• 68 syf.
    ***Tabiki Spoiler Var***

    “Sana, beni asla tanımamış olan sana”.

    Sanırım bu kitabı sitede okumayan bir ben kalmıştım. Ben de okudum, eksik tamamlanmış oldu.

    Bilinmeyen kadın, gerçekten bilinmek istiyor mu? Soru saçma gelebilir. Çünkü kitapta açıkça sevdiği adam tarafından bilinmek istendiği çok açık gibi gözüküyor. Ancak ben bundan çok emin değilim. Neden?

    Karakterimiz, R.'ye kendisine aşık olduğu ilk zamanlardan bahsederken on üç yaşında ve babasının çoktan öldüğünü ve annesinin duyduğu derin matemden dolayı kendisine yabancılaştığını söylüyor. Psikolojiden bildiğimiz kadarıyla erkek çocukları ilk aşkı annelerine, kız çocukları babalarına karşı duyarlar. Tabiki bu erişkin aşkı değildir lakin onu yüce görme, ve (kız çocuğu için) baba bir adım daha sıcak gelir küçükken. Karakter bu ilk 'aşkını' küçükken kaybetmiş. Belki de ilk bilinmeyenliği burada yaşamıştı. Bu bilinmeyen halini annesi duyarlı olup kendisi ile sıkı ilişkide olsa 'ilk aşkını' annesine yansitma ile çözebilirdi. Ailede bu bilinmeyen olma hali ile büyüyen bir kişi dış ortamda da başarılı ilişkiler kurması çok zordur. Kurmuş gözükse de içten içe bilinmezliğini korur.

    Annesine yansıtamadığı 'ilk aşkını', bir gün dairelerinin karşısına taşınan yakışıklı, entelektüel, çapkın ve sosyal bir erkekte bulmuş olabilir. Yani kendisini fark etmeyecek, kendisine dikkat etmeyecek birisine... Bilinmezlikten kurtulmak isteyen bir kız neden böyle birine aşık olsun ki? Eğer olumsuz bir ruh halinden küçüklükten beri kurtulmak isteyip bunu başaramazsa bir insan bir süre sonra bunu kanıksayabilir ve kaniksadığı bu ruh hali onun kişiliğinin bir parçası olur; bu durumdan içten içe kurtulmak da istemez. Çünkü kurtulunca kişiliğinde yeni bir dünya açılacaktır: Bilmediği bir dünya... Ama bir yanı hep bu durumdan kurtulmak istemeye devam eder. Bu zıt iki halden kurtulmaya çalışan karakterimiz için burada bunun için anahtar vazifesine R. tarafından tanınmayı, bilinmeyi koymuş. Yani kendisini hatta herhangi bir kadını fark etmesi zor olan bir kişiyi; Günübirlik ilişkiler yaşayan R.'yi.

    Ikinci defa yani artık orta yaşta bir kadın olduğunda birlikte olduğunda R.'ye neredeyse kızarak kendisini tanıması için uğraşır. Ancak kendisinin de vurguladığı gibi R.'yi çok iyi tanımaktadır ve R.'yi küçüklükten beri her adımını izlemiştir ve onu analiz etmiştir: Kendisini tanımayacağını içten içe bilmekte ve daha ilginci bunu da istemektedir. Bu nedenledir ki karakterimiz mektubunda R.'ye, ısrarla kendisini suçlamadığını ve aksine kendisine teşekkür ettiğini söylemekte; bunu ironi olsun diye de yapmamaktadır.

    Küçük anahtar vazifesi gören ve R.'den olan çocuğunun kaybı ise artık bilinmek isteyen ile bilinmek istemeyen ruh hallerinden ilkini tamamen yitirmesine sebep olur Karakterimizin. Artık hiç kurtulmak istememektedir, daha kötüsü bunun yolu da yoktur onun için. (Tanrıya inanmadığını belirtse de; çünkü bu sözleri ani öfke duygusu ile çıkmış gibidir) O da 'ilk aşkı'na dönmeye karar verir.

