• Benim hiçbir şeyim yok, adım bile... Onu bile sana verdim.
    Bu yüzden bir çeşit bağımsızlığım var sana karşı... Bağımlılık sınır tanımaz da ondan. ‘Ya hep, ya hiç’ ne büyük bir söz ! Ya benimsin, ya değilsin. Benimsen sorun yok, her şey yolunda demektir ama değilsen, yitirirsem seni... Bu, kötü olmaz... O zaman hiçbir şey olmaz, o zaman hiçbir şey yok demektir... Ne kıskançlık kalır, ne üzüntü, ne sıkışma, hiç ,hiçbir şey. Biliyorum, birine böylesine güvenmek, bayağının da aşağısında bir şey. Bu yüzden durmadan korku çörekleniyor ya benim de içime. Ama bu korku, seni yitirme korkusu değil! Birine güvenmeye nasıl yeltenir insan, işte bu korkutuyor beni. Buna karşı koyabilsin diye, sevimli yüzüne Tanrısal bir güzellik ekleniyor.(Belki de doğuştan vardı bu .)
  • Bergman'ın Yedinci Mühür filmini izleyenler son sahneyi hatirlarlar. Azrailin peşine takılan bir grubun çırpınışları görünür. Tüm film boyunca yaşananlar ölüme bir hazırlıktır. Ölümü düşünenler ve düşünmeyenler aynı kefededir. Hatta Şeytan ile Satranç oynayan Antonius Blok ( Max Von Sydow) bile kendini ölümün yazgısından kurtaramaz. Tüm o sorgulamaları içsel boşluğu onu yine de bir tür sona hazırlar. Antonius Blok'un yaveri Gunnar Björnstrand'ın Blok'a karşılık o katı ateizmi farkı oluşturur. O dik bir kafayla ilerler. Kış Işığı filminde rahip iken bile kuşkucu olmaya devam eder. Dik başlılığı onun hasletine dönüşmüştür. Ölümün soğuk elleri bedenlerini peşlerinde sürüklerken bile o dik duruşu devam ettirir. Ölüme karşı yaşamı savunur. Yine de o da aynı kafilede yer alır ve ölümün pesinde sürüklenir. Yol, hepsini aynillaşmistir. Ölümün soğuk elleri hepsinin sıcak ve korku dolu bedenlerini sarmıştır. Ölüm, bedenin tutsağı gibidir. O olmadan yaşayamaz gibidir. Beden ile var olur beden ile kanıtlanır. Bergman muhtemelen benim gibi düşünmemiş olsa da , bu apaciktir. Tek sorun, ölümün konusmamasidir. Sadece eylemesidir. Eyleyen ölüm, konuşmaya ihtiyaç duymaz. Son sahne de uzaktan gösterilir. Tepeye doğru çıkarlar. Ölüm, Nirvana görevi görür. Azrail ise Bengt Ekerot'dan başkası değildir. O soluk yüzü ölümün vücut bulmuş hali gibidir. Soğuktur, sıcağı alır. Onu kendine dönüştürür. Neden ölümden bahsediyorum? Çünkü unutulmamalıdır ölüm. Antonius Blok, ben Antonius Blok, Ölümle oynuyorum der. Ne var ki ölüm o küstah ve ivedi zaferi onun elinden alır. Insanın özne aşkınsalligini ölüm yenilgiye uğratır. Bazen bunu düşünmek gereklidir.
  • Bu arada, alfabenin değişmesi gerektiği yönünde fikir beyan eden ve eyleme geçen ilk kişi Atatürk değil. Daha önce de teşebbüsler var. ''Enveri'' yazı var mesela, birbirine bağlanmadan yazılan yazı. Dolayısıyla Osmanlıcanın bir sorun olduğunu gören ilk kişi Atatürk değil.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Romanın ana karakterleri Jerome ve Alissa’nın daha çocuk yaşta başlar aşkları. Birbirlerini çok severler. Ancak bu sevgide ihtiras, şehvet gibi duygulara yer yoktur. İki insan birbirini en yalın haliyle nasıl sevebilirse öyle severler birbirlerini. Katışıksız, plansız, güdümsüz ruhsal bir sevgidir aralarındaki.

    -spoiler-

    Ancak bir dizi engelle karşılaşırlar, bir araya gelemezler, birbirlerine kavuşamazlar bir türlü. Jerome’nin tam Alissa’ya açılacağı gün, Alissa’nın kız kardeşinin de kendisine aşık olduğunu öğrenir. Bu engeli aşmak yeterince zaman alır, tam sorun aşıldı, birleşmeleri için artık hiçbir engel yok derken Alissa’ya bir şeyler olmuştur.

