• Bir çocuk olmak yetişkinlerin dünyasında...
    Sokaklarda cirit atmak bakışlarıyla insanlara. Dindar bir çocuk ama... Sadece insanlara değil kendine de dindar olan, dini daraltan da değil her ne kadar gönlü dar olsa da.. Gönlü dar olmak! Bu vecize nerden gelebilirdi ki bir çocuğun hayatına? Uzaklara giderken yanına azık olarak kattıysa demek ki bir büyüğü. O da açmış davet ediyor insanları bir seyyar satıcı gibi. Hemde ücret talep etmeden. Bu kadar da cömert...
    Yetişkinler arasında bir çocuk olmak diyordum. Peki yetişkin neye göre yetişmiş bu terim; hayatımızda dilimizde. Bu terim yetiden gelir. Yeti ise beceridir. Ayakta durabilme becerisi çocukların karşısında... Hiç denedin mi sen bunu, yani çocukların karşısında yetenekli becerikli olmayı? Zor olduğunu ben de biliyorum katılıyorum sana. Hangimiz bir çocukla çocuk olmadık ki?
    Konumuza geri dönecek olursak çocuk diyorum. Yetisi olanların arasında bir çocuk... Belki yok bir becerisi ama o yetişkinlerin arasında. Nasıl girmiş bu kuyuya niye girmiş acaba? Belki bir büyüğü atmış onu ya da kandırılmış her neyse... Belki de bomba, silah, savaş seslerinden kaçıyorken saklanmış körpe bir deliğe. Karanlıkta kimse bulamaz sanmış onu. Lakin karanlıkta tek görünmeyen göremediği şey kendisiymiş. Sesleri gelirken yukarıdaki sebeplerin; o sorgulamış durmuş kuyunun derinliğini. Taşları sayarken uyanmış deprem yığınında. Etrafı yıkık dökük harabe... Niye yapmışlar ki bu kadar bina her yere? Hem bu kadar yapı olmasa yıkamaz ki bombalar hiçbirini. Şimdi sorun nerede? Bombaları atanda mı, bina yapanda mı, yığında o çocuğu yalnız bırakanda mı, o yalnız çocuğun elinden tutmayanda mı veya bunlara izin verende mi izleyende mi yahut?
    Peki nerede ailesi, arkadaşları, sevdikleri, o biricik oyuncağı? Bu kadar soru bir çocuğa fazla değil mi sence? Sen de olsan o yığında sen de koyarsan o çocuğun yerine kendini belki sen de anlarsın seslerin yoğunluğunu, kestirebilirsin nerede olduğunu...
    O çocuk sensin Ey Yetişkin! Etrafında hep üzerine saldıran birçok unsur var yıkık, virane dünyada. Yıkık diyorum... Sen dikebilir misin bu binayı tekrardan gökyüzünün en yükseğine? Sana diyorum Çocuk! Sorgular mısın etrafını biraz, bakar mısın diğer yıkık başında bekleşenlere? O yıkık senin hayatın işte! Bulamadın değil mi sorgulama duyunu, hissini, organını her neyse onun adı senin literatüründe? Onu aldılar zaten senden. Hiç boşuna arayıp kendini yorma. Bakma bana öyle ben almadım senin oyuncağını. Üzülme. Hem neden üzülüyorsun ki yerini tutmasa da alırız bir tane daha. Hem oyuncaktan bol ne var etrafta bina yığınlarından başka?

