• 576 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Felsefeye giriş kitabı denir sıklıkla evet kronolojik olarak birçok filozoftan yaklaşımdan bahsedilmiş ancak bence felsefe okumak isteyen düşünmek soru sormak isteyen biri için bence biraz kısır kalır.

    Herkese felsefe okutmak gibi bir amacının olmasıda ayrıca özden uzaklaşmak olduğu kanısındayım.
  • “Merak Ayağı” isimli bir önceki makalemizde merak hissinin soru sormayı, soru sormanın düşünmeyi netice verdiğine, soru sorabilmenin insan ile hayvanı birbirinden ayıran en esaslı fark olduğu gerçeğine dikkat çekilmişti. İnsanın varlık gayesini tam anlaması, ilim silsilesinde üzerine düşen vazifesini tamamlaması için merak etmesi ve soru sorması gerektiğinin altı çizilmişti. Ayrıca, soru sor(a)mayanların “taallüm” vazifesinde üzerlerine düşen mes’uliyetleri tam olarak göremedikleri ve yerine getiremedikleri ifade edilmişti...Bu makalede ise; yaratılış gayesini anlamak, cami istidatlarını ilim ve marifet ile nemalandırmak, akılları meşgul eden nereden-niye geldim, nereye gidiyorum gibi varlık sorularının cevaplarını aramak, hakikat bahrinden marifet kovasını doldurmak, sanatlı eserlerinin şehadetleri ile Rabbini bulmak, sahib-i âlemi isim ve sıfatları ile tanımak, külli bir ubudiyete vasıl olmak, bütün mahlûkat namına ‘na’budu’ hitabında bulunmak, bir kumandan-ı a’zam gibi Rabbine kulluğunu sunmak için soru sormanın lüzumiyetine dikkat çekilecektir...Nurlu eserler dikkat ile mütalaa edildiğinde ekseriyetle imani mevzuların izahı öncesinde bir kısım soruların sorulduğu, merak hissinin uyandırıldığı, zihinlerin verilecek cevaplara hazırlandığı görülecektir. Soru sorulmayınca okunan mes’elenin neyi ifade ettiği, akılları işgal eden hangi müşkile cevap verildiğinin idraki güçleşecektir...Kur’an ayetlerinin nüzulü öncesinde gelişen hadiseler ile zihinlerde soruların doğması, bu soruları cevaplama sadedinde tenzil sürecinin başlaması soru sorma noktasından hayli manidar görünmektedir. Ayrıca Sahabe Efendilerimize (r.a) dinin esaslarını, imanın erkânlarını ve hayata dair diğer mes’eleleri izahlarından evvel Allah Resulünün (a.s) sualler sorması da soru sorarak öğretmenin ehemmiyetini diğer bir yönden te’kid etmektedir...Yine Hz. Ali’nin (r.a) gaybîn nazarını celbeden, onun vesilesiyle Rabbinden necat isteyen, vücub-u vücudu ve vahdaniyet-i ilahiyeyi kemal-i vuzuh ile izah eden Ayet’ül Kübra risalesinin “Kâinattan Hâlık’ını Soran Bir Seyyahın Müşahedatıdır” ifadesi ile nazarlara sunulması ‘soru sorarak’ talim vazifesine başlamanın ehemmiyetini diğer bir açıdan göstermektedir...Demek marifete hamile kalmak ve hakikat semerelerini doğurmak adına sancılanmanın bir neticesi olan soru sormak; kuvvetli ve kudsi, ilmi ve huzuri bir tefekkür semeresi olan nurlu eserlerde verilmiş cevapları aramak, gaybi olarak iman edilen hakikatlerin ilmelyakin, aynelyakin ve hakkalyakin derecelerine ulaşmak için elzem olduğu görünmektedir...Evet soru sormak; bilmediklerinin farkına varmak, hayatın bir okul olduğunu anlamak, varlık âlemine büyük bir tefekkür levhası olarak bakmak, şuur sahibi ins ve cinnin yaratılışından en ehemmiyetli maksadın ilim ve marifet olduğu gerçeğine ulaşmak, hakikatin elinden icazetnamesini almak için marifete yeni pencereler açmaktır...Soru sormak; gaflet-i mutlakadan kurtulmak, her şeyden Cenab-ı Hakka bir yol bulmak, huzur-u daimîye kavuşmak için hakikati örten perdeleri aralamak, hakikate marifet pencerelerinden bakmaktır...Soru sormak; akıl midesini doyurmak, ‘hel min mezid” deyip durmak, hakikat (esma) ile irtibat kurmak, bildiklerinden fazlasına ulaşmak, nefis ve şeytana galebe adına külli ve manevi mes’eleler ile meşgul bulunmaktır...Soru sormak; yakin mertebelerine vasıl olmak için mevcudatın sonunu ve önünü, görünen ve görünmeyen yönünü, dünya ve ahiretin kıymet ve önemini anlamaya çabalamaktır...Soru sormak; kâinat denilen Sani-i Ezelinin büyük memleketinde vazifeli bir memur edası ile yaşamak, misafiri olduğu zatın mülkünü tanımada vukufiyeti nispetinde itaat ve muhabbetinin artacağına inanmaktır...Soru sormak; şubehat ile alude hükema mesleğinin hezeyanlarına mahkûm olmamak için mütekellim erbabının tarikinde cevaplar aramak, minhac-ı sofiye ehlinin dergâhına varmak, kemalât arşına uzanan nurlu yolda marifet-i Sani’den nasibini almaktır...Soru sormak sorumluluk almak, soru sormamak bir yönüyle sorumluluktan kaçmaktır. Sorumluluktan kaçan insanların soru sormadıkları görülmektedir. Soru sormadan ve düşünmeden yaşamak; nefsin arzularına uymak, fani zevklere mahkûm olmak, ruhen bunalmak, tutku ve zanları arasında manevi uçurumlara yuvarlanmaktır...Elhasıl; soru sormak düşünmek, düşünmek soru sormaktır. Düşünmeyi unutmak lafzına aşina olduğu ifadeleri anladığını sanmak veya manasını anladığı hakikatlerin maksadından habersiz bulunmaktır. Öğrenme silsilesinde en gizli tehlike soru sormayı unutmak, doğruluğuna inanılan şeylere düşünmeden tutunmaktır...Fani ve kısa bir dünyaya aldanmamak, haram rüzgârlarıyla savrulmamak, sefahat ve dalalet dalgalarında boğulmamak için insanları soru sormaya ve cevaplarını bulmaya teşvik etmek gerekmektedir. Soru soran akıllar sorumlu, soru sormayan akıllar sorunludur. Akılda soru yoksa sorun akıldadır...
    Soru Sormak - Ahmet AKCAN
  • 96 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Yirminci yılını dolduran Vajina Monologları’nın sıkı bir takipçisi olarak biz erkekler bu kitaptan çok şey öğrendik diye düşünürken, bu öğrendiklerimizin içinde herhalde en ilginç olanı kadınların kendi bedenlerini tanımıyor olmalarını öğrenmemizdi.
    Örneğin bir kadın: Ben kırk yaşımda olmama rağmen Vajina Monologlarını izleyene kadar, orgazmın sadece erkeklere özgü bir durum olduğunu sanırdım” diyor. Bir erkekle öpüşen genç kızın hamile kalma korkusu aybaşı olana kadar sürüyor. Batılı kadınların da bizim kadınlarımızdan çok da farklı olmadıklarını öğrenmek ürkütücüydü.
    1000Kitapta okuyanların değerlendirmelerini görünce, sadece izlediğim ve takip ettiğim oyunun, yazılı metnini okuyunca birçok konuyu atladığımı gördüm.
    Bunlardan ilki: Monologlarının tiyatro seyircileri ve kitap okuyucuları ekseriyetle kadınlar. Oysa kadınlar vajinayı neden bir kadından öğrenme ihtiyacı hissederler? Bunu anlamış değilim.
    Öyle ya, aynı organdan onlarda da var. Erkek, bir kadının penis hakkında ne düşündüğünü ilginç bulur ama bir erkeğe bir başka erkekten “Penis Monologları” dinlemek itici gelecektir. Kadınların, kendi organlarını bir kadından öğrenmesi sizce de biraz tuhaf değil mi!
    Fark ettiğim ikinci konu ise beni çok tedirgin etti: Zira monologlarda, vajinasını ayna da gören bir genç kıza, kendi organı iğrenç, korkunç, itici görünüyor ve ondan utanıyordu. Bunu okuyunca, erkeklerin hiç yaşamadığı orgazm sorununun kadınlarda sıkça görülmesinin ana nedenlerinde biri de bu olmalı diye düşündüm?
    Fakat yine de bir kadının vajinasını çirkin ve iğrenç bulma konusu yetiştirilme tarzıyla ilgili olsa gerek ve tüm kadınlara özgü değildir herhalde.
    Zira çocukluğumun geçtiği Türkmen, Yörük obalarında buluğa erene kadar kızlarla erkekler birlikte oynar, birlikte eğlenir, dere, göl ve ırmaklarda birlikte ve çıplak çimerdik ve kimsenin her hangi bir uzvunu iğrenç, çirkin bulduğunu hissetmezdik. Fakat daha küçük yaşlarımızda, erkek çocuklar kadar olmasa da kız çocuklarının da cinsel organları her zaman örtülü olmayabilirdi. Ve şayet misafir varsa, aileden biri “çok ayıp kızım/oğlum, ört orayı derse misafir hemen, “Çocuğu utandırma, severim onun ayıbını” der, başımızı okşarlardı. Galiba bu sayede bizim yaşadığımız obalarda hiç kimse, hiçbir organını çirkin ve iğrenç bulmazdı.
