• 336 syf.
    ·8/10
    Amerika'da 1960'lı yıllarda meydana gelen yolsuzluğun Frank Serpico isimli bir polis gözünden anlatıldığı bu romanın, hayal ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur, olaylar ve kişiler tamamen gerçek ürünüdür.

    Filmi izlemek isteyenler için link; http://unutulmazfilmler.pw/...layer=run&part=1

    Siz hayatta dürüst olmaya karar verirsiniz, sonra bir bakarsınız ki hayat çok dirençli. Neye?

    ''Polis memuru olmak; kanunlara inanmak ve onu tarafsızca, tüm insanların eşitliğine ve her bireyin saygınlık ve değerine saygı göstererek uygulamak demektir. Hayatınız her gün tehlike altında olacak. Ve karakteriniz de. Güvenilirlik, cesaret, dürüstlük, merhamet, nezaket, sebat ve sabrınızın olması gerekli. Sizler artık suça karşı verilen savaşa katılmaya, ve teorik olarak öğrendiğinizi caddelerde pratiğe dökmeye hazırsınız.'' Polis olmaya hazır insanların göreve gelmeden önce dinledikleri bu konuşmanın, nasıl sahte bir dünyanın kandırmacası olduğunu, mideniz bulanarak izleyeceksiniz, okuyacaksınız. İğrenç bir halk, iğrenç bir yönetim ve kötülerin arasında tutunmaya çalışan bir avuç iyi. Hani herkesin ahlakına kimse karışamaz ya, sonra ahlak nedir falan, ahlak düzen olsun ve herkes ''yaşayabilsin'' diyedir. Sistemler bu yüzden olmalıdır. Asgari düzeyde olsun insanca yaşamak... İnsanca? Evimize aniden birileri dalmadan, kendi adaletimizi kendimizin sağlamak zorunda olmadığı, kimsenin kimseye keyfine göre zorbalık etmediği, meşru şiddeti elinde bulunduran devletin de şiddeti kafasına göre değil, bir halkı korumak ve bireylerin can güvenliğini sağlamak, aynı zamanda bir ülkenin varlık ve bütünlüğünü korumak için kullandığı, alışverişe çıkıp, korkusuzca evimize gelebildiğimiz, malımıza orantısız verginin uygulanmadığı, sokaklarda korkusuzca yürüyebildiğimiz, göstermelik tanımları taşıyan mesleklerin olmadığı, her mesleğin gereğinin yapıldığı, kendi pislik benliğimiz uğruna doğru davranışı ve saygıyı hep başkalarından beklediğimiz bir varlık olarak değil, dürüst, namuslu bireyler olarak, doğrudan başkalarına ama dolaylı olarak kendimize iyilik ettiğimiz bir dünyada, insanca yaşamak dediğimiz kısmen budur. Zannediyoruz ki dürüstlük başkalarına iyilik etmektir. Hayır. Herkes iyi olmaya en azından belli ölçüleri korumaya gayret ederse, sadece zarar vermemiş olmaz, aynı zamanda zarar görmemiş de olur. İyi olmak sadece içimizden gelen bir dürtü değildir. Asla bu kadar basit değil. Kurallar bu yüzden olmalı. Doğruyu kendi pislik benliği için seçemeyen insanlara, zorla yaptırmak için. Nice suçlunun suratında gördüğümüz tümör pişkinliktir. Asla rahatsız olmazlar. Vicdan da herkeste olan bir özellik değil, bunca kötülük nasıl açıklanabilir Allah aşkına? Bu kitaptaki polisler, en az suçlular kadar pişkindiler. En az diyorum, çünkü bunlar üniforma giyen bir adi ordu. Serpico ise hayatını doğruluğa adamış bir adam olarak, polis olmak istemiş ama gerçek bir polis olmasına izin verilmemiş bir insan. (Al Pacino'nun can verdiği filmde, onun harika gözleriyle karakter bambaşka anlama kavuştu. Sen nasıl bir kralsın? Dünyadaki en güzel gözlerden bir çift ondaki. Bu kadar anlamlı bakabilen insan az. Bütün film boyunca bunu düşündüm. Böyle bir insanla karşı karşıya kaldığımızda, aklından ne geçtiğini merak etmemek mümkün değil.)