    Yalnız insanların dünyasında çocuk ruhlulara itafen....
    Mustafa SÖNER ( Soner YETİŞ)
  • “Doğru nedir Mery?”
    Kır kahvesinde oturmaktaydılar. Wint sıcak çikolata, Meryem ise çay içmekteydi. Meryem okuduğu kitabın arasına parmağını kıstırarak başını kal­dırdı. Wint ise, sırtı pencereye dönük oturmaktaydı.
    “Aaa! Bak kar serpiştirmeye başlamış.”
    “İyi de Mery bu bir cevap değil ki.”
    Meryem’in yüzü birden ciddileşti. Eğer Wint kar yağmasına rağmen her şeyi bırakarak dışarıya çıkmamışsa çok önemli bir gelişmeye tanık olmak üze­reydi.
    “Ne okumaktasın Wint?”
    “Öff Mery… Eskiden olsa hemen açıklamaya girişirdin. Şimdi ise…” Kıvır­maktasın diyecekti ama caydı.
    “Sende eskiden gece yarısı olsa bile karlarla boğuşmak için yataktan çıkar­dın ama.”
    “Off Mery o çok eskidendi. Hele iyice bir yağsın o zaman oynarız. Şimdi söyle. Sence doğru nedir?”
    Oysa çok eskidendi dediği on beş gün öncesiydi. Ama okumaya ve soru­ya ilgi duyması sevindirici bir gelişmeydi. Okuduğu kitaba göz ucuyla baktı. Ecinniler. Dostoyevski.
    “Hımm” dedi. “Kısa yoldan söylememi ister misin? Yoksa tartışarak mı bu­lalım Wint.”
    “Eeee! Hemen söylesen iyi olur Mery.”
    “Tamam ufaklık. Doğru Doğadır. Anlaştık mı?” ona bakmaksızın yeniden kitabı araladı.
    Wint yüzünü buruşturdu.
    “Eeee. Şimdi doğruyu bulmuş mu olduk Mery?”
    Meryem kitabın sayfasına bakarak kapadı.
    “Ne bulmayı umuyorsun Wint? Sence doğru bulunacak bir şey mi?”
    “Elbette Mery. Doğru diye bir şey varsa herhalde bulunacak bir yerdedir.”
    “Peki, bulacağımız şeyi nerede arayacağız Wint.”
    “Sanırım çevremizde Mery.”
    “Wint örneklerini somutlaştırarak söylersen daha iyi anlaşırız. Şimdi çevre­miz derken ben karşıdaki çöp tenekesini gösterir ve doğruyu onun içinde mi arayacağız desem ne yanıt verirdin.”
    “Hımm anladım. Çevremiz sözü yanlış oldu. Peki doğru! Bence iyilik yap­mak doğruluktur Mery.”
    “Wint yine anlam dışına taşmaktasın. Şimdi de iyilik nedir onu mu çözme­ye çalışacağız. Eğer iyilik yapacak gücün yoksa doğru, bu gücün kuvvet dengesine göre mi şekil almalıdır?”“İyide Mery. Doğanın içinden doğru olanı nasıl bulacağız peki!”
    “Alışkınlıklarından vazgeçmeyi bir türlü kabullenmek istemiyorsun Wint. Neden sürekli doğruyu bulmak gibi bir uğraşın içindesin ki? Eğer doğru bu­lunacak bir şey ise, bu kez de nerede bulunacağı gibi bir açmaza girmez misin? Doğru, doğanın kendisi olmak durumundadır. Aranması, bulunma­sı gereken bir şey değil. Kimine göre ahlaklı, kimine göre iyiliksever, kimine göre inançlı olmak doğru gibi gözükebilir. Ama doğruyu, kimilerin kimi anla­yışına göre formüle edemeyiz.”
    “Şimdi şu soruyu yanıtla… Sence bir tilkiye göre doğru ne olmalıdır?”
    “İyi de Mery o bir hayvan. Doğrunun ne olduğunu nereden bilecek ki?”
    “Yani doğru tanımı, yalnızca insanın bakış açısıyla bulunur öyle mi? Peki, bir insan olarak düşünürsek, tilkinin doğrusu ne olmalıdır?”
    “Bu ne biçim soru böyle Mery?”
    “Bu örneği şunun için verdim. Burada karar mekanizması mutlaka insan mı olmalıdır Wint? Şimdi anlamasan da sözümü kesme. Çünkü vereceğim örnek anlamanla ilgili değil. Ama dikkatli dinle yeter. Şimdi doğruyu bulmak için başka bir pencere açalım. Şöyle ki, soluduğun hava, su, biyolojik canlılar, bit­kiler, taş, gaz ya da okuduğun kitabın sayfaları, oturduğun sandalye aklına ne gelirse her şey atomdan meydana gelir. Atomu ise ancak elektron mikroskobu ile görebilmekteyiz. Atom ise, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yö­rüngelerde dolaşan elektronlardan oluşmuştur. Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron denilen başka parçacıklar vardır. Çekirdek atomun tam merkezinde bulunur. Çekirdeğin yarıçap uzunluğu atom yarıçapının on binde biri kadar­dır. Yani masa üzerine bir nokta koyar ve bunu çekirdek varsayarsak atomun çevresi on kez plaza otele gidip gelmek kadar uzak düşer bize.”
    “Vay canına” dedi Wint. Ancak Meryem’in bakışı üzerine devam etmedi.
    “Uzaklığın yanı sıra bir de çokluk hesabı vardır Wint.”
    Tabağın kenarına bulaşmış bir şeker taneciğini avucunun içine alarak Wint’e gösterdi.
    “Bu toz şeker tanesindeki atomları saymaya kakıştığımızda karşımıza şöyle bir güçlük çıkar. Eğer bir saniyede bir milyar atom saydığımızı varsaysak bile, şeker taneciğindeki atom sayısını tam tespit edebilmemiz için beş yüz sene daha saymaya devam etmemiz gerekir.”
    Wint sahi mi dercesine bakındı ama sabredemedi. “Ciddi misin Mery?”
    “Elbette Wint. Ama sözümü kesme, bitirmek üzereyim. Atomdaki bu elekt­ronlar çekirdek çevresindeki yörünge üzerinde dolanırlar. Elektronlar ile çe­kirdek arasındaki çekim kuvveti, elektronların kendi aralarındaki itme kuv­vetine üstün geldiğinden elektronlar atoma bağlı kalırlar. Elektron elektrik­sel olarak eksi yüklü bir parçacıktır. Yeniden konumuza dönersek. Bana göre elektronun en dışta dönmesi yanlıştır deme şansım var mı Wint? Ya da. Ben­ce elektron eksi yük taşımamalı diyebilir miyim? Öyle ise doğruyu kime göre değerlendireceğiz? Çekirdek ile elektronlar arasındaki uzaklığı bence yakınlaştırmalıyız gibi bir düşünce doğru olabilir mi? Sözünü etmek istediğim şey şu Wint, doğanın kendi yasası, kendi içinde doğruluk taşır. Ve doğa yasa­sı iyilik, ahlak ve inanç kavramıyla bağdaşmaz. Bu nedenle doğruya insan en­deksli bakmamız, yanlışın ortasında kalmamıza neden olur.”
    Meryem parmağını çay karıştırır gibi kaldırarak garsona işaret yaptı. Wint, sözümü kesme uyarısından bu yana kendisini frenlemeyi becermişti.
    “Çok ilginç” dedi heyecanlandım birden. “Bununla ilgili bir kitap alırız de­ğil mi Mery? Ama ben hâlâ sorumun cevabını alamadım.”
    “Nasıl bir cevapmış bu!”
    “Peki, bir insan, doğru iş yaptığını nasıl anlar Mery.”
    “Bak doğru bir soru sordun şimdi. Eğer doğru bir iş yapmak istiyorsak, yine referans alacağımız yer, doğanın kendisi olmak durumundadır Wint. Örne­ğin evlenmek doğal mıdır, dersek, evliliğin doğayla örtüşen bir yanı olup ol­madığını görmemiz gerekir. Başka türlü sorayım istersen. Evlilik olmasa do­ğanın dengesi bozulur mu? Hayır. Ama ahlaksal ya da inançsal açıdan değerlendirirsek değerlendirme yanılgısına düşeriz. Eğer yaptığımız işin doğrulu­ğunu tartacak isek, bir kefemizde mutlaka doğanın yasaları olmalıdır. Anla­dın mı şimdi?”
    “Ama senin de inançların var Mery.”
    “Elbette Wint. Ama doğadışı varsayımlar ve fzikötesi kurgular değil. Benim inancım devinen doğanın, öncesiz ve sonrasız olduğunun tanımıdır yalnızca. Bu benim görüşümden dolayı değil, doğanın duruşundan dolayı ben öyle dü­şünmekteyim. Bu yüzden doğada fesat ve kin güderlik yoktur Wint. Okudu­ğun kitaptaki gibi kibir ve entrika yoktur.”
    “Şimdi daha iyi anladım Mery.”
    “Peki, o zaman sen bir örnek ver bakalım.”
    “Eeee. Tamam buldum. Bu kitap benim demek doğru değildir. Çünkü doğa yasasında benim diyebileceğimiz bir durum da yoktur.”
    “Mükemmelsin Wint. Noktayı koymak buna denir…”
  • 274 syf.
    ·67 günde·Beğendi·10/10
    Sadece sahip olarak mutlu olamayız. Sadece tüketerek mutluluğu yakalayamayız. Gerçekten mutlu olmanın yolu olmaktan geçiyor. Olmak denince akla sevmek, paylaşmak ve çoğalmak geliyor. İnsan ne kadar çok severse ve sevgisini paylaşırsa, hayatında sevginin yeri daha çok büyür. Tüm evren hayatını sevgi ile doldurur. Böylece mutluluk oranı yükselir. İnsan sevginin aslında özgürlüğün çocuğu olduğunu anladığı zaman sahiplik, birine ve ya bir şeye sahip olmak duygusundan uzaklaşıp, onu ve kendisini özgür bıraktıkça daha çok mutlu ve huzurlu olur. Bununla ilgili kitapta şöyle bir kısım var: "Buddhizm'e göre, her türlü ihtirastan arınmak gerekmektedir. Hatta insan, kendi benliğine sahip olmayı bile düşünmemelidir. Geçici olan hiçbir şeye, dahası mükemmelliğe ulaşmaya bile bir tutku olarak istek duymak, oraya ulaşmayı engeller."
    Son olarak, insan ne kadar çok bencillikten ve sahiplikten uzak olup, paylaşmaya meyl ederse, o kadar çok büyür, çoğalır, gerçek tatmini yakalar ve artık doyumluluk duygusu ile gerçekten tanışır.

    İnsan denen varlık aslında her şey ve hiç bir şey olduğunun farkına varınca bir çok şey değişecektir. Goethe'nin de kitapta belirtilen şiirinde söylediği gibi:

    “Mülkiyet:
    Biliyorum ki ben,
    Ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler dışında
    Hiçbir şeye sahip değilim.
    Biliyorum ki ben,
    Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında,
    Hiçbir şeye sahip değilim.”

    Bizler ne kadar çok tüketirsek, o kadar çok mutlu ve o kadar çok "BEN" oluruz zann ederiz. O kadar çok hazz alırız sanarız. Halbuki olaylar hiç öyle gelişmez. Ve zamanla tatminden uzak ve kendini sahip oldukları ile eşdeğer sayan biri olmak yolunda ilerleriz. Peki bunun nesi kötü?

    Mesele de şu. Ya sahip olduklarımızı bir gün yitirirsek? Hani kendimizi sahip olduklarımızla tanımlarız ya, bir gün onlar elimizden uçup giderse ne olacak? Sahip olduklarımız şeyler dışında bir hiçmiyiz biz? Soru bu... Kitap da bunu anlatmaya çalışıyor.