    Üçüncü olarak da, onca bakım ve özen isteyen, üstelikte karşı cinsin çok önem verdiği bir organını, sahibinin doğrudan değil, ayna yardımı ile görebilmesi, çok tedirgin edici geldi bana.
    Vajina Monologlarından önce adeta tabu olan ve kadınlar arasında bile konuşulmayan pek çok konunun artık rahatlıkla dile getirilebiliyor olması, sadece kadınlar için değil, tüm insanlık için önemli elbette. Zira mutsuz bir kadın mutsuz erkekler, mutsuz aile, mutsuz toplum demek olsa gerek.
    Burada bir parantez açıp, başta kadınlar olmak üzere herkese bir soru sormak istiyorum: Neden kadın için kötü olan sünnet erkek için iyi olsun? Hiç düşündünüz mü?
    Oysa erkek, sünnet olmakla penis ucunda gereksiz bir deri parçasını kaybetmiş olmuyor. Tam aksine, “sünnet” denen o vahşi ve ilkel uygulama, pensin en hassas ve en hayati kısmını savunmasız bırakmakla birlikte aynı zamanda, küçük yaştaki çocuğa zincirleme etkileri bir ömür sürecek bir incinme, korku ve yakınlarına karşı bir güvensizlik de yaşatmaktadır.
    Kadında klitoris neyse, pens başının görevi de aynı olmakla birlikte, göz için, göz kapakları ne kadar önemliyse ‘sünnet derisi’de penis için aynı öneme haizdir.
    Söz konusu deri öncelikle, vajina benzeri kaygan ama birazda yağlı, kendine has kokusu ve antiseptik özelliği olan bir sıvıyı sürekli salgılamakta, öte yandan da bu deri, penis başına vajina sıcaklığına yakın bir ısı, kayganlık ve nem temin etmektedir. Sünnetten sonra bu kadar önemli özelliklerinden mahrum kalan erkek, her ilişkide vajina içine ilk girişte karşılaştığı bu ani ısı, nem, kayganlık değişiminden ötürü, çok kısa sürede uyarılmakta, tabi çoğu zaman eşini de orgazma ulaştırmadan ve kontrolsüz şekilde boşalmaktadır.
    Anatomik araştırmalar göstermiştir ki, sünnet bir metreden fazla damar, arter ve kılcal damarları, 80 metreye yakın sinir uzunluğunu ve 20,000’den fazla sinir ucunu yok eder. Üst-derinin adaleleri, bezleri, mukoz tabakası yok olmuştur. Sünnet esnasında kesilen deri ve geride kalan derinin de büzülmesiyle sünnetten sonra penis boy ve hacim kaybına uğramıştır.
    Bir yaratıcının varlığına inan ve düşünen gerçek bir müminin: “Gereksiz olsa, yaratıcı ne diye insana zararlı, gereksiz bir cilt parçasıyla yaratır insanı?” diye düşünmesi ve sünnet denen bu ilkel, ilkel olduğu kadar da vahşi olan bu geleneğe kaşı durması gerekmez mi?
    Bu monologlardan sonra bütün dünyada kadın sünnetinde ciddi bir azalma olurken, Firavun kavminden Yahudilere, oradan Araplara, onlardan da tüm İslam âlemine geçen ama Kur-an’da yeri olmadığı halde dini bir kimliğe büründürülen bu ilkel geleneği, Bilim insanları da dâhil, Müslüman toplumunda hiç kimse soğrulmaya dahi cesaret edemiyor.
    Tıbbın gelişmediği eski çağlarda bazı mikrobik hastalıkları önlemede sünnetin bazı küçük faydaları görülmüştür belki de fakat sünnetin günümüzde hiçbir haklı gerekçesi olamaz ve olmamalı.
    Kaldı ki, erkek sünneti hakkında ileri sürülen gerekçelerin haklı bir tarafı olmadığının en büyük delili de, kadın sünneti olsa gerek. Zira kadın sünnetini yapan ve savunanların da mutlaka kendilerince haklı sebepleri vardı mutlaka ama bunu artık hiç kimse savunamıyor.
    Son yüzyılda bedenleri üzerinde birçok tabuyu yıkan kadınların gösterdiği cesareti, erkeklerin de sünnete tepki göstermesi halinde, buna en büyük desteği, yine kadınların vereceği açıktır.
    http://www.bilimislam.com/sunnetin-zararlari/
    Orgazm konusunda ise kadınların kendilerini değil de erkekleri suçlamaları ve sorgulamaları, öncelikle faydasız ve maksada hizmet etmemektedir. Ereksiyon varsa erkek orgazm sorunu yaşamazken kadınlar neden yaygın olarak bu sıkıntıyı yaşarlar?
    Bu sorunun cevabını doğada aradığımızda, örneğin keçi, koyun, inek, kedi, köpek, at, eşek, tavuk ve benzeri canlıların hiçbir ön hazırlık, sevişme vs olmadan çiftleşirken, bir aşımda ve birkaç saniye içinde zevkin doruklarına ulaştıklarına şahit oluruz. Bu salt üreme içgüdüsü de değildir, zira ortada inkârı mümkün olmayan bir haz alma gözlenebilmektedir.
    Bu öyle bir haz ki, kızışan keçi, inek, tavuk, kedi gibi hayvanlar şayet çifteleşecek bir eş bulamazlarsa saldırgan, hırçın davranışlar sergiler, çığlık çığlığa eş arayışına girerler. Dişi katırlar ise, hiç doğurmazlar ve onlar doyumsuzdurlar.
    Türkmen Yörük obalarında bu konular tabu olmadığı için, ilişkiye girme fırsatı yakalayan kadının, sevişme vs ihtiyaç duymadan, birden fazla orgazm yaşayabildiğini, pek çok kadın, bayağılığa kaçmadan, uygun lisanla anlatırdı.
    Birkaç örnek vermek gerekirse, gece komşu çadırda: “Beni memnun etmeden “yorgunum” diyerek ilk akşamdan uyumana izin veremem!.. diyerek bağırıyordu kadın ki, kocası onu susturmak için de olsa, kendisiyle ilişkiye girsin.
    Bir başka kadın “Geceki birleşme beni kandırmadı, birde şimdi istiyorum” diye kocasını ahırlıkta sıkıştırıyor, eşinin “Hanım öyle surat asma, bir umut olsa seni üzer miyim” dedi bana. Rahmetlinin çok üstüne varırdım, adam benimle başa çıkamazdı, acep hakkını nasıl öderim” diyerek anlatıyordu.
    Burada görülen nokta: Doğadaki canlıların tümünde cinsel ilişkide belirleyici olan istisnasız dişilerdir. İlişkinin süresini de can güvenliği belirlemektedir. Şöyle ki: Bir canlının av olma ihtimali ne kadar yüksekse, ilişkinin süresi de o kadar kısadır. Örneğin köpek, yılan, sırtlan, gergedan, fillerde, oldukça uzun olan ilişki süresi, daha kolay av olabilen kanatlılar ve çift tırnaklılarda bir aşım, at, eşek gibi tek tırnaklılarda ise birkaç aşımdan ibarettir ve hiç birinde de orgazm zorluğu gözlemlenmez.
    Doğadaki canlılar gibi veya onlara yakın bir hayat süren kadınların da, doğanın kendilerine bahşettiği bu hazdan mahurum kalma gibi bir lüksleri yoktur. Zira kalabalık bir ailenin bütün fertleri aynı ev, çoğunlukla da aynı odada kaldıklarından, cinsel ilişki fırsatı kolay oluşmuyor ve ilişki de kısa tutulmalıdır. Zira fırsat kaçarsa bir daha ne zaman cinsel temas fırsatı doğacağı belli değildir. Ayrıca bu kadınların sosyal medya hesapları, akşama kadar seyredebilecekleri magazin programları, saatlerce oyun oynayabilecekleri, dedikodu edebilecekleri, video izleyebilecekleri akıllı telefonları da yoktur.
    Doğadaki türler gibi, ilişkinin zamanı ve zeminine de bu kadınlar karar verdiklerinden, çok önceden hazır duruma geliyor, ilişki öncesi ön sevişmeye de ihtiyaç duymuyorlardı.
    Partnerimizin her ilişkide bizi bir kral veya kraliçe gibi hissettirmesi galiba biraz da bizim tutumumuza bağlıdır herhalde. Zira “Eşim gelsin, beni öpsün, sevsin, okşasın da, gönlümü edebilirse bir de ilişkiye girerim” düşüncesiyle bir şişme seks oyuncağı gibi davranarak bu isteğimize ulaşmamız biraz zor gibi. Çünkü her şeyde olduğu gibi, sekste de verdiğimizden fazlasını almak pek mümkün olmuyor.
    Cinsel ilişki doğanın bize hediye ettiği hayati önemde bir haz kaynadığıdır ama neticede 161-180 yılları arasında Roma imparatoru olan Marcus Aurelius’un: “Derinin deriye sürtünmesinden başka nedir ki, iyisi mi kendinize cinsellik dışında doğada farklı hazlar bulun” diyor. Unutmamalı ki neticede seks her şey değildir. Beklentilerimiz aşırı yüksek tutup, hayal kırıklıkları yaşamanın da fazlaca bir anlamı olmasa gerek.
  • 196 syf.
    ·9 günde·9/10
    “Edebiyatta görkemli bir söz vardır, büyük kapıdan girmek. Bu, büyük bir eserin yazarı demek.
    Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.” - Orhan Kemal