    Kitapta dikkatimi çeken o kadar çok garip olay ve özellik vardı ki. Okurken afakanlar bastı. Bölge ve suça müdahale etme durumu... Polisler sadece nerede görevlilerse oraya müdahale ediyorlar. Herhangi bir suça, mesai saatleri içinde denk gelseler de arkalarını dönüp gidebiliyorlar. Hırsızlık, tecavüz, gasp, adam yaralama... Hiçbir şey mühim değil. Çünkü polislik göstermeliktir. Bu kitapta polis, halk için bir şey yapmıyordu. Halk polisi koruyordu. Peki, o halde polislik kurumu neden var? Bu kurumun halktan haraç kesmekten başka yaptığı bir şey yoktu. Zaten herkesin cebine silah soksanız, onlar da adı polis olan, bu kurumsal çete kadar adaleti(?) sağlardı. Ben ne anladım bu işten! Devriye gezilmesi gereken saatte uyu, esnaftan bedava yemek ye, kuruyemişçinin tezgahına elini daldır, manavın tezgahından çatır çutur elma gürplet, mandalinalarla sirk gösterisi yaptıktan sonra löp löp yut. Oh ne ala polislik. (Kemal Sunal'a selam olsun, onun da filmlerini anmadan olmaz.) Bir kez daha anladım. Düzelme dediğimiz, yukardan aşağı olamaz. Aşağıdan yukarı olmak zorunda. Ya da her yerden olmak zorunda. Evet radikalce adı devrim. Ama sosyal bilinçle de bunu artık kavga etmeden, kan dökmeden sağlayabiliyoruz bir nebze de olsa. (Kendi söylediğime inandım mı bilmiyorum.) Kanun adamları bozuksa, ellerimiz kollarımız bağlı. Evet. Ama birlik ses getirir. Ama o sesin çıkması da zaten meselenin hasıdır. Yine bir yutkundum. Of.

    Geçenlerde izlediğim bir dizide dürüst bir muhabirin, fabrikada hakları yenen işçilerin sesini duyurma mücadelesi ve uğradığı baskının beni nasıl şaşırttığını anlatmalıyım. Adama her yerden söylenen şey, çenesini kapalı tutması gerektiğiydi. Çünkü reklamlar ve gelirler ve piyasa ve bu hayat ve bu sistem ve bu bu bu! Ben bu yazıyı yazarken çaresiz bir öfkeyle kaplıyım, nasıl devam ettireceğimi de bilmiyorum. Dünyaya medeniyet pazarlayan kahpe ülkelerin ve yönetimlerin kıskacında, bahsettiklerimiz ancak bir ütopya olabilir. İnce Memed incelemelerinde dikkatimi çekti, okumadım henüz ama ağanın adisinin biri gidiyor biri geliyordu, bu da o biçim. Hangi biriyle nasıl başa çıkacağız?

    Serpico her ne alırsa alsın her daim parasını ödedi. Onun kitabında insan kullanmak yok. Bedavacı, otlakçı olmadı hiç. Böyle yaşamak çok mu zor sanki? Sanata ve bir malın iyisine değer verdi. Bunun için şehrin en uzak köşelerinden ekmeğinin, sigaranın ve kahvenin iyisini aldı. Bu arada Türk kahvesini seviyor. :) Kitapta Türk bir doktor da vardı. Fakat filmde onun yerine sağolsunlar bir zenci aktör tercih etmişler. Bir Türk adı geçerse batardı birilerine belki.

    Yaptığı her doğru işin üstüne konan polisler... Hakkını aradığında türlü yollarla onu tehdit eden polisler... Onları şikayet edemeyeceği, işlerini yapmayan ve diğerlerine de bunu söylemeyecek olan üstler... Her yerden köşeye sıkışmışken, bozuk, kokuşmuş bir sistemde, insan görevini nasıl gerçekleştirebilir? Ha bir de formaliteden tutuklamalar var ki, tam tükürmelik. Her gün ya da hafta o kadarını hatırlamıyorum, belli bir sayıda tutuklama yapacaksınız, ve harikasınız! Polis olmayı başardınız. Serpico çok uğraştı. Bir insanın uğraşabileceği son noktaya kadar, yıllarca, sabırla, denedi, denedi, denedi. Küçük sarsıntılardan başka eline ne geçtiğini ben de bilmiyorum. Güvendiğiniz, yo hayır, güveni temsil eden her makamın ardındaki kişinin, sizi hayal kırıklığına uğrattığını bir düşünsenize. Nasıl bir dağlar silsilesidir ki bu, her birine kar yağdı!

