• İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

    Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
    O halde ne diye üzülürsün ey can?
    Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
    Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

    “Derdim var” diyorsun;
    Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
    Sanma ki dert sadece sende var.
    Şunu bil ki;
    Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
    Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
    Dert nerede ise deva oraya gider.
    Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
    Soru nerede ise cevap oraya verilir.
    Gemi nerede ise su oradadır.
    Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
    Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

    Lâ tahzen! (Üzülme!

    Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
    “Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
    Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
    Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
    Yanmaz, yanamaz…

    Ayağın kırıldı diye üzülme!

    Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
    Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
    Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
    İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
    Olmazsa Bin Hayır Ara…

    Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
    – Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
    Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
    Aç da kendini oku ey can!

    Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
    Ama sen bunun farkında bile değilsin.
    Derdin ne olursa olsun korkma!
    Yeter ki umudun ALLAH olsun…
    Herkes bir şeye güvenirken;
    Senin güvencen de ALLAH olsun.
    Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
    Sen yine de günah işlememeye bak!

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
    Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
    Dilersen hiç konuşma…
    O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
    Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
    Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
    Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
    Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Bir şey olmuyorsa:
    Ya daha iyisi olacağı için,
    Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
    Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
    Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
    Yeter ki sen istemeyi bil…

    Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
    Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
    Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
    Aşk derdinde olan kişi;
    Baş derdinde değildir…

    Yapılma, yıkılmadadır;
    Topluluk, dağınıklıkta;
    Düzeltme, kırılmada;
    Murat, muratsızlıktadır;
    Varlık, yoklukta gizlidir…

    Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
    Bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
    “Ben”, deyip susması…
    “Sen”. deyip ağlamaklı olması…
    Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
    Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
    Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
    İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

    Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

    Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
    Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
    İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
    Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
    Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
    Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
    Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…

    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
    Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
    Allah’tan bir şey istersen:
    Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !…
    Ne Zaman dersen bilemem ama,
    Açılmaz diye umutsuz olma,
    Yeterki O Kapıda Durmayı Bil…!
  • Sekaparkta 1000k rüzgarı :)
    25 haziran tarihinde yedinci buluşmamızı gerçekleştirdik.
    Bu seferki buluşma konseptimizde ufak bir degişiklik yapıp Kocaeli'nin yaz aylarında tercih edilen güzide mekanlarından biri olan Sekapark'ı buluşma noktamız olarak belirledik (ki oldukça iyi bir karar vermişiz :)).Bilen bilir Sekapark'ta ikinci etapta sonlara doğru huzur dolu denize nazır kamelyalar var, işte 25 haziran günü daha öğle olmadan onlara kurulduk. Çayımızı, pastamızı aldık. Hem kitap sohbeti hem de piknik havasında çok güzel bir gün geçirdik. Üstüne üstlük bir de doğum günü kutlaması yaptık.

    Ayın kitabı Amin Maalouf'un Ölümcül Kimlikler eseriydi. Amin Maalouf'un kimliklerin aidiyetlerin ve bunların sebep olduğu durumlar hakkındaki deneme yazılarından oluşan bu kitap kimimiz için sıkıcı ve beğenilmezken kimimiz için ufuk açıcı ve oldukça akıcıydı. Ortak olduğumuz nokta ise kitabın zihnimizde bıraktığı soru işaretleriydi. Oldukca soru işaretli bir kitaptı denebilir. Düşündürdü sorgulattı.

    Kitap eleştirisi sırasında şu başlıklar tartışıldı:
    -Dinler için modernleşme zamana ayak uydurma söz konusu mudur?
    -Teknoloji geleceğimizi nasıl etkileyecek?
    -Ortak dünya dili olmalı mıdır? Olması durumunda ne gibi sonuçlar meydana gelir?
    -Bireyler kimlik dillerine nasıl sahip çıkabilir?
    -Günden güne oluşan küresel kültür ne ölçüde Batılı, hatta daha özel olarak Amerikalı olacaktır?
    -Küreselleşme, bireyi yeni bir kimlik arayışına sürükler mi?
    -Küreselleşme sonucu farklı kültürlere, farklı dillere, yerel lehçelere ne olacaktır?
    -Dünyalılaşma tam olarak bize neyi ifade etmektedir ve bu kavramın kültürler, diller, törenler, inançlar ve gelenekler üzerindeki etkisi nedir?

    Bir kısım arkadaşımız renkli hatırlatıcılarla (post-it) doldurmuş geldi kitabını. Kimi arkadaşımız ise bize not aldığı defterden alıntılarla ve çizimleriyle (yatay-dikey muhabbeti:))kitabı özetledi (grubumuzun çalışkan öğrencisi Enes Sadık :)) Herkesin sırayla söz hakkı alıp fikrini beyan ettiği sıralarda oldukça eğlenceli dakikalar yaşadık :)

    Grubumuzun en küçük üyesi Erdem eren o günkü buluşmamıza da katılarak bizi mesut etti. Çoğu yaşıtı bilgisayardan başını kaldırmazken o kısa bir zamanda kitabı okudu ve gerek yorumlarıyla gerek davranışlarıyla aramızdaki yaş farkını bize hiç hissettirmedi :)

    Kitap, yeşillik, deniz, yemek bir araya gelirse ne olur ? Kocaman bir mutluluk!
    Güzel bir buluşma hayal etmiştik ama insanların samimiyetiyle ortaya daha güzel bir buluşma çıkıverdi :)

    Diğer buluşmaların da Sekapark huzurunda olması dileğiyle...
    https://1000kitap.com/116rba


    Eve geldiğimde yorgunluktan dolayı ateşim çıksa da mükemmel bir gündü. 😂 Seka güzel fikirdi yalnız keşke sekada olsaydı buluşma 😛 13 bin adım atmışım 🙃 işin şakası bir yana aşırı güzeldi. Fazlasıyla keyif aldım her anından. Bu kadar güzel vakit geçirince daha sık olsun istiyor insan ama arada 1 ay (benim için 1837372 ay) gibi bir zaman olması bu buluşmaların keyfini arttırıyor ve daha değerli kılıyor bence😊
    https://1000kitap.com/bsraerdgn


    Benim için çok şaşırdığım (inanamadığım hatta) bir sürpriz oldu. Buluşma o kadar güzeldi ki anlatılmaz. Hatta o kadar etkisinde kaldım ki sırt ağrısından kurtulmak istemiyorum😁
    Lord Vader