    "Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur."
  • Savaşın Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri :

    Savaşın beraberinde getirdikleri arasında sivil popülasyonun ruh sağlığına olan etkisi en önemlilerinden biridir. Genel popülasyon üzerinde yapılan araştırmalar ruhsal hastalıkların görülme sıklığı ve vaka sayısındaki dikkate değer artışı ortaya koymaktadır. Kadınlar erkeklere göre bu durumdan daha fazla etkilenmektedir. Diğer korunmaya muhtaç gruplar, çocuk, yaşlı ve engellilerdir. Vaka sıklığı oranları travmanın derecesi ve fiziki ve ruhsal desteğin varlığıyla bağlantılıdır. Gelişmiş ülkelerde kültürel ve din aracılığıyla başa çıkma yöntemleri yaygındır.
    2005 yılı, savaş ve ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi anlamada önemlidir. Bu yıl, Vietnam savaşının bitişi ve Lübnan savaşının başlamasının 30. Yıldönümüne denk geliyor. Medya, Irak’ta sürmekte olan “savaş” durumunun dehşet verici hikayelerini göstermiş, attığı son başlıklardan birkaçı savaşın ruh sağlığı üzerindeki etkisini gözler önüne sermiştir: “Sürekli bir korku hali yaşıyoruz “(Irak); “Savaş, Iraklıların ruh sağlığına zarar veriyor”; “Savaş travması fiziksel izler bırakıyor”; “Savaş cehennemdir… Onu yaşayan insanlar üzerinde asla iyileşmeyen bir etkisi var”; “Sadece savaşı bilen bir jenerasyon yetişmiş durumda”.

    Savaşların psikiyatrik tarihte birkaç farklı şekilde önemli rolü var. 20. Yüzyılın ilk yarısı boyunca psikolojik müdahalenin etkisini destekleyen şey, dünya savaşlarının savaş bunalımı formundaki psikolojik etkisiydi. İkinci Dünya Savaşı devam ederken orduya alınmak için uygun olmayan kayda geçmiş nüfus oranı, ABD’de Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’nün kurulmasına sebep oldu. Subay ve askerlerdeki ruhsal semptomların ortaya çıkışındaki farklar, strese karşı ruhsal reaksiyonu anlamada yeni yollar açtı.
    Geçtiğimiz yıl çok sayıda kitap ve döküman savaşın ruh sağlığı üzerindeki etkisini konu edindi. Bunlardan bazıları: WPA kitabı “Felaketler ve ruh sağlığı” (1), Dünya Bankası raporu “Ruh sağlığı ve zihinsel çatışma – Kavramsal çerçeve ve yaklaşımlar” (2), Birleşmiş Milletler (BM) kitabı “Savaş ve barışta travma müdahalesi” (3), Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF) dökümanı “Dünya çocuklarının durumu – Tehdit altındaki çocukluk” (4), “Çatışma sonrası toparlanma döneminde travma ve ruh sağlığının rolü” (5) ve WPA kitabı “Güney Sahra Çölü için klinik psikiyatrinin gereklilikleri” (6) ndeki “Afrika’da savaş ve ruh sağlığı” üzerine bir bölüm.

    İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yeni bir dünya savaşı yaşanmamış olsa da, dünya son 60 yıldır savaş ve çatışma halinde. Buna örnek olarak, Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ne göre, Doğu Akdeniz bölgesindeki 22 ülkede popülasyonun %80’i ya bir çatışmanın ortasında ya da yüzyılın son çeyreğinde benzer bir durumu tecrübe etmiş durumdadır (7).
    Savaşın ulusların sağlık ve esenliği üzerinde yıkıcı bir etkisi bulunuyor. Araştırmalar, ihtilaf durumlarının diğer herhangi bir ciddi hastalıktan daha fazla oranda ölüm ve özre sebep olduğunu göstermiş durumda. Savaş topluluk ve aileleri tahrip eder ve sıklıkla ulusların sosyal ve ekonomik gelişim yapılarını bozar. Savaşın etkileri, çocuk ve yetişkinlerde uzun soluklu fiziksel ve psikolojik tahribi ve bunun yanı sıra materyal ve insan sermayesinde düşüşü kapsamaktadır. Savaş neticesinde ölüm basitçe “buzdağının görünen yüzüdür”. Ölümün ötesindeki diğer sonuçlar tam anlamıyla belgelendirilmemektedir. Bunlara, bir kaçını sıralamak gerekirse, endemik yoksulluk, yetersiz beslenme, özürlülük, ekonomik/ sosyal düşüş ve psikolojik hastalıklar dahildir. Sadece çatışmaları ve bunlardan ortaya çıkan sayısız ruh sağlığı problemlerini daha ileri düzeyde anlama yoluyla, böylesi problemlerle başetmek için kolay anlaşılır ve etkili stratejiler geliştirilebilir.

    Savaşın psikolojik travmalarıyla baş etme konusu üzerine Düya Sağlık Örgütü’nün kattığı önem, Mayıs 2005’te “çocukları silahlı çatışmadan korumak için aksiyonları güçlendirme” konusunda üye ülkeleri teşvik eden Dünya Sağlık Meclisi’nin önergesiyle vurgulandı. Aynı şekilde Ocak 2005’te DSÖ yönetim kurulunun önergesi, savaş, çatışma ve doğal afetlerin psikolojik tahribatını onarmak için programların hayata geçirilmesine destek” konusunun altını çizdi. (8)
    DSÖ’nün tahminine göre, dünya üzerinde silahlı çatışma durumlarında “travmatik olaylar yaşayan insanların %10’u ciddi ruh sağlığı problemlerine sahip olmakta ve diğer %10’u etkili fonksiyonlar göstermek için yetilerine set koyacak davranışlar geliştirmektedir. En yaygın durumlar depresyon, kaygı ve insomnia ya da sırt ve mide ağrısı gibi psikosomatik problemlerdir.” (9)

    Bu makale savaşın genel popülasyon, mülteciler, askerler ve özel korunmasız grupların ruh sağlığı üzerindeki etkisi hakkındaki basılı literatürden kanıtları kısaca inceler.
  • 360 syf.
    ·Puan vermedi
    Bir psikiyatristin kaleminden sanal dünyanin ilişkilerimize ve ilişki sürdürme biçimlerimizi derinden etkilemesinin analizini içeriyor kitap. Tanık olduğumuz dijital devrim, toplumsal dinamikler üzerinde sanayi devrimi kadar, hatta belki daha da fazla etkili olacağa benziyor. Dijital devrimin yol açtığı değişimler çok hızlı ve genişleyen bir biçimde küresel nüfusun yaşam tarzlarına ve iş hayatına etki ediyor. İnternet, mobil teknoloji ve üzerinde geliştirilen uygulamalar gibi hızlı teknolojik gelişme bizim kuşağın insanlarının yetişmekte zorlandığı bir hızda gerçekleşiyor. Daha şimdiden, birçok alanda çocuklarımızın gerisine düştük. Çocuklarımızı bizim gibi yetiştiremeyeceğimiz aşikar. Sokak oyunlarının ortadan kalktığı modern şehir yaşamında, çocukları bilgisayar ve telefonlardan uzak tutmak hayli zor olacağa benziyor.
    Benlik, artık bir sanal benlk haline geldi. Sanal aleme iltica etmiş milyonlarca gezgin ruh, sesine bir yankı, derdine derman arıyor. Bir şifahane olarak sanal alem... Yaratılan şatafatlı ve rengarenk imgenin aksine, özünde ürkek, hüzünlü ve sessiz bir arayış bu. Sosyal medya ve sanal alemdeki tüm narsist paylaşımların altında hep bir onaylama ve şefkat özlemi var. Tıpkı yaptığı resmi, sevgi dolu dünyanın varlığını tekrar tekrar deneyimlemek isteyen küçük bir çocuğun savunmasız hali gibi.
    Moderniteden aldığımız azıkla evlerimizden ayrıldık. Bu yol bizi nereye götürecek, yolda ne kadar değişeceğiz? Aslına bakarsanız bu yoldan dönmek isteyip istemeyeceğimizi de bilmiyoruz. Dileyelim de bu yolculuğun iyiliğe varan bir dönüşü olsun. Bu yolculuk bizi mahcup ve yaralı bırakmasın. diyor yazar.
    İnşallah diyelim bu teminnilere.Yüzyüze konuşmalar insanı iyileştirimiş çünkü, daha çok saygı duymamızı,başkalarıyla daha güzel bir biçimde ilgilenmemizi mümkün kılarmış. Konuşmak birbirimizi işitmek ve birbirimizle ilişki kurmak için elimizdeki en büyük imkan. Gözler kalbin aynasıdır. Yüzde gördüğümüz şeyi hissederiz. Ahlak yüzde başlar, çünkü yüz " beni öldüremeyeceksin" der.
    Bu sanal dünya da sahici insanlar olarak kalabilmenizi temenni ediyorum. Yalanlar bizi avutacağına bırakalım gerçekler bizi incitsin...
  • 550 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    Spoiler olabilir
    İşçiler doğru söylüyor burjuva: ''Sen rezilsin.'' Natüralizmin üstadı Zola'dan çarpıcı kitap. Her satırda "Artık yeter devran dönsün" diye bekliyor insan. Karakterleri bir kamera gibi izliyor yazarımız.