    Atandığı bir görev yerinde güler yüzlü arkadaşı geliyor ve ona şunu söylüyor: ''Hey Frank, seninle ilgili bir telefon geldi. Kim olduğunu söylemeyeceğim. Sana güvenemeyeceğimizi söylediler, anlıyor musun?'' Frank, ''Para almadığım için, değil mi?'' Polis arkadaşı, '''Frank... Rüşvet almayan bir polise kim güvenebilir?'' Bütün kitabın özeti bu. Kitap, rüşvetin feriştahının nasıl cepten cebe döndüğünün, ağababalarının takım elbiseli devlet kadrosu olduğunun, bu çarkın böyle döndüğünün, bu çarka çomak sokanın, çarkını kıracaklarının hikayesini anlatıyor.

    Filmini de izlediğimde hazin son küçük bir umut ışığı barındırsa da insanın midesi içerde büzülmeden duramıyor. Gerçekten duygularımı kalbimden daha çok midemde hissediyorum. Öfke, korku, heyecan, kızgınlık... Liste uzar gider. Kitabı okuyup okumama konusunda bu sefer öneride bulunamayacağım. Ama okursanız boş bir kitap okumayacağınızı bilin. Tercih edeceklere keyifli okumalar dilerim.

    Yayınevine özel not: Olmaz olsun bu kadar yazım hatası. Bir yerden sonra elime kurşun kalemi aldım, her sayfada tek tek yanlışları düzelterek okudum. Bu kadar özensiz bir editör olamaz. Sayfası kaliteli ama harfler rastgele saçılmış!
  • 188 syf.
    Yapay zeka konusunda derinlemesine araştırma yapmamış, çok fazla bilgi sahibi olmayan kişiler için verimli bir başlangıç kitabı, üniversitelerin mühendislik ve matematik bölümlerinde ilk yıllarda tavsiye edilebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum. Mühendislik bölümlerinde çok fazla kitap okunmadığını biliyorum, yine de okumayı seven ancak ne okuyacağı hakkında fikri olmayan kardeşlerimiz için bir öneri olsun.

    Yazar, temel seviye matematik bilgisi olan sözelcilerin bile anlayabileceği bir seviyede yazmaya çalıştığını esprili bir dille belirtiyor. Ancak belirtmediği bir şey var, kitabın girişinde yapay zeka ve bilgisayarların tarihinden bahsetmesi, ki bu durum benim gibi bazı sayısalcıları eminim üzmüştür. :) Gerekli olduğunun farkındayım ancak bu kısımları sevemiyorum.

    Daha önce başka bir yapay zeka kitabı okumadığım için kıyaslama yapmak yerine "Bu kitapta neler var, neler yok?" bunlardan biraz bahsetmeye çalışacağım.

    Çalışmaları uzun yıllar önce başlamış olan ancak sosyal medya sayesinde günümüzde tüm dünyada popülerliği tavan yapmış olan konulardan birisi "Yapay Zeka". Bu kitapta yazar Prof. Dr. Cem Say kronolojik bir şekilde konuyu anlatmaya çalışmış, yani; yapay zekanın ilk fikir tohumlarının atıldığı dönemden başlayıp, günümüze ve daha sonra da gelecekte neler olabileceğine değinerek kitapta güzel bir bütünlük sağlamış. Cem Say, akla gelebilecek en genel 50 soruya da tek tek cevap vermiş.

    Otonom yani sürücüsüz araçlar, Google Amca'nın çeviri yaparken hangi yöntemlerden faydalandığı, seçim algoritmaları, sosyal medyada bize gösterilecek reklamlarla ilgili sistemler, Çin'in vatandaşlarına sosyal skor uygulamasını başlatması( Black Mirror'dan hatırlayanlar el sallasın), go oyununda ve satrançta dünya şampiyonu yazılımlar gibi konular ayrıca yapay zeka dünyayı ele geçirecek mi, robotlar aşık olabilir mi? gibi etkileyici sorular kitapta bizleri bekliyor.

    Yapay zeka gibi çok kompleks algoritmaların iş yaptığı, çok derin bir konuda herkesin anlayabileceği seviyede bir kitap yazmak gerçekten zor bir iş. Yazarın bunu başarabilmesinin bence iki sırrı var. Birincisi konuya gerçekten hakim olmak. Bir konuyu ne kadar basite indirgeyebiliyorsanız, konuya o derecede hakimsiniz demektir. Yazarın üniversitede ders vermesi, kendisinin ve öğrencilerinin bir çok çalışma yapmış olması da bu konuda çok etkilidir diye düşünüyorum.