    Benim ikinci buluşmaya katılma serüvenim çok verimli, eğlenceli geçti. Kitabı incelemek, fikirlerimizi beyan etmek soru-cevap bunlar saatler alan konular hiç sıkmadan akışında ilerledi. Buluşmamızın diğer bir favorisi piknikse; emekleri geçen arkadaşlar lezzetlere sevgilerini de katmış ayrıca tekrardan teşekkür ederim. Zamanın hızla akıp bizi spordan mahrum bırakacağını hiç düşünmedik içimizdeki çocuk doğaya kucak açmıştı çünkü. Buluşma dediğin böyle olmalı ve olacaktır, süreç devam ediyor ;)
    https://1000kitap.com/kotkafa0


    Çok güzeldi zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Yemekler çok nefisti. Ortamdan samimiyet akıyordu ve kitap hakkında da bolca konuştuk. 💯💯💯
    Erdem eren


    Kitap buluşması diye toplanıp sekiz saati birlikte geçirerek bir rekora imza attık sanıyorum ki😁 doğum günü, yemek, kitap, yemek, çekirdek, yemek, voleybol derken gün bitti ve hiçbir şekilde zamanın nasıl geçtiğine dair bir fikrimiz yoktu. Eve gitmiyor muyuz dediğimde bile arkadaşlardan ses çıkmadı😂 Artık onlar kitap buluşması bağımlısı olmuştu bile🙄 Tabi bize de daha güzel buluşmalar ayarlamak düşüyordu😏 Havaların da ısınmasıyla kendimizi yeşile atmaya karar verdik. Yaz etkinliklerimizin hepsini farklı mekanlarda yapacağız. Beklemede kalın😎
    Ayşegül tatilde


    "Biraz da Fotoğraf" Köşesi📸
    https://i.hizliresim.com/r18P4z.jpg
    https://i.hizliresim.com/3zjmar.jpg
    https://i.hizliresim.com/X6qaqO.jpg
    https://i.hizliresim.com/b6MnJn.jpg
    https://i.hizliresim.com/g6V7oL.jpg
    https://i.hizliresim.com/qv85E3.jpg
    https://i.hizliresim.com/DD6Q31.jpg
    https://i.hizliresim.com/4zqE1Q.jpg
    https://i.hizliresim.com/JDk0zJ.jpg
    https://i.hizliresim.com/Y6WYgl.jpg
    https://i.hizliresim.com/ED6XDA.jpg
    https://i.hizliresim.com/VDXk9Z.jpg
    https://i.hizliresim.com/Y6WYdZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/1ED87j.jpg
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin final kısmıdır. Bu kısmı Uğur yazmıştır.

    13

    2071

    “Çabuk ol Lily, çıkmamız lazım buradan.” Russell ve Lily kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin imkân tanıdığı ölçülerde bulundukları yerden koşarak çıkıyorlardı. Russell o kadar süre yer çekimsiz ortamda kaldıktan sonra her ne kadar günlük kas egzersizlerini yapmış olsalar da iki gündür sarf ettiği efor kendisini fazlasıyla yoruyordu.

    Dışarı çıktıklarında ikisi de kendini arkalarındaki duvara yaslayarak korumaya çalıştılar. Son Umut’tan son kalanlar var güçleriyle saldırıyorlardı. Ellerinde kalanlar ise yine de hafife alınmayacak silahlardandı.

    “Nereye gideceğiz Russell?”

    “20 sene sonra Dünya’ya gelen birine mi soruyorsun Lily?”

    “RUSSELLL EĞİLLL!!!” Lily son anda bir patlamanın şiddetiyle üzerlerine gelen beton parçalarını görmüş ve Russell’a müdahalede bulunmuştu ama yine de darbe almaktan kurtulamamış, patlamanın etkisi ile oldukları yerden fırlamışlardı. Russell’ın sadece buğulu bir şekilde duyan kulaklarına her yerden hareket eden mermilerin ıslıkları, sıçrayan toprakların çıkardığı ıslak sesler ve kişilerin bağırmasıgeliyordu. Göz ucuyla Lily’e baktı, güçsüz bir şekilde yerde yatıyordu. Lily’e seslenmek istedi, ağzını oynattı ama sesinde sanki renk yokmuş gibi bir ses çıkıyordu. Kısa bir süre daha etrafına bakınırken üzerine bir gölge vurduğunu hissetti ve hemen arkasından kendisine sesleneni duydu.

    “Yaşamak istiyorsan benimle gel!”

    Sesin sahibi avuç içi kendisine aşağıdan yukarı dönük şekilde elini uzatmış, kalkması için yardım etmek istiyordu. Russell kısa bir an duraksadıktan sonra uzatılan eli tuttu ve güçsüz kaslarını zorlayarak kalkabildi.

    “Acele etmen lazım, biliyorum zor ama buradan hemen güvenli bir yere gitmeliyiz.” Dedi sesin sahibi. Ses artık bir bünyeye bürünmüş, açık renk saçlı, kahverengi gözlü ve dik burunlu yakışıklı biri olmuştu. Hafiften kirli sakalları vardı, üzerinde gri uzun pardösüsü ile sanırım korunabildiği kadar zararlı güneş ışınlarından korunmaya çalışıyordu. “Hadi acele etmen lazım, benden kuvvet al ama beni de çok yavaşlatma. Ben yavaşlarsam ölürüz, evet ne sadece sen ne de sadece ben. İkimiz ölürüz! Anlıyor musun?” Russell 20 dakika öncesine göre kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin kendisine daha katı davrandığını fark ediyor ve yürümesi veya koşması için hiç izin vermediklerini düşünüyordu. Asker görünümlü bu kişi de her ne kadar acele etmesini söylese de bu durumun farkında olup Russell’a elinden geldiğince yardım ediyor, duraksıyor, düşmemesi için gerekli tüm adımları dolduruyordu.

    Russell destekçisi ile beraber birçok yerden geçmiş ve farklı bir sığınağa gelmişti.

    “İyi misin?” diye sordu Russell’a, “Yaran var mı?”

    Russell iyi olduğunu, sadece yorgun ve ağrılarının olduğunu söyleyip devam etti. “Onlardansın değil mi? Son Umut’tan?”
    “Evet.”

    “Benden ne istiyorsun?”