    Sahip olduğumuz şeyler bizi tanımlamaz, sürekli tüketmek ise bizi nirvanayı bırak, tatmin etmez bile. Hep eksik bırakır ve hep o hazzı ala bilmek için dahasına sürükler ve böylece dipsiz bir uçuruma sürüklenir gibi yaşarız ya da aslında yaşamıyoruzdur, bilemiyorum....

    Hayatımın bu döneminde karşıma çıkman tesadüf değil, biliyorum. Ben mesajı aldım. Teşekkür ederim, Erich Fromm!

    Sonluğu kitaptan bir hisse ile tamamlamak istiyorum:
    "Eckhart'ın düşüncesini en iyi açıklayan sözü: "İnsanlar ne yaptıklarını değil, daha çok ne olduklarını düşünmelidirler" deyişidir. Yaşamın ağırlığı, "iyi olmak" üzerinde toplanmalıdır, ne yapıldığı ya da ne kadar çok yapıldığı üzerinde değil. Yapmak hangi temeller üzerine oturtulmuşsa, onun izlerini taşır. Bizi harekete geçiren ruh ve davranışlarımızı yönlendiren karakter, 'olmak'ı belirleyen gerçek öğelerdir. Dinamik özümüzden kopmuş olan davranış ve inanışlar ise bu açıdan bakınca, gerçek değillerdir."
  • 160 syf.
    ·1/10
    Amak-ı Hayal Okuması
    Mustafa Uysal
    Amak-ı Hayal'i severek okumuşsanız ya anlamamışsınızdır yahut vahiyden uzaksınızdır.
    Tasavvuf diye felsefe karışımı ile ortaya konulmuş bu eser bir asır boyunca övgü almış. Okuyanların yorumlarından ve yazılarından bunlar anlaşıyor.
    Milliyetçisi okumuş ve sevmiş, tarikatçisi okumuş ve sevmiş, solcusu okumuş ve sevmiş, seküleri okumuş ve sevmiş, dincisi okumuş ve sevmiş, Hristiyan’ı okumuş ve sevmiş, Müslüman’ı okumuş ve sevmiş...
    Bütün felsefi akımlardan bir tutam, Hint’ten ve Çin'den bit tutam, Binbir Gece Masallarından ödünç (!) alınmış hikayeler ve size muhteşem bir eser (!).
    Başta söylediğini biraz sonra tekzip eden sonra tekrar savunan ama aslında vahdet-i vücudu dolaylı ve çaktırmadan anlatacağım diye olmadık saçma gazete tefrikasını şaşaalı bir roman diye okumuş olmak tuhaf bir duygu.