    Alissa’nın ruhunda bir şeyler değişmiştir. O artık erdem yolcusudur. Gözleri gerçek aşka açılmıştır. İlahi olana, sonsuz olana, yaratıcıya duyduğu aşk uğruna Joremo’ya olan aşkını feda etmiştir. Göksel olana adamıştır tüm sevgisini. Joreme’ye karşı sevgisini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Joreme’ye olan sevgisini de yaratıcıya olan sevgisine katmıştır, sevmenin önündeki sınırları kaldırarak sonsuz sevgisinin içinde sevmiştir onu. Sevmek en büyük erdemidir artık Alissa’nın. Sevgisinin hudutları kendisini aşıp tüm evreni kaplamıştır. Ve Joremo’ya olan sevgisi de bu sevginin içindedir.

    Ancak Joremo’nun gözleri böyle bir sevgiye açık değildir. Onun için aşk, sevgi, dostluk, arkadaş yani sevmenin herhali Alissa’dır. Sevginin müridi olan Alissa, Joremo’nun da gözlerini gerçek sevgiye açmak ister. Joremo’nun sevgiye ulaşmasındaki engel olarak kendisini gördüğü için kendisini, aşkını Joremo’nun uğruna feda eder.

    Buğulu gözler gibidir onların aşkı. Burun sızısı olur, görüntü bozulur, kalpte burukluk hissedilir, ağlamanın her türlü belirtisi mevcuttur ne var ki yaş olup gözden akamaz bir türlü. Ancak bu aşka yarım kalmış bir aşk da diyemeyiz asla, belki de çoğu aşk bu aşkın yanında bir saman alevidir. Alissa’nın vefatından sonra, Joremo’nun, Alissa’nın kız kardeşiyle geçen son diyaloğu bunu kanıtlar niteliktedir.. şöyle ki:

    “Evlenmek için neyi bekliyorsun?”

    “Bazı şeyleri unutabilmeyi”

    “Yakında unutacağını umuyor musun?”