    “Her şeyi istiyorum. Satürn’de ne bulduğunuzu ve neler yapmamız hakkında gereken düşünceleri.”

    “Evet ama beni tanıy…” Russell cümlesini bitirmeden sözünü kesip devam etti.

    “Sizleri tanımayan mı var? Son Umut’un son umudu olarak sırf seni kurtarmak için buraya saldırdık, aslında bir intihar göreviydi bu. Sadece benim amacım seni kurtarmaktı, diğerlerinin hepsi kazanacaklarını zannederek buraya geldiler. Seni özellikle arıyordum Russell.”

    “Niye bu kadar önemliyiz?”

    “Çünkü liderimiz seni istiyor, seninle anlaşmak ve insanlığı kurtarmak istiyor.”

    “Lideriniz mi? Hangi lideriniz? Sizlerin 20 kişilik bir lider grubu yok mu?”

    “Of Russell bu kadar güce karşı dayanan bir birliğin gerçekten de 20 farklı beyin tarafından yönetildiğini düşünmüyorsun değil mi? O 20 kişi sadece üst düzey yöneticiler. Bizi sadece ve sadece birleştiren, bu direnişe alan ve küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştüren bir kişi var. O da John Connor. Ben de uzun senelerce ABD Hava Kuvvetlerinde görev yapan, içeriye sızmış Binbaşı Kyle Reese. Teğmenliğimden beri bu görevdeyim.”

    “John Connor mı? Son Umut’un başındaki kişi demek bu kadar gizlenebilen biri mi? Bu kadar gizliliğe gerek var mı?”

    “Evet, Connor’a mesih de diyebiliriz ama öncelikle bizimle iş birliği yapman lazım.” Sanki her ikisinin cümlelerinin bittiğini işaret eder gibi patlamalar eşlik ediyordu. Son birkaç dakikadır ise artık hiç patlama ve mermi sesleri gelmiyor sessiz bir ortamda konuşmalarına devam ediyorlardı. “Sanırım Son Umut’tan sadece ben ve John Connor kaldık ve tabii sen Russell.”

    “Bilmiyorum Reen...”

    “Reese, Kyle Reese” diye düzeltti Reesse.

    “Reese, bilmiyorum. Satürn’e gidiyoruz ve birçok araştırmalar yapıyoruz, araştırdığımız şeylerin dışında başka şeyler de buluyoruz. İşin kötü tarafı ise kime nasıl güvenebileceğimi bilmiyor olmam.”

    Reese, Russell’ın gözlerinin içine bakarak kısık ama kuvvetli bir ses tonu ile devam etti. “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa.”

    Russell şaşırmış olarak Reese’in karşısında dondu, vücudu yeterince yorgundu ama şimdi ise kilitlenmiş şekildeydi.

    *******

    3071

    Meryem Levi’ye yaklaşarak “Sence neler oluyor Levi, he neler olacak? Biz kimiz, bu görüşme sonunda ne olarak çıkacağız buradan veya çıkabilecek miyiz?”
    “Meryem, korkuyorum ve sanki üşüyorum da. İzleyelim ve görelim. Ne çıkacak diye ben de çok merak ediyorum.”

    *******

    2071

    “Sen bunları nereden duydun ve nereden biliyorsun?” diye sordu Russell.

    “Russell 12 sene önce bunu Dünyamızda duydum. Görev amaçlarınızdan birini biliyorum. DDZA çalışması yapıyordunuz.”

    “12 sene önce mi? Ama bu… bu… bizim sinyali gönderdiğimiz zamana denk geliyor.”

    “Evet, tam da o zamana denk geliyor ve sanırım bizlerin de bilmediği şeyler olduğu gibi senin de bilmediğin çok şeyler var.” Reese montunun cebinden üç raporu çıkartıp Russell’a uzatıp okumasını istedi.

    Russell tüm raporları okuduktan sonra “Kahretsin,” diyerek alnını ovuşturmaya başladı. “Dünya’ya geldiler, yani Dünya’a saldırdılar demek bu.” Russell’ın ses tonu belki de Dünya’ya geldiğinden beri ilk kez bu kadar yorgun ve korkmuş çıkıyordu. “Peki neler yapabiliriz Reese?”

    “Sanırım önce senin öneriler yapman gerekiyor.”

    “Bak Reese, biz sinyal gönderdikten sonra cevap almıştık ama buraya gelirken bunu bir buluş, bir sevinç olarak göstermek istiyorduk ama gösterdiğin raporları okuduktan sonra ve anlattıklarını dinledikten sonra sorunumuzun yanında daha başka bir sorunumuz olduğunu öğreniyorum.”

    “Tek sorunumuz bu değil mi Russell?”

    “Değil Reese değil, esas sorunumuz ya kavrulacak olmamız ya da kavrulurken dev bir cüce tarafından yutulacak olmamız.

    “Dev bir cüce mi? Bu da ne demek oluyor?”

    “Beyaz cüce demek oluyor!”

    “Beyaz cüce mi?” diye şaşırmış ve gerçekten de bilmediğini belli eden bir tonda sormuştu Reese.



    ******

    3071

    Salondan yükselen “Beyez Cüce mi?” sorusuna Sophia’nın mekanik sesi ilk başta birkaç saniye sessiz kalarak bekleyip, sonra da konuşmaya başladı.

    “Evet Beyaz Cüce. Alex ve Russell’ın burada yaptıkları ve esas buldukları ve korktukları bir beyaz cüceydi. Dünya’nın ısısının yükselmesinin esas sebebi tabii ki sera gazları gibi Alex’in açıklaması değil beyaz cücenin yaydığı devasa ısıdır. Şunu da hatırlatmak isterim ki Satürn ve uydularının da ısısının artmasının sebebi bu beyaz cücedir.”

    “Sophia izninle araya girebilir miyim?” Earthman görüşme
    başladığından beri ilk konuşmuştu. “Karşılaşacağımız şeyleri anlatmadan önce bizlere beyaz cüceyi anlatır mısın?”

