• Sosyalist burjuvalar isterler ki, modern toplumsal koşulların tüm nimetlerinden yararlansınlar, ama modern toplumsal koşulların kaçınılmaz sonucu olan savaşımlar tehlikelerden uzak dursunlar. İsterler ki, varolan toplum düzeni sürsün, ama onu devrimcileştiren ve parçalayıp dağıtan öğeler olmasın. Proletaryası olmayan burjuvazi isterler. Burjuvazinin gözünde, en iyi dünya, doğal olarak kendisinin egemenliği altındaki dünyadır; burjuva sosyalizmi de bu huzur verici anlayışı geliştirerek şu ya da bu ölçüde sistemleştirir...
  • Friedrich Engels'in 17 Mart 1883 günü Highgate mezarlığında, Karl Marx'ın mezarı başında yaptığı konuşma


    14 Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Ancak iki dakika yalnız bıraktıktan sonra odaya girince, onu koltuğunda rahat rahat, ama sonsuzluğa dek uyumuş bulduk.

    Avrupa ve Amerika militan proletaryasının bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, tarihsel bilimin bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, ölçülemez. Bu devin ölümü ile bırakılan boşluk, kendini duyumsatmakta gecikmeyecek.

    Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını, yani insanların, siyaset, bilim, sanat, din, vb. ile uğraşabilmelerinden önce, ilkin yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu, maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve, böylece, bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, hukuksal görüşlerin, sanatın ve hatta sözkonusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve buna göre, bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil, ama tersine, bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki, daha önce ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu.

    Ama hepsi bu değil. Marx günümüz kapitalist üretim tarzı ile onun sonucu olan burjuva toplumun özel hareket yasasını da buldu. Artı-değerin bulunması sonunda, bu konuyu aydınlattı; oysa, burjuva iktisatçıların olduğu kadar sosyalist eleştiricilerin de daha önceki bütün araştırmaları, karanlıklar içinde yitip gitmişlerdi.

    Bu türlü iki bulgu koca bir yaşam için yeterdi. Kendisine böyle bir tek buluş yapma nasip olana ne mutlu! Ama Marx araştırmada bulunduğu her alanda (bu alanların sayısı çoktur ve bir teki bile yüzeysel irdelemelerin konusu olmamıştır), hatta matematik alanında bile, özgün buluşlar yaptı.

    Bilim adamı olarak, buydu. Ama onun etkinliğinde asıl önemli olan, hiç de bu değildi. Marx için bilim, tarihi etkinliğe geçiren bir güç, devrimci bir güçtü. Pratik uygulamasının düşünülmesi belki de olanaksız olan herhangi bir teorik bilimdeki bir bulgudan duyabileceği sevinç ne denli katıksız olursa olsun, sanayi için, ya da genel olarak tarihsel gelişme için doğrudan doğruya devrimci bir önem taşıyan bir bulgu sözkonusu olduğu zaman duyduğu sevinç bambaşkaydı. Böylece Marx, elektrik alanındaki bulguların gelişmesini ve daha şu son günlerde, Marcel Deprez'in çalışmalarını çok dikkatli bir biçimde izliyordu.

    Çünkü Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendi öz durumunun ve gereksinmelerinin bilincini, kendi kurtuluş koşullarının bilincini kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak, onun gerçek yönelimi işte buydu. Savaşım onun en sevdiği alandı. Ender görülür bir tutku, bir direngenlik ve bir başarı ile savaştı o. 1842'de birinci Rheinische Zeitung'a, 1844'te Paris'teki Worwärts'a, 1847'de Brüksel'deki Deutsche-Brüsseler-Zeitung'a, 1848-1849'da Neue Rheinische Zeitung'a 1852'den 1861'e değin New York Tribune'e katkı, ayrıca, bir sürü kavga broşürünün yayınlanması, tüm yapıtının doruğu olan büyük Uluslararasi Emekçiler Derneğinin kuruluşuna değin Paris, Brüksel ve Londra'da çalışma, işte, eğer başka hiçbir şey yapmasaydı bile, yapıcısının gurur duyabileceği sonuçlar.