    Kur'an'ı bilen bir insanın, bu kitabı ve içindeki düşünceleri nasıl sevebildiğinin izahı yok. (Elbette anlaşılmamış sadece masal olarak okunmuş olma ihtimali hariç.)
    Arusi tarikatinin tuhaf bağlantıları ve geçmişi ise ayrı bir soru olarak kenarda duruyor.
    Vahiy ile ters düşmeyen bir kaç nadir paragraf da olmasa sanırım tamamen bir bunalım dönemi Avrupa felsefesi örneği diye sunulabilir.
    Aynalı Baba kendine rucü eden (aslına dönen) kişinin kahvesine ne koyuyor acaba?
    Yazar burada bizimle kafa bulmadıysa apaçık İslam'ın ilkelerine tamamıyla zıt şeyler söylüyor kitap boyunca. Üstelik kitap diyorum düşünün. Bunu hak etmiyor aslında. Neyi, neden, nasıl, niçin hangi sebeple anlattığını yazarın kendisi de epey karıştırmış ama ana temaya uygun olsun için giriş bölümleri aynı tutulmuş. "Bir gün yine Aynalı ile içiyoruz..."
    Bu, Mevlana'da da bulunan ve bir şey sanılan hiçlik mevzuu kadar bir sapkınlık daha görmedim. Biz Müslümanlar bu nihilist felsefeyi Bulgaryalı birinin Osmanî sıfat tamlamalarında görünce hemen kabulleniveriyoruz. Yazık. Bir de, yazarın İttihat ve Terakki karşıtı olması puan için yetiyor galiba.
    Hele bu kitabın bir de tasavvufun seyr-ü suluk safhalarını anlattığı sanrısı... Tasavvufun geldiği noktada zaten, Allah'tan aldığı bilme, görme, duyma sıfatlarını birilerine yamamış olması ayrı bir dertken şimdi de Batınilerin, aklı, vahyi, hikmeti temelli aşağılayan görüşlerini de kitaba serpiştirince çok daha hoşunuza gitmiş olmalı. Öyle ama değil mi, aklı yerden yere vurup aşk, nefs-i emmare falan diyor ya, nasıl da mutlu oldunuz. Oysa Allah son kitabında neler söylüyor akla, vahye, hikmete dair? Peygamberlerine vahyi ve hikmeti verdiğini söylüyor ama yazar hikmeti zelil, bunak bir ihtiyara benzetiyor siz, yine de aşk tarafına geçiyorsunuz. Zerdüşt’ün iyilik ve kötülük tanrısı algısından hareketle hayır ve şer algınızla oynandığı halde siz bunu Holywood tarzı bir orta dünya filmi gibi alık alık izliyorsunuz, öyle mi?
    Her şey şüpheli kitaba göre ve Raci, zor bir durumda. Sanki Kafka okumadık! Neyse, peki bu Raci'nin bütün bu şüpheleri gördüğü abuk subuk şeylerle silindi mi? Ruha dair bilgisi yerine oturdu mu? Yaz siz ruhu bildiniz mi? (Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.) Raci'nin kafasındaki sorular nasıl cevap buldu? Siz ne anladınız örneğin? Sizin kafanızda bu sorular zaten yoktu, niye yazar bu soruları kafanıza soktu dersiniz? Üstelik size cevap diye bir yığın felsefeden aptalca alıntılar ve doğu masalı yedirdi.
    Mevlana'dan ikbitas ettiğine dair dipnotunu gördünüz mü kitapta? Yok. Önsöz, roman demiş, iyi bir iltifat tabi mazhar olabilmiş mi bilmiyoruz.
    Bazıları iyi bir materyalizm eleştirisi olduğunu da iddia etmiş. Sanırım Aynalı'nın kahvesinden yudumlamışlar.
    Avrupa felsefesinin şaşkına çevirdiği, inançlarını sarstığı, manevi yanı eksik eğitim kurbanı imiş Raci... Bu kurgu tamam, ya gerisi? Raci, sizce bütün bu kopuk, alakasız ve hakikatsiz serüvenler boyunca sorularına cevap mı buldu? Hayır. Yeni bir dinsizliğin içine atıldı ama farkında değil. (Okurları kastediyorum, siz de bir Raci olabilirsiniz, demişler ya.)
    Hele şu saadetle ilgili yığınla kaynaksız, kayıtsız bir sürü ıvır zıvır söz sıraladığı bölüm... Hiçbirinin kaynağı yok. Kitabın sonundaki hikayede ise mutluluk, aile saadetini bulmuş basit marangoza indirgenmiştir. İyi de kitap boyunca bütün alayişe, nümayişe, saçmalığa neden gerek duydu yazar o zaman? Sırf vahdet-i vücut anlatayım ama kendim bile nasıl yapacağımı bilemeyeyim, diye bu kadar emek vermek hayrete değer.
    İkinci günde örneğin İzd'in herkesi minik minik tanrılar olmak için yarattığı söylenir. Okuyucu olarak bizler gayet müthiş bir ders alırız. Şaka şaka, ne olduğunu anlamadan geçeriz zira savaşa odaklanmışızdır o ara.
    Nefs-i emmare falan vardır bir de savaşçılar arasında. Kaynağını vahiyden aldığı düşünülür ama alakasız bir tasavvufi yorumla ancak Kur'an'a dahil edilebilir bir uzun hikayedir. Allah yoktur örneğin kitapta. Neden olsun ki, yazarın ne varsa hep tanrı zaten demeye getirdiğini anlamadınız mı? Herkes aşka secde eder aşk gider İzd'e secde eder. Neresinden tutsan cahiliye dökülen, şirk dökülen bu tuhaf kitap tasavvuf erbabı veya bildiğin safi Müslümanlar arasında nasıl böyle sevilmiş merak ediyorum.
    (Dağınık yazdığımın farkındayım, kitap gibi yazayım ki, bunu da sevesiniz. İtiraf: Bunu yazmaya bile üşendim, ancak yine de yazmadan geçemedim.)
    Kur’an, peygambere bile sen mezardakilere (ölülere, vahiyden uzak olanlara) duyuramazsın der, ancak bizim mutasavvıf ve felsefe takımı ölülerle konuşmayı pek sever. Onlar hakkında gıybet etmekten çekinmez. Hallerini anlatmaktan uzak durmaz, sanki kendilerine perde (bu da tasavvuf terimidir) açılmış gibi. Gaybdan haber veren bu adamlar hep Allah’la inatlaşırlar. Allah, gaybı bilemeyeceğimizi söyler hatta peygamberine de aynısını söyler ama bizimkiler illa Allah’ın onlara bildirirse bileceklerini söylerler ve bilirler de güya. Yine aynı Kur’an “Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin!” der, kitaba delil sormuyorum, çelinmiş aklınıza hitap ediyorum.
    Haydi, Batınilerin görüşlerinin kitapta olmasını anlıyorum ama bir adam nasıl olur da aynı anda hem Batıni hem Lafizi olur?
    Kitapta hiç mi güzel şey yok? Elbette var ancak soru yanlış. Kapanda hiç mi peynir yok, diye sorsanız daha makul olurdu.
    Güzel bir soru sormuş kitap: "Şimdiye kadar, kim bilir, kaç hayvan yükü kitap okudun? Ne anladın? Hiç değil mi? İnsanların bilgisi nedir?" İnsanoğluna asla vahyi okuyup okumadığını sormuyor yahut vahyi de bir yığın kitabın içine dahil ediyordur kim bilir.
    Allah bu hayatı bir oyun ve eğlence olarak yaratmadığını söylerken kitap, hiçlik konusunu derinden işliyor ve yokluğun ve bir kaza ve tesadüften ibaret bu hayatı biraz deliler için eğlenceli sayıyor. Allah ise bu sahici ve geçici hayatın gerçekten çok sahici ve dehşetli bir hesabının olacağını söylüyor. Hangisini tercih edelim? Hele tesadüf lafını yazara yakıştıramayıp tekrar, kitabın ilgili bölümünü aramanız yok mu?
    Size nihilizmi övsem, göklere çıkarsam kafir ilan edilirim ancak bunu Mevlana veya Bulgaryalı Ahmet Hilmi yaparsa laf yok, öyle mi?
    Daha söyleyecek çok söz var kitaba ve yazara dair. Lakin, sözüm ona olmasın istiyorum zira ölüp gitmiş. Kitap aramızda okunup duruyor. Siz ey okur, bu kitabı anlayarak ve severek, benimseyerek okuduğunuz halde vahyi anladığınızı düşünüyor musunuz?
    Kitabın amacı hakkında kendinize sorular sorun ve mümkünse cevaplarınızı bir kez daha kitapta arayınız.
    _________________
    Vikipedi: A'mâk-ı Hayâl ("Hayâlin Derinlikleri"), Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi tarafından 1908'de yazılmış bir eserdir. Tasavvuf edebiyatının önemli eserlerinden olan A'mâk-ı Hayâl, Vahdet-i Vücûd inancını anlatmaktadır. Eser birçok tasavvufi öğenin yanı sıra farklı dinlerin (Budizm veya Zerdüştlük gibi) önemli unsurlarını da barındırır.
  • 288 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hani hep deriz ya, bize de zamanında birileri yol gösterseydi biz de böyle olurduk diye. İşte o birileri, İlber Ortaylı gibi insanlardır. Tabi böyle insanlara denk gelmek, onlarla karşılaşmak da oldukça zordur. Çünkü toplum içerisinde az sayıda bulunan bu seviyedeki insanlarla her zaman her yerde karşılaşamazsınız. Bazen bu tamamen sizin elinizdedir, bazen de tamamen hayatın akışı içerisinde karşılaşılan bir zamana tabiidir. Evet, aile büyüklerimiz, öğretmenlerimiz ya da tesadüfi olarak karşılaştığımız insanlardan daimi olarak "akıl verme" dediğimiz o süreçten nasibimizi alırız. Ama bazı insanlar vardır ki, işte o insanlar hayatlarımızda verebileceğimiz kararların geleceğimizin şekillendiricisi olacağını bilerek konuşurlar. Mesela İlber Ortaylı... O da İlber Hoca olmadan önce birilerinden akıl aldı elbet. Çoğunlukla kararlarını kendisi verdi, ama İlber Hoca olduğu anlarda dahi, birilerine her daim "neyi tercih etmeliyim" sorusunu sormaktan çekinmedi. Bu, hem her şeyi bilirimden hem de en doğrusunu seçme konusunda şekilcilikten uzak bir davranıştır. Peki ama her karşımıza çıkandan tavsiye mi alacağız? Elbette hayır. Çoğu zaman bizzat kafanızın dikine gidecekseniz. Geleceğimizi şekillendireceğimiz kararlarda, akıl almak zorundayız. Şunu unutmamalıyız. Birisinden alacağımız tavsiye, o kişinin düşünceleridir. İnsanın fikri neyse zikri de odur ya hani, düşünceler önemlidir. İlber Ortaylı her şeyden önce bir öğretmen. Öğrendiklerinden dersler çıkarabilen, gözlemlerinden yanlışlarını çıkararak hareketlerini ve düşüncelerini değiştirebilmeyi becerebilen birisi. Böyle bir insandan