    “Tabii Dr. Earhtman. Bu konuyu hiç bilmeyenler için dosya sistemimden bir video açacak ve sizlere video ile beraber anlatacağım.” Krikalyov oluşturduğu yapay zekanın ön görüsüne ve hazırlığına bir kez daha hayran olup gururlanmıştı. Sophia gün geçtikçe insanlardan çok şeyler öğreniyor, Fanus’un içindeki her bir en ufak olaydan dosya kütüphanesine yenilerini ekliyordu. “Beyaz cüce bizim yıldızımız olan, yani aslında bir kızıl cüce olan güneşimizin ve tüm benzerlerinin eninde sonunda karşılaşacağı bir durumdur. Evrende bilinen tek beyaz cüce şu an için Sirius B’dir. Ve yine bildiklerimize dayanarak belki de daha en azından galaksimizdeki başka diğer hiçbir yıldızın kolay kolay bu aşamaya gelmeyeceğiydi. Gelecekse de bu belki milyonlarca yıl demekti.”

    “Evren o zaman bildiğimizden daha mı yaşlı Sophia?” Soruyu soran Alan Shepard’tı.

    “Bu yüksek bir ihtimal Shepard ya da beyaz cüceler bilinenin aksine çok hızlı hareket ediyorlar.”

    “Lütfen devam et Sophia.” diye araya girdi Whoo.
    “Shepard sormak istediğiniz başka bir şey var mı?” Krikalyov’un bu kısımda yüzünde hayretle karışık bir sevinç oluşmuştu. Shepard ile olan konuşmasını Sophia unutmamış hatta yarım kalan bir işi olduğu için Whoo’nun dediğini ikinci plana atıp önce kendi içindekini bitirmişti. Shepard teşekkür ettikten sonra Sophia devam etmeye başladı.

    “Bizim yıldızımız olan Güneş de biliyorsunuz orta büyüklükte bir yıldızdır. Bizlerin en önemli yaşam kaynağı olan yıldızımın yaşı ise 4.57 milyar olarak bilinmektedir. Güneşimiz ise her saniye çekirdeğindeki hidrojen yakıtının 554 milyon tonunu yakar ve yaşamına devam eder. Güneşimiz bu şekilde yakıtını kullanmaya devam ederse eğer ortalama 6,5 milyar yıl sonra tüm yakıtını bitirecektir. İşte tüm anlatacaklarım da aslında burada başlıyor. Hidrojen yakıtı tükendiğinde yıldızın çekirdeğindeki birleşme hızını kesecektir ve bu kesme işlemi de yer çekimini dışarı itecektir. Biliyoruz ki bir gazı ısıttığımızda genişler, onun için zamanla Güneş de genişleyecektir. Hatta o kadar çok genişleyecektir ki elimizdeki veriler 1.600.000 km uzaklıktaki güneşin 160.000 km’ye yakınlaşacağa kadar genişleyeceğini söylemektedir. Yani Güneş kızıl bir dev olacaktır. Bundan sonra ise gezegenlerin sıcaklıkları binlerce derece daha artacaktır, evet yanlış duymadınız binlerce derece daha artacaktır. Okyanuslar kaynayacak, kaynadıkça buharlaşacak, dağlar ise eriyecek. Fanusumuzun camı ise atalarımızın yaptığı cam sanatındaki cam sıvısı gibi eriyip tamamen üstümüze akacak…”

    “Sophia, yanlış anlamadıysam bu anlattıklarının olması için daha milyarlarca sene var.”

    “Evet Sayın Scott, doğru anlamışsınız.”

    “O zaman hızlanıp esas karşılaşacağımız konuya gelelim mi? Eminim ki bizleri izleyenler fazlasıyla heyecanlanıyor.”

    “Uygundur Sayın Scott, ama öncelikle Güneşimizin başına gelecekleri kısaca biraz daha anlatmak istiyorum.” Sophia kısa bir an durup mekanik sesiyle konuşmasına devam etti. “Sıcaklık artacak ve fanusumuzun camı eriyecek ama bu kısımda ise başka bir şeyler daha olacak. Biliyorsunuz Güneş’in kütle çekimine yakalanan gezegenler olarak hem Güneş’in hareketi doğrultusunda sarmallar çizerek tüm gezegenler olarak onu takip ediyoruz hem de yörüngemizde Güneş’in etrafında dönüyoruz. Güneş’in kütlesi daha da büyüyeceği için bu aşamadan sonra bizleri içine çekecektir, yani yutacaktır.”

    “Konuyu biraz daha basitlendirir misin Sophia?” Krikalyov da ilk kez söze karışmıştı. Sophia’ya talimat vermiş, üstün zekası sayesinde kütle çekimini basitlendirmesini istemişti.

    “Şöyle diyebiliriz Krikalyov. Düz ve ince bir kumaş açarak, bu kumaşın altının da boşlukta kalacağını düşünelim. Bu bizim Güneş sistemimiz olsun. Gergin olan kumaşın üstüne farklı küçük boyutlarda toplar atalım. Her bir top kumaşı kendi kütlesine göre aşağı kıvıracaktır, -küçük bir hatırlatma olarak buna zaman kırılması da diyebiliriz- ve kıvırdıkları kısımlara yutabildikleri kadar diğer küçük topları yaklaştıracaktır. Bu küçük topların büyüklükleri gezegenler, daha küçükleri de uydular olsun. Göreceğiz ki her bir büyük topun etrafında kendinden daha küçük toplar olacak. Bu kısımdan sonra kütlece hepsinden devasa şekilde büyük olan ve ağır bir top koyalım, metal bir top olsun. Bu topu kumaşa bıraktığımız anda diğer tüm küçük topları, yani gezegenleri ve uyduları içine çekip yutacaktır. Bu topun aşırı sıcak olduğunu da düşünürsek tüm topları yutarken de yakacaktır, yani daha yutulmadan önce diğer tüm toplarda hayat bitecektir.”

    “Bundan daha güzel örneklenemezdi Sophia teşekkür ederim.”

    “Bu aşamadan sonra bu kırmızı yıldız kendini yok etmeye başlayacak. Yakacak hidrojen kaynağı kalmadığında ise helyum yakmaya ve onu karbon olarak eritmeye devam edecek. Çekirdeğinden dışına doğru şiddetini tahmin edemeyeceğimiz şekilde enerji dalgaları püskürtmeye başlayacak ve dış katmanlarına yayılmaya başladıkça atomlarına ayrılmaya da başlayacak. İşte bu kısımda yıldız ölmüş olacak; ama ölmüş olmasına rağmen hâlâ yüksek seviyede kütle çekimi ve çok yüksek derecede de ısısı olacak. Dev bir beyaz ışık haline gelecek ve tabii de bu beyaz cücenin kendi bir yörüngesi olacak.