    Marx, işte bu yüzden zamanının en sevilmeyen ve en çok karaçalınan adamı oldu. Mutlakiyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ile aşırı demokratlar onu karaçalma ve kargışlara boğmakta birbirleri ile yarışıyorlardı. O bütün bunları, hiç aldırmaksızın, örümcek ağları gibi yolunun dışına atıyor ve ancak çok zorunlu durumlarda yanıtlıyordu. Sibirya madenlerinden Kaliforniya'ya değin, Avrupa ve Amerika'nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu.

    Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!
  • Emile Zola (1840-1902) – Meyhane

    Çev: Cemal Süreya

    Meyhane, (Fransızcası: L’Assommoir) Émile Zola’nın romanı, yirmi bir romanlık Rougon-Macquart dizisinin yedinci cildidir. 1871-76 arasında bu seriden yayınladığı ilk altı kitap, satışları iyi olmakla birlikte fazla yankı uyandırmadı. 1877’de yayımlanan, alkolizmle ilgili L’Assommoir ise; Zola’yı kitapları en çok satan yazarlar arasına soktu ve Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri yaptı (Wikipedia.org’dan alıntı).

    Émile Zola’nın 1 Ocak 1877’de Paris’te yazdığı kendi önsözüyle başlayan “Meyhane” isimli bu depresif roman, sizi tam altı yüz kırk sekiz sayfa boyunca yerden yere vuruyor. Emile Zola, önsözünde de serzenişte bulunduğu üzere, bu romanı yüzünden, o dönem Paris’te yaşayan ve hemen tüm gelir ve mevki düzeyindeki memur-işçi-erkek-kadın-çocuk, özetle hemen herkesten büyük tepkiler alır. Hatta romanı mahkemelere taşınır. Kitabın yayınlanması yasaklanır ve toplatılır. Büyük siyasi mahkemesi ise; 1897’deki “İtham Ediyorum” başlıklı doğrudan –bir gazetede- o günün İmparatoruna yazdığı tam sayfa makale yüzünden (Dreyfus Savunması Davası) mahkemede suçlu bulunur. Zola, sağlığından ve bir yazarı zar zor geçindiren gelirlerinden olur. Bu yüzden soluğu Londra’da alır. Dava 1900’de tekrar görülür ve üzerindeki suçlamalar düşer. Ama ömrü vefa etmez. Paris’e dönmesinden çok kısa bir süre sonra, gazetelerin, bir otel odasında sobaya bağlı gaz zehirlemesinden dolayı, bir gece uykusunda öldüğünü belirttikleri Zola, aslında, oldukça muammalı bir şekilde, komplo teorisyenlerinin (ki aynı kanıdayım ben de) Fransız ajanlarınca yapıldığını düşündüğü bir oldu bittiyle, daha doğrusu komüniizm düşmanlarınca öldürülür. O, bir komünist, bir sosyalist, bir natüralist, bir ahlakçı, bir anarşist, bir proleter, hür bir insan, değerli bir yazar, insan gibi insandır…

    Romanın konusuna gelince: 1800’lerin ortalarında Fransa’sının başkenti Paris’te geçiyor. Fakirliğin, yokluğun, yoksunluğun, açlığın, hemen her türlü ahlaksızlığın, fuhşun, içkinin hemen her türünün (şarap, rakı, krik, absent, vitriyol, ispirto ve dahası); Paris caddelerinin orta yerinden bir nehir gibi gürül gürül aktığı kirli ve karamsar bir başkentte geçiyor hikâyemiz. 1789 ihtilalinin sonrası; 1791 birinci cumhuriyetinden sadece 50-80 sene sonrası ve yürürlükte yine bir ikinci imparatorluk; yolsuzluk, fukaralık, basiretsizlik, rüşvet gırla gitmektedir. Bu bir içkiyle çöküş dramıdır aslında. Yazarı tarafından, toplumsal halkçılıkla, toplumun kaymak tabakasının yerin altına süpürdüğü işçi toplumuna adanmıştır bu roman. İşçi, kesinlikle suçun yüklendiği değil; aksine sistemin altında ezilen, kaderinden kurtulamayan olarak betimlenmiştir romanda. İşçi, bir kader mahkumudur Zola için.