tavsiye alınmaz da ne yapılır! Baktıkça titrememk için istikbale, o halde okuyun efendim bu kitabı. Okumak zorundasınız, sonra da çocuklarınıza okutmak zorundasınız. Söyleşiyi yapan Yenal Bilgici, sunuş kısmında şöyle diyor; “Hürriyet gazetesinde çalıştığım dönemde İlber Hoca'yla epey röportaj yaptım. Yine Hürriyet'teki haftalık yazılarının editörlüğünü üstlendiğim için onunla geçirdiğim vakit daha da arttı. Yıllar içinde epey sohbet ettik. Bu sohbetlerden bana kalan çok şey var." Biliyor musunuz, yemin ediyorum kıskandım ya! Vallahi bakın! İlber Ortaylı gibi bir kütüphaneyle uzun sohbetler etme fırsatı. Ahhh ah! Hani tarhihte çok sohbet etmek istediğiniz kişiler vardır ama artık hayatta değillerdir ya, abi bu adam yaşıyor ya. Tarihin içerisinden gelen, orada bir yerde ayakta duran ama ulaşamadığımız. Bir başka satırda şöyle diyor Yenal Bilgici; "Kendi adıma, bu kitapta anlatılanları lise, üniversite yıllarımda okumuş olmayı isterdim." Tam da burası, sanıyorum ki birçoğumuzun birkaç saniye durup da derin nefes aldığı bir cümle sonuydu. Hayat ama işte keşkelerle geçmiyor. Ama bizim keşkelerimiz, çocuklarımıza her fırsatta dile getirdiğimiz tavsiyeler oluyor. Bu da hayatın garip bir cilvesi işte. "Ateşli dudakları, gamzeli yanakları. O günkü gördüm seni, yaktın ah zalim beni!" Nereden aklıma geldi, ne alakası var bilmiyorum, ne bileyim yazasım geldi. O kadar kusur, kadı kızında da olur; mazur göreceksiniz artık. Ah İlber Hoca, o günki okudum kitabını, yaktın
    ah zalim beni, diye de bir serzenişte bulunayım o hal. Diyor ki İlber Hoca; "Hayatımız temel olarak dörde ayrılır. 12-25 arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası." E baba harbi be, hayat dediğimiz şey bunların arasında dolanıp durmuyor mu! Her bir evrenin yapılacaklar listesi var. Tren kaçtı mı, yok yani. Geriye dönüşü yok. Her yaşın bir güzelliği var denir ya, aslında onun anlamı her yaşın bir yaşanmışlığı vardır. Yaşanır ve biter. Geride kalanı getirmek mi? Geçmiş olsun cancağzım, bakışına kurban olayım! Mesela İlber Hoca'nın da pişmanlıkları var. Diyor ki; "Bir de lütfen sakinleştirii okumalar yapmaya başlayın. Benim yaşlarım buna en uygun çağdır. Bir dönem, bizim gibi insanlar çok roman okumadı. Doğrusu ben de 20'li yaşların sonundan itibaren edebi okumayı azalttım. Şimdi edebiyata, özellikle klasiklere geri dönüyorum." Hocam, özellikle bizim nesil, gerçi ben de orta yaşlara geldim artık, devam ede gelen nesil edebi okumaları çok yapıyor. Hatta tamamen edebi okumalar yapıyor desek, yeridir. Bu gerçekten önemli ve gerekli elbette. Ama İlber Hocam, devam ede gelen neslin çok az bir kısmı okuyor, daha çok izlemeyi seviyor. Siz durmdana o televizyona çıkın, anlatın hocam. Durmadan anlatın. Ne yapalım ama böyle, siz anlatın ki sizi izleyen neslin daha çok kafasının içine girin. İlber Hoca'ya akıl verdik iyi mi, demesin bana da cahil diye! Yok demez, çünkü İlber Ortaylı tavsiyelerin işe değil, kişiye bakan insanlardan alındığını en iyi bilen insandır. Kimden neyi, ne kadar alacağını iyi biliyor. Bir kere arıyor. Evet, doğru insanları arayarak bulana kadar peşinde koşuyor. Bu hayat boyu sürecek bir arayış. Bize örnek olması gereken bir davranış biçimi. Biz nedir; okuldaki öğretmenlerimiz, üniversitedeki öğretim görevlilerimiz ve çevremizdeki birkaç kişi. Hayır, bu yanlış. İlber Ortaylı, yetinmemiş ve sürekli bir arayış içerisinde olarak bu doğru insanların peşinde koşmuştur. Hayat biraz da torpil geçmiş doğru insanlara tesadüf etmiş. Aslında bu cümler yerinde olmadı. Çünkü bu hayatın torpiliyle falan olan bir iş değil. Tamamen İlber Hoca'nın girişmleri, çabası ve asla vazgeçmeyişinin bir ürünüydü. Zaten İlber Hoca bakın ne demiş; "Dikkat edersen üniversitedeki, lisedeki hocalarımdan bahsetmedim bile. Onlarla zaten okulda bir aradasın; ilgili, çalışkan bir öğrenciysen, alacağını zaten orada alırsın. İyi ve dürüst bir ilişki tesis edip fazlasını da yapabilirsin ama okulun dışında; emek isteyen, senin çabanı, girişkenliğini gerektiren ilişkiler kurduğunda artıların çoğalır. Ummadığın, farklı dünyalara girersin. Görgün artar, bilgin genişler, bakışın derinleşir." Ne güzel bir tavsiye değil mi. Yani bizim anne ya da babalarımız veya çevremizdeki insanların verdikleri nasihatlere bakınca, sıkılmamak elde değil. Ama şu cümledeki liyakate ve mütevazılığa bakın. Hiç sıkmıyor ve bu nasihatin sizin iyiliğinize olduğunu biliyor, söylenenleri harfiyen uygulamak istiyorsunuz. Biz belki de hatayı burada yaptık. Doğru insanların gelmesini bekledik. Halbuki İlber Ortaylı gibi doğru insanları arayıp bulmalıydık. Hayatta verdiğimiz kararlar, geleceğimiz için attığımız dev adımlardır. İleriye doğru birer sıçramadır. Geri geriye bu kadar uzun sıçrayamayacağımız için geri dönüşü olmayan adımlardır bunlar. Bazen kendi kararlarımızı kendimizin gerektiği zamanlar olmuştur. Ama hayat ufak bir hatayı dahi cezasız bırakmamaktadır. Bizim için dahi henüz geç değildir. Çünkü yaşam devam etmektedir. Bu kitap, bundan sonra vereceğimiz kararlarda, gecenin karanlığında lambası yanmayan sokaktaki aydınlatıcımız olacaktır. Daha da önemlisi ise çocuklarımız için vereceğimiz kararlarda, çocuklarımızın verecekleri kararlarda bir Nutuk niteliğinde olacaktır. Muhtemeldir ki okuyucular, İlber Hoca'nın cevaplarına odaklanmış olmalılar. Ama eğer okumadıysanız, söyleşici Yenal Bilgici'nin sorduğu soruları da dikkatle okuyun. Bazı sorular, yorum niteliğinde ve yararlı bilgiler sunuyor. İlber Hoca'nın altın öğütlerinden biri de memleketle ilgili. Bizde genelde vardır; zor yaşamlar yaşadığımız için memlekete olan nefretimiz bir türlü dinmez. Acıların yaşandığı yer olduğu için durduğumuz sürece hem kendimize hem memlekete zarar veririz. Benimki de öyle. O yüzden kaçtım, farklı şehirlerde farklı hayatlar yaşadım. Daha mutluyum ve gittiğim yerlerde faydalı olmaya çalışıyorum. İlber Hoca da öyle diyor zaten; "Herkes memleketle barışık olmuyor; ama böyle bir durum varsa bırakacaksın! Çünkü yapamazsın. Hem kendine hem topluma zarar verirsin." Her büyükten nasihat alacak değiliz zira her büyük de yaşadıklarından tecrübe edinemeyebilir ve edinse bile bunları aktaramayabilir. Ama İlber Hoca, bu kültür ve görgüye fazlasıyla sahip. Yani insan geçmişe gidip, çocuk olarak şimdiki bilgileriyle yeniden başlamak istiyor. Ama böyle bir şey mümkün değil. O halde bundan sonrası için kendimize bu durumu hatırlatıp, bu altın öğütleri unutmadan yaşamalıyız. Bu kitabı, kütüphanenizin baş köşesine koyun ve özellikle çocuklarınızın ulaşabileceği yerlerde bırakın. Son olarak geçtiğimiz
    yaz, tarih bölümüne kayıt yaptırdım. İlgim var ve öğrenmek istiyorum. Aslında istiyordum. Şimdi anlıyorum ki, okumak ile öğrenmek arasında ciddi bir fark var. Tarihi kendi başınıza okuyabilir ama öğrenemezsiniz. Öğrenmek için üniversiteye gitmek lazım. Bu bilginin sonucunda başka bir şeyi daha fark ettim. Öğrenmek aynı zamanda bir mücadele. Öğrenenler arasında bir yarış. Osmanlıca bilmek başlıca elzem zaten. Ama bunun yanında İngilizce bilindiği zaman, kaynak farklılığı ile daha fazla kaynağa ulaşıyorsunuz. İşte mücadelede öne geçenler Osmanlıca ve İngilizce bilenler. Ben İngilizce bilmiyorum, kaldı ki Osmanlıca da bilmiyorum zira okula henüz başlamadım bile. Hadi öğrendim; başka bir sonuç ortaya çıktı bu seferde. Yeni bir nesil geliyor. Yunanca öğreniyorlar. Daha fazla kaynağa ulaşıyorlar böylece. Farsça öğreniyorlar. Bu da mücadelede, çok daha fazla öne geçmelerine yardımcı oluyor. Hadi ben ilgimden ve kişiliğimi zenginleştirmek istediğimden bı bölüme dahil olmak istiyorum. Ama yine de yaş 30’a geldi. Tüm bunlarla mücadele edecek vaktim de yeterli yaşım da yok. Üstüme vazife olmayan birçok konuya dahil olarak aydınlanıp, üretmek zorundayım. Yani birçok farklı alanda okumalar yapmak zorundayım. Çünkü iyi bir yazar olmak istiyorsam, bunu yaomak zorundayım. Ama bu bölümde, salt konu dahili okumak ve araştırmak mecburiyetindesiniz. İlber Hoca’ya soru; “Ne Yapmalı?”
  • Ingmar Bergman'dan müthiş bir başyapıt! Ne zamandır erteleyip durduğum Persona'yı sonunda izledim ve uzun zamandır izlediğim en acayip, en beyin gıcıklayıcı film olduğunu söylemeliyim. Çekimler mükemmel, sembolik biçimler çarpıcı. Siyah beyaz olmasına rağmen hiç sırıtmaması gerçek sanatın ölümsüz olduğu savını destekliyor, 1966 yahu 52 yıl önce!
    Jung'un analitik kuramı başta olmak üzere psikoloji ve modern anlatı konusunda bilgi sahibi olunması elzem bir film. Gölge arketipi ve personaya dair çok sağlam bölümler var.
    (Uyarı:Filmin başında birkaç rahatsızlık verici olabilen sahne var.)
    Merak edenler için akıcı olduğu kadar da dopdolu müthiş bir film analizini de aşağıya bırakayım.

