iş yerinde. Kahvede çalışıyor da biraz geç gelir eve. Biz onunla birlikte
    bakıyoruz kardeşlerimize.
    - Kaç yıldır? Sesim artık çıkmıyor sanki.
    - Altı yıl oldu diyor.
    - Kaç yaşındasın?
    - 26…
    3.TOKAT
    “Ben mutluyum”diyor müthiş bir kabullenmişlikle. Kendi gerçeğini,
    illüzyonunu yaşıyor. “Sadece biz değiliz ki böyle yaşayan. Çok insan var “
    diyor ve gülümsüyor bana.
    Serap daha ne desin?
    İşi bitiyor ve koşarak çıkıyor evine, kardeşlerine doğru.
    Ben ise kalakalıyorum.
    Canımı sıkan olayları düşünüyorum. Hastalık haberini ilk aldığım “an”ı
    tekrar hatırlıyorum ve yine yine yeniden şükran duyuyorum yaşamıma.
    Kızıyorum kendime. Aynada bakıyorum yüzüme ve şımarıklık bu seninkisi
    diyorum. Kocaman bir şımarıklık.
    Hayatın içinde her şey var.
    Kader dediğimiz şey, kontrolümüzde olmayan, karşılaştığımız olaylar değil mi?
    Peki biz bu olaylar karşısında ne yapıyoruz?
    Nasıl duruyoruz?
    Nereye bakıyoruz?
    Ne görüyoruz?
    Mesele problemlerde değil ki!
    Problemler karşısındaki çözüm üretebilme becerimizde.
    Çözüm üretebilmek için ise kabullenmek lazım.
    Kaçmadan, acıdan geçebilmek lazım yani.
    Yaşam nasıl da öğretiyor insana.
    Ya da öğrenip unuttuklarını tekrar hatırlatıyor (hatırlamak isteyorsak eğer).

    alıntı

    hayatınızda size emeği geçenlerin kıymetini bilmeniz
    her zaman ve zeminde halinize şükür etmeniz duasıyla

    #Şiirsever