• Bilindiği gibi toplumsal öğrenme rol modelleriyle sağlanır. Genç kuşaklar kendilerine ideal olarak seçtikleri rol modellernin davranışlarını taklit ederek öğrenirler. Rol modellerinin ayakları sürçerse, genç kuşakları yüksek sinerjili bir toplumun koşullarına uygun biçimde yetiçtirmek zor olacaktır.
  • 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kim ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse topraklı tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'tan uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda gelen Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narcossis'e de gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • 447 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Roger Garaudy'nin Endülüs'te İslam ve Cemil Meriç'in Bu Ülke kitabını okuduktan sonra evdeki kütüphanede de görünce bir başlayayım bakalım dedim.Çünkü Cemil Meriç "Mukaddime" için "İbn Haldun'un büyük emsalsiz eseri, kendi semasında tek yıldız." demiş.
    .
    .
    İBN Haldun 1332 yılında Tunus'ta doğmuş büyük bir alim.Kendisi büyük bir okuma ve öğrenme arzusu olan,sık sık Fas'taki büyük kütüphanelere giden,zamanın devletlerindeki olaylara büyük bir gözlemci olarak bakan,kanıta dayalı tarih bilimini geliştiren,toplumların oluşumu ve düzenini "çevre determinizmi" olarak yapan aynı zamanda varoluşçuluk,hayatın anlamı gibi kavramlar üzerine felsefî eserleri de olan Ortaçağ'ın büyük İslam bilgini.
    Eserleri Aydınlanma sonrasında Avrupa'da büyük etkiler yapmış.Jean Jacque Rousseau,Schumpeter gibi ünlü Avrupalı düşünürleri etkilemiş.
    Böylesine büyük bir bilginin eserinin önsözüne de şunları yazması kendisine bir kez daha hayran bıraktırıyor ve ilim öğrenme sürecinin ölüme dek var olduğunu hatırlıyoruz.
    "İlimdeki sermayemin azlığını,bu konudaki eksikliğimi itiraf ediyor,dostlardan yapıcı eleştirilerini bekliyor ve Allah'tan çalışmalarımızı sadece kendi rızası için yapmayı nasip etmesini diliyorum."
    iyi bir tarihçide olması gereken kriterlerden örneğin hikmetli,bilgili,iyi bir gözlemci olması,her bilgiyi doğru olarak ele almaması üzerinde düşünüp sorgulamalar yapıp araştırması çünkü İbn Haldun diyor ki: "Geçmiş ise geleceğe,suyun suya benzediğinden daha çok benziyor."
    Herhangi bir devletin geçmiş yapısını incelerken o coğrafyanın yaşam koşullarından,toplum yapısına kadar ayrıntılı bir inceleme yapmamız gerektiğini ifade ediyor.Bunu yedi kuşak(iklim) olarak büyük araştırmalar yaparak yazmış hatta bazı kısımları idrak edemedim doğrusu.
    Ayrıca şu ana kadar okuduğum bölümlerden biri ilgi çekici idi bu kitap da her türlü bilgi varmış dedim Gaybtan haber vermek,rüya alemi,vahiyler,gaybı bilen insanların özellikleri gibi ilginç konular da vardı bu kısımlarda da kafam epey karıştı
    Fakat genel itibariyle heyecanlanarak okuyorum Ortaçağ ve öncesine uzun bir yolculuk içerisindeyim.
    Son olarak Cemil Meriç'in Umrandan Uygarlığa kitabını incelerken gözüme çarpan #Toynbee #mukaddime için şu sözleri ile yorumu bitireyim.
    ◾Mukaddime'deki tarih felsefesi,nevinin en büyük eseri.Şimdiye kadar,hiçbir ülkede,hiçbir çağda,hiçbir insan zekâsı böyle bir eser yaratmamıştır.◾

    Geçenlerde Ahmet Haşim'den Bize Göre diye bir deneme okumuştum .Orada "Seyahat ruhun bütün dertlerine devadır." diyordu.
