• Abid : Allah'a ibadet eden, çok ibadet eden, zahid.

    Akaid : İslam dininde inanılması farz olan hususlar, iman esasları, dinin temel kural ve hükümleridir.

    Amentü : Bir oluş, düşünce veya ideolojinin temelini oluşturan değer yargıları.

    Ashab : Peygamber Efendimize iman ederek O'nu gören ve müslüman olarak ölen kimseler.

    Beşeri : Insan eliyle yapılmış doğal olmayan şeyler.

    Bid'at : Sonradan türeyen ve İslam'a aykırı olduğu söylenen uygulamalar.

    Caiz : Dinen veya hukuken yapılmasına müsaade edilen fiilleri ifade eder.

    Dalalet : Sapma, sapıklık, yanlış yolda gitmek.

    Diğergâmlık (İsâr) : Kendisinin ihtiyacı olduğu halde başkasını kendi nefsine tercih etme duygusu.

    Ecir : Yapılan güzel ameller karşılığında Allah'ın kullarına verdiği mânevî mükafattır.

    Ehl-i Beyt : Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlarıdır.

    Farz : Yapılması kat'i delillerle sabit olan ilahi emirlerdir. Farzı terketmek haramdır;işlenmesinde sevap,özürsüz terkedilmesinde ise Allah'ın azabı vardır.

    Fıkıh : Temel kaynakları Kur’an ve sünnet olan İslam hukukuna verilen addır.

    Gaflet : Cenâbı Hakkı unutmak, dünya telaşı ve meşguliyeti içinde ebedî âlemi, ahireti hatıra getirmemek, madde ve dünya malı içerisinde, nefsî ve şehevî arzular peşinde koşarak manen eriyip gitmektir.

    Galabe : Kişinin üzerinde bulunduğu hâlin kendisini hükmü altına alması.

    Haram : Yapılması kesin ve bağlayıcı bir ifade ve üslûpla yasaklana fiillerdir.

    Haşyet : Endişe duyarak Allah'tan korkmak. Allah (C.C) ün Haşyetullah sıfatı.

    Havf : Allah’ın celâl, kibriya ve azameti karşısında haşyet duymak, korkmak.

    Hayâ : İnsanın mahiyetini gösteren gerçek bir alamettir. O, insanın iman kıymetini ve edeb miktarını belirler. İnsanı, yapılması uygun olmayan şeyler de zorlanır bir durumda veya kendisine layık olmayan şeyleri işlerken yüzünün kızardığının farkına varırsan bil ki o diri vicdanlı, temiz ma'denli, zeki unsurlu birisidir. Bir de birinin utanmaz, şuursuz alıp verdiğini umursamayan bir vaziyette görürsen bil'ki o da kendisini günah ve kötülükten alıkoyacak hayadan mahrum ve hayasız biridir.

    Helâl : Şer‘an izin verilmiş, hakkında şer‘î bir yasaklama ve kısıtlama bulunmayan davranışı ve onun dinî-hukukî hükmünü ifade eder.

    Heva : İstek, nefsin isteği, düşkünlük, gelip geçici olan heves, nefsin zararlı ve günah olan arzuları.

    Hikmet : Sır, gaye, fayda. Faydalı ilim ve salih amel.

    Himmet : Kalbi, iradeyi, duygu ve düsünceyi bir noktaya toplayip, tek hedefe yönelmek.

    İcma : Muhammed (s.a.) ümmetinden olan müctehidlerin Hz. Peygamber'in vefatından sonraki herhangi bir devirde şer‘î bir meselenin hükmü üzerinde fikir birliği etmeleridir.

    İçtihad : Sözlük anlamı, güçlüğe katlanmak ve çaba sarfetmektir. Terim anlamı ise, bir fıkıh bilgininin, şer’î bir hükmü delilinden çıkarmak için çaba sarfetmesi ve bu hususta bütün gücünü kullanmasıdır.

    İhlas : Ferdin, ibadet ve taatinde Cenab-ı Hakk'ı emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanmasıdır.

    İhya : Diriltmek, yeniden can vermek demektir.

    İlmihal : Müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu Müslümanlığın gereğini yerine getirmenin vazgeçilmez şartı durumundaki temel bilgilere ilmihâl denilmiştir.

    İnfak : İnsanın sahip olduğu malını ve imkanlarını Allah yolunda kullanması demektir.

    İntisâb : Tasavvufta, bir tarikata girmeyi, bir şeyhe biat etmeyi ifade etmek için kullanılır.

    İstidrac : Kelime anlamı “derece derece yükseltmek veya indirmek” tir. Bir kimseyi, kendi arzusuna göre bir noktaya kadar götürüp, sonunda felâkete atmaktır.İnsanın nail olduğu bir nimet, eğer onun hakkında hayırlı ise, bu ilâhî bir ikramdır. Eğer o nimet o şahsın kibrini ve isyanını artırırsa bu, ikram değil istidracdır.