    Şu satırları insanın içine oturuyor: "Hadisenize! Madende öldüğünüzde sonuçlarına katlanacak olan sizler misiniz sanki? Karılarınıza aylık bağlamak zorunda kalan işletme çeker cezasını." İş kazalarını önlemeyi bile kar ve zarara bağlayan aç gözlü yamyamları ne de güzel tasvir etmiş Zola.

    2 farklı sınıf, 2 farklı yaşantı. Nesilden nesile aynı işi yapan, daha 8-10 yaşlarında madenlere inen işçi sınıfı ile tesadüfen hissesi değer kazanan ve yan gelip yatan burjuvazi kıyaslanmış. Hani çalışanın hak ettiği sözde çok adil liberal sistem var ya... Hah işte 16 saat çalışan madencilerin neden açlık sınırında yaşadığını da açıklasın bir zahmet.

    Aç kalmamak için tüm aile çalışmak zorunda kalan ve mecburen çok çocuk yaparak eve fazla para girmesini isteyen madenciler için çocukları okula göndermek bile lüksken, tek çocuklu burjuvazi ise piyano derslerinden tutun da çocuklarını yurt dışına göndermeye kadar her güzelliğe sahip.

    Aslında işçiler de bilinçlenip örgütlenmedikçe ahlaken yozlaşıyorlar. Yeri gelince onurlarını kaybedip zenginlere boyun eğiyorlar, dilencilik ve fuhuş yapıyorlar. Bütün değer yargılarını yitiriyorlar. Kültürel anlamda ilerleyemeyince eylemlerinde insanlığa yaraşmayan noktalar bolca oluyor. Özellikle isyan edilen ve adalet istenen bölümlerde yaşanan olayları okurken aklıma Gustave Le Bon'un ''Kitleler Psikolojisi'' kitabı geldi. Bireysel olarak çok iyi kalpli olan bu insanlar toplu haldeyken sağduyuyu elden bırakıyorlar. Devrime öncülük eden Ettienne'in yarı bilgili olması, toy olması ve kafasında tasarladığı dünya ile yaşananların aynı olmaması da çok çarpıcı işlenmiş. Ayrıca işçiler mücadele etse de burjuvaziyi yenmek çok zor. Çünkü makineler kırılsa, üretim durdurulsa da zarar eden kişiler oranın müdürleri. En üstteki kişiler bu durumdan bile fayda sağlayabiliyor. Büyük balık, küçük balığı hep yutuyor. Franz Kafka'nın "Dava'' kitabında var olan ama görünmeyen en üst düzey bürokratlar, katmanlaşan ve ulaşılması zor olan üst düzey yetkililer gibi bu kitapta da ulaşılamayan burjuvazi var diyebiliriz. Varlar ama gören yok.