    Şüphesiz kitabı okumamıza ön basamak olan “Orhan Kemalin” bu yorumudur.

    Zülfü Livaneli, ne çok tartışılan, eleştirilen bir yazar değil mi? Yazarı kötü anlamda eleştirenlenler, size bir soru sormak istiyorum. livaneliyin bu kitabını okudunuz mu? Yazarın bu romanını okuyun, öyle yapın eliştirinizi. Olur mu?

    Kitabın anlatış dili çok güzeldi. kurgusu çok iyidi. Ve çok akıcı bir kitapdı kesinikle.

    Son Ada kitabı tam olarak 34 dilde yayınlanmıştır. Son Ada’nın isimsiz anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri “son sığınak, son insani köşe” olarak nitelendiriyor. Ütopya olarak başlayan bu roman, sonradan tam bir distopyoya dönüşüyor. Yazar bu kitabı, kaleme alırken, türkiye ve dünya hakkındaki düşüncelirini, ıssız bir adada yaşayan insanlar, martılar ve bir diktatör ekseninde yazıya dökmeyi yeğlemiş.

    Şimdi kitabın hikayesinin içerisine giricem biraz sizinle birlikte. Kitapla ilgili “SPOİLER” almak istemiyorsanız, incelemenin bundan sonrasını okumayınız.

    Bir “ada” canlandırın şimdi hayaliniz de. Dünya kargaşasından uzak, sabahları sise bürünen, mis gibi lavanta ve yasemin kokusuyla sarıp sarmalanan, martıların uçuş uçuş olduğu, denizi, kayası olan, herkezin birbiriyle güzelce komşuluk yaptığı, huzur içinde yaşayanılan bir ada. Gerçekten cennet gibi değil mi?

    Peki bu ada, huzurunu ne zamana kadar korumayı beceriyor sizce? Eski bir devlet başkanı, adaya ayağını basana kadar.

    Evet hikaye tam da burada başlıyor. Herşeyi yönetmeye alışkın olan bir insan, şehir hayatının, kargaşasından, karısıyla ve torunlarıyla çıkıp gelen bir eski başkan, ne yapar sizce?

    Gelin bu eski, emekli olmuş devlet başkanının, ada ve ada sakinleri üzerinde ki etkilerinden bahsedelim. Bu eski başkan, adayı kendine yeni bir yönetme alanı belirler. Daha gelir gelmez, adanın ilk sakinlerinden olan bir numaranın iplerini eline alır. Adadaki herkezin aklına girer, ve ada sakinlerinin de herşeye göz yummasıyla adadaki felaket başlar.

    “Bir yerde kötülük varsa, oradaki herkes biraz suçludur.”

    Bana göre bu alıntı, bütün kitabı özetliyor. Kitap, aslında bizlere, bazı olaylara göz yumarsak, nelere, ve ne gibi felaketlere, sebep olduğunu gösteriyor. Ada’da herkez birlik ve huzur içinde yaşarken, bir insanın fikirlerine uymak, ve onun suçuna göz yummak sonucunda ada hayatı, bir felakete dönüşüyor.

    “Halk dediğin değişken bir şeydir” dedi. “Bugün böyle davranır, yarın tam tersini yapar. Teşvik ve tehdide bağlı...”

    Başkan, adaya ayak basar basmaz, kendine düşman olarak martıları belirler. Martılar’dan kurtulmak için elinden gelen çabayı sarf eder. Ve bu çabaya ada sakinlerini de dahil eder. Bu çaba karşısında martıların tepkileri ise beni çok etkiledi. Kitabın çok da konusundan bahsetmek istemiyorum. Bazı şeyleri okuyarak anlamanızı istiyorum. Eminim siz de “martıların” verdikleri tepkilerden etkileniceksinizdir.

    Başkan, her gün, azar azar adayı yok etme pilanlarını uygularken, başkana gerçek anlamda karşı çıkan tek karakter “yazar” diye adlandırılan karakter oldu. Tek başına, başkana karşı çıkışı yazarın, pek bir şey değiştirmedi tabi.

    Peki adadaki bakkalın engelli oğluna ne demeli. Oradaki çoğunuğun yapamadığı şeyleri yapıyor. Martı yumurtalarını, tavuk kümezin de gizlice saklayışı beni çok etkiledi. Herkez martıları, martı yumurtalarını, yok etmeye çalışırken, bu engelli arkadaşımızın sarf ettiği çaba, okumaya değerdi gerçekten.

    Kitabı anlatan karakterimiz, ve laranın o güzel aşklarından pek fazla bahsedilmesede, okuması keyifliydi.

    Kitapta, beni en çok etkileyen karakterler bakkalın engelli oğlu, yazar ve martılar oldu. Lara ve kitabı anlatan karakterimiz de pek fazla olmasada beni etkileyenlerden oldu.

    Sonuç olarak okuması çok keyifli olan bir kitap okudum. Okumak isteyen herkeze öneririm.

    Keyifli Okumalar...
  • 352 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Onun adı FRIEDRICH NIETZSCHE!

    Beni düş kırıklığına uğratan kendimden başkası değil.

    -Franz Kafka

    Nietzsche'yi kendi gözümden yazayım. Küçüktüm, yalnız, hemcinslerimden uzak, insanlardan uzak, kenara çekilir dini kitapları okurdum. İnsanlar beni bir öcü gibi görürdü. Ama tatlı bir öcü, öyle ki yanıma sokulur beni dinlerlerdi. Bazen sanki başka bir gezegenden gelmiş hissine kapılıyordum, hiçbir şey beni etkilemiyordu. Sahiden hissedeceğim zamanlar yakındı...
    Babamı(Carl Ludwig Nietzsche) özlüyorum. Aslında sadece onu özlüyorum. Ona ihtiyacım var... öldü biliyorum, bir çiçek ölür, bir tavşan ölür ve bir insan da ölür. Evet babacığım, Tanrılar da çürür. Tanrı'yı biz öldürdük!

    İnsanca, Pek İnsanca kitabı Nietzsche'nin kitaplarında bulabileceğiniz en yalın kitaplardan biridir. Anlatım biçimi ikili diyaloglar gibi gelişmiş. Aforizmaları birden fazla düşünceye ve düşündürmeye yer vermiştir. İnsanca... bu isim insani duygular ve sorumluluklara dikkat çekmek için verilmiştir. Ekleme, 'Pek' pek insanca, hatırlatma! Donk donk donk!

    Kitap içerisinde 638 aforizma bulunmaktadır. Nietzsche öyle güzel bir havada belirtmiş ve düşündürmeye sürüklemiş ki. Her bir aforizma sonrası uzaklara dalıyor, düşünmeye ve kafa yormaya başlıyor olacaksınız. Bazıları sizi geçmişe, bazıları nefrete, bazıları kitabı kapatmanıza neden olacaktır.


    Birçok kişinin aklında şu soru var: 'Nietzsche neden kadınları yadırgıyor?' sahiden öyle mi? Böyle mi düşünüyorsunuz? Öyleyse kısaca bilgilendirme yapalım.

    Nietzsche babasını genç yaşta kaybetmiştir. Bu sebeple ailede egemen olan kadınlar (anne, kız kardeşi, teyzesi...) bu nedenle kadınlara karşı mesafeli, asabi ve zayıf olarak bilinir. Nietzsche, bunun yanı sıra birçok kadının üzerinde ilgisi olmasına rağmen bunu umursamaz, pasif kalarak geçiştirir. Kız kardeşi Elisabeth'ten ve annesinden(Franziska Oehler) nefret eder, ama bu nefret sadece dışavurum ile gösterilir. Oysa içerisinde müthiş bir duygusallık ve sevgi barındırır. Nietzsche'nin annesine yollamış olduğu bir mektupta: ''Kendime karşı en derin aykırılığı ve içgüdülerimin haince alçaklığını içimde aradığım zaman, orada hep annemi ve kız kardeşimi buluyorum, en acız olduğum anları... Çünkü o zaman zehirli solucanlara karşı koyabilecek gücüm olmuyor... Psikolojik eşgüdümünüz, böyle bir öncel uyuşmazlık düzenini mümkün kılıyor. Ama aslında ebedi dönüş için annem ve kız kardeşimin her zaman en büyük engeli teşkil ettikleri kanısında olduğumu itiraf ediyorum.'' Tek bir söz ile...

    Bir kalp taşımak incelik ister.
    Ağırlık taşıyanlara bunu anlatamazsınız.

    -Cemal Süreya

    “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

    Evet evet, hemen onun adı gelir. Lou Andreas Salome... Nietzsche'yi kadınlar üzerineki durumunu Stalin'e benzetiyorum. Ölen karısının mezarında, ''İnsanlığa olan azacık sevgim onunla birlikte gömüldü...''

    Nietzsche ve Salome, 1882 yılında arkadaşlık yapmaya başladı. Din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche, tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. Peki neden bu kadar yakın görüşlü ve ikili sohbetlerden haz duyan bu iki kişi, pardon Salome bu teklifi geri çevirdi? Şüphesiz ve emin olmanız gereken bir şey varsa, Nietzsche'nin kadınlara olan tespitlerinin en büyük etkeni Salome'dur.

    Salome için evlilik sevginin katilidir. Arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini reddeden Salome, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti.

    Not: Sigmund Freud'u da reddetmiştir.


    Evet, şimdi en güzel yere geldik. Nietzsche ve sınıftan seçtiği bir öğrencisi(ED) ile, Fransa'dan gelen (Rachelle Riva) gazeteci ile birkaç soru üzerinde bir diyalog yapacağız. Burada hayal gücünüzü kullanacağım.

    Not: Nietzsche'nin kitabından seçilmiş tespitler ve ED(benim) özgün cümlelerim ile yazılmıştır.


    Riva: ''Sayın Nietzsche ve Ed, sizce yalan nedir?''

    Nietzsche:'' Basit durumlarda her şeyi doğrudan söylemek daha avantajlıdır. Çünkü bir yalanı sürdürebilmek için, yüzlerce yalan daha söylemek gerekir.''

    ED:'' Yalan geniş bir konudur. Sayın hocamın dediği gibi, sıkışık durumda olmadığımız sürece olanı olduğu gibi aktarmak gerekir. Özellikle saygı duyduğunuz, karşılıklı güven hissiyatını aldığınız bir kimse ise. Söylenmiş doğrudan bir yalan, yalanı devam ettirecek 100 alan bulmaktan iyidir.''

    Riva:''Genel bir konu ama mümkünse kısa bir cevap istiyorum. Kişi neyi sözünü verebilir?''

    Nietzsche:'' Eylem sözünü verebiliriz, ama duyguların sözü değil; çünkü duygular istenç dışıdır. Birini sonsuza dek seveceğine ya da ondan nefret edeceğine söz veren herhangi biri, kendi gücünün dahilinde olmayan bir şeyin sözünü vermiştir.''

