• Albert Einstein bir gün yine konferansa gidecektir... Tabii ki yine aynı özel şoförü ile...

    Şoför Einstein’a döner ve;
    “Efendim, uzun zamandır siz konuşma yaparken ben de arka sıralarda oturup dinliyorum ve artık neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum” der.

    Einstein gülümser;
    “Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar. O halde bugün palto ve şapkaları değiştirelim benim yerime sen konuşma yap. Ben arka sırada seni dinlerim” önerisin getirir...

    Şoför çıkar ve konuşma yapar. Tüm soruları doğru cevaplandırır.

    Tam yerine oturacağı sırada bir kişi o güne kadar konferansta sorulmamış bir soru sorar...

    Şoför, soruyu soran kişiye döner ve “Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip” der.

    Sonra da Einstein'ı işaret ederek şöyle devam eder:
    “Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu göreceksiniz o bile yanıtlayacak” der.
  • Birer birer dökülen takvim yaprakları bize zamanın ne denli hızlı geçtiğini gösteriyor olsa da yaşadığımız bunca ömre sanki birden fazla ömürlük zaman eklenecekmiş gibi biz günlerin hep aynı nakaratta çaldığına ve asla tükenmeyeceğine kendimizi inandırmaya devam ederiz. Tuhaf mahluklarız doğrusu. Ölümden bu denli korkarken, yaşamaktaki ustalığımız da asla hak ettiği yere gelmez. Bazen anlamakta zorlanırım. İnsan, ortalama ömrü boyunca içten gelen bir duygu ile hareket edip, gerçekten istediği bir şeyi yapmakta neden bu kadar geride kalır, neden bir türlü hayal ettiği gibi yaşamaz, yaşayamaz. Elbette, salt insan üzerinden cevaplanabilecek bir soru değil bu. İçine doğduğu aileden büyüdüğü çevreye kadar onun düşünce dünyasını ve yaşam standartlarını etkileyen pek çok etken vardır. Hiçbir zaman kendisine bir şey sorulmamış, fikri alınmamış, ne denilirse yapması beklenmiş ve olup biteni sorgusuz sualsiz kabullenmesi istenmiş bir insandan aksi olacak şekilde protest bir davranış beklemek zor olsa gerek. Ama kuşkusuz onun ruhunun derinliklerinde onu huzursuz etmeye, aklını kemirmeye devam eden sancılar vardır ve var olacaktır.
    Seslerin, imgelerin, gökteki kuşların, sudaki zerrenin, alından moruna dek tüm renklerin kendi devinimi içinde bir anlam meydana getirdiği bu zaman dilimindeki yerimiz amaçsız ve sevgisiz bir noktada son bulmamalı. Gözlerini dünyaya açan, hatalar ve doğrular yaparak büyüyen, kavramları tanıdıkça içinde yaşadığı dünyayı da tanımaya başlayan insan, yaşam ile ölüm arasında yığılan sıkıcı meselelerden kendisini sıyırıp, zaman bütünün onun için sanıldığı gibi sonsuz olmadığını anlamalı ve kısıtlı ömrünü renkli kılacak davranışlar geliştirmelidir.
    Başka bir dünya daha yaşamayacağımız gibi ölümden sonra bizi karşılayacak sonsuz bir zaman da olmayacak. Öleceğiz ve her şey bizim için bitmiş olacak. Eğer geride bizi hatırlatacak bir şey de bırakmadıysak çok değil, sadece birkaç nesil sonra tamamen unutulmuş olacağız. İçimizdeki karamsarlığı susturmak için mitolojik çağın gerçek olmayan mitlerine umut bağlamak yerine asıl cenneti ruhumuzda yaşatmalıyız. Tanımadığımız bir insana gülümsemek, bir çiçeği koklamak, bir şiire kulak vermek, gökyüzüne dalmak ve iyi olan, güzel olan, haklı olan her şeye inanmak, ümit etmek, para ve meşakkat isteyen şeyler değildir.

    Dünyada bunca kan, bunca ölüm ve zorbalık varsa, bu, insanlığın sevgisizlikte ve öfkede ne kadar yol aldığını gösterir. Yıllar yılları da takip etse insanın insan ve doğa üzerinde kurmak istediği bu ölçüsüz ve zorba hakimiyet istenci asla değişmez. İnsanlığın bir kısmı hayatı daha güzel kılmaya çalışırken, bir kısmı ise güzel olanı bozmak, olabildiğince çirkinleştirmek için elinden geleni yapar. Bu denklem çoğu zaman değişmese de biz ve bizden sonra gelecek olanlar hiç şüphesiz kötü olanı lanetlerken, bunca kötülük içinde iyi kalabilmeyi başarmış insanları alkışlamaya, onların izinden gitmeye devam edecek.