    #
    "Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında gösterilen ve birçok yönetmenin filmlerinde etkileri görülen, Ingmar Bergman’ın başyapıtı Persona’ya başından geçen bir hastalığın ilham verdiğini biliyor muydunuz?

    Hikaye şöyle, 1965’te bir iç kulak enfeksiyonu geçiren Bergman, sürekli olarak, hatta uyurken bile baş dönmesi yaşar. Başında bir bantla haftalarca yatağa bağlanan Bergman, doktorunun tavana boyadığı bir noktaya bakarak baş dönmesini önlemeye çalışır. Ama her bakışta oda fırıldak gibi dönüyormuş hissine kapılır. Bergman tavandaki noktaya konsantre olarak iki yüzün birbirine karıştığını hayal etmeye çalışır ve bu ona biraz olsun yardımcı olur. İyileştikten sonra pencereden dışarı bakar ve bankta oturan hemşire ve hastayı görür. Bergman’ın başyapıtı Persona işte bu hasta-hemşire ikiliği ve birbirine karışan yüzler üzerinde temellenir.

    Filmin öyküsünü özetleyecek olursak, ünlü bir oyuncu olan Elisabeth, Elektra adlı oyunu sahnelerken aniden susar. Doktoru fiziksel ya da ruhsal bir rahatsızlığı olmadığını, suskunluğunun bilinçli bir tercih olduğunu söyler ve onunla ilgilenmesi için hemşire Alma’yı görevlendirir. Tedavi süreci yani filmin geri kalanı doktorun deniz kenarındaki yazlığında geçer. İki kadın herkesten izole bir biçimde yazlıkta zaman geçirirken Alma Elisabeth’in kışkırtan sessizliği karşısında bütün sırlarını açık eder ve Elisabeth’in benliği karşısında kendi benliğini yitirme tehdidiyle burun buruna gelir.

    Bergman sineması nevrozların sinemasıdır. Filmleri baskıya dayalı, travmatik çocukluğu ve II. Dünya Savaşı sonrası İsveç’in bunalımından izler taşır. O nedenle filmlerinin çoğunun psikolojik analizle okunmaya açık olduğunu görüyoruz. Persona, Jung’un Arketipler Kuramıyla okunmaya açık bir film. Dolayısıyla filmden bahsetmeden önce Jung’un Arketipler Kuramından bahsetmemizde fayda var.

    Bergman’ın başyapıtıyla aynı ismi taşıyan Persona kavramı, Carl Gustav Jung’un en temel teorilerindendir. Buna göre, dünyaya gösterdiğimiz dış yüzler, başkalarının görmesine izin verdiğimiz kendimizin parçası personamızdır. Yunan oyuncuların taktığı maskelere gönderme yapan persona, başkalarına gösterdiğimiz kişiliklerimizin maskesidir. Toplum tarafından tepki görmemek için gizlediğimiz yanımızı örten kostümdür. Böylece kendimizi tehlikelere karşı korur, çıkarlarımızı güvence altına alırız.

    Bazı durumlarda birey, taktığı personanın aslında kendisi olduğuna inanır, personasıyla özdeşleşen birey böylece kendisine yabancılaşır. Bu durumu Jung şişme (inflation) olarak tanımlar. Bu bireyler, rollerine kendilerini fazlasıyla kaptırmış, personalarının egemenliği altında kaybolmuşlar, kendi gerçekliklerinden kopmuşlardır. Filmde Elisabeth’in başına gelen de budur. Elisabeth personasıyla özdeşleşmiş, kendi gerçekliğini kaybetmiştir. Bu yüzden bilinçli olarak susmayı tercih etmiştir, çünkü böylece rol yapmayacak, yalan söylemeyecektir.

    Diğer bir kavram gölgedir. Gölge, personanın karşıtı olan güçtür. Başka bir deyişle kişinin yüzleşmekten kaçındığı, toplumdan gizlediği, hoş karşılanmayan istek ve fikirleridir. Bu her zaman bizimle olan ama çoğu kez fark edilmeyen karanlık yan, öteki bendir(alterego).

    Bergman filmlerinde seyircinin algısını kıracak teknikler kullanır. Bunun nedeni seyirciye bir film karşısında olduğunu hatırlatmaktır. Böylece seyirci filmle özdeşleşme içine girmez, filme yabancılaşır ve dışarıdan bakar. Örneğin Persona’da filmin girişinde görüntünün seyirci üzerindeki güçlü etkisini kanıtlayan peş peşe tek çekimlik görüntülerden oluşan bir gösteri izleriz. Film bir projeksiyon arkı ve film şeridinin görüntüsüyle başlar, sırasıyla bir örümcek, kesilen bir koyun başı, dışarı çıkarılan işkembe, çivi çakılan bir el, erekte olmuş bir penis, morgdaki ölüler ve son olarak morgda boylu boyunca yatan bir çocuk görüntüsüyle şoke ediliriz.

    Çocuk bir türlü üzerini örtemez ve yüzüstü uzanıp Lermontov’un “Çağımızın Bir Kahramanı” romanını okur. Bu ana kadar bizim bakışımızdan çocuk bizim dışımızdadır. Ardından bakışımız bir anda yer değiştirir ve seyirci olarak oturduğumuz yerde Elisabeth ve Alma’nın yüzlerinin olduğu görüntünün yerini alırız. O anda çocukla aynı odadayızdır ve içeriden dışarıya bakarız. Daha film başlamadan kafamızda bir sürü soru oluşmuştur bile. Bergman bu görüntülerle seyircinin algısını kırmayı hedeflemektedir. Bu sahnenin devamında çocuk bir telefon sesiyle doğrulur ve eliyle ekrana dokunur.