    ED:'' Kişi tutabildiğini düşündüğünün aksine, tutamadığının ve bazen de verdiği sözün arkasında duramadığı sözlerin sözünü verebilir. Verebildiği tek söz, yerine getirmedikleridir.''

    Riva:''Peki, sizce günümüz ve gelecek dünya düzeni için yasaklanmış cömertlik size ne çağrıştırıyor?''

    Nietzsche:'' Dünyada herhangi bir kısmını hayali varlıklara gösterebileceğimiz kadar çok sevgi ve iyilik yoktur.''

    ED:'' Günümüz için bilmem ama, gelecek nesil bu terimin çağrışımı için bile kafa yormayacaktır. Cömertlik yok olmaya mahkum, bu çok açık. Cömertlik diye bir kavram nesli tükenmekte olan bir bensevi.''

    Riva:'' Güncel bir soru sormak istiyorum. Üzgünüm, susadım da. Tamam, tekrardan alalım. Mucizevi eğitim hakkında ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Kişi, bir Tanrı'ya ve onun hakkındaki endişelere inanmaktan vazgeçtiği andan itibaren, eğitime gösterilen ilgi büyük bir yoğunluğa ulaşacaktır; tıpkı tıp sanatının ancak mucizevi tedavilere duyulan inanç yok olduğu zaman gelişmesi gibi.''

    ED:'' Eğitim görecelidir. Eğitim, korkulan inançların yok olması ile başlar. Kişi özgür kaldığı sürece korkusuzdur. Hayal edebildiği kadar da erişmesiz. Korkunun olduğu yerde mucizevi eğitimden söz etmek pek mümkün değil. Aslında bakarsanız, korkunun olduğu yerde mucizeden söz etmek mümkün değil!''

    Riva:''Peki ya bilimin geleceği?''

    Nietzsche:'' Zararlı ve tehlikeli sonuçları bilimsel bilginin yardımıyla önlenebilir. Eğer üstün kültürün bu gereksinimi yerine getirilmezse, insan gelişiminin gelecekteki seyri hemen hemen kesin bir şekilde öngörülebilir.''

    ED:'' Bilimin geleceği, geçmişten pay çıkartılarak ilerleyebilir. Bilim, insanoğlu için vazgeçilmez ve çok daha fazla üzerinde durumlası gereken bir daldır. Ancak herhangi bir konu üzerinde bile gereğinden fazla durulmalı.''

    Riva:'' Birinin lehine, büyük olanın lehine önyargı terimini nasıl açıklarsınız?''

    Nietzsche:'' İnsanlar, büyük ve dikkat çekici olan her şeyi açıkça abartırlar. İnsanlar, alışkanlıktan dolayı kendilerini güç isteyen her şeye tabi kılar.''

    ED:'' İnsanın temelinde bu var. Önyargı genellikle ahlaki yoksunluktan veya düşünülmeden bir kanıya varmakla meydana gelir. Büyük ve dikkat çekici olanın söylemini benimser ve irdelerler.''

    Riva:'' İyi niyetli iki yüzlülük?''

    Nietzsche:'' Başka insanlarla olan ilişkilerimizde çoğu zaman iyi niyetli bir ikiyüzlülüğe ihtiyaç vardır, sanki onların eylemlerinin nedenlerini sezmemişiz gibi.''

    ED:'' Sayın hocama katılıyorum. İyi niyet çoğu zaman kazanım sağlamamıştır, bunu açıkça göstermek bile ters tepmesine yarayacaktır.''


    Riva:'' Zevkli bir konu başlığımızla devam edelim. Yo yo, sadece 4 sorum kaldı. Mahcubiyete karşı ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Aşırı ölçüde mahcup olan insanların yardımına koşmanın ve onlara güven vermenin en iyi yolu onları inandırıcı şekilde övmektir.''
    .
    .
    Riva:'' Sayın ED? Bay Nietzsche'yi izlemeyi bıraksanız. :)''

    ED:'' Pardon, :) Sayın profesöre katılıyorum. Ne diyebilirim ki, birine yapabileceğimiz en büyük fenalık birini olduğundan fazla övmektir.''



    Riva:'' Peki bay Nietzsche, birkaç tavsiye isteyeceğim. Konuşma taktiği üzerine ne söyleyebilirsiniz?''

    Nietzsche:'' Biriyle yaptığımız bir sohbette, eğer muhatabımıza karşı nüktedanlığımızı ve cazibemizi tüm görkemiyle sergileme imkanı bulmuşsak onu en iyi biçimde alt etmişizdir.''

    ED:'' Bay Profesör, tespitlerinizle hayran olmamak elde değil. (Gülüşmeler) Evet, diyebileceğim o ki, birini argo veya hakaret ile alt etmeyi denemektense, cazibemizi onun üzerine yıkmalı ve onu sessizce tuzağa çekmeli. Yıkılacağından adım gibi eminim.''

    Riva:'' Aşırı yakınlığı tanımlar mısınız?''


    Nietzsche:'' Eğer biriyle aşırı bir yakınlık içinde yaşarsak, çıplak ellerimizle her defasında iyi bir oynmacılık yapmak zorundaymışız gibi durum söz konusu olur.''

    ED:''Aşırı yakınlık, her zaman bir şeyler kaybettirir. Hatta çoğu zaman, benliğimizi aramak zorunda kalırız.''

    Riva:'' Son soru, bir evlilik yaparken kendime sorabileceğim tek bir soru olursa, bu ne olurdu?''

    #35142148

    Aynı kanaatteyim.

    Keyifli okumalar.
  • Aşk kitabı adı altında bir insanın cinsel hayatını anlatan bir kitap gibi geldi bana. Bazı insanlar islamiyetin kadına hak vermediğini ortalıkta nara atıyorlar. Kendisine hak verilen kadın bu mu sormak istiyorum. Bir soru daha sormak istiyorum bu kitapta yukiku'nun yerinde olmak isteyen kaç tane hanımefendi vardır acaba gerçekten merak ediyorum. Kadını sadece kullanılan ve daha sonra acımasızca bir kenara atılan bir hale getirdiler. Ve insanlık da buna çanak tuttu. Hasılı kitap için acizane söyleyeceğim şu ki cinsel yönü hiç de yabana atılacak kadar az değil. Okumak isteyen arkadaşlar bunu da göz önünde bulundursunlar.
  • Son günüm arkadaşlar hesabimi Kapatacağım
    Soru sormak isteyen Buyursun
  • Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”
  • 223 syf.
    ·72 günde·Beğendi·10/10
    Hayırlı günler arkadaşlar…

    İbretlik ve derslerle dolu ve ısrarla tavsiye edebileceğim, akıcı çok güzel ve sıkılmadan okuyabileceğiniz bir kitap diyebilirim. Ben çok yorum yapmayı düşünmüyorum size kitabı özetleyecek birkaç alıntı yapmak istiyorum. Buyurun;

    1.) Öncelikle insanlar ne der korkusundan kurtulup Allah ne der korkusuna yönelmemiz gerektiği gerçeğini en canlı yansıtan bir eser buyurun.

    — Kızım gitti elden Ahmet, gitti. Bir kara el görünmeden aldı yavrumu. Ben de anne ceylan gibi uzaktan bakıyorum avcılara. Gece gündüz uyumaz oldum. Ne yapacağımı şaşırdım. Benim sunduğum hayat tarzının cazibesi o dünyada, onların sunduğu hayat tarzının cazibesi de bu dünyada. Peşinen gördükleri hayat gençleri cezbediyor. Bu dinsiz akım bizi yıkıyor Ahmet, yıkıyor. Aileler içten içe bitiyor ama toplum bunun farkında değil.
    — Kızınla yüzgöz olmadın mı hocam? Hala daha çenesini dağıtmadın mı?
    Caminin önündeki sandalyeye oturarak bir müddet boşluğa baktı.
    — Ne yararı olur ki kızımı içten fethedemedikten sonra? yanlış yaptım Ahmet kardeşim, yanlış. Ben kızıma çiçek sundum, ama kapkara bir paketle sundum. Onlar ise zehiri, çok güzel bir paketle sundular. O güzel, şirin ve kaliteyi temsil eden görünümün altından zehir çıkabileceğine ihtimal vermedi evlatlarımız.
    Ahmet, imamın bu açıklamasına çok sinirlenmişti.
    — İnan bana hocam sana kızıyorum. Bu kadar da kendini suçlama. Ben senin ne kadar güzel bir baba olduğunu gözlerimle gördüm. Dinsizlik senin kızının ruhundan geliyor, hocam. Vazgeç artık kendine zulmetmekten.
    — İşler senin bildiğin gibi değil Ahmet.
    — Peki hocam neydi senin suçun günahın, neydi söyle bakalım?
    — Suçlarımızın hepsini bilemiyorum. Bildiğim kadarıyla Allah'ın izin verdiklerine ben izin vermedim. Allah ve Rasu-lunun önüne geçmek bu olsa gerek. Hiç unutmam, Fatma daha dokuz-on yaşındaydı. Lunaparktan geçiyorduk. Yalvardı "baba ben de bineyim" dedi. İzin vermedim. Ağladı, ağladı, dakikalarca ağladı. Yavrumun gözleri, burnu bile şişti ağlamaktan, ama izin vermedim. Neden vermedim Ahmet kardeşim, neden?
    — Peki sence neden vermedin?
    — Kışın kartopu yapmıştım da, elimde birileri görmesin diye onu cebime koymuştum. Onu cebime koyduran unsur neydiyse, kızımı orada sallandırmaya bıraktırmayan unsurlada aynı şeydi.

