• Yapay zeka, bilişimde daha sık kullanılan hali ile AI(Artificial Intelligence) bilgisayarların herhangi bir canlı organizmanın yardımı ya da müdahalesi olmadan; düşünme, zeka, problem çözme, sezgi, karar verme vs. gibi insana özgü özellikleri kendi başına gerçekleştirebilmesini sağlayan her türlü teknoloji olarak özetleyebileceğim, amaçladığı şey açısından düşününce de insanlık tarihinin belki de somut olarak en büyük hayali.

    Özellikle son 20 yıldır yığınlar tarafından daha çok konuşuluyor olsa da yapay zekanın tarihi birçok insanın da şaşıracağı 1600'lere, bu konuda ilk fikirleri ortaya atan, ilk çalışmaları yapan Gottfried Leibniz'e dayanıyor aslında. Leibniz, characteristica universalis isimli projesi ile; veri yüklenen bir makinenin kolu çevrilince sonsuz bilgi üretmesini amaçlıyordu. Ve bu makine sadece doğa bilimleri değil, kendi alanı da olan hukuk gibi sosyal ve toplumsal disiplinlerde de kullanılmaya uygun olacaktı. Leibniz tam olarak hedeflediği şeyi dönemin şartları gereği yapamadı belki ama bugünkü hesap makinelerinin atası sayılan, bilgisayarın da dedesi sayılabilecek bir makine icad etmeyi başarmıştı. (bakınız: http://www.layersistem.com/...-yolculuk-2/#more-81)

    Leibniz'in bahsettiği makinenin yapılmasının önünde felsefi olarak iki problem vardı. Birini yine kendisiyle aynı dönemde yaşayan İngiliz filozof Thomas Hobbes kendi dönemi için devrim sayılabilecek bir fikir olan; '' İnsan zihni fiziksel bir süreçtir. '' diyerek çözmüştü. Diğerini ise Newton, fiziksel olan her şeyin, her sürecin matematiksel olarak da ifade edilebilir olduğunu ispatlayarak çözdü. Üst üste yığılan bu bilgi ve fikirlerden insan beyninin/zihninin semboller ve operatörlerle makinelerce taklit edilebileceği fikri böylelikle yapay zekanın temelini atmış oldu.

    Öğrenme, akıl yürütme, kelimeler arasında bağlantı kurma, insanın en üst düzey yeteneklerinden biri olan dili anlama ve belki yeniden üretme, bellek, nesneleri tanıma, sistemleri kontrol edebilme ve gerektiğinde karar verebilme, düşünme, algı, ön sezi gibi üst düzey bilişsel yetenekler gerektiren yapay zekanın elbetteki savunanları olduğu gibi bu fikre şiddetle karşı çıkanlar da var. Bilim dünyasında başını John R. Searle ve Hubert L. Dreyfus gibi amcalarımızın çektiği bir kesim; insan zihnine has; nesneler, kelimeler, olaylar arasında bağlantı kurmak gibi son derece karışık zihinsel süreçlerin makinelerce taklit edilmesinin imkansız olması yüzünden yapay zekanın asla hedeflenen seviyeye ulaşamayacağını söylerken, büyük bir kesim (ki şuana kadar öğrendiklerimden gördüğüm kadarıyla büyük oranda bu fikrin tersine ikna olmuş ben de dahil) beynin karışık nöral yapısının ve bağlantılarının yapay zeka tarafından tamamen öğrenilmesinin sadece zamansal bir sorun olduğu söyleyerek öncekilere karşı çıkıyor. Bunların yanında yapay zekanın satranç/go oynamak, nesneleri tanımak ve kontrol etmek gibi daha mekanik işleri yapabileceği ama bağlam kurmak, yaratıcı olmak, şiir yazmak (ki cem hoca bu konuda çok komik bir örnek vermişti kitapta), fikir üretmek gibi daha soyut şeyleri ise yapamayacağını söyleyenler de var.

    Yapay zeka çok büyük bir hayal. Var olan koşullar bunu başarmayı tamamen mümkün kılmasa bile şuan içinde olduğumuz şartlarda bile bu hedef ciddi anlamda başarılmaya başlandı. İncelemesini okuduğunuz bu kitapta aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi hocalarından olan ve ülkenin yapay zeka konusunda en büyük otoritelerinden biri olan Cem Say hocamızın; yapay zeka hayalinin tarihine, bu fikrin yükselişine, karşı çıkılan taraflarına, insanların bu konudaki sorularına ve kaygılarına, bu hayal konusunda gelinen noktaya dair sorduğu sorulara ve cevaplara hem de son derece yalın bir dille tanık olacaksınız. Toplam 50 soru beş ana başlık altında incelemiş. Bu ana başlıklar da şöyle;

    1- Yapay zekanın tohumları
    2- Beyinler ve diğer bilgisayarlar
    3- Yapay zekanın doğuşu
    4-Yapay zeka neler yapar, nasıl çalışır?
    5-Yapay zekanın geleceği