    “Asla unutmamayı umuyorum.”
  • 384 syf.
    ·8/10
    Kitabı okurken ortaokul yıllarıma gittim. Fen Bilgisi derslerini çok severdim hele de DNA ile ilgili konular çok ilgimi çekerdi. DNA sarmalı ise benim için gizemli bir olgudur. Kısacası büyük bir ilgim ve tutkum vardı bu konulara dair. O yüzden de kitabı çok severek okudum. Bazı yerlerde anlamadığım daha doğrusu unuttuğum terimler önüme çıktı ama çok da sorun olmadı okumama.
    .
    .
    Chimera adında uluslarası bir eczacılık şirketi var. Seth genetik manipülasyon alanında isim yapmış bir biohackerdir. Chimera şirketinde çalışma fikrini duyunca direkt kabul ediyor. Chimera'nin asıl amacı isim yapmış kişiler için ölümcül ürünler imal ettirmektir. DNA'lar üzerinde oynanarak isim yapmış kişilere suikast düzenlemeyi amaçlıyorlar.
    .
    .
    Konu olarak çok çok güzeldi kitap. Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. #parlakmeltemkitapligi #olimposyayınları #kitaplaryolda
  • 320 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    İngiliz yazar Sybille Bedgord'un Bataklık Kumu adlı anılardan oluşan kitabını beklentisiz bir şekilde okudum. Kendisini hiç tanımıyordum ve kitabın fiyatı uygun diye denemek istedim. Çağdaş yazarlardan olduğu tanıtılsa da kendisini ülkemizde pek tanıyan yok. Ben de kendimi riske attım ve sıkılmak uğruna kitabı bitirdim. Kötü değil öncelikle onu söyleyeyim. Her ne kadar çağdaş yazar olsa da dili ağır. Çağdaş yazarlar da klasik yazar okuyup etkilendiklerinden dilleri ona benzeyebiliyor. Belki çeviri kaynaklıdır ama daha önce hiçbir kitapta bu kadar çok parantez görmemiştim. Açıklamanın açıklaması var adeta. Başlarda uzun ve devrik cümleler kafa karıştırsa da sonradan alışmak mümkün. Karakter incelemeleri iyi. Yazarın kendisi ilginç biri diyebilirim. Alman baba ve İtalyan anneden doğmuş ama kendisi İngiliz vatandaşı. Avrupa'nın çoğu ülkesini gezip Aldous Huxley ve Thoman Mann gibi isimlerle dostluk edinmiş biri. Yahudi kökeni de olan yazar aslında zengin veledi ama zorluklarla geçmiş bir yaşamı var. Babasının önceki eşinden bir üvey ablası ve sonradan gelen üvey annesi var. Yanılmıyorsam 95 yaşında ölmüş ve bu kitabı son dönemlerde yazmış. Yazarı tanımaya son kitabından başlamak ilginç tabi. Özellikle kız arkadaşlarını anlatırken uzun betimlemeleri var ve ilişkilerinden sıkça söz ediyor. Gençliğine baktım güzel kadınmış, kendinin hiç ilişkisi olmamış mı diye düşünürken lezbiyen olduğunu öğrendim. Genel olarak yazar ve şair kısmı çirkin, tipsiz ve yamuk yumuk tiplerdir ama Sybille Bedford tam tersi. Kitap için otobiyografik hikayeler toplamı diyebiliriz. En çok çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadığı çalkantılı süreci anlatıyor. Gerek ailesel maceralar, gerek ikinci dünya savaşı sırasında yaşadığı diplomatik sorunlar, gerekse arkadaşlarıyla olan anıları ilginç. Fakat kronolojik bir sırayla değil karışık anlatmakta. Ablasıyla buluştuğu ana geldiğinde bir anda ablasının çocukluğuna dönüyor mesela. Bayağı şehir gezmiş olması sayesinde oldukça çok yer ismi öğrenmek mümkün. Arama motorlarından bazı isimlere baktığım oldu. Düşününce hem paran var, hem dünyayı geziyorsun, hem yazar kankaların varken yazar olmak kolay deniyor ama hiç de öyle değil aslında. Kimse bizim dışarıdan gördüğümüz gibi değil aslında. Kendisinin sürekli geziyor olması keyiften değil mecburiyetten aslında. Çünkü insan nerede rahat yaşayacaksa ister istemez oraya göçer. İkinci dünya savaşı kurbanı olmaktan son anda kurtulmuş yazarın gittiği yerlerde hep bir sorun çıkmış, dostları ve şansı sayesinde atlatmış olduğunu görüyoruz. Değişik hayat hikayeleri okumayı seviyorsanız göz atabilirsiniz. Hangi anısından bahsetsem bilemiyorum aynı şey yazar için de kolay olmamış. Bu kadar çok şey yaşayıp da oturup kendini anlatmak büyük cesaret. Yazarın diğer kitaplarını okumayı düşünüyorum. Gezip gördüğünü dışında yediğini içtiğini de anlatıyor bu kadın. Bir de bayağı yabancı kelime vardı cümlelerde, o da dil karmaşası yaşamış demek.
  • 216 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Kenci 20 yaşında. Kendisi için oldukça tehlikeli bir işe sahip: turistlere eğlence rehberliği yapmak. Sorun tam olarak ‘eğlence’ kısmında saklı. Sunduğu hizmet Tokyo’nun karanlık sokaklarını kapsıyor. Turistler onu dergiye verdiği bir reklam aracılığıyla buluyor, genelde 2-3 gün sürüyor bu turlar. Pek çok insan tanıyor Kenci, bu işi 2 yıldır yapmasına rağmen; ancak son müşterisi Frank, gördüğü tüm müşterilerden farklı. Onda bir şeyler seziyor, yanındayken soğukluğunu damarlarında hissediyor. Ama bir türlü Frank’in garip isteklerine hayır diyemiyor. Buna şeytan tüyü mü diyorlar?
    Yoksa şeytanın beden değiştirmiş hali mi?
    .
    Her sayfada gerilimi hissediyoruz. Öldürülen liseli bir kızın katili olabilir mi yanındaki Frank? Gerçekten bahsettiği gibi Amerika’dan mı geliyor bu yabancı? Peki ona neden karşı çıkamıyor?
    .
    Olayların çözüldüğü noktada dahi sürpriz bir şeyler bekliyorsunuz~ Oldukça kanlı, karanlık ve soğuk bir hikaye. Ancak yazar sadece size gerilim vaat etmiyor. Seks işçiliğinden, toplumdaki çözülmeden de analizler sunuyor. En çok da içselleştirilmiş/ ‘normalleştirilmiş’ şiddeti deşiyor. Her insanın içinde boyutu farklılıklar gösterse de var olan şiddet eğiliminin sonuçlarına odaklanıyor. Tanık olduğumuz suçlar karşısında ne yapmalıyız?
    Siz olsanız sırtınızı döner miydiniz?
    İnadına savaşır mıydınız?
    İşte yol burada çatallaşıyor. Murakami, hem Kenci hem Frank’i eritiyor bir kapta, ayrışacaklar mı? Bunu bilemiyoruz son kelimeye kadar..
    .
    Ryu Murakami yeraltı edebiyatının sağlam kalemlerinden. Kendisiyle tanışma kitabım ise Gecenin Dibi oldu. Umarım daha nice kitapları dilimize kazandırılır ve biz de yazdığı sayfalar arasında soluklarımızı tutup kaybolmaya devam edebiliriz!
    .
    Çeviride,her çevirisini gözüm kapalı edinebileceğim Hüseyin Can Erkin, yaratıcı kapak tasarımında ise Emre Orhun yer alıyor~
    .
    *Dipnot: Kitabın orijinal ismi olan ‘in the miso soup’ pek bir güzel olurdu,ama tanıtım gibi bazı detaylar devreye giriyor sanırım~