    İstihsan : Müctehidin bir meselede, özel bir delil sebebiyle, o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçip başka bir çözümü benimsemesi, ya da iki farklı kıyas imkânı bulunduğunda, ilk bakışta dikkat çekmeyen kıyası (kapalı kıyası) gerekçe birliği açısından daha güçlü bulduğu için açık kıyasa tercih etmesidir.

    İstishab : Daha önce varlığı bilinen bir durumun –aksine delil bulunmadıkça– varlığını koruduğuna hükmetme yöntemidir.

    İtikad : Inanma, gönülden tasdîk etme demektir.

    İtikadi : Iman esaslarını içeren konular.

    Kafir : Allahın varlığına ve birliğine Hz Muhammed(s a s )in peygamberliğine kalbi ile inanmadığını dili ile de söyleyen kimselere denir.

    Kıyas : Naslarda (Kitap ve Sünnet'te) hükmü bulunmayan fıkhî meseleye, aralarındaki illet (gerekçe) birliği sebebiyle, naslarda düzenlenmiş meselenin hükmünü vermektir.

    Kuvve : Fiiliyata dökülmemiş tasavvur.

    Küfür : Bir şeyi örtmek, perdelemek, gizlemek ve nimete nankörlük etmek demektir.

    Mekruh : Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş.

    Mendup (Müstehap) : Peygamber efendimizin (s.a.v) bazen yapıp bazen terkeylediği şeydir. Farz ve vacibin dışındaki sevaplı iş, sevap olduğu bilineniş.

    Mubah : Yapıp yapmamakta serbest bırakılan fiiller. Fıkıh usulünde şer‘î-teklifî hüküm beş kategoride ele alınır. Bunlardan vâcip ve mendup yapılması gerekenleri, haram ve mekruh ise yapılmaması gerekenleri ifade eder. Mubah ise iki gruba da dahil olmayıp yapılması veya terkedilmesi yönünde herhangi bir şer‘î-dinî yükümlülüğün bulunmadığı fiil ve konumu ifade eder.

    Müctehid : Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran İslâm bilgini; İslâm hukukçusu; alim, fakîh.

    Mümin : İnanan, inançlı kimse.

    Münafık : Müslüman olmadığı halde, müslümanları aldatmak için müslüman görünen kimselere denir.

    Müstehap (Mendup) : Peygamber efendimizin (s.a.v) bazen yapıp bazen terkeylediği şeydir. Farz ve vacibin dışındaki sevaplı iş, sevap olduğu bilineniş.

    Müşrik : Allahü teâlâya şirk (ortak) koşan. Allahü teâlâyı mâbûd bildiği hâlde put veya benzeri şeyleri de ilâh, tanrı edinen.

    Nas : Açık ve kesin yargı.

    Re'y : Fıkıh usulünde, hakkında nas bulunmayan konularda ictihadın temeli olarak düşünme yoluyla aklı faaliyette bulunmaktadır.

    Reca : İnsanın, dünya ve âhirette Allah'ın rıza, rahmet, nimet ve sevabını umması; azap, gazap, lanet ve cezasından uzak olmayı, af ve mağfiretine mazhar olmayı arzu etmesi demektir.

    Riya : Kişinin başkalarının kalbinde bir makam veya yanında hiçbir ilahi maksat gözetmeksizin, sadece iyilik, emanet, doğruluk ve din ehli bir kimse olarak şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilmiş herhangi bir özelliğini ya da Hak inancını, düşüncesini insanlara göstermesi ve başkalarına gösteriş yapmasının adıdır.

    Riyakar : Allah'ın değil, diğer insanların rızasını gözeten kişi.

    Sahabe : 'Ashab'ın çoğulu.

    Sıdk : Doğruluk, gerçeklik, hakikat.

    Sünnet : Peygamber efendimizin(s.a.v) farz ve vacip olmayarak yaptığı ve bize emrettiği ibadetlerdir.

    Şekavet : Kâfir veya fâsık olma, cehennemlik olma.

    Şirk : Ortak koşmak demektir. Tevhid kelimesinin zıddıdır.

    Taat : Allah'ın buyruklarını yerine getirme, ibadet etme.

    Takva : Korunma, sakınma demektir. Yüce yaratıcıya karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın niyet ve gayreti içinde olmadır. Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için, O’nun himayesine girerek emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından da sakınmaktır.

    Tasavvuf : Kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir.

    Tevekkül : Hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmekveondan ötesini Allah'a bırakmak demektir.

    Tevhid : Birlemek Allah'tan başka ilah olmadığına inanmaktır.

    Tevil : Bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme, çevri. Yorum. Yorumlama.