    İsmi korkutucu gelebilir ama kitabın lise bitirmiş hemen her insan tarafından anlaşılabilecek yalınlıkta yazıldığını söyleyebilirim. Bu konuda okuduğum yabancı kaynaklar da dahil en anlaşılır yapay zeka konulu kitap olduğunu söylemek de korkunuzu almadıysa zaten okumayın :) Yok, yok okuyun. Sonuçta bu satırları okuyabildiğinize göre siz de telefon ya da bilgisayarınız sayesinde yapay zekanın muhatabı olmalısınız. Ama ben bunları zaten biliyorum diyenler de okusun çünkü yalın demek basit demek değil. Verdiği bilgiler son derece doyurucu, ayrıca okuduğu kitapların içeriğinden yola çıkarak okuyacağı kitapları belirleyen benim gibi insanlar için define gibi bir şey bu kitap. Önerdiği kaynak kitapları, isimleri, olayları, araştırılıp öğrenilecek yeni bilgi ve kavramları okuyunca aklım çıktı :) Daha da uzatmamak adına ki uzun şeyleri okumayı sevmiyorsunuz biliyorum, bu 50 soruyu incelemeye yazma fikrinden vazgeçtim. Ama merak ettim yaz diyen olursa da sonradan ekleyebilirim.

    Keyifli okumalar :)
  • Ah be Barış, dokundu mektupların. Üzdü soruların. Öyle de temiz ve koca bir yüreğin var ki yaşından, bedeninden büyük. Seneler önce senden biraz büyükken izlemiştim de seni ben de anlayamamıştım seni, soruların, sözlerin bana yaşıtına değil büyüklereydi, bir şeyler anlamsız, mantıksız geliyordu çünkü; ama o duygusallığı, hüznü ve son sahnenin büyüsünü almıştım. Seneler sonra kitap ise daha da bir dokundu, daha da bir üzdü. Tabii filmin de filmin müziklerinin de etkisi var. Mektuplarda Barış sordukça filmdeki Barış’ın sesi kulaklarımdaydı, cezaevinin atmosferi kitabın cümlelerindeydi. Fazla betimleme yok kitabın içinde hatta hiç yok da diyebilirim ama Feride Çiçekoğlu betimlemeye başvurmadan, sadece diyalog ve olayı anlatarak vermek istediğini fazlasıyla vermiş, hem okunması daha kolay bir kitap olmuş hem de vermek istediği duyguyu fazlasıyla vermiş, vermenin de ötesinde yaşatmış.

    Barış’ın ise tüm duygularını, bilmezliklerini anlamak ise kitabın verdiği hüznün baş etkeni. Aklı ermiyordu çünkü mahpusluğa, gardiyana anahtarlı amca demesi, göğünü sadece güneşten ibaret olarak bilmesi veya görmesi, gardiyan anaya kendilerini içeriye kilitliyor diye ana sözünü yakıştıramayıp anahtarlı teyze demesi, soruların cevapsız kalıp sadece yüreğimize dokunması ise insanlığın bir ayıbı ve haksızlığı. Barış’ın her bir sorusu, her bir cümlesi aslında büyük Türkiye devletinin bir ayıbı. Zaten adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış.
    Düşünün ki bir çocuğun mektubu bile, onun sorduğu sorular bile kimileri tarafından zararlı görülsün. Mektuptan ve sözlerinden korkulsun. Korkulmanın yanında da sorulara cevaplar verilemesin, anlamasın anlamayamasın biz büyükleri çocuklar. Küçük Prens’in dediği gibi biz büyükler gerçekten çok tuhaf oluyoruz. Haklı olarak çocuklar tarafından anlaşılamıyoruz. Küçük Prens gibi Barış da anlayamıyor bizleri, biz Barış’ı anlıyoruz ama mantıklı cevaplar veremiyoruz. Mantıklı cevap versek de sebebi mantıklı olamıyor. Bu mantıksızlığın iyi bir tarafı varsa onun da bizlerin çok güzel kitaplar okumamıza, güzel türküler şarkılar dinlememize ve sağlam filmler izlememize vesile olmasıdır. Bilmiyorum, yanlış mı düşünüyorum bu siyasi olaylar, cuntalar olmasa edebiyat bu kadar güzel olur muydu, bazı filmler bu kadar derinden etkileyebilir miydi, bazı canlar yanmasa, insanların yüreğine o acılar düşmese, birileri birilerine haksızlıklar yapmasa ben bu kitabı okuyup Barış’ı, İnci’yi ve Feride Çiçekoğlu’nu tanıyabilir miydim? Güçlü olan kurduğu düzen ile güçsüzü ezmese İnce Memed’i tanıyabilir miydim?

    2018 yılında verilen resmi rakamlara göre 668 bebek cezaevinde anneleriyle beraber yaşamaya çalışıyor. Yeni Türkiye’nin cezaevlerinde bu sayı hiçbir şekilde hafife alınamayacak bir sayı, yanlış anlaşılmasın 1 tane bile olmamalı ama üç haneli rakamlarda ise sorun bayağı bir büyük. 0 – 6 yaş arasında çocuğu olan anneler denetimli serbestlik hakkından faydalanabilirken maalesef siyasi suçlular için bu madde geçerli olmuyor. Siyasi suçluların çoğu da 15 Temmuz sonrası içeri alınan öğretmenler vs. Bu sayının ortalama %25’lik kısmını da maalesef 1 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Bu sayıların yanında da maalesef olan düşük sayısı ve erken doğum (ölüm) için değil resmi rakam ortalama bir rakam da verilemiyor. Ve bilmiyorum kaç tanesi dışarıda uçurtmayı görebiliyor veya kaç tanesinin yakın zamanda başının üstünde yıldız olacak.