    Daha sonra Bibi Andersson (Alma, hemşire) ve Liv Ullmann’ın(Elisabeth, aktris) oynadığı karakterler seyirciye tanıtılır. Elektra oyununu sahnelerken aniden susan ünlü oyuncu Elisabeth hastaneye yatırılmıştır. Hemşire Alma onunla ilgilenmek üzere görevlendirilmiştir.

    Bergman daha filmin başında seyirciye filmin devamında göreceklerimizle ilgili ipuçlarını vermeye başlar. Elisabeth’in ünlü bir oyuncu olması ya da Elektra isimli oyunu sahnelerken susması rastlantısal değildir.

    Şöyle ki: Fiziksel düzeyde oyuncuların kendileri personalardır.Yüzleri sahnede canlandırdıkları kahramanların kişiliklerini ve öykülerini aktarırlar. Bu bağlamda Elisabeth filmde personayı temsil eden karakterimizdir. Elisabeth’in oynadığı Elektra karakteri ise mitolojide babasına ihanet eden annesini, “annelik bağı”na rağmen öldürtmüştür. Elisabeth hastanedeyken kocasının gönderdiği mektubun içinden çıkan oğlunun fotoğrafını yırtar. “Annelik bağı”nı inkar mı etmektedir? Nitekim filmin sonuna doğru Alma ile Elisabeth’in yüzleştiği sahnede seyircinin bu sorusunu yanıtlar Bergman.

    Elisabeth hastanedeyken Alma’nın radyodaki merhamet temalı piyesi açması üzerine rahatsız olur ve tıpkı sahnede olduğu gibi gülerek tepki verir. Dış dünya gerçekliklerine ise korkuyla yaklaşır. Hastane odasındaki televizyonda budist bir rahibin Vietnam’da olanlara tepki olarak kendini yakmasını dehşet içinde izler. Gerçeklik onu rahatsız eder.

    Ayrıca doktorun Elisabeth’e söyledikleri, Elisabeth’in durumunu ve filmin temasını özetler gibidir.

    “Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”

    Hastane sekansının ardından film doktorun yazlığında devam eder. Susan(Elisabeth) ve susmayan(Alma) iki kadın bir araya getirilir. Film monolog üzerine kuruludur, Alma sürekli konuşur, Elisabeth ise susar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabet zaten özdeşleşmeyi tetikleyen bir konumdadır. İlaveten kışkırtıcı konumdaki suskunluğu Alma’yı daha çok cesaretlendirir ve onunla en mahrem sırlarını paylaşmasına neden olur. Böylece iki kadının rolleri değişir. Alma hasta konumuna düşer, Elisabeth de sabırla onu dinleyen ve sorunlarını dile getirmesi için onu cesaretlendiren ‘klinik gözlemci’ konumuna yükselir.

    Filmin bütününe bakıldığında düşün nerde başlayıp gerçeğin nerde bittiği anlaşılmaz. Dolayısıyla klasik anlatı sinemasındaki gibi olaylar kronolojik bir sırayla birbirini izlemez ve seyircinin bu yöndeki beklentisi boşa çıkarılır. Alma Elisabeth’e içini döktükten sonra düşsel bir boyutta Elisabeth (persona)ile Alma (gölge)’nın karşı karşıya geldiklerini görürüz. İki kadının yüzleri birleşir ve birisi diğerine dönüşmeye başlar. Bergman, yakın plan çekimleri en çarpıcı kullanan yönetmenlerden biridir. Bu çarpıcı yakın plan yüz çekimlerinin seyircide uyandırılmak istenen duyguların aktarımında çok etkili olduğunun ve anlatıya ve dramatik yapıya olan katkısının farkında olan Bergman, filmlerinde sık sık yakın plan çekimlere başvurur. Birbirinin yerine geçmeye çalışan iki kadın başlarını birbirlerinin omzuna dayarlar. Alma’nın bedeninde Elisabeth’in başı ve Elisabeth’in bedeninde Alma’nın başı durmaktadır. Elisabeth her şeyden sıyrılıp Alma gibi basit olmayı isterken, Alma da her şeyden sıyrılıp karizmatik, güzel olmayı istemektedir. Elisabeth/persona ve Alma/gölge gece ile gündüz kadar farklıdır ancak garip bir biçimde birbirlerini tamamlar görünürler.

    Elisabeth Alma’ya göndermesi için bir mektup verir. Mektupta yazanları dayanamayıp okuyan Alma, Elisabeth’in onun hakkındaki gerçek fikirerini öğrenir. Kendine dışarıdan bir gözle bakar. Mektubu okuduktan sonra arabasından inip gölün suyundaki aksine bakar.

    İnsanlık tarihindeki ilk ayna sudur. Ayna burada daha sonra karşılaşılacak yıkıcılık ve saldırganlık boyutunu ima ediyor olabilir. Diğer yandan bir sınır, aşılamayan şeyi de temsil ediyor olabilir. Neticede mektupta yazılanları okuyan Alma Elisabeth’e dönüşemeyeceğini anlar.

    Elisabeth Alma’yı her zaman hoşgörülü bir modda dinler ancak Alma ile birlikteyken de maskelerini taktığını unutmamak gerekir. Nitekim kocasına yazdığı mektupta Alma’dan “onu incelemek” eğlenceli diye söz eder. Elisabeth’in narsist kimliği onun mütevazi olmasına izin vermez. Alma’yı kendi toparlanışı için bir araç olarak görür. Alma onunla bir dostluk kurmak niyetiyle sırlarını ifşa etmişken, Elisabeth bu duruma yalnızca suçluluk psikolojisiyle dile getirilmiş sözler gözüyle bakar ve onun işkencesini, hastasını dinleyen terapist edasıyla gözlemler. Onunla Alma’nın ona yaptığı gibi duygusal bir yakınlık içerisine girmez. Elisabeth narsist kişiliği yüzünden ilgisini, sevgisini kimseye yöneltemez ya da diğerlerinin sevgisine karşılık veremez. Dolayısıyla tıpkı kocası ve oğlu gibi Alma da onun umursamaz tutumundan nasibini alır.

    Mektupla birlikte bir kırılma yaşayan Alma için hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bergman Alma’nın yaşadığı kırılmayı film içinde film kopuyormuş izlenimi yaratarak seyirciye de geçirir. Alma’nın yüzü merkez alınarak film yanmaya başlar. Bu sahnede yalnızca Alma ile Elisabeth arasındaki bağlantı kopmaz aynı zamanda seyirciyle film arasındaki bağlantı da kopar. Bu andan itibaren filmde bir kırılmanın yaşandığını ve Alma için parçalanma korkusunun söz konusu olduğunu söylemek mümkün. Her şey başa dönmüştür, Alma Elisabeth’le aynı ve tek olamayacağını kavramıştır ve elinde kalanları korumak için direnmeye başlar.

    Filmin yanması bir başka açıdan Elisabeth’in hastane odasında izlediği Budist rahibin yandığı sahneyi anımsatıyor. ‘Rahatsız eden gerçeklik’ bu defa Budist rahibin görüntüsü değil Alma’nın Elisabeth’in bakışıyla görmeye başladığı kendi gerçekliğidir.