    Yine isyandan rol çalmaya çalışan ve fırsattan istifade ederek güçlenmeye çalışan kilise de eleştirilerden nasibini almış.

    Zola'yı Zola yapan olayları sadece insan odaklı anlatmaması. Ağır çalışma koşulları altında zulmedilen hayvanlara da yer vermiş. Bu açıdan, dönem koşulları düşünülürse takdire şayan bir iş yapmış.

    Bir parantez de Souvarine adlı karaktere açmak istiyorum. Aslında insan doğasını değiştirmeden adaletsizliğin yok edilemeyeceğini düşünen birisi. Bu nedenle her şeyi yıkalım, köküne kibrit suyu dökelim düşüncesindeki bu radikal anarşist karakter beni daha çok etkiledi. İşçilere ''Siz burjuvalardan nefret ediyorsunuz çünkü burjuva olmak istediğiniz halde olamadınız.'' eleştirisi çok yerindeydi. Üretim araçlarındaki özel mülkiyeti ve paylaşımcılığı asıl hedef yapmadıktan sonra daha iyi şartlarda yaşamayı düşlemek, çalışmadan yaşamaya alışan burjuvaziye özenmek hiçbir şeyi değiştirmez diyen ve Etienne karakterine göre çok daha cesur adımlar atan, eğitimli birisi.

    Ve Chaval sen! Evet senin gibiler çoğunlukta. Zayıflara, gücü yeten kişilere karşı tüm öfkesini kusan ama güce boyun eğen, davasını sonuna dek savunamayan, aciz, kötü varlık. Mazlumların içinde senin gibi dostlar varken düşmana gerek kalmıyor.

    Kısacası dönemin sosyal adaletsizliğine çok güzel ışık tutmuş Zola. Bunu yaparken de taraf tutmaktan ziyade olanı resmetmiş ve doğrular ile yanlışları göstermiş. İnsanların hayalleri ile korkuları, değişen psikolojileri anlatılmış. İşçiler asla bir makine gibi resmedilmemiş. Kazanmaya yakınken göklere çıkardıkları kişileri kaybederken yerin dibine sokan insanların içindeki değişken ruh hali satır satır işlenmiş. Kafanızda soru işareti varsa tereddüt etmeden okuyunuz.
  • Kendi kendini kandırma, gerçeği bilinçli zihinden saklamaktır ki bu diğer insanlardan saklamaktan daha da iyidir.
    Kurnaz gözler, terlemiş avuçlar ve boğuk sesler kandırma girişiminin bilinçli ruh haline eşlik eden stresi işaret edebilir.
    Kandırma eyleminden bilinçsiz hale gelerek, aldatan kimse bu işaretleri gözlemciden gizler. Böylece aldatmaya eşlik eden sinirlilik hali olmaksızın bu kimse istediği kadar yalan söyleyebilir.

    Robert TRIVES
    (Sosyal Evrim)
  • 112 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Beyaz Geceler, Rus yazar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin 1848 yılında yazdığı bir aşk hikâyesidir. Dört gece ve bir gündüzün anlatıldığı, beyaz/aşk dolu geceleri yağmurlu, üzgün bir sabahın takip ettiği, romantik ve coşkun duygulardan hayatın gerçekliğine dönüşü anlatan bu eser, Dostoyevski’nin diğer eserlerinden farklı olarak daha coşkun bir üslubu barındırmaktadır. Gözlemleri ile tanınan Dostoyevski bu eserinde de gözlemlerini dile getirmiştir. Aşka bakış, yalnızlık, gerçek hayat ve hayal dünyası, St. Petesburg/şehir hayatı… yansıttığı gözlemlerden bazılarıdır.