    https://www.youtube.com/watch?v=eglGN7W4ukU

    https://www.youtube.com/watch?v=68ZeEuU29f4
  • Erhan Bey yine hikaye etkinliği açmış, bu adamın da hiç işi gücü yok mu? Oyda verdim belirlenmiş konulara. Yazar mıyım? Denerim, olduğu kadar. Yolculuk ve empati. Yolculuğu deneyeyim gayet açık ve geniş kapsamlı. Yolculuk? Nereden nereye? Otobüs, tren, vapur, uçak, zeplin, uzay gemisi. Geçelim çok somut. Zihinsel yolculuk, boyutlar arası geçiş? Zihnimin içinde ilerliyormuşum sonra kayboluyorum. İnception. Yapabilir miyim? Bu konuda bilgim yok. Altyapı ister. Bunu bir fizikçi yazsın. Zamansal yolculuklar? Şimdi buradan kalkıp 1980’e gidiyormuşum. Yok 80 olmaz darbe zamanı. Farklı bir zamana gitmeliyim. Neyle gideceğim? Bir film vardı, yaşlı bir adam ile gencin. Zamanlarası geziyorlardı. Neydi o? Heh, Geleceğe Dönüş. Onların arabasındaymışım, mağara zamanına gidiyormuşum. AROG. Yok bu da olmadı. Uzanmalı biraz böyle gezinerek bir şey bulamayacağım.

    Empatiyi denemeliyim. Empati, empati. İletişim. Bir film sahnesi vardı Haluk Bilginer’in, arkadaşı ile meyhanede, gençten bir garson ile diyaloğu. Ne diyordu orada? “Evladım şunun tadına bakar mısın?” “Değiştireyim hemen efendim” “Evladım şunu tadına bir bakar mısın?” Arkadaşı araya giriyordu sonra, rahat bırak çocuğu değiştirsin işte diyerek. Haluk Bilginer “İnsanlar adam gibi dinlemiyor birbirlerini. Cümleyi bitirmeden otomatik cevap.. Her şey otomatik zaten. Sonra anlaşamıyoruz! Anlaşamazsın tabi..” diyordu. Buna benzer bir şeyler olmalı? Müşteri Hizmetlerini aramışım, sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalışırken operatörde onu suçladığımı zannederek kendini savunuyormuş.
    Empati, yolculuk , soyut yolculuklar, iletişim, empati, birbirimizi dinlemiyoruz….

    Dedem ile tarlaya gidiyormuşuz, toprak yolun üzerinde durup elime bir kürek veriyormuş, kazmaya başlıyormuşum. İki kürek kazmamla önümüzde bir ev oluyormuş biriketten. Füsun gelip evin içine giriyormuş kimseye bir şey demeden. Sonra patronum çıkıyormuş evden, beni azarlamaya başlıyormuş. Dedem patrona kızıp eve değneğiyle vuruyormuş. Ev olduğu gibi yıkılıyormuş. Füsun’un abisi Cemil gelip bana bir yumruk atıyormuş.

    Off neredeyim ben. Evde. Uykuda iyi gelmiş, tatlı tatlı. Ne biçim bir rüyaydı o yahu. Cemil nereden çıktı? Saat kaç? Telefonum nerede? Buradaymış. 7 cevapsız arama, kim aramış, Füsun. Mesajda gelmiş, 3 tane. “Hayatım Napıyosun?” “Neredesin?” “Canın cehenneme hep aynı hareketler.” Aramalı bir kızı. Aaa, açmadı gitti.
    -Neredesin sen?
    -Nerede olacağım Hayatım evdeyim.
    -Kaç kere aradım seni??
    -Yedi kere aramışsın.
    -Dünyada sadece sen varmışsın gibi davranmayı bırak.
    -…
    - Sen niye böyle yapıyorsun ya???
    -Ben bir şey yapmıyorum Hayatım.
    -İyi, sen böyle davranmaya devam et.

    Bip bip bip.. Hiç utanmıyor da telefonu yüzüme kapatmaya. Bu kız niye böyle hırçınlaştı ki? Ne olmuş sanki telefonu açmadıysam. Benim de işim olamaz mı, kendimle kalmak isteyemez miyim? Alışamadı gitti bana. Kaç kere konuştuk aynı konuları. Hep aynı dert, sen neredesin neredesin, dünya senin çevrende dönmüyor, insanlara dilediğin gibi davranamazsın, sorumsuzsun, umursamazsın, keyfin yerinde olduktan sonra dünya yansa umurunda değil, hikaye yazıyorsan da insan arada bir telefonuna bakar, şu telefonu sessize almaktan vazgeç, sen hiç özlemez misin bir kere de sen ara…

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Üniversiteden sınıf arkadaşım. Anlaşamayacağımız dört yıl boyunca hiç konuşmamızdan belliymiş aslında. Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım? İlk çağırdığım da gelmişti, beni önceden mi beğeniyordu. Sanmam. Evde yalnızdı kız koca gün boyunca. Hem arkadaşı gelmiş başka şehirden. Arkadaş? Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar.. İşe başlayınca bir haller oldu bu kıza. Aklını mı karıştırıyorlar? Yok canım daha neler koca iki yıl.

    Yok, dur olmadı. Burada bir sıkıntı var. “Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım?” dramatize mi ediyor durumu? Hikaye de çok sıradan sanki. Nasıl yapmalı?