    2.) Peki insanlar ne der korkusu, islamdan uzaklaşmak için bir mazaret sayılabilir miydi? Toplumun hatası islama neden fatura edilmeliydi? Yoksa bir bahanemiydi

    — O kursta Allah ve Rasulu yoktu sanki. O kursta Allah'tan başka herkesten korkuyorduk. Kime ne zaman zuhurat görünecek, hangi konuda ne zaman yeni hüküm çıkacak, korkuyla onu bekliyorduk. Şimdi de kursa verdim diye övünüyorsunuz. Hazır okuma aşkımı da öldürdüler... Beni de...
    Yakup İmam, mahcup mahcup sordu:
    — Peki, ilk kurs öyleydi. Sonraki kursta ne vardı da çıktın? O kurs güzel değil miydi?
    Fatma duraklamıştı.
    — Hangi kursmuş o hatırlayamadım.
    — Hani Zehra'yla beraber gitmiştiniz ya. Orası çok güzel değil miydi?
    — Oradan ben çıkmadım. Onlar beni kovdu...
    — Neden kovdular? İyi talebeyi niye kovsunlar ki?
    — Çok soru soruyormuşum. Mutlaka birisi beni casus olarak göndermişmiş...
    — Sonra da sana güzel kurslar bulmuştum kızım ama sen gitmedini
    — Tabi gitmedim. Bende ben kalmamıştı ki artık. Bir düşünürün dediği gibi, "madem ki düşünüyorum, o halde varım." Madem ki varım, o halde düşünmeliydim. Düşünen beyin sorar. Soru sorandan korkmamalıydılar. Ben o kursu çok sevmiştim. Kendimden gitmeme sebep oldular.
    — Şimdi kendine geldin mi kızım?
    Fatma bir an ne diyeceğini şaşırmıştı. Gül Hanım kızının durumuna dayanamamıştı.
    — Dinden çıkmak isteyen Fravun, "Hakk'tan gelen kitabın sayfalarını beğenmedim" diye bahane edermiş. Şansına kötü kurs rastladıysa, dine mi küsmen gerekir? Senin canın bir güzel dayak istiyor kızım. Seni başka bir şey paklamaz. Biz de okuduk, hem de ne zahmetlerle. Jandarmalar gelecek korkusu yetmiyormuş gibi, bir de muhtardan ve korucudan korkardık, ihbar eder diye. Buz gibi evlerde okurduk ama babamız vardı başımızda. Ondan cesaret alamazdık ki. Senin başında adı baba var ama babadan eser yok. Tabi böyle yaparsın.
    — Anne!
    — Annesi mannesi yok. Beni sinirlendirme, ben baban Değilim ha!.. Alırsam seni elime Allah'tan başkası kurtaramaz.
    Fatma iyice inatlaşıyordu:
    — Yok ya. Senin karşında eski Fatma yok.
    Yakup İmam titrek sesle sordu:
    — Eski Fatma nereye gitti kızım?
    Fatma cevap vermiyor, bir noktaya bakıyordu. Gül Hanım kızını dövmek için fırladığında, Yakup İmam onu güçlükle durdurmuştu.
    — Sakın ha! Kızıma vurma! Bırak içindekileri döksün. Bize derdini anlatmayacak da kime anlatacak?
    — Bu kız derdini anlatmıyor bey! Aklını başına al! Bu kız bize isyan bayrağını çekiyor. Kurslar kötüymüş de o yüzden çıkmış. Peki kibar annenin kursundan neden ayrıldı? O kursta her şey mükemmel değil miydi? Dersler hiç aksamaz, talebe istediğini sorar, fikri tartışmalar yapılır. Haftada bir dergi, kitap okumaya izin verilir, hurafesiz İslâm öğretilirdi. Hocalar da çok bilinçliydi. Ben bile okumak isterdim orada ama bu kız ordan da ayrıldı.
    Fatma hemen müdahale etmişti:
    — Doğru o kursu seviyordum ama dersleri güzel veremeyince ayrıldım.
    — Ayrılmasaydın. İlk zamanlar tabi ki güzel ders verilemezdi. Sabretseydin. Ama sen sabredemezdin. Kurstan gelirdin, duvarlara manken resimleri yapıştırırdın. Gözün hep onlardaydı.

    3.) Mankenlerin namus anlayışı ve edebiyatı:

    Fatma, ertesi sabah Hilton Otelinin defile salonuna doğru inmeye başladı. Birkaç merdiven indikten sonra onlarca genç kızın acaip giysiler içinde podyumda gezindiklerini gördü. Kendisi de girmişti aralarına.
    Güngör Bey, hemen Fatma'nın eline bir kıyafet vermiş, izah ediyordu:
    — Bu elbiseyi al, iç çamaşırı giymeden bu elbiseyi giy. Defile çok seksi görünmeli. Fatma ilk defa böyle bir teklifle karşılaşmış, çok da utanmıştı...
    Hırsından titriyordu:
    — Hayır! Ben bu kıyafeti söylediğiniz şartlarda ölsem de giymem. Müşteri bizi mi beğenecek, elbiseleri mi?
    Bu defa Güngör Bey adamakıllı sinirlenmişti. Gözleri dönmüştü sinirden:
    — Bize nutuk atmayı bırak da defol git burdan. Seni bir daha gözüm görmesin. Bu defa Fatma bağırarak cevap veriyordu.
    — Siz istemeseniz de gideceğim zaten. Sizin satışınız fazla olsun diye kendimi pazarlayacak değilim.
    Güngör Bey biraz sakinleşmiş gibi alaylı alaylı cevap veriyordu.
    — Sen mini etek giyerek ne yaptığını sanıyorsun, kuş beyinli kız. Çağdaş ol, çağdaş…
    ----------------
    — Bak Turan, senin için bu kızı uygun gördüm. Necmi'ye de Banu iyi gider. Bu gece eğleniriz.
    Fatma'nın birdenbire beyni sarsılmıştı sanki. Kızlar da hep beraber Fatma'ya dönmüşler, onun çok bozulduğunu anlamışlardı. Fatma hışımla ayağa kalkıp bağırmaya başladı:
    — Bu ne demek oluyor böyle? Bizler şey miyiz be? İyice azıttınız artık. Defolun hemen bu evden, defolun!... Terbiyesiz, şerefsizler! Her kadını kendinize eğlence aracı mı sanıyorsunuz? Herkesin kendine göre namusu, şerefi vardır. Siz hâlâ bunu bilmiyor musunuz?
    Fikri bozuntuya vermeden gülüyor, etrafına bakarak sorular soruyordu:
    — Ne diyor bu be? Siz anladınız mı? Akşama kadar herkese bacak gösterir, yüzlerce erkeği tahrik eder. Şimdi de namustan bahseder. Kim yutar ulan senin namusunu? Mankenlerden namuslu mu çıkarmış?
    Bu soruya Nejla da çok bozulmuştu:
    — Bu ne anlama geliyor Fikri? Biz namussuz muyuz?
    Fikri bu soruya daha çok şaşırmıştı:
    — Sen de mi, sen de mi Necla! Kız sen de mi namuslusun?
    — Tabi namusluyum. Hiç değilse para için bir erkekle olmadım.
    — Yani sen parasızlardansın! Alıştınız kızım, yılda on erkek değiştiriyorsunuz, hâlâ hayat kadını olmadığınızı söylüyorsunuz. Tabi yılda on erkek olursa, namuslusunuz ama hayat kadını namussuz... Namusun ne demek olduğunu mu bil-miyorsunuz,yoksa namusun ne olduğunu unuttunuz mu?

    4.) İyi niyet başka bir şey, Düşünememek, Ahmaklık çok başka bir şey ve son:

    — Necla'yı anladık. Sen hani tevbe etmiştin?
    — Ben vücudumu satmadım ki:
    Fatma günlerin verdiği stresin de etkisiyle bağırarak tepkisini dile getirdi:
    — Bıktım bu sözden, bıktım! Hayat kadını illa kendisini satanlar mı olur? Parasız olarak aynı işi yapan ve hala tevbe etmeyen hayat kadını değil midir? Ama bende suç.
    Allah'a inancı bile olmayan insanın tevbesine inanıp onunla arkadaş oldum…
    ----------------------
    Sevgi gittikten sonra Fatma ile Özlem başbaşa kalmışlardı? Özlem'e Nedim Beyin konuşmasından söz açmak istiyor, ona soruyordu:
    — Seninle özel konuşacağım, dedi. Sence bu ne anlama geliyor? .
    — Yemeğe davettir. Zaten patronların çoğu yanında çalışan kızları, özellikle mankenleri ellerinin altında modern hayat kadını gibi görüyorlar. Canım biz çağa uyum sağladık diye onların sermayesi olmadık ya. Bu konu onuruma dokunuyor. İmkanım olsa, patronların eğlencesi (!) olan tüm mankenlere, oyuna gelen tüm sekreterlere, bütün kadınlara, "sermaye olmayın" derdim. Onların eğlence aracı olmayın. Zengin erkekler, istedikleri her kadını elde edebileceklerine ait güvenlerinden vazgeçmeliler. Ama, "bu onurlu davranışı, onurlu kadınlar yaparlar" derdim.
    Fatma, Özlem'e akıl sır erdiremiyordu. Mayo ile gazetelere çıktığı halde, bu giyimin bile erkeklerin zevklerine ve ceplerine yaradığını acaba hesaba katmıyor muydu? Onun görüşlerini öğrenmek istiyordu. Kafasındaki soruyu sorarsa, verdiği cevaptan anlardı Öz-lem'i:
    — Özlem, sana birşey sormak istiyorum. Sence bikiniyi, iç mayoyu kadınlar giydiği halde neden defilelere erkekler geliyorlar? Neden erkeklerin arzularına göre hazırlanıyor her şey? Kadınlar plajlarda bile erkeklerin zevklerine göre mayo giymeye itiliyorlar. Sence bunun sebebi nedir?
    — Hiç düşünmedim ama doğru söylüyorsun. Moda mafyası, erkeklerin zevklerini kullanarak ve kadınların aptallığından yararlanarak köşeyi dönüyorlar ama ne yapalım. Bu alem böyle gelmiş, böyle gider.
    -----------------
    Birkaç gün sonra yine gazetede resmi çıkmıştı Özlem'in. Resminin çıkacağını biliyordu, ama neler yazılacağını bilmiyordu. Gazeteyi alıp Fatma'nın yanına gitmiş isyan halinde derdini döküyordu:
    — Şunu okur musunuz lütfen.
    Fatma dikkatlice okumuştu yazıyı:
    — Okudum ne var?
    — Ne var olur mu? Erkeklerin yüreklerini hoplatmışım. Bunlar nasıl söz böyle?
    Fatma şaşırıyordu:
    — Zaten arabanın üzerine mayolu manken oturtmalarının sebebi de erkeklerin yüreklerini hoplatmak değil mi? Yoksa neden kadın çıkarsınlar ki arabaya? Üstelik mayo ile. Araba ile ne alakası var mayonun?
    — Anlayamadım, bizim mayo giymemizin sebebi, erkeklere şirin görünmek midir?
    — Aaa! Özlem sen bunu bilmiyor musun?
    — İnan ki ben hiç bu şekilde düşünmemiştim. Doğrusunu istersen ben çok fazla üzüldüm. Boy boy resimlerim çıktı ama ben konuya cinsel yönden hiç bakmadım. Ben ne böyle bir şöhret, ne de böyle bir para isterim. Ben bu işi sanat diye düşünüyordum.
    — Ya da öyle düşündürüldün. Sen değil, feminist mankenlerin bile çoğu erkeklerin arzularına hizmet ettiklerinin farkında değiller…