    Ucub : Yaptığı iyi işler sebebiyle kendini beğenmektir. İnsan, kendini beğenince, başkalarından üstün görebilir. Bu üstün görme işi de, kibirdir. Ucubdan kibir doğar.

    Vacip : Yapılması zanni delil ile sabit olan hükümlerdir. Farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir delil ile yapılması emredilen şeydir.

    Vera : Günah ve haramdan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durma, takva, ittika. Vera' ile zühd arasındaki fark, vera' şüpheli şeyleri, zühd ise ihtiyaç fazlasını terketmektir. Vera'yı takva karşılığı kabul edenler alanlar olsa da vera', takvanın ileri bir merhalesidir.

    Zahid : Dünyâdan kendini sakınan kimseler.

    Zelil : Hor görülen, aşağı tutulan, aşağılanan zelil.

    Zühd : Hakka yönelmek için dünyadan da âhiretten de el etek çekmek.
  • Nesneler parçalanır; mihrak dayanamaz;
    En iyinin inancı eksiktir büsbütün, en kötüyse
    Şehvetli bir yoğunlukla dopdolu.

    William Butler Yeats - Second Coming
  • ... Kör olmayan gözler için aşikâr, ahlaksız ve taş kalpli olmayan herkes için katlanılmaz bir hakkaniyetsizlik...
  • Hukuk bilgisine sahip olmasa bile her insanın vicdanının derinlerinde hakkaniyet duygusu yatar.
  • Shakespeare’in eserindeki katillerden biri şöyle söyler: “Bence hayatın tadını çıkarmak istiyorsan işine bak ve ondan (vicdandan) uzak dur.”
  • Savunmanın ikinci argümanı ise, bedenen çalışmaya müsait insanları rampada seçip ayırma işleminin aslında bir kurtarma operasyonu olduğu yönündeydi, aksi takdirde, “gelenlerin tümü imha edilirdi.”
    Halbuki tanıklardan birinin sözlerinde dile geleni yargıçlar da gayet iyi biliyordur: Lucas, “kesinlikle oraya ait değildi. Fazla iyiydi.” İddia makamı bile onu “diğerleriyle aynı kefeye koymak istemiyordu.” Bedenen çalışmaya müsait olanları seçmek için, Dr. Lucas’ın da rampada bulunduğu doğruydu ama “esirlere iyilik yaptığı” şüphesiyle oraya gönderilmiş ve emre itaat etmeyi reddetmesi halinde “derhal tutuklanacağı” söylenmişti. “Kitle katliamı ve kitle katliamı için işbirliği yapmak” ile suçlanması bu nedenleydi. Dr. Lucas kamptaki görevleriyle karşı karşıya kaldığı ilk seferde birilerine danışmak istemişti: Piskopos, “ahlaka aykırı emirlere itaat edilmemelidir, ancak bu demek değil ki bir kişi kendi hayatını riske atmalı,” diye salık vermişti ona. Danıştığı üst düzey bir hukukçu ise, dehşetli hadiseleri savaşla gerekçelendirmişti. Her ikisinin de pek bir yardımı dokunmamıştı. Ama gelin, ne yapması gerektiğini mahkumlara danıştığını farz edelim; rampadaki seçime –kampın gündelik hadiselerinden birine, rutinleşmiş bir dehşete- katılmanın bedelini ödeyip kampta kalması ve onları öbür SS’lerin marifet saydıkları eblehliklerden ve şeytaniliklerden kurtarması için ona yalvarmaları kuvvetle muhtemel değil miydi?
    Son olarak, Miami’den Frankfurt’a gelen kadın tanıktan bahsetmeli. Gazeteleri okurken Dr. Lucas’ın adına rastladığı için ifade vermeye gelmiştir: “Annemi ve ailemi öldürmüş bir adam tabii ki beni ilgilendirir.” Olayın nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. 1944 yılında Macaristan’dan gelmişti. “Kollarımda bir bebek tutuyordum. Annelerin bebekleriyle beraber kalabileceklerini söylemişlerdi, bu yüzden annem bebeği bana verdi ve beni daha büyük göstermem için giydirdi. [Annesi üçüncü bir çocuğu elinden tutuyordu]. Dr. Lucas beni gördüğünde bebeğin benim olmadığını anlamış olmalı. Bebeği benden aldı ve anneme fırlattı.” Mahkeme gerçeğin hemen ayırdına varıyor: “Tanığı kurtarma cesaretini göstermiş olabilir misiniz acaba?” Lucas, biraz duraksadıktan sonra her şeyi inkâr ediyor. Ve görünüşe bakılırsa Auschwitz’in kurallarını –çocuklu tüm kadınlara varışlarının akabinde gaz verildiğini- hala bilmeyen kadın, ailesinin katili olduğu için peşine düşmüşken hayatını kurtaran adamla karşılaştığından habersiz, salonu terk ediyor. İnsanlar dünyayı tepetaklak ettiğinde olan işte budur.