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Eski iş yerimden. Benden sonra başlamıştı. Dört erkeğin arasında bir kadın. Nasıl etkilenmiştim görünce. Diğerleri evli, nişanlıydı helesi. Bir de mücadele olsa işim zordu. Kim bakar bana. Nasıl da ilgi göstermiştim. “Füsun Hanım çay içer miydiniz?” “Sigara içmeye ineceğim de siz de gelir misiniz?” “Aaa ne okuyorsunuz? Ben de çok severim Ayşe Külin’i”. Yok artık, daha neler. Hayatında hiç Ayşe Külin mi okudun sen mendebur, ayaklara bak. Doğum gününde eski baskı bir kitap hediye etmiştim. İş çıkışları beraber biraz yürüyebilmek için yolu uzatmalar. Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar..

    Niye böyle oldu ki şimdi? Artık aynı şehirde de değiliz sorun bu mu? Hem o mendebur patron niye kovdu ki beni işten? Neymiş efendim kafama göre işyerine girip çıkamazmışım. Gözümü vardı yoksa kız da, yok canım daha neler? Bıktı mı yoksa benden? Bıksa neden beraber olsun ki, katlansın bu kadar katlansın bana. Belki sevmemiştir, yanındayken beraber geçirdiğimiz zamanlardan hoşlanıyordur. Belki bir arkadaş belki biraz da alışkanlık. Nasıl yapsam da gönlünü alsam? Yanına mı gitsem en yakın zamanda. En iyisi gitmek. Özledim de. Bir de hediye aldım mı tamamdır çözülür bu iş. Çiçek de almalı, anlamlı bir de not.

    Bilmem beni anlıyor musunuz?

    Oldu heralde. Biraz kısa oldu sanki. Uzatmalı mı biraz. Yok canım etki düşer. Neyse bu şekilde paylaşmalı. Kalanına okur karar versin.
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından
  • İslam tüm insanlığın müşküllerine çözüm üreten bir dindir. 13 asırlık uygulamasıyla da bunu ispat etmiştir. Her ne kadar yönetim olarak 4 halife sonrası saltanat boyutuna evrilmiş olsa da hakim düzen İslam’dı. Elbette 4 halife sonrası yönetimleri dört dörtlük İslami bir yönetim olarak görmesek de 20.yy. başlarına kadar yasamanın kaynağı Kur-an idi. Tanzimattan sonra şer’i mahkemelerin yanı sıra cemaat mahkemelerinin, nizamiye mahkemelerinin de varlığı bilinmektedir. Ticaret kanunnamesi (1850), ceza kanunname-i hümayunu (1858), usul-ü muhakemat-ı hukukiye kanunu (1880) bunlardandır. Bunlar garplı yanı ağır basan kanunlar olarak da bilinmektedir. (Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle/Dr. Osman Öztürk/sh14-15). Mecelle hareketi, bir bakıma Fransa ve batı etkisi altında kalan bazı Osmanlı aydınlarının “İslam çağımıza cevap verememekte.” Şeklinde özetleyebileceğimiz itirazlarına adeta cevap niteliğinde vücut bulmuştur. Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında oluşan mecelle heyeti     1868-1889 yılları arasında çalışmalarını sürdürmüşler ve tamamlamışlardır.

        Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar siyaseten ve yönetim biçimi olarak saltanat yönetimi ön planda olsa da hukukun kaynağının İslam olduğunu ifade edebiliriz. Lozan görüşme ve antlaşmalarında İngiliz dışişleri bakanı Lord Gurson’un Lozan murahas heyeti başkanı İsmet Paşa’ya telkinleri arasında, Osmanlının vatandaşlıktan çıkartılması ile hilafetin kaldırılmasının da olduğu bilinmektedir.

        İngilizler 1860larda önemi anlaşılan petrol kaynaklarına sahip olmak için Osmanlının yıkılmasını çok istemişler ve bu uğurda çalışmışlardır. Zira Osmanlının varlığı onların enerji kaynaklarına ulaşımını ve sahiplenmelerini zorlaştırıyordu. Yeterli olmasa da hilafetin varlığı onlar için sorun teşkil ediyordu. Özellikle 1876’da V. Murad’ın tahttan indirilmesinin ardından II.Abdulhamid Han’ın taht çıkmasından İngilizler ciddi anlamda rahatsız oldular. Zira II.Abdülhamid 33 yıllık iktidarı boyunca Osmanlının devamından çok devletin edinimlerini korumaya özen gösterdiği gibi, Osmanlı sonrası devletin devamı içinde yoğun çaba sarf etmiştir. Bu bağlamda bir taraftan devleti kurumsallaştırırken diğer taraftan Osmanlı sonrası devleti devam ettirecek bürokrasinin de yetişmesi için de yoğun çaba sarf etmiştir. Mesela memurlar için sicil tutulmasından, hukuk fakültesinin açılması, mühendislik ve ticaret fakülteleri açılmıştır. Yine bütün yurt sathında liselerin açılması, Medine ve Bağdat demir yollarının yapılmasının yanı sıra Şam’da tıp fakültesi açılması ve daha bir çok yeniliklere imza atılmıştır. Cumhuriyeti kuran sivil, yargı ve askeri bürokrasinin neredeyse tamamı II.Abdülhamid zamanında yetişmiştir.