    Bir yılı daha geride bıraktik aklımızdan hiç çıkartmamamız gereken husus şu olmalı aslında; içinde yaşadığımız dünya evrende sadece bir kum taneciği kadar yer kaplar ve yaşadığımız hayatlar er ya da geç sona erer. Hepimiz bize tanınan süreyi doldururuz. Yerlerimizi ardımızdan gelecek olan jenerasyona teslim ederken iyi ya da kötü hatırlanmak yalnızca bizim elimizdedir. Evet, hayatı sonsuza dek sürecekmiş gibi yaşayın, ama yarın ölecekmişsiniz gibi düşünün. Bu yüzden sizi siz olmaktan uzaklaştıran, sizi değersizleştiren ne varsa hepsini bir kenara fırlatıp, hayatı yalnız ve yalnız kendiniz için yaşayın. İnsanlara gülümseyin, arada hoş bir müziğe kulak verin, birkaç sevgi dolu cümle kurun ve yüreğinizde daima merhamet taşıyın... İnanın bana bunun dışında kalan şeyler sadece laf-ı güzaftır...
  • Genellikle sorul(a)mayan soru en önemli sorudur.

    [T: Ya bilinen cevabın dile getirilmesinden ya da önemi dolayısıyla dile getirmekten korkulduğu içindir.

    N: Kişinin gerçeklerle yüzleşme cesareti de göstermesi gerekir.

    T: Ama suçu ispatlanana kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı gibi sorulmamış hiçbir soruya "Hayır" diyemezsiniz. Ve "Hayır"ın olmadığı her yerde, bir nebze de olsa "Evet" vardır.

    N: Bu yaptığınız hakikatten kaçmaktır!

    T: Hayır, ben sadece yalanlara sığınıyorum.]

    ([...] Bölümü kitaba ait değildir.)
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 100 - Ayrıntı Yayınları - 89. Basım
  • EİNSTEİN VE ŞOFÖRÜ
    Einstein bir çok yerde konferanslar vermişti. Bu konferanslara özel şoförün kullandığı bir otoyla gidiyordu. O konferans verirken şoför de dinleyiciler arasında oturarak onu dinlerdi. Bir gün yine bir yere konferansa gidiyorlardı.Bir ara şoför; - “Dr Einstein,' dedi, sizi o kadar uzun zamandır defalarca dinledim ki artık yapacağınız konuşmayı kelimesi kelimesine biliyorum.” Yaşlı adam pası almıştı. -“Pekala, şimdi gitmekte olduğumuz yerde beni tanımazlar. Palto ve şapkalarımızı değişelim ve sen konuş.” Şoför konuştu. Gerçekten de dersini iyi çalışmıştı. Biri çıkıp da daha önceki konferanslarda sorulmamış bir soru soruncaya kadar sorular kısmını bile başarıyla götürüyordu. Yine de bozuntuya vermedi: - “Böyle basit bir şeyi sormanız gerçekten çok garip şimdi arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve size cevap vermesini söyleyeceğim.”
  • “İki tür sanatçı vardır,” derd. “Bazı sanatçılar yanıtlar, ötekiler de soru sorar. Yanıtlayan sanatçılardan mı, yoksa soru soran sanatçılardan mı olduğunu bilmeli insan; çünkü yanıtı veren, asla soruyu soran değildir. Bazı yapıtlar bekler, uzun süre boyunca anlaşılmazlar; bunlar henüz sorulmamış sorulara yanıt getirenlerdir; sorunun yanıttan çok sonra geldiğine rastlarız sık sık
  • Şöyle bir hayatımıza baksak,kolaylıkla, biz soru sormadan beynimize telkin edilmiş bir dizi hazır cevap çıkar karşımıza. Çağdaş olma gereği'nden, 'kalbim temiz'liğe, 'istediğim gibi yaşarım'dan 'pozitivizm'e, sorusu sorulmamış bir dizi cevap vardır iç alemimizde.
    Sözgelimi, Rabbinin rızasına uygun düşmeyen, ama nefsinin hoşuna giden bir hayatı seçen; ve bunu 'çağdaş olmak lazım' diye savunan birine sorun: Nedir bu çağdaşlık? Alacağınız cevap, bizatihî tecrübe ettiğim üzere, çoğunlukla şu olacaktır: "Şeyy, çağdaşlık şeydir." Zihne hazır bir cevap aşılanmış; ama asla sorusu sorulmamıştır.
  • 304 syf.
    ·19 günde·9/10
    Ursula K. Le Guin’in yazma prensiplerine dair bir okuma yapmadım. Yine de önce bir soru sorup ardından olası yanıtları kurgulayarak ilerlediğini düşünmeden edemiyorum. Yazmasını sağlayan çağrışımlar nelerdi nereden türüyorlardı bilemesem de, hiç sorulmamış sorulara olası verilecek cevapları bunca derinlemesine ele alması beni mest ediyor.