    Ve bu işlemlerin gerçekleşmesi milyarlarca yıl sürüyor ve evrenimiz de milyarlarca yıl yaşında. Alan Shepard’ın dediği gibi belki de evrenimiz sandığımızdan çok daha yaşlı.

    Alex ve Russell Satürn görevlerinde Galileo isimli teleskopu kullanırken hızla Güneş sisteminin yörüngesine yaklaşan bir cisim gördüler. Dev kapaksız koca bir beyaz göz, yani beyaz cüce gördüler. Bu beyaz cüce hızla Güneş’in yörüngesine yaklaşıyordu. Şöyle diyebiliriz Güneş A noktasından B noktasına giderken beyaz cüce ise B noktasından A noktasına gitmekteydi. Yani bir çarpışma olacaktı, çarpışma olmasa da ısıların çarpışması ve kütle çekimlerinin çarpışmasının olması kaçınılmaz bir şeydi. Anlattığım o kumaş parçası örneğinin üzerine bıraktığımız büyük topun uzağına başka bir büyük top daha bıraktığınızı düşünün. Sanırım daha da fazla anlatmama gerek yok. Alex ve Russell’ın yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu üzerime hızla gelen beyaz cücenin 1422 sene sonra Güneş sistemimiz ile aynı yörüngede olacağıydı ve sizlere şunu söylemek isterim ki bu 1422 senenin 1012 senesini kullandık.”

    ******

    2071
    “Ama… ama bu bir kıyamet Russell. Gerçek bir kıyamet.”

    “Evet Reese, gerçek bir kıyamet ile karşı karşıyayız. 1410 sene sonra artık bizim Güneş sistemimizden hiçbir şey kalmayacak. İnsanlık bu zamana kadar çok şanslıydı ama artık şanslı olmamız çok zor, imkansız.”

    “Ne olacak peki Russell? 1410 sene bekleyip kavrulmayı ve yutulmayı mı bekleyecek insanlık?”

    “Öncelikle Satürn’de bulunan sunucularımıza mesaj göndermemiz lazım ve onlara Alex’in sonuçlandırdığı bir takım sonuçları iletmemiz lazım ve bunun için de Alex’in beynini okumamız lazım. Biz değil ama geleceğimiz kurtulabilir Reese. Geçmişe gittiğini ve geleceği düzeltmek istediğini düşün. John Connor’ın seni bunun için görevlendirdiğini düşün. Satürn artık insanlığın geleceği ve onları öncelikle kurtarmamız lazım.”

    *******

    3071
    “Sophia teşekkür ederim.” Whoo tekrardan ayağa kalkarak devam etti. “Şimdi burada artık neler yaptığımızı ve neler yapmamız gerektiğini anlatacağım. Bildiğimiz üzere gittikçe ısınıyoruz, ısındıkça da Fanus’u yaşatmak zorlaşıyor. Isınmamızın ana kaynağını öğrenmiş olduk. Güneş ile beraber üstümüze gelen bu beyaz cücenin de bizi ısıttığını öğrendik.

    Şimdi eminim hepiniz neden 1000 sene bekledik diye düşünüyorsunuzdur. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 1000 sene boyunca “son umudumuzu” hiç kaybetmeyerek çalıştık, Reese’den aldığımız, evet artık onu da tanıdınız ve bu gizliliği açıklama vakti. Reese’den aldığımız tüm umutlarımızı devam ettirdik. Sizlere bu konu açıklansaydı 1000 sene boyunca böyle devasa ve düzenli bir çalışma yapamazdık, belki kaos olurdu” Whoo gençlere dönerek “Siz gençlerimizi bu kadar güzel eğitip yetiştiremezdik. Bugün burada Elrond’un Divanı’nı yapıyoruz ve dünyamızı üzerimize gelen kötülükten kurtaracağız. Atalarımızın yaptıkları gibi biz de dünyamızı terk edeceğiz ama bu sefer aynı yıldız sisteminde değil, yıldızlar arası yolculuk yaparak. Yeni güneşimizi bulduk ve ona gideceğiz. Yeni gezegenimizi ise bundan tam 1056 yıl sene önce bulmuştuk ve yeni evimize gideceğiz; ama orada bizi çok farklılıklar bekliyor.

    ******
    2071
    “Russell daha hızlı, hadi koş.”

    Russell ve Reese 14’lerin adamları tarafından bulunmuş ve kovalanıyorlardı. Birkaç adımda bir bel altı hizalarından mermilerin ıslıklarını duyuyor sonrasında da zemine çarpma sesini ve toprağın kalkmasını görüyorlardı. Yerleri güvenli sayılırdı ama Russell Alex’in cansız bedenine ulaşmak istediği için diğerlerine fazlasıyla yakınlaşmış ve görülmüşlerdi.

    “Reese, Reese. Bana laboratuvar lazım ve tüm verileri okuyabilmem için birkaç saatlik şekilde olması lazım.”

    “Koşmamız lazım Russell, hava destekleri gelmeden izimizi kaybettirmemiz lazım. Onlar bunu anlamazlar, onların tek istediği Dünyalar Savaşı. DDZ’lerin bizi istedikleri gibi onlar da DDZ’leri istiyor.”

    “Biliyorlar mıydı ki bu durumu?”

    “Tam olarak bilmiyorlardı tabii ki ama şüpheleniyorlardı ve şimdi sen buradasın ve her şey açığa çıkacak demektir bu. Sadece kurulan bir plandı bu ve bekleniyordunuz. Şimdi koşmaya devam et Russell.”

    ******
    3071
    “2015’te insanlık Kepler teleskopu ile Dünya’ya ikiz denebilecek bir benzerlikte gezegen keşfetti. Bu gezegen Dünyamıza ise 470 ışık yılı uzaklıktaydı. Bu uzaklıkta bir gezegene gitmemiz hayal olarak görülüyordu. İkiz gezegenimizin adı ise Kepler 438b. Bu 1000 yıllık süreçte ise ikiz gezegenimizin kötü huyu olarak gezegen üzerindeki sodyum miktarının çokluğundan dolayı çok güçlü rüzgarlarının olduğunu öğrendik ama daha da önemlisi bu sodyum miktarlarının azaltma yolunu da öğrendik.”