    İkincisi de basite indirgenemeyecek konuları kitaba hiç koymamak. Evet o karmaşık algoritmalardan bahsediyorum, ikinci yöntem içi dolu okurlar için biraz üzücü. Yani yapay zeka hakkında hali hazırda araştırma yapmış, bilgi sahibi, zaten üzerine çalışma yapan kişiler bu konuları zaten biliyor olmalı. Onların için kitap muhtemelen biraz tarih ve biraz da konunun geneli hakkında bilgi tazeleme olacaktır. Bu da kitabın hedef kitlesi ile ilgili bir seçim diye düşünüyorum.

    Hazır yeri gelmişken belirteyim 184 sayfalık bir kitapta zaten çok derinlemesine bir anlatım beklemek doğru değil bunun farkındayım, okumak isteyenler de bunun farkında olarak kitaba başlasınlar. Bu kadar kısa olmasının sebebinin okurları sıkmamak adına olduğunu tahmin ediyorum. Yazarın o kadar bilgi yükünü bu kadarcık bir kitaba sığdırmış olması ayrıca bu kadar akıcı bir dil ile anlatmış olması da övgüye değer bir konu. Yine de bazı sorular altında girilen cevapların, kısa olan anlatımdan dolayı havada kaldığını düşünüyorum. Bu durum yine okurun konu hakkındaki bilgi birikimine göre değişiklik gösterecektir.

    Spoiler olmaması adına içeriği yüzeysel ele almaya ve okuyacaklara kitap hakkında kısaca fikir vermeye çalıştım. Eğer kitap hakkında "Acaba almaya değer mi?" gibi şüpheleri olan kişiler varsa yazar Cem Say'ın TedX İstanbul konuşmasını izlesinler. Buyurun link:
    https://www.youtube.com/watch?v=dCQtt3cA_VA
    Yazarın burada anlattığı konular bire bir olmasa da büyük çoğunlukla kitapta da yer almakta.

    Son olarak kitapta da belirtildiği üzere bu konular için matematik hayati öneme sahip. Okulda öğrenilen matematik türev, integral, limit ... vs. hayatımızda ne işe yarar? Gibi sorular sormadan önce biraz araştırıp, böyle kitapları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Kitabı okumadan önce youtube yalın kod sayfasında bir video izlemiştim, yapay zekadan bağımsız olarak matematiğin yazılımcılar için ne kadar önemli olduğundan bahsediliyordu, ilgili dakikadan itibaren onun da linkini buraya bırakmak istiyorum. https://youtu.be/Z_ic7EtAp_A?t=542
  • "Seçici sistemler birbirleriyle münasebet halindedir ve bazıları öbürlerine hakim durumdadırlar; mesela sosyal normlar ferdî ilgilerden üstündür."
  • 348 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    -SPOİLER-
    Kitap için anarşizmi anarşistlerden daha iyi anlatan, kapitalizmi de sosyalistlerden daha iyi eleştiren kitap desem yanlış olmaz. Sıradan bir roman veya ütopya değil adeta bir siyaset resitali var. Bir yanda mülkiyetin, hiyerarşinin, devletin ve otoritenin olmadığı Anarres; diğer yanda devletin kapitalist veya sosyalist tarzda örgütlendiği Urras...Ne anarşizm kusursuz resmedilmiş ne de devletçi sistemler yerin dibine sokulmuş. Aksine yanlışlarıyla ve doğrularıyla 2 farklı yaşam da gözler önüne serilmiş. Anarşist dünyada da yiyecek treni gecikince insanlarla yiyeceğini paylaşmaya yanaşmayanlar oluyor. Çünkü hayatta kalma iç güdüsü bazen toplumculuğa yenilebiliyor.

    Anarres'te mülkiyet yok. Hatta öyle bir yok ki aitlik eki yok. Annem, babam, odam yok. Anne, baba gibi kelimeler kullanılıyor. Çünkü her aidiyet aynı zamanda tahakkümü ve bireyciliği getiriyor.

    Cinsiyet ayrımı sadece biyolojik düzeyde. Toplumsal tabular yok. Kadınlar da iş hayatında aktif. Evlilik ise yok. İsteyen bir eş bulup onunla yaşayabiliyor ama devlet olmadığı için bugün anladığımız düzeyde bir evlilik oluşmuyor. Cinsellik tabu olmadığı, kadın bedeni de utanılacak bir şey olmadığı için Anarres dilinde küfür yok.