       İngilizler açısından Abdülhamid ve Osmanlı mutlaka yıkılmalı idi. Diğer yandan yeterli olmasa da hilafet kurumu tüm İslam dünyası için bir tutkal mesamesinde idi. Dolayısıyla bu müessese lağvedilmeliydi. Kurtuluş Savaşında dışarıdan yapılan yardımlara ve yapanlara baktığımızda hilafetin nasıl bir tutkal görevi ortaya koyduğunu görmekteyiz. Hintli Müslümanlarda Kuzey Afrika Müslümanlarına balkanlardan Kafkaslara ve Orta Asya’ya kadar tüm İslam dünyası adeta yardımlaşmada yarışmışlardır. Bunu İslam birlikteliğinin devamı için yapmışlardır. İngilizler Kurtuluş Savaşında bu olağanüstü yardımlaşmanın ve dayanışmanın nedeninin İslam birlikteliği ve onun üst kurumu olan hilafet olduğu için Lozan’da hilafetin ilgasını da dayatmışlardır. Zira hilafet ve halife var olduğu sürece İngilizlerin petrol bölgelerine sahip olmaları mümkün değildi. Bu nedenledir ki Osmanlının yıkılması, Osmanlının vatandaşlıktan çıkarılarak sürgün edilmesi, hilafetin ilgası İngilizlerin baş meselesi olmuştu. Doğrusu burada muvaffak oldular. Eğer Osmanlı vatandaşlıktan çıkartılmamış olsaydı herhalde II.Abdülhamid Han’ın Medine ve Bağdat demir yolları hattı inşası sonrasında Memalik-i Şahane ( Padişahın şahsi mülkü) ilan ettiği Musul-Kerkük petrol bölgeleri Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin olabilirdi. Zaten İngilizlerin ve Almanların Medine ve Bağdat demir yolları ihalesini almalarının arka planında yatan ana neden de petrol bölgelerine hâkimiyet arzusu idi.

        Dünden başlayan bugün de devam eden ve yarın da devam edeceğe benzeyen İslam, enerji kaynaklar, İsrail ve Filistin sorunu, yeni harita değişimleri konuları gündemdeki yerlerini korumaya devam ediyor. İslam ve onun temel kaynağı Kur-an elbette Allah(c.c)’ın teminatı altındadır. Tarihin hiçbir safhasında İslam gerilemedi, Müslümanlar geriledi, Müslümanlar aidiyetlerini kaybettiler. İslam ise her zaman için arayanlara, sığınmak isteyenlere kucak açmıştır ve açmaya devam ediyor. Günümüz Müslümanlarına bakarak İslam’ı değerlendirmek cinayet olur. Daha dün 1930’larda merhum İkbal; “ Kaç bu Müslümanlardan sığın Müslümanlığa!” demiyor muydu? Elbette tarihin çeşitli safhalarında Müslümanım diyenlerin İslamla aralarına mesafe koydukları bilinmektedir. Müslümanları idealize etmeye gerek yok, idealize edilecek olan ancak İslamdır, ve beşeri planda ancak Hz.Muhammed’dir (a.s). eğer Müslümanlar ve onların davranışlarını İslam diye okursak yanılırız. Unutmayalım, peygamber(a.s) eğitiminden geçmiş olan insanlar (sahabe) henüz onun mübarek naaşı ortada iken ben-i saide sofhasında iktidar mücadelesine koyuldukları bilinmektedir. Keza Sıffin’de Cemel’de çarpışan taraflar kimlerdi, Hz.Hüseyin ve 72 yaranını şehit edenler kimlerdi? Huneyn gününde ganimet taksiminde peygambere (a.s) karşı yanlışlıklar yapan kimlerdi?

        Evet, bugün coğrafyamızda İslam iktidarda değil. Belki bireysel olarak İslam yaşanmakta. İslam’ı bir bütün olarak ele aldığımızda acaba iktidarda olan Müslümanların imanları amellerine ne kadar hükmediyor? Yoksa başkalarının, küresel güç odaklarının arzu ve istekleri mi hükmediyor? Münafıklığı hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm. Vardığım sonuç, Müslümanlar ne zaman iktidarda olsalar münafıklık zirve yapmışlardır. Durun! Hemen itiraz etmeyin. Hani bizim beşeri planda mutlak modelimiz olan Hz.Peygamber’in (a.s) 13 yıllık Mekke döneminde bir tek münafık var mıydı? Ama Medine’de İslam’ın ve Müslümanların hâkimiyetine rağmen birçok münafık mevcut idi. Mekke’de eziyet, işkence, dışlanmanın dışında paylaşılacak bir şey yoktu. Ama Medine’de iktidar vardı, ganimet vardı, paylaşılacak imkânlar vardı. Güçlü olan Hz.Peygamber’in etrafında onun gücünden istifade etmek isteyenler vardı ve ilk münafık da Abdullah b.Ubey’di.

        İslam ve enerji olgularının ardından bölgemizde kaşınan bir yara da şüphesiz Filistin konusudur. Belki buna daha birçok sorunları da ilave edebiliriz. Mesela Yemen… Yemen’de milyonlarca Müslüman’ı açlığa, sefalete ve yok olmaya itenlere, her saniye tedavi edilebilir olduğu halde ilaçsızlıktan ölen çocukların katillerine Allah lanet etsin! Elbette Yemen ve benzeri sorunlarımız var ve devam ediyor. Pakistan istihbarat teşkilatının (ISI) kurduğu Taliban’da ne kadar merhamet var(!) Neredeyse her gün Afganistan’ı kan gölüne çeviren bu örgüt acaba bu yetkiyi hangi İslam’dan alıyor. Neyse Filistin sorunu ve bu sorunun amili olan İsrail ya da İsrail’in suç ortakları olan sözde Müslüman Arap yönetimleri, her geçen gün bölgeyi kanatmaya devam ediyorlar. Burada altını çizmek istediğim konu şu; İsrail bizatihi bir güç değil, sanal bir güç, başkaları adına enerji kaynaklarına sahip olmak ve enerji kaynaklarını korumak isteyen güç odakları ile İslam’a ve Müslüman halkalara rağmen makamlarını korumak isteyen satılmış Arap yönetimleri adına tetikçilik yapan bir piyondur.