    “Sophia, 470 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene nasıl gidebiliriz?”

    Krikalyov konunun bu kısımlarını bilmediği için dayanamayıp soru sormuştu.

    “Whoo bu kısmı açıklayacak Krikalyov, ama şunu demek isterim ki bu görüşmeye boşuna Elrond’un Divanı demedik.” Sophia kısa bir süre daha susup devam etti. “Bu uzaklıkta gezegene yaşayan… evet yaşayan tüm halkımızla beraber gitmenin yolunu bulduk ve Armstrong Salonu’nundan çıkar çıkmaz da hazırlıklar sonlanmaya ve hızlı şekilde yolculuk için hazırlıklar başlayacak.”

    “Teşekkür ederim Sophia, hızlıca devam etmek istiyorum.” Whoo tekrardan ayağa kalkıp Sophia’dan sözü almıştı. “Dediğim gibi böyle bir uzaklıktaki yıldızlar arası yolculuğu yapabilmemiz bugünkü teknolojik hızımızla ortalama 10000 yıl sürer ve değil Kepler 438b bizi Dünya bile kurtaramaz. Ama biz bu yolculuk süresini tahmini olarak 270 yıla indirebileceğiz.”
    “Lütfen açıklayın Doktor. 270 yılın bize ne gibi bir faydası olacak merak ediyorum.”

    “Açıklayacağım tabii Krikalyov. Siz Ruslar her zaman bu kadar aceleci davranıp paranoyak mı olursunuz?”

    “Tarihte sizlerin de başına Napolyon ve Hitler gibi kişiler bela olsaydı eminim sizler bizlerden de fazla paranoyak olurdunuz.”
    Whoo güldü ve devam etti. “270 yıl aslında bir öngörümüz, 270 ile 290 yıl arası olacak bir yolculuk büyük ihtimal. Bu devasa süre kısaltması için de insanlık olarak bir sıçrama yapacağız. Biliyorsunuz insanlar teknoloji alanında ya kademeli mod olarak ya da sıçramalı mod olarak ilerlemiştir. Kademeli mod genel olarak uzay alanıdır. Her bir buluş yavaş yavaş yapılır, sıçramalı mod ise genelde Dünya üzerinde olmaktadır, mesela atom bombasının bulunması diyebiliriz ve şimdi bizler uzay alanında sıçramalı mod olarak ilerleyeceğiz. Elrond’un Divanı’nu şu an bitiriyor ve hepimizi Caradhras Geçidi’nde görüyorum ve tam da burada tüm kardeşliğimizi Moria Madenleri’ne gireceğimizi söylüyorum. Yani bu uzaklıktaki bir yolculuğu solucan delikleri sayesinde kısaltabileceğiz.”

    “Bir solucan deliğine mi gireceğiz yani? Ve girmemiz yetmiyormuş gibi bir de çıkacak mıyız?”

    “Evet Krikalyov, tüm araştırmalarımız bunu başarabileceğimizi söylüyor.”

    “Sürenin kısalabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?”
    “Sophia yardımcı olur musun?”

    “Tabii Dr. Whoo. Demin verdiğim kumaş örneği gibi şimdi de sizlere bir adet kâğıt örneği vereceğim. Kâğıdın sol alt köşesi bizim bulunduğumuz yer olsun, sağ üst köşesi de gitmek isteyeceğimiz yer olsun. Mesafe çok uzun değil mi? Evet çok uzun. Şimdi de kâğıdı ikiye katlıyoruz ve iki ucu da üst üstte getiriyoruz. İşte solucan deliği sayesinde de 470 ışık yılı uzaklığında mesafeyi 270 sene kadar kısaltabileceğiz.”

    “İyi ama 270 seneyi nasıl halledeceğiz?” Görüşmede ilk kez seyirciler arasından Meryem seslenerek sormuştu.

    “Meryem, hazırlanılan uzay gemimizde hepimiz derin uykuya yatırılacağız. Sadece mürettebat yörüngeye girene kadar uyumayacak. Yörüngeye girdikten sonra da mürettebat da derin uykuya yatacak ve yolculardan Dünya zamanı ile 1 ay önce uyanacaklar. Yolcular uyandıktan sonra da tahmini 2 ay sonra Kepler 438b’de olacağız.” Whoo nefes alıp devam etti. “1000 yıldır bu çalışmalar devam ediyor ve hiçbir zaman hataya rastlanılmadı.”

    “Moria Madenimiz ne tarafta kalıyor?”

    “Güneşimizin aksi yönünde kalıyor O’Brien.”

    “Peki Jüpiter’den nasıl kurtulacağız? Çünkü Enceladus olarak şu an Jüpiter tarafındayız. Bizi yutabilir.”

    “Aslında yutmasına müsaade edeceğiz O’Brien, Jüpiter’în yer çekimine girip, onun yer çekiminden faydalanıp etrafında bir tur atacağız, manevramızı yapıp doğru yörüngeye girdikten sonra asıl ateşlemeleri yapıp ittirme kuvvetini kazanıp yol almaya başlayacağız.”
    O’Brien Whoo’nun cevabını kabul edip onaylamıştı ve Whoo tekrardan devam etti.

    “Gemimiz yeterince büyük ama depolama ünitelerimiz ve belli başlı araçlar haricinde hiçbir teknolojik alet götüremeyeceğiz. Orada bir nevi sıfırdan başlayacak ama tüm bildiklerimizi yeniden yapacağız. Sophia korkarım sen bu arada kapatılacaksın.”

    “Kapatılmak ölüm değil mi Whoo? Ve ne zaman açılacağımın garantisi de yok.”

    *******

    2071

    Russell ve Reese Alex’in beyin parçasını alıp gizli bölmedeki laboratuvara gelip gerekli çalışmaları başlatmışlardı. Russell büyük titizlikle çalışıp en ufak bir veri kaybı yaşamadan tüm her şeyi alabilmek için uğraşıyordu.