    Kahraman anlatıcı bakış açısı ile, hikâyenin ana kahramanının gözünden takip ettiğimiz bu hikâyede, sekiz yıldır St. Petesburg’da yaşayan ve ismini öğrenemediğimiz gencin yıllardır içinde yaşadığı yalnızlığı, hayâllerini süsleyen aşkını bulduğunu sanması üzerine hayal dünyasından çıkarak gerçek hayata adım atmadaki aceleciğini kendi ağzından dinleriz.

    Eserin en ilginç yönü, anlattığı aşk değil, hayal dünyasında yaşayan, yalnız ve kendini sosyal hayattan soyutlamış gencin, bu aşk ile kaçırdıklarını fark etmesi, gerçek hayat-hayal dünyası karşılaştırması yaparak, bilinçli olarak tercih ettiği hayâl dünyasının tahlilini yapmış olmasıdır.

    Kitapta

    İşte öyle zamanlarda, ölünceye kadar gerçek bir hayatın bana nasip olmayacağını zannediyor, gerçek hayatla olan ilişkimi tamamıyla yitirdiğimi hissediyor ve kendimi Tanrı’nın ve insanların sevgisinden mahrum kalmış kötü bir adam olarak görüyorum. Çünkü hayâl âleminde geçirdiğim gecelerin sarhoşluğundan bir an olsun ayılmak o kadar dayanılmaz oluyor ki! Aynı zamanda, etrafımı saran insan selinin çıkardığı gürültü patırtıyı duyuyor, benim gibi rüyada olmayanların nasıl yaşadıklarını görüyorum. Ve o zaman farkına varıyorum ki, onların hayatları uydurma değil, onların hayatları benim hayâllerim gibi birden paramparça olup gitmiyor. Bilâkis, hayatları her gün yenileniyor, renkleniyor; bir saatleri bir saatlerine uymuyor. Bir de benim gibi zavallı hayâlperestin hayatına bak! Öldüresiye monoton; gölgelerin, hayâllerin, uydurma düşüncelerin esiri bir hayat… İşin en acısı, en sonunda hayâl âlemi de o çok güvendiğimiz, bitimsiz sandığımız âlem yavaş yavaş yorgun düşmeye, eski canlılığını yitirmeye başlıyor. Bütün rüyalarımızı üstüne kurduğumuz düşünceler eskimeye başlayıp yerine yenilerini de koymayınca, hayâl âlemi de yıkılıp yerle bir oluyor.

    Dostoyevski, diğer romanlara da bakış atarak bunların etkilerini kör nine ağzından “Ahlâka uygun kitaplar mı bunlar? Eğer ahlâk bozucu kitaplarsa asla okumana izin vermem!…” şeklinde dile getirerek romanları ahlâki olan ve olmayan şeklinde iki kısma ayırır ve romanlardan ne gibi kötülük öğrenilebileceğini “Bin bir türlü şeytanlık yavrum… Delikanlıların genç ve terbiyeli kızları nasıl baştan çıkardıklarını, evlenme vaadiyle kandırıp zevklerini aldıktan sonra sokak ortasında nasıl bıraktıklarını, böyle bir macerayla baba evini de terk etmiş genç kızların sonunda nasıl mahvolup gittiklerini. Ben bu çeşit bir sürü kitap okudum kızım, bilirim… Hem bu kötülükleri kitaplar o kadar heyecanlı ve tatlı anlatır ki, ben gece demez gündüz demez gizlice okurdum… Onun için aklında olsun, Nastenka, bu çeşit kitaplardan uzak dur.”cümleleriyle dile getirir ve bu bakış açısıyla ahlâki olmayan romanlara olan bakışını da dile getirmiş olur. Genç kızlar, ahlâki olmayan romanları okumamalıdır ancak nineye, genç kızlığında bunları okuduğunu söyleterek, aslında bu tarz romanların dahi insana bir bakış açısı kazandıracağını da göstermiş olur.