    :))) İyi okumalar...
  • 167 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı hakkıyla değerlendirme noktasında küçük, benim için büyük bir adım olan bu incelemeyi, nadide incelemesiyle #32644397 beni harekete sevk eden, güzel insan Büş'e ve incelemeyi paylaşıp, okumamı sağlayan, güzel insan https://1000kitap.com/misyonist'ye ithaf ediyorum...

    Adem ile Havva'nın Güncesi... Kitab-ı Mukaddes(Eski Ahit ve Yeni Ahit) ana çerçevesinde gelişen, Twain'in eşsiz anlatımı ile hayal gücünün doruk noktasına ulaşan, tarif edilmesi mümkün olmayan, yoğun ve çarpıcı hisler yaratan bir eser...

    Kitabımız dört ana başlıktan oluşuyor. Bunlar; Adem ile Havva'nın Güncesi, Cennetteki O Gün, Dünyadan Mektuplar, Adem Ailesinin Belgesi. Başlıklar üzerinden incelemeye giriş yapmak istiyorum.

    ADEM İLE HAVVA'NIN GÜNCESİ

    Adem, yanındaki yeni varlığa alışık değil. O, ayakaltında dolanıyor. Yalnız kalmak istiyor, O'nun diğer hayvanların yanına gitmesini istiyor. Adem 'ben' diyor, Havva 'biz.' Havva'nın sorgulaması, gözünün değdiği şeyleri anlamlandırması, açıklaması pek çekilecek gibi değil. Bunların hiçbir değeri, geçerliliği yok. Neyse o, bütün görünenler ve görünmeyenler. Sorgulamak gereksiz, anlamlandırmak saçmalık. O yönetecek, Havva işe yarayacak. Tanıdık geliyor öyle değil mi?

    Havva, İlk Deney olduğunun farkında. Naif, meraklı, sorgulayan, üreten, şefkatli, alçakgönüllü... Öyle ki, Adem'in bilgisizliğini yüzüne vurmamak, onu tanımak, onunla vakit geçirmek için çırpınan bir varlık. İncinmesinden öylesine korkuyor ki, bazı şeyleri ona atfediyor. Kendisi ürettiği halde! Her nefes alıp, verişinde "biz" diyor. O nerede ise, ben de orada olmalıyım, beraber yaşamalıyız, diyor. Adem anlıyor geç olsa da. Haykırıyor Havva'nın mezarı başında. "O her neredeyse, Cennet orasıydı."

    Twain, toplumdaki kadın-erkek rolünü, ta en baştan, Adem ve Havva'ya giderek anlatıyor. Bugünü, ilk 'akıllı' insanlara giderek anlatıyor. Bize de okuyup, hayran olmaktan başka bir çare kalmıyor. O kadar yoğun duygular içerisinde bırakıyor ki anlatılması gerçekten güç. Toplumdaki kadın ve erkek rolünün temelini anlamak istiyorsanız, bu bölümü okumanız yeterli olacaktır. Böylelikle bazı şeyleri daha kolay değerlendirebileceğimizi düşünüyorum.

    CENNETTEKİ O GÜN

    Bu bölümde bütün semavi dinlerde yer alan, Adem ile Havva'nın cennetten kovulma hadisesi işleniyor. Tek bir farkla. Twain usulü! Burada çok ince bir nokta belirliyor, Twain. Şeytan, Havva ile konuşuyor. Neden? Çünkü bilgiye aç olan, anlamlandırmak isteyen Havva. Şeytan, çok güzelsin, diyor. Havva, Adem'de çok güzel deyip, hemen Adem'in kafasına taç örüyor ve öpüyor. 'Kadın nedir?' sorusunun cevabını almışızdır umarım. 'Acı, korku, ölüm, sonsuz, ahlak, doğru, yanlış nedir?' Şeytan'ın sorduğu bu sorular altında ezilmek istemiyordu Havva. Çünkü o 'Gerçek Kadın' profilinin ilk temsilcisiydi, saf bir kadındı. Bilgiye açtı, elmayı yedi. Adem için fark etmezdi, yemek için yedi. Öğrendiler ama bilgi, çoğu zaman pahalıya mal oluyordu. Gocunmayacaklardı. Elma, bilimi temsil ediyordu. Bilimi cennette tatmışlar, dünyada hazmedeceklerdi. Yazgı bu şekildeydi. Şeytan ölüm dünyaya girdi, dedi. Ölüm neydi peki? Cevaplanmayan bir soru. Cevabını bulabilecekler miydi?

    DÜNYADAN MEKTUPLAR

    Bana göre en ağır ve çarpıcı bölüm. Twain, yaklaşık altmış sayfa, Şeytan'ın ağzından Tanrı'ya ağır bir ültimatom yazmış. Bu bölüme hakim olan, Tanrı'nın ve Kitab-ı Mukaddes'in ağır bir şekilde eleştirilip, taşlanmasıdır desem doğru demiş olurum zannımca. Rahatsız edici ve fazlasıyla geriyor. Kitab-ı Mukaddes'te yer alan çoğu hükmün yakasına yapışıp, Tanrı'dan hesap sormak istiyor. Twain, Tanrı'ya, İsa'ya, Nuh'a, Kitab-ı Mukaddes'e, insanlara oldukça sinirli. Bunu her sayfasında hissedebiliyorsunuz. En beğendiğim bölüm olduğunu belirtmek istiyorum.


    ADEM AİLESİNİN BELGELERİ

    Ve kitabımızın son bölümü. Bu bölümde, Kitab-ı Mukaddes'te yer alan Adem'in soyundan gelenlerin mektupları yer almakta. Bu bölümde medeniyet, ülke, vatanseverlik, cumhuriyet, hükümet, siyaset gibi bazı kavramları ele alıp içine yüklenen sığ anlamların eleştirisini yapıyor Twain. Bu kavramların da yakasına yapışıp, bi' güzel benzetmeden de bırakmıyor. :)

    Naçizane incelemem bu şekilde, dilimin döndüğünce. Kitabı şiddetle tavsiye ediyor, herkese keyifli ve yer yer rahatsız edici okumalar diliyorum. :)
  • GÜLleri duymanın matematiği, GÜLleri duyma sanatına inanan-inanmayan herkesin mutlaka gözden geçirmesi gereken bir derstir. Çünkü GÜLleri duymanın matematiği adı altında öğreneceğin formül, sadece GÜLleri duyma konusunda değil, 5 duyuyla cevaplanamayan ve cevap olasılıkları sayısız olan her soru için geçerlidir. Örneğin, “Ölümden sonra ne olur?” gibi bir soru için.

    Bu gibi sorulara bir cevap vermeden önce, mutlaka şu formülü hatırımıza getirmeliyiz. Bir bölü sonsuz (1/∞) … (∞=sonsuz)

    Söylenen şarkı adedi bölü cevap olasılıklarının adedi, bize, tahmin yürüterek söylenen şarkıyı bilebilme ihtimalini verir. GÜLler tarafından söylenen şarkı adedi 1 olsun. Günümüze kadar, dünyanın 4 bir yanında, binlerce yıldır, yüzlerce dilde, milyonlarca sanatçının bestelediği şarkılar düşünülürse, cevap olasılıkları ise trilyonları bulu. Birde onlara, henüz yazılmamış ama GÜLler tarafından bilinen şarkıları eklersek, cevap olasılıkları için sonsuz diyebiliriz, öyle değil mi? O halde, tahmin yürüterek doğru şarkıyı bulma ihtimalimiz: “1/∞”. İşte GÜLleri duymayı öğrenmeden önce bilmemiz gereken formül. Şimdi söyle öyleyse; 1/∞ kaç eder?

    Sıfır(0) eder benim hatırladığım kadarıyla.

    Doğru, ama normal sıfır olsaydı, bu GÜLleri duyma ihtimalimizin hiç olmadığı anlamına gelirdi. 1/sonsuz, “özel bir sıfır eder.”

    “özel bir sıfır.”

    Herhangi bir kesiri ele alalım. 1 bölü herhangi bir sayı… Bir sayısını böldüğümüz rakam büyüdükçe, cevaptaki 1’in önünde yer alan( 0.000…0001 ) 0’ların adedi de artar. Yani eğer 1’i sonsuza bölersek, 1’in önünde sonsuz sayıda sıfır yer alır. Böylece cevap, 0,000… şeklinde sonsuza kadar sürüp gider. Ama biz hiç görmesek dahi, cevabın en sonunda mutlaka bir “1” rakamı vardır. Cevap 0, ama sonsuz(∞) kadar ötede de olsa, “1” ile biten özel bir sıfır.

    İşte bu çok önemli. Çünkü bu cevap, bir yandan bize, tahmin yürüterek GÜLlerin söylediği şarkıyı bilme olasılığımızın sıfır olduğunu söylerken, öbür yandan da, şarkının ismine erişmenin imkânsız olmadığını işaret ediyor.