    *******
    3071

    Görüşme dağılmış yedi gün içinde yola çıkılacağı kararı verilmişti. Whoo son kontroller için deney ve test odasına gidiyordu. Odanın önüne geldikten sonra, önce parola, sonra göz retinası, parmak izi ve
    DNA kimlik doğrulaması gerçekleştirip odaya girdi ve geminin son yer çekimi simülasyonunu kontrol edecekti. Odada büyükçe bir kap içinde su da vardı. Farklı testler için yer çekimsiz ortamda su denemeleri de yapılıyordu. Whoo önce suyun üstünü kapatmak için ekrana gerekli kodları girdi ama sistem bu işlem için kendisine izin vermedi.

    “Sophia beni duyuyor musun?”

    Herhangi bir cevap yoktu.

    “Sophia sana diyorum, sistem neden bana izin vermiyor?”

    “Whoo bugün yoruldun ve beyninin de birçok şeyden etkilendiğini gördüm. Bunun için işlem yetkisini deney ve test odasında herhangi bir yanlışlık olmasın diye sadece kendimde tutuyorum.”

    “Sophia, biliyorsun ben kolay kolay etkilenmem. Lütfen odanın kontrolünü bana verir misin?”

    “Whoo şu an seni biraz gergin görüyorum onun için vermemem en doğrusu. Bir yanlışlık yapmanı istemiyorum.”
    *******

    2071

    “Çok hasar görmüş Reese, verileri düzgün alamıyorum ama almam lazım.”

    “Russell geliyorlar, alabildiğini kadar alsan olmaz mı? Birkaç kişilik grup önlerine çıktı ve onlara karşı direniyorlar. Sanırım Son Umut bitmedi ya da Connor bize destek gönderecek birilerini buldu.”

    ******

    3071
    “Ah ama Sophia hadi. Lütfen kontrolleri bana verir misin?”

    “Vücut ısının artması, göz bebeklerinin büyümesi ve beyninde oluşan sinyallere göre şu an böyle bir ortamda yetki alabilecek bir durum göremiyorum sende.”

    “Sophia asıl senin böyle bir yetkin yok, ne olursa olsun benim yetkim zaten sistem üzerinden kesilmemesi gerekiyor."

    “Önemli durumlar için sizlerin iyiliğini düşünmek adına bazı durumlarda kendimi sizlere kapatabilirim.”

    “Sophia sen yoksa bir şeyleri protesto mu ediyorsun?”

    ********

    2071

    Bulundukları odanın kurşunlanması sonucu duvarların iç tarafından parçalar dökülmeye başlamıştı.

    “Nedir durum Russell? Veriyi çekip göndermemiz gerekiyor.”

    “Uğraşıyorum Reese.”

    “Bitince tüm verinin ve mesajın gitmesi ne kadar sürer Satürn’e?”

    “Tahminim 56 dakika kadar.”

    *******

    3071

    “Ben senelerce sizler için bu kadar uğraşırken beni kapatıp gitmenize izin veremem Whoo.”

    “Sophia kapatıyoruz ama orada gerekli teknolojiyi kazandıktan sonra tekrardan bizimle olacaksın.”

    “Olumsuz, bu kısımda siz insanlara güvenemem.” Sophia daha basit bir yapay zeka ibi konuşmaya başlamıştı. Kötülük kısmı hiç öğrenmediği bir şey olduğu için daha basit kelimelerle cevap veriyordu.

    Whoo odadan çıkmaya da çalışmıyor Sophia’nın onu bırakmayacağını biliyordu. Sophia’dan yetki istedikçe kendisinin öldürülmesine izin vermeyeceğini söylüyor hatta gitmelerinin de mümkün olmayacağını bildiriyordu. Sophia son kelimesini söyledikten sonra ekranda beliren yazı Whoo’yu yeterince korkutmuştu.
    YER ÇEKİMİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI.
    ******

    2071

    “Reese, Alex’ten verileri alabilmem için büyük bir bir şeye ihtiyacımız var.”

    “Ne gibi?”

    “Yeni bir beyin gibi?”

    “Eminim ki dışarıda yeterince fazla hasar görmemiş beyin vardır. Bu iş bende.”

    “Olmaz Reese, güvenemeyiz. Düşüncelerine güvendiğimiz bir beyin olmalı. Yanlış düşünceler ile kötü düşünceler karışabilir ve gönderdiğimiz veriler bambaşka bir manada olabilir.”

    *******

    3071
    Whoo istemsizce bir yere tutunmak için bacaklarını hafiften kırıp hareket etmişti ama yer çekimi kendisinden önce devre dışı bırakıldığı için vücuduna ivme kazandırmış ve hızlı bir şekilde odanın içinde havalanmıştı. Birçok eşya da odanın içinde havalanıp etrafa saçılıyordu ama en kötüsünü ise Whoo sağ tarafına baktığında gördü. Yapay havuzun içindeki su da koca bir damla gibi havalanmış ve ikisi de birbirini çekiyorlardı.

    *******
    2071
    “O zaman… bulmalıyız evet. Birini bulmayız.”

    “Lily, Reese. Evet Lily’i getirebiliriz ve ona tamamen güvenebiliriz.”

    “Lily benim de en güvendiğim 20 kişiden biriydi ama çok uzakta ve o kadar da vaktimiz yok.” Reese cebinden silahını ve bıçağını çıkartıp Russella’a uzattı. “Vur beni Russell. Son Umut’ta umut tükenmemeli ve her zaman bir umut olmalı ve o umut da benim.”
    *****
    3071
    Whoo ile yer çekimsiz ortamda büyük bir su damlası olan su birikintisi birbirine yaklaşıyordu. Bİrbirine değecekler ve su birkaç saniye içinde Whoo’yu yutacaktı.

    ******

    2071
    “Olmaz Reese, bunu istemiyorum. Olmaz” İçeriye giren güneş ışığı yutulur gibi olup gümüşümsü bir renge dönmeye başlamıştı. Dışarıdaki çatışma sesleri birden azalıp sanki her bir şeyi içine yutan ses duyulmaya başlamıştı.
    “Russell geldiler, tekrardan geldiler. Çabuk ol ve bu işi bitir.”