    Zaman makinasının içindeymiş gibi 15 gündür Ortaçağ'ın Endülüs,Tunus,Fas,Isfahan,Kudüs,Horasan,Mezopotamya gibi şehirlerinde deve üstünde bir seyahat yaptım adeta.İçerisindeki kıssalar ile hem ruhumu besledim,hem tarihten ders aldım,kendime göre dersler çıkardım,bilmediğim hükümdarları tanıdım,duymadığım şehirlere gittim ve daha sayamadığım birçok şey.
    Bundan önceki paylaşımlarımda okuduğum yere kadar kitaptan elimden geldiğince bahsetmiştim zaten.Son 150 sayfasında ise "Devlet yönetimi üzerindeki esaslar" dan bahsetmiş İbn Haldun.Öyle bir inceleme yapmış ki bundan yüzyıllar öncesinde yazılmış olsa dahi hala günümüzde geçerliliğini koruyan mevzular.Lüks,israf ve sefahat kavramları üzerinde sıkça durmuş mesela.Abbasi,Emevi,Fars gibi büyük devletlerin bu kavramlar üzerindeki olaylarını ele almış.En çok durduğu konulardan biri de "Adalet". Devlet yönetimi olsun,bireyin umrandaki(toplum) daki rolleri olsun adaletin en temel kavramlardan biri olduğunu sürekli dile getirmiş.Çünkü " Adalet insanlar arasına dikilmiş bir terazidir." diyor kendileri.51.fasılda Abbasi hükümdarlarından olan Tahir Bin Hüseyin'in ,oğlu Abdullah'a yöneticilerin dikkat etmesi gereken hususlar üzerine yazdığı mektup var ki dönüp dönüp okunmalık.
    Son olarak Mukaddime kelime manasıyla "Önsöz" demekmiş.Kuran'Kerim'den,Aristo'dan,İbn Rüşd'den,Farabi'den peygamberler tarihindeki kıssaların büyük bir harmanlamanın Önsözü olarak da düşünebiliriz.Batıların Tunus'lu Büyük Bilge olarak tanımladığı İbn Haldun'u tarih,sosyoloji, iktisat, felsefe,yöneticilik,coğrafya gibi sosyal bilimlere meraklılar için önerimdir.
  • "Finlandiyalı ebeveynler çok fazla okurlar. Kitaplara ve gazetelere yoğun bir kütüphane ağı üzerinden kolayca erişilebilmekte ve çocuklar küçük yaşta altyazılı filmlere maruz bırakılmaktadır. Okuduğunu anlama ve metinleri hızlı şekilde anlama becerisi, PISA testlerinin matematik ve fen bilimleri alanları için mükemmel bir avantajdır."
  • Tenefüs ve serbest oyun zamanı, çocukların okuldaki öğrenme kapasitesine (hangi ders veya konu olursa olsun). katkıda bulunuyor, sosyal ve duygusal gelişimlerini güçlendiriyor ve okulda daha yaratıcı, daha özgüvenli, daha az sindirilmiş ve daha dikkatli olmalarının yolunu açıyor.
  • Sosyal Öğrenme teorisi için Bandura ve arkadaşları, model alma yoluyla öğrenmenin saldırgan davranış üzerindeki etkisine ilişkin bir dizi çalışma yapmıştır. Bunlardan en önemlisi ve ünlüsü Bobo Doll Deneyi’dir.
    Bu deneyde Bobo ismi verilen hacıyatmaz şeklinde plastik bir oyuncağa bir yetişkin tarafından çeşitli şekillerde şiddet uygulanır ve bu video çocuklara izlettirilir.
    Daha sonra Bobo isimli oyuncak ve çocuklar tek tek odaya alınır.
    Videoyu izleyen çocukların Bobo ya aynı şekilde saldırgan bir
    davranış sergilediği gözlemlenir. Çocuklar yetişkin bireyden gördüğü gibi hem yeni saldırı biçimlerini öğrenmiş hem de onun gibi aynı şekilde saldırı ve şiddeti gerçekleştirmiştir.
    Bandura çocukların öğrendiği çoğu şeyin yeme, içme,konuşma gibi davranışların yanı sıra saldırganlık ve şiddetinde taklit ve gözlem yolu ile öğrendiğini ortaya koyan çarpıcı bir deneyde bulunmuştur.
    kaynak: https://www.tarihkomplo.com/...eten-deney-bobo.html