    Hikâyenin sonunda, Nastenka’nın mektubunun ardından, kahramanın ruh hali, yaşadığı odanın ihtiyarlaması, pencereden görülen karşıdaki evin köhneleşmesi, kısaca beyaz gecelerin griye ve siyaha evrilmesi ile verilmesi;  hayatımıza bakışımızda, gördüğümüz her şeyde psikolojik halimizin nasıl etkili olduğunun göstergesidir ve bu kısım, çok başarılı bir tahlil olarak karşımıza çıkar ve son cümle ile hikaye, “Tanrım, bir anlık mutluluk! Ama bir ömür boyu sürecek gerçek mutluluk!…”, hikâyenin başındaki İvan Turgenyev’in -hikâyenin ana fikri de olan- alıntı cümlesi ile birleşir ve hikâye başladığı noktada biter:

    “Ömrü boyunca, yalnızca bir an için, senin kalbine yakın olmak için mi yaratılmıştı?”
  • Değerli Hocam,

    Bu maili size sosyal medyadan yaptığınız “ayrılış” imalı yazınız dolayısıyla atıyorum. Çünkü bu olay benim için bir aidiyet meselesini yeniden ve üzücü bir şekilde gündeme getirdi.

    Şöyle düşündüm: Toprağımız, evimiz- barkımız, köyümüz-mahallemiz gibi mekanlara bağlılığımız aidiyetin ilksel bir hali olmalı. Biz onların içini hatıralarımızla dolduruyor, sanki ona yeniden bir ruh veriyor ve onu ancak bu şekilde kendimizin yapabiliyoruz. Bu yüklediğimiz ikinci “iç hayat” onların cismini aşıyor ve anlamını bir türlü hakkıyla kavrayamıyoruz.

    Hocam ben film sektöründe çalışıyorum. Birkaç yıl önce çekimler için ormanlık alanlara ihtiyacımız oldu. Şehrin içinde böyle yerler kalmadığı kabulünden hareketle Şile, Ormanlı gibi İstanbul’un çevre ilçelerine gitmek durumunda kaldık. Büyük kamyonları hareket ettirdiğimiz için yakıt ve prodüksiyon masrafları katlanılmaz hale geldi. O zaman Çengelköy sırtlarında çocukluğumun geçtiği yerlere bakmak geldi aklıma. Böylelikle yakında bir yerde işi yoluna koyacak bir yer bulmuş olacaktık. Çocukluğumun inin cinin top oynadığı yerleriydi nasılsa buralar. Gittim ve arabayla bir turlayayım dedim. Sonuç: Yaklaşık 50 dönümlük yerde üç metreye üç metre boş bir alanın kalmadığıydı. Birden tutamadım kendimi ve ağlamaya başladım. Ne kadar da safmışım. İçimde tarifsiz bir acı hissettim. Günlerce bunun etkisinden kurtulamadım. Bu acı bir süre sonra yerini hüzne bıraktı. Acılı mutluluk hali… Sonra anladım ki çocukluğumun geçtiği bu yer, bu yıkımla karşılaşıncaya kadar aslında bana ait değilmiş. Burayı sevmek ve sahip çıkmak bir alışkanlıktan öte bir şey değilmiş aslında. Bu kayıp duygusundan sonradır ki sanki bir şey tekamüle erdi ve iyisiyle kötüsüyle çocukluğumun geçtiği bu yer gerçekten benim oldu. Değerini ve anlamını kavradığımı hissettim. Yerine koydum. Şimdi de içimde yıkılamayacağını umduğum bir yerde duruyor…

    Bu ve buna benzer birtakım olaylar neticesinde aidiyet çevrem genişledi. Yanlış ifade etmiş olmazsam yok olup gitmeye mahkûm maddi unsurların dışındaki, kendi parçam olduğunu hissettiğim şeyleri daha iyi ve net görmeye başladım diyebilirim.