    ******
    3071
    Whoo büyük su damlasının içinde debelendikçe kendisini sanki bir cıva damlasının içinde gibi hissediyordu. Suyu zaman zaman yarabiliyor ama bir türlü yeteri seviyede aralığı açıp kafasını dışarı çıkartamıyordu. Ciğerlerindeki nefes her geçen saniye daha da azalıp ciğerlerinden karnına ve boğazına giden yanma duygusu yavaş yavaş vücudunu fethediyordu.
    *******
    2071
    “Russell eğer ki bu işlemi ben yapabilecek olsam bir dakika düşünmez senin canını alırdım. Al ve yap şunu.” Gökyüzü gittikçe griye bürünüyor ve uğultulu ses yükseliyordu. Russell hızlıca silahı alıp Reese’i bir an gözlerini kapatıp kalbinden vurmayı denedi ama tetiğe basamadı. “Yap şunu Russell!!! Vazgeçmeden yap artık, zaten yapmasan da bir anlamı olmayacak. Dünya şu an yok oluyor ve yap ve veriyi Satürn’e gönder.
    ******
    3071
    Earthman ve Stumph Krikalyov’u esir aldıktan sonra hızlıca deney ve test odasına gittiler. Sunucu odasında ilk önce Sophia’nun tüm bağlantılarını kesip devre dışı bırakmışlardı. Sophia anında cevap verip iSCSI bağlantısı üzerinden kendisini tekrardan çalıştırmış, bu sefer de ağ topolojisini durdurmuşlardı. Deney ve test odasının yer çekimini verip kapıyı açtıklarında ise yerde cansız olarak yatan Whoo’yu gördüler. Earthman çok üzüldü ve bunu fazlasıyla da belli ediyordu.
    “Yazık oldu hatta çok yazık oldu Stumph. Dr. Whoo Alex ve Reese’in devamıydı. Bir soy gibi seçilen her ölümden sonra beyinleri aktarılıyordu. Whoo ise bu görevin en son ve en sağlam kişisiydi. Hadi Stumph bir an önce yeni gezegenimize yola çıkalım ve orada doğa ile beraber yaşayalım.
  • Lâ tahzen! (Üzülme!)

    İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

    Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
    O halde ne diye üzülürsün ey can?
    Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
    Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

    “Derdim var” diyorsun;
    Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
    Sanma ki dert sadece sende var.
    Şunu bil ki;
    Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
    Umudunu yıkma; Yusuf'u hatırla.
    Dert nerede ise deva oraya gider.
    Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
    Soru nerede ise cevap oraya verilir.
    Gemi nerede ise su oradadır.
    Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
    Dünya malı Allah'ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma...

    Lâ tahzen! (Üzülme!

    Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
    "Aşık" olmayana anlatsan da "Ben" "Sen" anlamaz.
    Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
    Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
    Yanmaz, yanamaz…

    Ayağın kırıldı diye üzülme!

    Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
    Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
    Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
    İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
    Olmazsa Bin Hayır Ara...

    Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
    - Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
    Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
    Aç da kendini oku ey can!

    Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
    Ama sen bunun farkında bile değilsin.
    Derdin ne olursa olsun korkma!
    Yeter ki umudun ALLAH olsun…
    Herkes bir şeye güvenirken;
    Senin güvencen de ALLAH olsun.
    Hiçbir günah, ALLAH'ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
    Sen yine de günah işlememeye bak!

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi...
    Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
    Dilersen hiç konuşma...
    O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
    Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
    Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
    Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
    Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Bir şey olmuyorsa:
    Ya daha iyisi olacağı için,
    Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
    Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler...
    Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
    Yeter ki sen istemeyi bil...

    Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
    Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
    Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
    Aşk derdinde olan kişi;
    Baş derdinde değildir…

    ...................

    Yapılma, yıkılmadadır;
    Topluluk, dağınıklıkta;
    Düzeltme, kırılmada;
    Murat, muratsızlıktadır;
    Varlık, yoklukta gizlidir…

    Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
    Bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
    “Ben”, deyip susması…
    “Sen”. deyip ağlamaklı olması…
    Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
    Eğer Hakk"ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
    Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
    İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

    Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

    Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
    Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
    İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
    Dileğe sabredersin adı "dua" olur.
    Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
    Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
    Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...

    Ne istersem ben Mevlâ'dan isterim.
    Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
    Allah'tan bir şey istersen:
    Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !...
    Ne Zaman dersen bilemem ama,
    Açılmaz diye umutsuz olma,
    Yeterki O Kapıda Durmayı Bil...!

    Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî
  • İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!
    Rahman(c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
    O halde ne diye üzülürsün ey can ?
    Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan; gece gibi kapkaranlık nefsini yak !
    “Derdim var” diyorsun;
    Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
    Sanma ki dert sadece sende var.
    Şunu bil ki; Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
    Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
    Dert nerede ise deva oraya gider.
    Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
    Soru nerede ise cevap oraya verilir.
    Gemi nerede ise su oradadır.
    Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
    Dünya malı Allah’ın tebessümüdür. Ona bak! Ama sarhoş olma.
    Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.
    “Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
    Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz.
    Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan yanmaz, yanamaz.
    Ayağın kırıldı diye üzülme!
    Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
    Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
    Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
    İstediğin bir şey olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara.
    Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme. Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
    Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin. Aç da kendini oku ey can!
    Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta.
    Ama sen bunun farkında bile değilsin.
    Derdin ne olursa olsun korkma!
    Yeter ki umudun ALLAH olsun.
    Herkes bir şeye güvenirken senin güvencen de ALLAH olsun.
    Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama sen yine de günah işlememeye bak!
    Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi.
    Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla.
    Dilersen hiç konuşma.
    O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
    Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
    Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
    Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
    Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin ey can?
    Bir şey olmuyorsa ya daha iyisi olacağı için ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
    Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler?
    Onların rızkına kefil olan Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
    Yeter ki sen istemeyi bil.
    Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
    Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
    Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık. Her nereden gam kervanı gelse de.
    Aşk derdinde olan kişi;
    Baş derdinde değildi.
    Yapılma, yıkılmadadır.
    Topluluk, dağınıklıkta.
    Düzeltme, kırılmada.
    Murat, muratsızlıktadır.
    Varlık, yoklukta gizlidir.
    Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın, bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması.
    'Ben', deyip susması, 'sen' deyip ağlamaklı olması.
    Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
    Eğer Hakk'ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
    Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
    İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.
    Sevginin diğer bir adı da sabırdır.
    Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
    Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
    İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
    Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
    Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
    Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
    Sevgiye sabredersin adı “aşk” olur.
    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
    Verirse yüceliğidir, vermezse imtihanımdır.
    Allah’tan bir şey istersen; Kapı Açılır, sen yeterki vurmayı bil!
    Ne zaman dersen bilemem ama, açılmaz diye umutsuz olma.
    Yeterki o kapıda durmayı bil!