    Romanımızın başkahramanı Plassans’tan Paris’e göçle gelmiş, Gervaise isminde, çamaşırcı genç bir kadındır. Romanın açılışıyla beraber, iki çocuğunun babası olan ama gayri meşru ilişki yaşadığı; bar solcusu (kanımca yazarın kendisidir bir bakıma), kibar feyzo, koketlerin sevgilisi, sebat problemi olan, aylak, içkici (ama tadında içen, pis bir sarhoş değil), bir baltaya sap olamamış, kaldırım mühendisi genç bir adamla tanışıyoruz. Gervaise’in bekâretini daha O 14 yaşındayken alan; bu genç kadını çamura, bataklığa, felakete götürecek esas oğlan, ya da başka bir deyişle romanımızdaki en büyük parazit: Mösyö Lantier.

    ..İnsan bir kere ölmeyegörsün, ondan sonra uzar gider ölüm.

    Gervaise, küçüklüğünden beridir çamaşırcıdır. Güzel, yuvarlak hatlı, bir bacağı hafif topal, bukleli ve sarı saçlı, beyaz tenli akça-pakça; fukara mı fukara, ama hırslı genç bir Fransız kadınının hikâyesine girizgâh yapıyoruz. Hayat onu, önünde tozu toprağı sürükleyen kuvvetli rüzgârlar gibi oradan oraya hallaç pamuğu gibi atıyor. Hikâye, Lantier’in Gervaise’i, Boncoeur (iyi kalpli ya da eli açık anlamında) otelinde, genç kadını henüz 20’li yaşlarının başındayken, terk etmesiyle başlar. Şimdi de, genç kadın terkedildikten sonra -cesareti büsbütün artan- Gervaise’e tutkun olan ve aynı otelde kalan Mösyö Coupeau (Fransızca “coup” bir defada içilen içki ya da bir kadeh içki demektir; “eau” ise; su anlamındadır; kanımca “bir kadeh su” demek istemiş yazarımız; ileride bir ayyaşa dönüşecek ve elinden içki kadehi eksik olmayacak Coupeau ile alay edercesine…) giriş yapıyor romana. Bu genç kadını büyük uğraşlar, yalvarışlar sonucu evliliğe ikna ediyor. Anasız-babasız-kardeşsiz, iki çocuklu ve hiç evlenmemiş topal genç çamaşırcı kadın Gervaise; kendisiyle hemen aynı yaşlarda, iri yarı, boyu boyuna, huyu huyuna uygun, biri evli (kuyum ocağı olan Madam Lorilleux) ve diğeri dul (çiçekçi Madam Lerat) iki ablası ile ihtiyar Copeau Ana’sından başka kimsesi olmayan çinko işçisi bu genç adamla, Mösyö Coupeau ile evlenir. Hani tabir yerindeyse: “Donları yok giymeye, tahtırevanla giderler ayakyoluna” hesabı, borç-harç ile belediye ve kilise nikâhı yaparlar. Bu fukara yeni evli çiftimiz, aynı akşam, aile bireylerine ve yakın dostlarına, Moulin-d’Argent (para değirmeni anlamında) isimli bir şarap evinde düğün yemeği verirler. Romanın birçok noktasında, yemek isimleri, yemek tarifleri, yemek şölenleri vardır. Yazarımız Zola, bu konuda adeta saplantı içerisinde Fransız halkının yemek alışkanlıklarından bahsetmiştir. Çünkü açlık ile yemek şölenleri taban tabana zıttır ve bu da roman için çok yerinde bir ironi olmaktadır.

    ..Halk, burjuvalar adına elini ateşe sokmaktan usanmıştı artık.

    Otel odasında karı-koca ve iki küçük çocuk sığışamazlar. Bir oda ve mutfaktan ibaret ufacık bir ev tutarlar bütçelerine uygun. Gervaise, Madam Fauconnie’nin çamaşırhanesinde, günlük kırk metelik yevmiye karşılığı çamaşır yıkayıp ütü yapmaktadır. Çinko işçisi de yine yevmiye karşılığı patronu için çinkodan çatılar kurmaktadır, burjuva müşterilerine.

    ..Hani Türklerin padişahı bizzat çıkıp gelse de kolalanmak için bir gömlek getirse ve çamaşırcı kadın yüz bin frank kazanacağını bilse, yine de elini ütüye sürmezdi bu pazartesi. Biraz da o dinlenmeyecek miydi canım?