    Otuz sekiz yaşındayım. İç süreçlerim Allah’ın sonsuz merhameti ve sevgisiyle “kafirleri nerede yakalarsanız öldürün” ayetini bağdaştıramayarak geçti (Editörün Notu: "Kafirleri Bulduğumuz Yerde Öldürmeli miyiz?" başlıklı video). Bir müddet sonra bu ikisi arasındaki gerilimin, ama cehaletten ama imansızlıktan kaynaklandığına inanmayı akıl ve çevre sağlığım bakımından kabul etmek durumunda kaldım. Çok sevdiğim, benden farklı arkadaşlarım ne olacaktı? Ateistim, marksistim, agnostikim, deistim diyen… Bunlarla kurduğum temas bir iman problemiydi çünkü.  Bu gerilimin enerjisini bana ait olmayan ama daha güvenli bir ‘ben’ inşa etmeye çalışarak harcadım. Tabii ki başarısız oldum.

    Kafanızı şişirdim hocam. Asıl söylemek istediğim şeye gelirsek, benim gibi yolunu aradığını düşündüğüm birçok insan var. Kendi adıma konuşursam eserleriniz ve düşünceleriniz yolumun bir kısmını aydınlattı. Kendi öz benliğime doğru yürüyebileceğim bir yol olduğunu, bir imkân olduğunu görmemi sağladı. Bu ülkede yalnız olmadığımı, bir abimin bir büyüğümün olduğunu canı gönülden hissettirdi. Sağ olun, var olun. Ötekileştirmeyen, anlamaya fırsat veren çabanız, benim için bu ülkeyi vatan haline getiren unsurlara bir yenisini kattı. Aidiyet çevremde büyük ve saygın bir yer tuttu.

    Tıpkı çocukluk anılarımın yitip giden mekanları gibi, bu ülkedeki her güzel şey gibi siz de gideceksiniz sanırım. Allah’ın arzı geniştir nasıl olsa… Bu belki ilk başta bir acı ve yalnızlık hissettirecek bana, bir değer yitimi olacak, hatta yapılan zulmün benim ya da çocuklarımın kapısına da elbet bir gün uğrayacağını can acıtarak idrak ettirecek. Bir zaman sonra ardınızdan hüzünle bakıp değerinizi daha iyi anlayacağım ve daha iyi kavrayacağım belki de. Bu çabanızı tam anlamıyla gönlüme koyabileceğim.

    Mekanlar yıkılır içimizde yaşarlar. Ya da ülke dediğimiz şey içimizdeki vatan kavramı olmadan nedir ki… Ancak hakkı verilmiş, acı çekerek elde edilmiş fikirler ne yıkılır ne de terk edilebilir değil mi… Böyle fikirler asla ölmez değil mi hocam…

    Durumun üzüntüsünden kaynaklanan heyecanla bir kusur ettiysem lütfen affediniz. Haddi aşarak, hakkım olmayarak kendi üzüntümü bu şekilde dile getirmem yanlış oldu belki. Ama tam da içimden geldiği gibi davrandım. Beşiktaş’ın çok sevdiğim efsane futbolcusu Sarı Fırtına Metin’in, kafasını kale direğine vurup beyin kanaması geçirdiği haberini aldığımda da buna benzer şekilde üzüldüğümü hatırlıyorum. İlkokula gidiyordum. Dersten ağlayarak kaçmış, koşup eve gelmiş ve annemin kollarına atılmıştım. Bu durum bana biraz bunu anımsattı. Annem üzüntümü gidermek için olacak, merak etme iyileşecek dedi. Metin gerçekten de iyileşti, yaklaşık on yıl daha futbol oynadı ve jübilesinde müthiş bir gol attıktan sonra sahalara veda etti… Sizin ayrılışınız konusunu annemle de bir konuşmalıyım bu yüzden.

    Allah size aileniz ve yakınlarınızla birlikte bereketli, sağlıklı ve mutlu bir ömür geçirmeyi nasip etsin hocam.

    Saygılar, sevgiler.
    22 Aralık 2018