        Bölgemizin bir diğer önemli sorunu da emperyal güç odakları topraklarımız yeniden parsellemek istiyor. Sykes Picot’u revize etmek istiyorlar. Seksen bir milyonluk Türkiye, seksen br milyonluk bir İran doksan altı milyonluk bir Mısır ve yirmi milyonluk bir Suriye istemiyorlar. Onların istedikleri butik bir devlet modeli. Bununla da ne İslam’a ne enerji kaynaklarına ne de Filistin’e sahip çıkamayan devletçikler arzu ediyorlar. Belki de bu elim projeye bölgede karşı çıkan tek ülke Türkiye. 29 Ocak 2009 Davos’da başlayan İsrail karşıtlığı halen devam ediyor.

    Biz Müslümanlar “Arap Baharı” tuzağını fark etmezken başkaları bu tuzaktan istifade ile Mısır’ı, Suriye’yi, Libya’yı, Yemen’i, kan gölüne çevirdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı operasyonları bölgede menfur emellerini gerçekleştirmek isteyenler için umarım önemli bir ders olmuştur. Sözün kısası bölgemiz İslam, enerji, İsrail-Filistin ve yeni harita değişimi sorunları ile baş başa. Yapılması gereken ise yitiğimizi, yitirdiğimiz yerde aramaktır. İslam’dan uzaklaşarak kaybettik. Kazanmak istiyorsak yeniden İslam’la buluşmamız gerekmektedir. Kur-an aynasında, Hz.Peygamber’in(a.s) sahih sünneti ışığında kendimizi yeniden sorgulayalım: “
  • Milyarlarca galaksiden oluşan koca evrende, yalnızca bir bezelye kadar yer kaplayan bir galakside, o galaksideki bir toz tanesinin üzerindeyiz. Merakımız sebebiyle her zaman uzayda neler olup bittiğini araştırıyoruz. Daha fazla bilgiye ulaşmak isteyip, aklımız aldığı kadar uzaklara anlam veriyoruz, ancak karşımıza çıkan her bilgi doğru olmayabiliyor.
    Günümüzde herkes istediği bilgileri büyük bir kitleyle kolay bir şekilde paylaşabildiği için asılsız bilgiler sık sık karşımıza çıkabiliyor. Bu içeriğimizde, uzay hakkında doğru sandığımız, ancak bilimsel şekilde çürütülmüş bilgileri derledik. Şimdiden söyleyelim, aşağıda okuyacaklarınız “Dünya yuvarlak değil, geoittir”den çok daha ilginç bilgiler içeriyor. O yüzden arkanıza yaslanın ve yolculuğunuzun keyfini çıkarın..
    Öncelikle evren nasıl oluştu. Big Bang, yani Büyük Patlama. Bir anda evrenin oluşmasını sağlayan o başlangıç. Düşününce ne kadar şiddetli ve ne kadar yüksek sesli olurdu tahmin bile edemiyoruz, ancak ilginç bir haberimiz var: Büyük Patlama o kadar da yüksek sesle olmadı, ayrıca gerçekten de büyük bir patlama değildi.

    Yanlış Bilgi: Büyük Patlama muazzam bir sesle gerçekleşti
    Büyük Patlama ismi, bu konuda fazlasıyla yanıltıcı bir durum teşkil ediyor. Araştırmalar, Büyük Patlama’nın uzay içerisinde olan bir patlama değil, aslında bir genişleme hareketi olduğunu söyler. Ayrıca evrenin hala genişlediği de unutulmamalıdır. ,
    Büyük Patlama 110 dB (desibel) civarında gerçekleşti. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki İngiliz Heavy Metal grubu Motörhead’in Cleveland Variety Tiyatrosu’nda verdiği 130 dB’lik konser çok daha yüksek sesliydi.

    Kaynak: big-bang-theory.com, Telescoper

    Yanlış Bilgi: Nükleer silahlar asteroidleri yok edebilirler
    Nükleer silahlar, Dünya’ya gelen bir asteroidi buharlaştıramazlar. Birçok asteroid aslında taş kümesi halindedir. Güçlü bir darbe daha da fazla parçalanmalarına sebep olacaktır. Bir mermiyi pompalı tüfek saçmalarına dönüştürmüş olursunuz. Silahlarla arası iyi olmayanlar için de şu örnek daha açıklayıcı olacaktır: Bir adet basketbol topu, hızla gelirken bir anda onlarca tenis topuna dönüşüyor. Gezegeni kurtarmak için fazla "zekice" bir hareket olmasa gerek.

    Kaynak: National Geographic

    Yanlış Bilgi: Uzay çok uzaktadır
    Uzay, insanlığın son kalesi olarak adlandırılsa da o kadar da uzak değildir. Uluslararası olarak yapılan anlaşmalara göre uzay, deniz seviyesinin tam olarak 100 km üzerindedir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri’nin tanımına göre uzay deniz seviyesinin 80 km üstünde başlar. Tabii ki bu sayılar uzayın ilk sınırlarıdır. Saatte 100 kilometre giderek, 1 saatte uzaya çıkabilirdiniz. Elbette resmi olarak. Bilimsel açıdan zaten uzayda olduğumuz için, uzaklara bakmaya gerek yok.