    Toplumsal dayanışma had safhada ve kişilerin yapacağı işler bir bilgisayarla ayarlanıyor. Belirli periyotlarda işler değiştiriliyor ki o kişi işten sıkılmasın ve yapılan iş konusunda haksızlık olmasın. Herkes işlere katılıyor. Tembellik hakkı var fakat toplumda bilinç öylesine çok ki bunun bencillik olacağını düşünerek işlere katılmazlık yapmayı minimuma indiriyorlar. Elbette toplumdan uzakta yaşamak da mümkün. Bu durumda kişi uzaklara gider ve toplumla bağını koparır.

    Özel mülkiyet olmadığı için hırsızlık, hırsızlık olmadığı için de hapishaneler yok. Hırsızlık dışında bir suç işlenirse o kişi toplumdan soyutlanarak cezaya çarptırılıyor. Askeriye yok çünkü hiyerarşi yok. İşte kendilerine Odocular diyen ve 150 sene evvel isyan eden ve Urraslılarca kendilerine yaşamaları için Anarres gezegeni verilen grubun hikayesi bu.

    Fakat bu gezegende her şey kusursuz değil. Açlık tehlikesi her zaman var. İşler sürekli değiştiği için uzmanlaşma ve verimlilik sınırlı. Hatta devlet kurumlarının yerini bir nevi Odoculuk felsefesine sıkı sıkıya bağlı gelenekçilik almış. İşte gizli bir bürokrasinin doğduğunu gören fizikçi Shevek, çalışmalarının burada yayımlanmayacağını anlayarak Urras'a yolculuk eder. Urras'ta ise bambaşka dünya vardır. Paranın ve mülkiyetçiliğin olduğu, kadınların erkekler kadar iş hayatında aktif olmadığı, sosyal sınıfların olduğu fakat bolluk içindeki bir gezegen. Shevek burada özel odalarda tutulur, çalışmalar yapmasına izin verilse de kentin çok dışında çıkarılmaz ama gazetelerden öğrendiği kadarıyla bu ülkede ve bu gezegende de birileri özgürlük için mücadele vermektedir. Bu gösterilere katılan Shevek oradaki devlet zulmünü görünce özgürlüğün zenginlikten önemli olduğunu anlar.

    Aslında kitabın amacı sorgulatmaktır. Anarres'te isteğe bağlı doğal bir çalışma varken; Urras'ta zorlamaya dayalı bir çalışma vardır. Ama nasıl olur da zorlamaya dayalı çalışmayı kabul eder insanlar? Madem bugün kapitalist sistemlerde bu kadar hata var, nasıl olur da o yerlerde bu sistemler devam eder? İşte bunu her satırda hissettirir Ursula K. Le Guin. Yokluğu paylaşmak mı? Varlıkta bile ayrışmak mı? Dayanışma dışında hiçbir şeyi olmayanların özgürlüğü mü yoksa her şeyi olduğu halde daha çok kazanmak için sürekli diken üstünde kalanın gizli esareti mi?
  • (*19. ve 20. YY. boyunca) ülkeler başarılarını vatandaşlarının mutluluğuyla değil topraklarının genişliği, nüfuslarının artışı ve gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) artışıyla ölçmeye başladılar. Almanya, Fransa ve Japonya gibi endüstrileşmiş toplumlar devasa eğitim, sağlık ve sosyal yardım sistemleri kurdular ancak bu sistemler bireysel refahı korumaktan çok uluslarını güçlendirmeyi amaçlıyordu...
    ...Ülkenin güçlü kuvvetli işçi ve askerlere ihtiyacı vardı; sağlıklı kadınlar daha fazla işçi ve asker doğurmalı, bürokratlar evlerinde pineklemek yerine sabah sekizde işbaşı yapmalıydı.
    Yuval Noah Harari
    [EPUB] A Brief History Of Tomorrow, ©Kolektif Kitap 90 - İnceleme, [1'inci Baskı, Aralık 2016, İstanbul] Sertifika No: 25574, ISBN: 978-605-5029-63-0
  • 1830 isyanlarının yarattığı kötü sonuçlardan dolayı, papalık Ağustos 1932'de 'Mirari Yos' adında bir genelge yayımlayarak basın özgürlüğünü 'ölümcül özgürlük' olarak tanımladı. Bu genelge, basın özgürlüğü ile ilgili şu uyarıda bulunmuştu: "Devletin yıkılmasının tek nedeni kısıtlanamayan düşünce, ifade özgürlüğü ve kitap okuma sevgisi gibi şeytani işlerdir."
    Roger Price
    Sayfa 21 - Babil Yayınları
  • 167 syf.
    tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.