    Ve Goutte d’Or (altın damlası ya da altından içki kadehi anlamında) sokağı. Kuyum imalatçısı olan görümce ve enişte Lorilleux çifti gibi bir sürü fukaranın yaşadığı ve tamamı Mösyö Marescot’a ait olan bina bu sokaktadır. Gervaise, altı katlı, yüzlerce odanın, atölyenin, fukaranın, açın, kadersizin, orta gelirlinin yaşadığı bu kasvetli ama bir o kadar da ticari başarılara gebe olan binanın zemin katındaki kiralıkta, kendi çamaşırcısını açma hayâli kurmaktadır. Gervaise ve kocası Mösyö Coupeau, kapı komşuları Goujet ailesiyle; nam-ı diğer dantelacı Goujet Ana ile oğlu, altın renginde sakalından ötürü ona Goujet d’Or denen genç, çocuk yürekli ve iri kıyım demirci ile çok yakın ve dürüst bir komşuluk hatta arkadaşlık ilişkisi kurmuşlardı. Gervaise’e platonik bir aşkla tutkun olan Goujet d’Or, dantelacı anacığı pek yanaşmasa da Coupeau’lara –geri ödenmeyeceğini bile bile- 500 frank borç vererek, altı katlı binanın kapıcıları olan Boche ailesinin de referans vermesiyle bu dükkânı tutmalarını sağlar. Gervaise, artık küçük bir patroniçe olmuştur. İşlerini yavaş yavaş büyütür ve yanına üç işçi alır. İşleri büyütür de büyütür. Ama ayyaşlığa ve tembelliğe meyilli olan kocasının sonun başlangıcına doğru kaykılmasının ayırdına varamaz. Varsa da sesini çıkaramaz.

    ..Askerliğin ortadan kaldırılmasını, halkların kardeşliğini istiyorum… Ayrıcalıkların , unvanların, tekellerin kaldırılmasını istiyorum… Ücretlerin eşit olmasını, kârların bölüşülmesini, proletaryanın onurlandırılmasını istiyorum. Bütün özgürlükleri istiyorum anlıyor musunuz? Bütün özgürlükleri. Ayrıca boşanma hakkını!

    Paris’in göklere yükselen lüksünün altından, kenar mahallelerin sefaletleri fışkırmaktadır adeta. Goutte d’Or sokağında, Paris’in en süfli solcusu Lantier ile Gervaise’in kaderleri, hayat yolunda tekrardan kesişir. Solcu kibar feyzo Mösyö Lantier, çinko işçisi Mösyö Coupeau, çamaşırcı küçük patroniçe Gervaise ve bu ikisinin –ileride başlarına yığınla çorap örecek olan potansiyel koket- kızları Nana, tuhaf dörtlü bir ilişki yaşamaya başlarlar.

    ..Üretici köle değildir; ama üretici olmayan herkes hırsızdır.

    Bar aydını, kıçı kırık solcu Lantier, çinko işçisi Coupeau ile karısı Gervaise’i, aynı evi paylaşmaya ikna ederek Coupeau ailesinin tüm kaynaklarını kurutmaya, ekmek elden su gölden bu ticarethaneyi uçuruma sürüklemeye başlar, sinsice. Yakında bu iki adam, Gervaise’i de ortak kullanmaya başlayacaktır, pis nefislerini köreltmek için…

    ..Sokakları rakı şarap tüten Paris’in havasından uzaklaşmak sarhoşlara bir iyi gelir ki, demeyin gitsin.

    Birçok badireden sonra sıra Poisson ailesine, Madam Virgine ve zabıta olan siyaseten İmparatorluk yanlısı kocasına gelir. Dükkânın bu yeni sahipleriyle de bir “Trois-menage” (günahkâr üçlü) ilişkisine yelken açar parazit Lantier. İliklerine kadar emilecek yeni bir aile bulmuştur, yine!

    ..En kötüsü, dostluk kafesinin kapısını açmışlar, sevgileri kuş gibi uçup gitmişti.

    Altı katlı binada yaşayan bir başka deli de Bazouge babadır, nam-ı diğer “Mortocu”. Bu adamın işi ölü gömmektir. Evinde hazırladığı tabutlar ve çivilerle -bazen eve iş götürdüğü söylense de ispatlanamamıştır- sırası geleni toprağın iki metre altına kendi elleriyle göndermektedir. Önce Coupeau Anayı gömer. Daha sonra hemen herkesi, sırası geleni hiç telaş etmeden mezara O koyacaktır.