    Kaynak: livescience

    Yanlış Bilgi: Uzaya gitmek sizi ağırlıksız kılar
    Uzaya çıkmak sizi bir anda ağırlıksız yapmaz. Eğer ivmeli bir rokette olsaydınız, Dünya’nın yer çekiminden çok daha fazlasını hissederdiniz. Uzayda olan şey de buna benzer bir durum. Bir kütlenin yörüngesi etrafında dönmeyi de buna benzetebilirsiniz. Kısaca bir cismin yörüngesinde dönmeye sonsuza kadar düşmek de denebilir. Yani yalnızca uzaydaki astronotlar değil, Dünya’nın etrafındaki Ay, Güneş’in etrafındaki Dünya ya da Samanyolu Galaksisi'nin etrafındaki Güneş Sistemi birbiri etrafında sürekli olarak "düşüyorlar."

    Çok karışık bir kozmik dans, öyle değil mi?

    Kaynak: NASA

    Yanlış Bilgi: Güneş sarıdır
    Şimdi gözünüzle gördüğünüz şeyi de yalanlayacak değiliz. Sorun aslında tam olarak burada başlıyor. Güneş sarı gibi görünse de teknik olarak beyaz bir ışık yayıyor. Dünya’nın atmosferi bizim bu yıldızı sarı görmemize sebep oluyor. Atmosferde ışıkların dağılması sonucunda, biz Güneş’i günün belirli saatlerine göre sarı, turuncu ya da kırmızı olarak görebiliriz. Hatta kültüre göre bile değişiklik gösteren bu karmaşada, Amerika’daki anaokulu öğrencisinden sarı, Japonya’daki bir akranından kırmızı cevabını alabilirsiniz.

    Kaynak: Stanford Üniversitesi

    Yanlış Bilgi: Güneş sisteminde 8 adet gezegen vardır
    Plüton’un elenmesinden sonra neredeyse herkes nihai sayıya ulaştığımızı düşünüyor. Listemiz daha kabarık, maalesef kabartan şeylerden birisi yine Plüton değil.
    2016 yılının ocak ayında bilim insanları, 15.000 yıldır Güneş’in etrafında dönen, kütlesi Dünya’nınkinden 10 kat daha fazla olan bir gezegenin varlığını kanıtladılar. Neptün’ün Güneş’e olan uzaklığından yedi kat daha uzakta bulunuyor. Bu nedenle şu an için dokuzuncu olmaya biraz uzak görünüyor. İleride bu sayı artacak mı bilinmez, ama sekiz adet gezegenle sınırlı kalmayacağımız kesin gibi.

    Kaynak: iflscience.com

    Yanlış Bilgi: Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler Güneş’in etrafında dönerler
    Dünya da dâhil Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler, teknik olarak Güneş Sistemi'nin ağırlık merkezinin etrafında dönerler. Bu, bahsettiğimiz ağırlığın �,87 gibi bir yüzdesini Güneş tek başına karşılar. Gezegenlerin konumuna ve uzaklıklarına göre içinde bulunduğumuz sistemin ağırlık merkezinde değişiklikler yaşanır.

    Kaynak: realclearscience.com

    Yanlış bilgi: Kızıl Gezegen Mars, adından da anlaşılabileceği gibi kırmızıdır
    Mars’ın neden kırmızı olmadığını açıklamadan önce, Mars’ın neden kırmızı göründüğündenbaşlayabiliriz. Mars belirli bir noktadan bakıldığında kırmızı görünür, çünkü demir oksit tozu tabakasıyla kaplıdır. Bu tabaka yaklaşık bir milimetre kalınlığındadır. Mars Simülasyon Laboratuvarı’ndaki araştırmacılar, bu tozun Mars rüzgarlarının sürtünme etkisiyle oluştuğunu doğruladılar.
    Peki, Mars hangi renk? Geçtiğimiz yıllarda yapılan çalışmalarda Curiosity aracı, Mars’ın maviye yakın gri bir tona sahip olduğunu gösterdi. Yani her şey o demir oksit katmanının altında

    Kaynak: sciencealert.com

    Yanlış Bilgi: Tüm gezegenlerin uyduları vardır
    Evet, gezegenimizin bir uydusu var ve adı Ay. Hatta Plüton ve asteroidler gibi küçük cisimlerin bile uyduları var. Bunları duyduktan sonra devasa gezegenlerin de uydularının olduğunu düşünmek fazlasıyla mantıklı, öyle değil mi? Mantıklı ancak gerçek öyle değil. Merkür ve Venüs, uydusu olmayan iki gezegen olarak yalnızlıklarını koruyorlar.
    Bu arada uydu sayılarını merak edenler için; Dünya ve Plüton bir, Mars iki, Neptün sekiz, Uranüs on beş, Jüpiter on altı, Satürn ise on dokuz adet uyduya sahiptir.
    Kaynak: gridclub.com

    Yanlış Bilgi: Merkür Güneş Sistemi’ndeki en sıcak gezegendir
    Güneş’e en yakın gezegen olduğu için doğru gibi görünse de aslında bu bilgi yanlıştır. Merkür 427 dereceyle fazlasıyla sıcak bir gezegendir, ancak en sıcak gezegen Venüs’tür. Ortalama 465 derecelik sıcaklığıyla Venüs, Adanalıları bile çileden çıkartabilir. Venüs’ün daha sıcak olmasının sebebi, daha yoğun atmosferi sayesinde sıcaklığı içerisinde hapsedebiliyor olmasıdır.