    Sana GÜLlerin hangi şarkıyı söylediğini sorduğumda, sen en doğrusunu yaparak, bilmediğini söyledin. Neden? Çünkü bilmediğini biliyordun. 5 duyunla yanıtlayamadığın ve sayısız cevap ihtimali olan bir soruyu tahmin yürüterek cevaplamanın anlamsızlığını görüyordun.

    Her insanın kalbi doğuştan bu yetiye sahiptir aslında. Ama kalpler zamanla sağır olur ve GÜLleri duyamaz hale gelir. GÜLlerin şarkı söyleyişlerine “tanık olmak” isteyen bir kimse, önce, büyürken kaybettiği yetiyi geri kazanmalıdır. Bu da ancak, sürekli GÜLlerle ilgilenmek, onları sevmek ve o sevgiyi sürekli artırmakla olur.

    Eğer GÜLleri duyabileceğimize inanırsak, bir gün onları mutlaka duyarız. İhtimal var çünkü, sıfırın sonunda gizlenmiş “1” var! Ve eğer hiçlik yolunu sonsuza dek takip edersek, o “1”e mutlaka ulaşırız.

    “Peki ya GÜLler hiç konuşmuyorsa? Ya hiç şarkı söylemiyorlarsa?” Onun ihtimalini de ben size söyleyeyim. GÜLlerin söylediği şarkı sayısı sıfırsa, formül, sıfıf bölü sonsuz(0/∞) olur. O da sıfır eder. Ve bu kez özel bir sıfır değil, basbayağı düz, koca bir sıfır! Yani şarkı da yok, onları duyma ihtimali de.

    Doğru değil mi? İki yol var. Biri burada başlar ve burada biter. Diğeri ise ancak sonsuzlukta son bulur. GÜLlerin konuştuğuna inanıyor muyum? Sorusuna verdiğiniz cevapla, işte bu iki yolsan birini seçmiş oluruz. Bu sorunun sadece iki cevabı vardır. Ya evet ya da hayır. Bir üçüncü cevap yok. “Evet” diyenler için “özel sıfır”, “Hayır” diyenler içinse “düz sıfır” cevabı geçerlidir. İşte bu yüzden, “Hayır” diyenlerin GÜLleri duymalarına hiç ihtimal yoktur. Zaten öyle bir amaçları da yoktur onların. Kulaklarının algılayabildiği titreşimleri duymak yeter de artar onlar için. Bunun ötesindeki seslere değer vermezler.

    Peki, hangi cevabın doğru olduğuna kim kara veriyor?

    Hangi inancın doğru olduğunun bir önemi yok. Önemli olan, senin neye inandığın. Sor kendine de ki: “Ben hangisine inanıyorum?” işte bu kadar basit. Eğer cevabın, “GÜLlerin konuşamaz” ise, bu da güzel, bunun için seni kimse ayıplamaz. GÜLlerin konuştuğuna inanmayanlar olmalı ki, GÜLlerin konuştuğuna inananlar olabilsin… Gündüz, gece varolduğu için vardır; gece de gündüz var olduğu için. “Gece mi daha güzel, gündüz mü?” diye sormak yerine, sen hangisinde yaşıyorsun kendine bunu sor. “GÜLleri duyabileceğime inanıyor muyum?” diye sor.

    Ama bu soruyu mutlaka sorman lazım. Çünkü cevanının “Hayır” olduğunu bilirsen, bahçede yürümek zorunda kalmazsın; orada yaşayabileceğin zorluklara, hayal kırıklıklarına, Başarsızlıklara katlanmak zorunda kalmazsın. Beni dinlemek sorunda kalmazsın en başta. “Konuşacak da duyacağım,” diye, haftalarca, aylarca, hatta belki de yıllarca bür GÜLün karşısına geçip beklemek zorunda kalmazsın. Her şey çok daha rahat, çok daha kolay olur senin için. Sabahın erken saatinde bahçeye inmek yerine, bütün gün uyuyabilirsin mesela. Nasıl, bu çok daha keyifli olurdu, değil mi? Gerçi bu da, GÜLleri duyabileceğine inanıp inanmamana bağlı. Bir düşün, GÜLlerin şarkı söylediğine inanan biri için hangisi daha keyifli olurdu? Uyumak mı? Yoksa onların şarkı söyleyişlerini duyma ümidiyle uyanmak mı?

    Şimdi söyleyin: “Evet GÜLleri duyabiliriz” diyenlerden misin?

    Biliyorum “Evet” diyorsun. Bu cevabı verdiğin için burada değil misin zaten? Biz duymamız gereken cevabı duyduk. Bazen sessizlik yüzlerce yeminden daha inandırıcı olur.

    Ama GÜLlerin şarkı söylediğine inanman, hangi şarkıyı söylediklerini bilmene yetmiyor tabi ki. Doğru şarkıyı bilmenin sadece iki yolu vardır. Ya onları kendin duyacaksın ya da onları duyan birine inanacaksın. Tabi en güzeli, GÜLleri kendin duyabilmendir. İlahi bir sese sahiptirler. Seni senden alır, uzaklara götürür ve GÜL kokusuyla getirirler geriye. Üstüne GÜLlerden sinmiş bir koku değildir bu. GÜL kokusu artık senin içinden çıkıyordur. GÜLünden sorumlu olmanın ne anlama geldiğini öğrenmişsindir çünkü.
  • Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyor Abdullah yolcu

    Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır diyor ..Abdullah yolcu

    Melekler dünyaya iner sonra Allah’ın yanına çıkar diyor Abdullah yolcu

    Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor ….Abdullah yolcu

    Maturidiler ve Eşariler 4 mezhebe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor… Abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor Abdulah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar uymuyolar diyor ….Abdullah yolcu

    imam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Maturiyi ve Eş’ariyi ehli sünnet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki çok az konuda Ehliı Sunnet görüşü olduğu için çıkaramayız diyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz diyor ….Abdullah yolcu

    Abdullah yolcunun Mezhep imamlarının Resulullaha’ın Sahabe’nin ve Tabiin’in sözlerini nasıl çarpıtıp iftira attığını insanlara yanıltıcı bilgi verdiğini hep birlikte görücez

    Şimdi bu dediklerini ve daha başka sözlerini nerde nasıl demiş ona bakalım. Bakalımki insanlarimiz bu hoca kılıklı insandan ve yönettiği guraba yayın evinin görüşlerini bilip daha dikkatli olsunlar.

    “Allah zatıyla arştadır” sözü için şu videoyu izleyin
    .https://www.youtube.com/watch?v=ZkzLHsdY2N8

    1… videonun 4 dakikalarında Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerinde dir diyor.

    Sonra videonun 14.30 dakikasında Resulullah miraç etti Allahın yanına gitti. Niye gitti Allahın yanına çünkü Allah ordadır. Allahu tealanın yeri zatıyla arşın üzeridir onun yanına gitti Resulullah diyor Abdullah yolcu

    Abdullah yolcu sonra şöyle diyor: Ehli sunnet istivayı ne teşbih ederler ne temsil ederler nede teğtil ederler olduğu gibi kabul ederler diyor. Çünkü kuran da Resulullah da böyle dedi diyor

    Abdullah yolcu Ama kendisi Allah yeri zatıyla semadadır arşın üzerindedir diyerek Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymadığı gibi Mezhep imamlarına, Resulullaha, Sahabeye, Tabiine iftira atarak şöyle diyor.

    Abdullah yolcu demişti : Ehli sunnet alimleri 4 imamın peşinden gittikleri için 4 imamda sahabenin yolundan gittiği için bizde onlar gibi inadıklarımız için onlar nasıl inanmış bizde böyle inanmışız bundan dolayı bizim bir sorunumuz yok diyor Abdullah yolcu.

    Aslında Ne 4 imam ne Kur’an ne Resulullah ne Sahabe nede Tabiin Allah zatıyla arşta dememiştir. Abdullah yolcu yorum yaparak Allah zatıyla semadadır demesiyle Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uymuyor çünkü onlar Allah zatıyla semadadır arştadır dememişler.

    Allah Zatıyla arştadır diyen İbn Teymiyye nin yolundan gidiyor ona uyuyor.

    Abdullah yolcu gerçekten Mezhep imamlarına Resulullaha Sahabeye ve Tabiine uysaydı onlar gibi istivayının nasıllığını hakkında tevil etmez olduğu gibi kabul eder zatıyla demezdi

    (Allah’a nisbet edilen) ‘İnmek,’ ‘gelmek, ‘İstivâ,’ ‘yed’/‘el’, ‘vech’ /‘yüz’, ’yemîn’/’sağ el’ ve başkaları hakkında Selef’in çoğundan ve dört imâmdan nakledilen, bunlara, Allah Teâlâ’yı (yarattıklarına) benzetmekten tenzîh ederek/pâk tutarak, (Mevlâya nisbet edilen şu işlerin ve isimlerin) nasıl olduğunu düşünmeden ve söylemeden, (bunları) inkâr ve te’vîl etmeden nasıl geldilerse, icmâl yolu üzere îmân etmektir

    İmam Malik’e bir adam “Allâh, Arş’a nasıl istiva etmiştir?” diye sormuştur. İmam Malik de adama “Allâh’ın istivası malumdur, yani sabittir (Kur’an’da geçtiği ve bir benzetme içermediği malumdur). Keyfiyet ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında “Nasıl” diye soru sormak bid’at’tır” diye cevap vermiştir..

    Abdullah yolcu “Arş’ı istiva, keyfiyetsiz bir şekilde Allahü teâlânın bir sıfatıdır. Kişinin, buna iman etmesi ve bunun (nasıl olduğunun) bilgisini Allah’a havale etmesi gerekir.” dedikten sonra sözü bu noktada bırakmış ve zatıyla diyerek tevile sapmamış olsaydı, hem kendileriyle çelişmemiş hemde itiraza muhatap olmaktan kurtulurdu.