    Cinsel kimliğin bir statü ya da güç aracı olarak kullanılmadığı bir evren yaratılabilir mi? Çift cinsiyetli insanların hormonal durumlarına göre sadece kemmerdeyken erkek ya da kadın oldukları bunun dışında birey olarak yaşamlarını sürdürdükleri Kış gezegenindeki halkların çeşitliliği, elçi Genli Ai ve Estraven’in gözünden bize sunuluyor. Böylece kendimizi çok yönlü işlenen bir kurgunun içerisinde birçok fikri sorgularken buluyoruz.

    Halk mitleri üzerinden aktarılan geçmiş veyahut bu gezegendeki insan türünün oluşma ihtimallerine değinen günceden kesitler aslında kitabın içeriğini çok katmanlı bir yapıya dönüştürüyor. Kış’taki bu maceraya tanıklık ederken başlangıçta büyük bir odanın içerisinde elimizdeki kar küresini sallıyoruz. Sonra kar küresinin içine giriyor, oradaki yaşamın bir parçasına dönüşüyoruz. Bu yetmiyor içerden dışarı bakıyoruz. Bir anda devasa odayı algılamaya çalışırken buluyoruz kendimizi, ardından kar küresinin camına nefes üflenirken olacakları gözlüyoruz.

    Birçok kavramın irdelendiği bu lezzetli eseri okuduktan sonra geriye üzerine düşünecek çok fazla soru kalıyor. Birçoğu cinselliğin ve cinsiyetlerin toplumu yönlendirme şekline dair. Geri kalanın büyük bir kısmı da sınırlar ve onlar kalktığında oluşabileceklerle ilintili. Bunlardan birkaçını kıyıya bırakalım: Cinsiyetimiz kimliğimizi ne kadar belirliyor? Cinsel arzuların yarattığı gerilimin sonuçları toplumsal olarak bizi nereye sürüklüyor? Cinsel bir arzuya ne kadar ihtiyacımız var? Savaş, dövüş, öldürmek gibi terimlerin arka planında cinsiyetler arasındaki ikiliğin ne kadar etkisi var? Çatışma tam olarak nerede başlıyor, iki cinsiyeti zıt kutuplara yerleştirmek kimin aklına geldi? Tahtırevanı dengelemek için yapılması gerekenler neler? Yurtseverlik nedir? Bu uğurda neler yapılabilir? Hain olarak adlandırılmak, sürgün edilmek sahiden gölgemizi zedeler mi? Anıldığımız kadar mıyız?

    Kitabın iniş çıkışlarla dolu bitmeyen bir arayış ve ikna süreci vardı. Fakat farklı gezegenlere ait bu iki insan türünün zorlayıcı yolculuğu kitabı gözümde bambaşka noktaya bir taşıdı. Kitapların çoğunda maceralarda yaratılan çeşitli engellerin yerine tek ve olabildiğine yalın bir düşmana, kışa, karşı birlik olmaları, benzerlerinin çok ötesinde bir mücadele sundu.

    Estraven benim için Kış için dahi standart üstü bir karakter oldu. Var olma şekli, sahiplendiği değerler için yılmadan kavga etmesi, girdiği ortama yüksek adaptasyon gücü ve dünyayı algılayış şekliyle unutulmazlarım arasına katıldı. Genli Ai için biraz daha negatif yorumlarum var sanırım. Oysa onunla daha fazla ortak noktamız vardı. Ai’nin bu dünyayı algılama şekline daha yakın olmak gerekirken neden bu şekilde hissettiğimi net bir şekilde açıklayamıyorum sanırım. Şifgretor –prestij, yüz, yer, gurur, gölge, artık her neyse– ilkesine dikkat etse her şey farklı olabilirdi gibi… Tabii ki bencilce bir suçlama bu yaptığım. O zaman tüm bunlar yaşanmazdı, kitap var olmazdı. Şifgretor kurgu içindeki kavramlarda en sevdiğim ve algılamakta en çok güçlük çektiğim; ben onu kendimce “ar” olarak tanımladım. Yine karşılamıyor ama olduğu kadar.

    Genli Ai’nin ying-yang benzetmesi Estraven’de neyi çok sevdiğimi ortaya koyuyor. Kapanışı Genli Ai’den bir cümleye ilaveten ışık/karanlık bütünüyle yapmak istiyorum:

    “Sizler yalıtılmış ve bölünmemişsiniz. Belki de bizim düalizme takmış olmamız gibi sizler de bütünlüğe takmışsınız.”

    Işık karanlığın sol elidir
    karanlık da ışığın sağ eli.
    ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana
    yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi,
    tutuşmuş eller gibi,
    sonuçla yol gibi.