    Elisabeth’in sessizliği Alma’yı çileden çıkarmaya başlar ve artık onu konuşmaya zorlar.Alma’nın kriz geçirip Elisabeth’e kaynar suyu serpmek istediği sahnenin devamında eliyle Elisabeth’in yüzünü çekiştirdiğini görüyoruz. Alma aynadaki kendinden rahatsız olmuş ve onu parçalamak istemiştir. Bu sahne Jacques Lacan’ın ayna evresini akla getirir. Çocuk, aynadaki yansımasıyla özdeşleştiğinde iki türlü kayıp yaşar, birincisi, parçalara ayrılmış gerçekliğinin kaybı, diğeri ise özdeşleşme sürecine rağmen hiçbir zaman ulaşamayacağı o yansıyan-kışkırtan imgenin kaybı. Alma özdeşleşme yaşasa da düşsel bir çizgide Elisabeth’le bütünleştiğini, aynı ve tek olduklarını sansa da hiçbir zaman aynadaki sureti olan Elisabeth gibi olamayacağını anlar. Onu sürekli olarak kışkırtan, ele geçiren “ideal ben”i yok ederek, parçalanma korkusunu gidermek ister. Bununla beraber Alma’yı korkutan ve nevrozlara sürükleyen diğer nokta kendi gerçekliğini kaybetmesidir.

    Bu sahnenin devamında Alma’nın düşü olduğunu düşündüğümüz sahnede Elisabeth’in kocası yazlığa çıkagelir. Ve Alma’ya Elizabeth’miş gibi davranır. Elisabeth, Alma ve kocasının konuşmalarına ve yakınlıklarına seyirci kalır. Alma ise Elisabeth’in dile getiremediklerini dillendirir.

    Elisabeth nasıl ki Alma’ya ayna tuttuysa, Alma da aynı şeyi Elisabeth’e yapar. Ünlü bir oyuncu olan Elisabeth topluma karşı oynadığı role kendisini fazlasıyla kaptırmış ve bastırdığı tarafını bir yana itmiştir. Gerçekliği yitiren ve personasıyla bütünleşen Elisabeth susarak bu sahteliğin önüne geçmeye çalışsa da Alma ile birlikteyken de rolünü sürdürür. Elisabeth’in maskesini düşüren Alma olur. Elisabeth anne olmak istediği için değil, ünlü bir kadın olarak tek eksiğinin çocuk olduğunu düşündüğü için çocuk sahibi olmuştur. Sürekli toplum tarafından seyredilen Elisabeth, çocuğuna karşı olan nefretini, bu gizli ve bastırılmış duygusunu personası altında gizler. Oynadığı Elektra karakteri babasının intikamını annesini öldürterek alır, annelik bağını yoksayar. Elisabeth’in tam da bu oyunu oynarken susması pek manidardır. Belki de kendisine çocuğuyla arasındaki bağı hatırlattığı için, gerçek onu rahatsız ettiği için susar. Susmak onun bilinçli tercihidir, gerçeklerden bu şekilde kaçar ve sessizliğe sığınır. Hastane odasında televizyonda gördüğü şiddet içerikli sahneleri gördüğünde verdiği tepki çığlıktır. Budist bir rahibin Vietnam protestosu sırasında kendisini yakması ya da Nazi kampında başına silah doğrultulmuş çocuk gerçektir. Elisabeth ise gerçeğe tahammül edemez.

    Bergman’ın aynı sahneyi iki kere tekrar ettiği, 8 dakika açı-karşı açı çekimde önce Bibi Andersson’un Liv Ullman’a bir şey anlattığı esnada, Bibi Anderson’un omuz çekiminden başka bir şey görmeyiz. İkinci çekimde Bibi Andersson aynı olayı tamı tamına aynı kelimelerle tekrar anlatır. Fakat bu kez kamera baştan sona Bibi Andersson’u gösterir. Tamamı Elisabeth’in dinleme planlarından oluşan ilk epizotta, Alma sözleriyle Elisabeth’i yargılayarak ona zulmeder. Elisabeth’in bakışları, Alma’nın sözlerini görsel olarak tamamlar niteliktedir.

    Bu sahne için Bergman: “Anlattığınız hikaye dinlediğiniz hikayeyle aynı değildir” der. Klasik anlatı sinemasında böyle bir sahne klasik açı-karşı açı şeklinde çekilip, şimdiki zaman yanılsaması içinde seyirciye sunulur. Böylece seyirci içerikten kopmadan hikayenin akışına kaptırır kendini. Begman ise aynı sahneyi iki defa tekrarlayarak seyircinin dikkatini filmin çekim, sahne, diyalog gibi unsurlarına kaydırır ve onu içerikten uzaklaştırır. Ona bir film izlediğini sürekli olarak hatırlatır.

    Ayrıca bu sahnedeki başka bir detay, iki karakterin aynı renkte ve biçimde giyinmiş olmalarıdır. Kostümlerdeki aynılık, farklı olanı tek bir semptomda bütünleştirir, Alma ve Elisabeth nasıl ki aynı maskeyi takarak tek bir yüze sahip olmuşlarsa, birebir aynı kostümü giyerek de tek bir beden yaratırlar. Alma her ne kadar istemediği bir çocuğu kürtaj ettirse de Elisabeth’e “Ben senin gibi değilim. Senin gibi hissetmiyorum. Ben hemşire Alma’yım” der.

    Bu sahnenin sonunda Bergman Alma’nın yüzünde iki kadının yüzlerini birleştirir ve tek bir yüz oluşturur. Bunun iki anlamı olabilir, birincisi, iki kadın birbirlerinin tamamlanmamış diğer yarısını temsil etmektedir, ikincisi, iki kadının da benzer bir noktaları var. Filmin prologunda bir çocuğun ekranda birbirine karışmış iki kadın yüzünü, Alma ve Elisabeth’in yüzünü okşadığını görürüz. Bu bağlamda çocuğun iki kadının ortak bir yanını bir diğer ifadeyle “istemedikleri çocuklarını” temsil ettiğini söyleyebiliriz.

    Bergman’ın bütün filmlerinin kendi hayatından kesitler sunduğunu ya da bir diğer deyişle her filmiyle hastalıklarının üzerine gittiğini göz önüne alırsak, filmdeki çocukla ilgili başka bir noktaya sürükleniyoruz. Bergman istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelir. Dolayısıyla çocuk, Bergman’ın alteregosunu temsil ediyor da olabilir.

    Alma Elisabeth gibi olmadığını ispatlamak ister gibi gidip üniformasını giyer. Geldiğinde Elisabeth’in yüzündeki maskeyi çıkarır gibi yapar ve onunla öyle konuşur. Alma tırnağıyla bileğini kanatır ve Elisabeth de onun kanını emer. Alma artık eskisi gibi personasını takıp sade ve basit yaşantısına devam edemeyeceğini bilir. Elisabeth onun kanını emerek aslında ruhunu içine çeker, böylece Alma Elisabeth’in tesirinden kurtulur. Ya da bu sahnenin devamında olduğu gibi böylece Alma Elisabeth’e hükmedebilecektir. Yine düşsel bir sahnede Alma ve Elisabeth’i hastane odasında görürüz. Alma adeta Elisabeth’e hükmetmektedir, söylediklerini ona tekrar ettirir.

    Bütün gerçekler ortaya konmuştur. Elisabeth her zaman yaptığı gibi gerçeklikten kaçar. En narsistik tarafı olan oyunculuğu ve sinemayı/yanılsama dünyasını seçer. Alma ise hemşire üniformasını giyip gider. Jenerikte olduğu gibi filmin finalinde de filmin koptuğu izlenimi yaratılır ve son yazısını göremeyiz."

    Kaynak:https://filmhafizasi.com/...nin-yuzleri-persona/