    Kaynak: space.com
  • Normalde 1k da şu ana kadar hiç film düşüncesi yazmamış olsam da "Siyah Kuğu" filminin verdiği mesajlar ruhuma gereğinden fazla ağırlık yaptı, dayanamadım. Buradayım.

    Öncelikle okumaya başlamadan önce arka fonunuza bir müzik bırakıyorum, ruhunuzu tam sakinleştiriyor diye düşünürken birden fırtınalar kopartması bu ileti için ideal> https://youtu.be/lquHVVNTAg4

    (Film özetini atlamak istiyorsanız ilk 3 paragrafı atlamanızı öneririm.
    Yazıyorum, yazıyorum çünkü belki de ilk defa bir filme karşı oluşan düşüncelerimi zamana kurban etmek istemedim.Her ne kadar filmi izler izlemez yazdığımdan ötürü düşünceleri tam sindirememiş olsam da, yazmazsam düşüncelerin içimde zehir etkisi yaratacağından eminim.
    Gerçi film zehir etkisini yaptı yapacağı kadar. Gelin size Kuğu Gölü Balesinden bahsedeyim biraz. Daha sonrasında da işin can alıcı noktasına girelim.

    Bu baleyi hepiniz duymuşsunuzdur. Genç ve güzel bir kıza yapılan büyü sonucu ruhu beyaz bir kuğuya hapsedilir. Büyüyü bozmanın tek yolu ise aşkını bulabilmek. Beyaz kuğumuz tam aşkını bulacakken siyah kuğu gelir, büyüyü bozacak kişinin aklını çekler ve beyaz kuğu büyüyü bozamaz.

    Nina isimli bir genç kız. Çok zarif, naif bir kız aslında. Belki de biz öyle sanıyorduk. Bilmiyorum. Nina balerin ve en büyük hayali (kendisinin değil, annesinin!) Kuğu Gölü'nde kraliçe kuğuyu oynayabilmek. Ama ortada bir sorun var, kraliçe kuğu hem beyaz kuğuyu hem siyah kuğuyu kapsıyor.

    Kolay mı hem beyaz hem siyah kuğuyu oynayabilmek. Gerçek bir beyaz kuğu varsa aramızda, ne derece canlandırabilir ki, ne derece hissedebilir siyah kuğunun karanlığını? Ya da kaç kişi var dünyada siyah kuğuyu hakkıyla yerine getirip beyaz kuğu saflığında kalabilen? Yapamıyoruz bence. İnsanın içini ya siyahlığın o görünmez kuyusu karartıyor, ya da beyazlığın cazibesi öldürüyor. Ayarlaması zor ortasını, tutturamıyoruz çoğunlukla. Taklitlerden öteye gitmiyor "çiftkişiliklilik"

    Filmden bahsediyordum. Nina -bence- kendini beyaz kuğu sanan siyah bir kuğuydu. Ama siyah kuğu olmak onun tercihi değildi, dayatılmaydı. Belki hırs fazlası, başarı doyumsuzluğu, korkaklığı, ürkekliğiydi bu dayatmalar. Ama en nihayetinde derinlerinde bir yerde yatan ve bir gün açığa çıkmayı bekleyen bir siyah kuğusu vardı onun. Hocası "sadece beyaz kuğuyu oynayacak olsan direk seni seçerdim" derken abartmıyordu. Çünkü Nina beyaz kuğu rolüne o kadar güzel girmişti ki insan onda siyah bir kuğunun bulunabileceğini hayal bile edemiyordu. Ona göre kusursuzluluk, bünyesinde her ikisini de bulundurmaktı. Filmin sonunda kendinde buldu bulmak istediğini, ve "kusursuz" oldu-kendince-.

    Hepimizin karanlıklarda yatan ya da etrafta rahatça gezinen bir siyah kuğusunun olduğunu biliyoruz. Ama istemiyoruz kendimizde öyle bir şey bulundurmak. Mükemmelliğimizi bozuyor çünkü. Mükemmellik algısı o kadar kusursuzla bağdaştırılmış ki, bazı kusurlarım bizi daha mükemmel yapacağını unutur olmuşuz. Siyah kuğularımızı bastırırken onlara daha büyük bir ayaklanma gücü verdiğimizin farkında değiliz, bastırdığımız duygular yok olur sanıyoruz.

    Film tamamen bu konu üzerine yapılmış, kendini beyazlığa tamamen adamış bir kızın içindeki siyah kuğuyu ortaya çıkarmak zorunda kalmasıyla başına gelen psikolojik durumlardan oluşuyor tüm sahneler.Zaten en sonunda Nina da anlıyor, mükemmellik beyaz kuğu olmakta değil, hangi kuğu olmak istersen onu olmakta.

    Hepinize içinizde hiçbir kuğuyu bastırmadığınız, her birine gereken önemi verdiğiniz, başarı peşinde kendinizi ve ruh sağlığınızı aksatmadığınız, hırsla kendinizi yiyip bitirmediğiniz günler dilerim. Gecenizin, gününüzün, gündünüzün güzel olması dileğiyle...