    Önce sıfatlar konusundaki nassları, zahir ifadelerini esas alarak anlamak ve tevile sapmamak gerektiğini söylemekte, ancak daha sonra yine bizzat kendileri, “istiva” kelimesinin ” nasıllığı hususunda zatıyla diyerek daha önce de gördüğümüz gibi fiilen tevil yapmış olmaktadırlar.

    Açıktır ki, Selef ve mezhebi ile kendilerine “Selefiyye” ismini veren şüphecilerin mezhebleri ayrı ayrı şeylerdir
    2… videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    …..İmam Eş’ari Allah cc zatiyla Allahın üzerindedir diyor diyen Abdullah yolcu İmam Eş’ariye iftira atiyor.

    ………..Sonra İmam Eşarinin sözünü kitaptan okuyor

    Abdullah yolcu İmam Eş’ari şöyle diyor: Allah cc arşına kendisine layık şekilde olan şekilde istiva etmiştir. Abdullah yolcu kendi kendini yalancı çıkarıp iftira attığını kendi sözleriyle ortaya çıkarmıştır.

    İmam Eş’ari’nin Kendisine laik şekilindeki sözü Abdullah yolcu zatıyla diyerek çevirmiştir. Bu sözün maksadı Allah teala’nın celal ve azametine layık manası vardır. Allah teala’nın benzeri hiç bir şey yoktur. O tecessüm (cisim özellikleri taşımaktan), (bir mekandan diğerine) intikalden, bir yönde bulunmaktan, mekan işgal etmekten ve mahlukatın diğer sıfatlarından münezzehtir.

    Allah’ı, O’nu, yaratılmışların sıfatlarından kendine yakışmayacak sıfatlardan uzak tuttuklarını anlatıyor. Layık derken İmam’ı Eş’arî bunu kasd ediyor. Abdullah yolcu ne yapıyor bu sözü zatıyla arşın üstündedir diyerek insanlara yalan bilgi ve İmam’ı Eş’arîye iftira atıyor.

    İmam’ı Eş’arî nin asıl görüşü şudur; İmam’ı Eş’arî bu mevzuda şöyle diyor:«Allah, Ezelde vardı. Fakat onun asla mekânı yoktu. Arş’ı ve Kürsü’yü yarattı, bir mekâna muhtaç olmadı. O, yani Allah, mekânı yarattıkdan sonra, mekânı yaratmazdan önceki hali gibi idi. ». ”
    İbni Asakir: Teybin-u Kizbil-Mufteri s. 150 ve yine bak: El-Eş’arî: Mekalât’ül-İsla-miyyin s. 320

    Bir mekana muhtaç olmadı mekanı yok derken Abdullah yolcu İmam’ı Eş’arî zatıyla arştadır dedi diyerek ona iftira attı.

    Abdullah yolcu sohbetinde bakın Maturidilik ve Eşarilik hakkında ne demişti :

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 mezhepe imamın yolundamıdır hayır deyildirler diyor abdullah yolcu

    Abdullah yolcu şöyle diyor: Maturidiler ve Eşariler 4 imamdan çok az meselede ittıfak ediyorlar. Maturudiler ve Eş’ari ler 4 mezhepe % 80 ihtilaf ediyorlar muhalefet edirorlar uymuyorlar diyor .Abdullah yolcu

    Maturı ve Eşariyi ehlı sunet semsiyyesinden çıkaramayız ( yanı diyorki cok az konuda ehlı sunnet gorusu oldugu için cıkaramayız dıyor ) Ama Maturıdı ve Eşari için ehli sunnet vel cemaat dıyemeyızzz dıyor abdullah yolcu

    Maturudiler ve Eş’ari ler biz ehli sunnetiz diyorlar yalan diyorlar dıyor abdulah yolcu

    İmam Maturudi isim ve sıfattaki içtihadıyla dolaylı yoldan şeytana uymuştur ve Ehli Sunneten çıkmıştır.. ister bilerek ister bilmeden olsun aynı kapıya çıkıp 72 fırkaya girmiştir diyorrr Abdullah Yolcuuu

    Abdullah yolcunun bu sözleri söylediği video adresi :https://www.youtube.com/watch?v=Pcubk38hlzg

    Abdullah yolcu videonun başından sonlarına kadar alimlerin sözlerini hadisleri eksik yanlış ve kafasına göre yorumlama hatası iftirası yapıyor Abdullah yolcu

    3… İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullahın sözünü çarpıtması:
    İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle di¬yor: “Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, “Allahü teâlâ Arş’ın üzerindedir, Arş’ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum” diyenin durumu da böyledir.”

    İmam-ı Azamın 5 eseri Şamil yayınları sh.94

    Bazı Şüphecilerin İmam Ebû Hanîfe’nin, bu (üçüncü) sözüne sarılarak Allah Teala’nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürüyor Abdullah yolcu halbuki bakın imam azam ne diyor aslında

    1-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el-Fıkhu’l Ebsat’ta Allah-u Teala nerededir? sorusuna ”Yaratılmadan önce mekan yoktu,halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiçbiri yokken, ”nerede” mefhumu mevcut değilken Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır ” cevabının verilmesini ister.

    İmam-ı Azamın 5 eseri,Fıkhu’l Ebsat terc.Mustafa Öz Marmara Üniversitesi İlahiyyat Fakültesi Vakfı yayınları-İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri Fıkh-ı Ebsat sh.102 ,ter.şerh Doç.Dr.Abdülvehap Öztürk-Şamil yay.

    2-İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehullah el -Vasiyye’de şöyle demiştir:”Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş’a istiva etmiştir. O, Arş’ı da diğer mahlukatı da korumaktadır.

    Eğer (Arş’a ve bir yerde yerleşip mekân tut¬maya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir.”

    İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye 73.Abdulgani el-Meydani Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, 74.el-Beyadi,el-Usülü’l Münife,52

    4….. Dua anında ellerin yukarıya doğru kaldırılmasını Allah’u Teala’nın yük¬sekte, yukarı cihette olmasına delil gösterdi Abdullah yolcu bide bir alim buna cevabını bılmiyomuş onu delil gösterdi bakalım öylemi şimdi…

    …..CEVAP

    Molla Aliyyu’Kari Fıkhul Ekber şerhinde derki; -”Bu düşünce ise redde¬dilmiştir. Çünkü gökyüzü duanın kıblesidir. Elleri göğe doğru kaldırmanın manası çeşitli nimetlere sebep olan rahmetin inme yeri olmasına binaendir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, duada yüzümüzü gö¬ğe doğru yöneltmek gerekecekti…..

    Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli de buna işaret etmek-tedir:“Kulum benden sana sorduğu zaman (de ki), ben ona yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim. ” (2/186. )“Ne tarafa yöne¬lirseniz Allah’ın vechi o taraftadır. ” (2/115) Şeyh Ebû Main en-Nesefî, bu konuda diyor ki; araştırıcı âlim¬ler; dua halinde elleri göğe doğru kaldırma¬nın halis bir kulluk oldu¬ğunu kararlaştırmışlardır.

    Şârih Allâme Sığnakî demiştir ki; bu söz rafızî, Yahudi, Kerrâmiye ve bütün Mücessime taifesinin Allah Te¬âlâ’nın Arş üzerinde bulunduğu noktasında dayandığı ve yapıştığı düşünceye cevaptır. Bir kavle göre namaz kılarken Kabe bedenlerin kıblesi olduğu gibi dua anında Arş da kalblerin kıblesi olmuştur. Daha önce de geçtiği üzere bu düşüncenin kabul edilmesine imkan yoktur.

    Zira kul dua anında da kıbleye yönelmek, elleri göğe doğru kaldırmak ve yüzünü göğe doğru kaldırmamakla emredilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi gerçekten yöneliş ancak kalbten göklerin yaratıcısına karşı olur. Evet, duada ellerin göğe doğru kaldırılmasının sebebi gökler, rızık deposu olduğu içindir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda söyle buyuruyor:

    “Sizin rızkınız göklerdedir. ”(51/22. )Bununla beraber insan, maksadının hâsıl olacağı yöne yönelmeğe meyletme alışkanlığına sahiptir. Meselâ; devlet başkanı gibi. Ordusuna ve halkına rızık vaad ettiği zaman, devlet başkanının orada olmadığını kesinlikle bilmemelerine rağmen bütün insanlar onun hazinesine doğru yönelirler. ”-(Fkhu’l Ekber Şerhi)

    Yukarıda İmam Nevevi’den naklettiklerimizi hatırlayın! -”Ve Allâh-u Te’âlâ’ya dua etmek isteyen kişi göğe yönelir, tıpkı namaz kılacak olan kişinin Kâbe’ye yöneldiği gibi. Bu, Allâh-u Te’âlâ’nın gökle sınırlı olduğu manasına gelmez Kâbe cihetinin O’nu sınırlamadığı gibi. Fakat gök dua edenlerin kıblesi olduğundandır”-. (Müslim şerhinde)

    Bu videoda daha birçok yalan iftira ve insanlara eksik bilgiler var. İlminiz yoksa karşılaştırma yapamıyosanız ona inanabilir bir insan. Ama bu yalanlarını gördükten sonra Abdullah yolcunun ne olduğunu anlıyana anlamak isteyen bir insana bu kadar yeter

    Başka bir sohbetinde de Videonun 4.17 dakikasındahttps://www.youtube.com/watch?v=XvBi5peOpIc

    Abdullah yolcu Allah görür işitir Allahın görme işitme organı var ama biz nasıldır bilmeyiz diyor Abdullah yolcu

    bu konular hakkında geniş malumat için “Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Ehli Sunnetin Cevaplar” adlı kitaptaki istiva konusuna bakabilirsiniz.

    kardeşlerim tekfirciler selefiler çok gayretli malisef bizimkiler onlar kadar dertli gayretli deyil. haa dertleniyor ne zaman damadı selefi olup kızına sen müşriksin dediğinde oglu babaya sen müşriksin dediğinde o zaman yana yana hoca arıyor böyle yazıları okuyor paylaşıyor