    ..Aileler açlıklarını unutmak için birbirlerini yiyorlardı.

    Binanın bir diğer süfli kiracısı da, ayyaş çilingir Bijard Babaydı! Karnına attığı tek tekmeyle üç sabinin analarını-kendi karısını öldürüp zırnık ceza almamıştı, İmparatorluk Fransa’sı zabıtalarından! Sekiz yaşında olan büyük kızı Lalie, kendisinden yaşça küçük Jules ve Henriette’e hem analık hem de babalık yapıyordu, doğdukları günden beridir. Ama pireli bir itten daha değersiz babasından acımasızca yediği sopalar, uğradığı işkenceler, içine açılan derin yaralar, onun dokuz yaşını görmesine müsaade etmez görünüyordu. Yatağında çıplak, yapayalnız, iki çocuğunun-kardeşlerinin gözleri önünde bitap şekilde ölümle yüzleşiyordu.

    ..Suda balık gibiydi ahlaksızlığın içinde.

    Dükkânını kaybeden Gervaise bir yanda; bir alkoliğe dönüşüp hastane ve Colombe babanın, bir imbiğin üzerine kurulu, pislik içindeki meyhanesi -nam-ı diğer cehenneminin- arasında mekik dokuyan kocası olacak ayyaş Coupeau; artık açlıktan ve yediği sopalardan bunalarak evi terk edip dans evleri ve müzikhollerde dans eden kızı Nana; artık şişmanlayıp bir file döndüğünden dolayı eli kendi eline bile değmeyen aşığı Lantier; cimri ve haset görümcesi Madam Lorilleux; artık yüzüne bile bakmak istemeyen demirci platonik aşığı Goujet d’Or ve tüm mahalle diğer yandaydılar.

    ..Fransa’yı geneleve çeviren İmparatorluktan hıncını çıkarmış oluyordu..

    Gervaise o derece düşkündü ki artık, açlıktan fahişeliği bile düşünmeye başlamıştı. Ağzından günlerce tek lokma bile geçmiyordu bu ayyaş kadının. Paris’in lüks ama sefalet kokan sokaklarında, bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu, bir tüyün esen rüzgârda istemsizce havada salınması gibi…

    ……

    Başta da söylediğimiz gibi çok ama çok depresif bir romandır “Meyhane”. Ama sefaleti, sosyalizmi, ilk işçi uyanışlarını (mesela “Germinal”, “Dreyfus Savunması” kitaplarına atıflar vb.) anlatan, sistemi eleştiren, bilinçaltı göndermelerin gözle görünür olduğu satır araları; İncil’deki yedi büyük günahın işlendiği anlatımlar; bununla beraber kurtuluşun sadece insanın kendi ellerinde olduğunu, ama bazen buna şansın da yardım etmesi gerektiğini; Tanrının aslında bu dünyayı hatta bu evreni çok ama çok önceleri terk edip bilinmez diyarlara gittiğini, insanın yüzüne bir tokat ya da şamar gibi değil de bir yumruk ya da bir tekme gibi vurduğu bir romandır “Meyhane”. Okunası bir romandır. “Meyhane” sizi içtiğiniz içkiden vazgeçirmez ya da daha çok içmenizi sağlamaz. Ama kaybettiğiniz ya da bir yerlerde unuttuğunuz insanlığınızı size hatırlatır belki. Yüreğinizin ortasına tadı acı bir demir gülle ateşler ve kayıplara karışır. Bu yükü taşıyıp taşıyamamak size kalır. Aldırış ta etmeyebilirsiniz. Romanı okuyup bitirir bir kenara atarsınız belki. Ama roman ve anlatılanlar, bilinçaltınızda sizi kaşır hafif hafif. Socrates’in Protarkhos ile “Philebos” atışmasında Platon’un kendi kalemiyle yazdığı gibi:

    “Tüm canlılar için iyi nedir? Haz duygusu, eğlenerek, tıka basa yiyerek, özgürce sevişerek, içki içerek, haz diyarlarında koşup yaşayarak mı iyi bir insan olunur? Yoksa erdem peşinde, bilgelikle, düzgün düşünce ve muhakemeyle, ölçülü, seviyeli, dengeli, dürüst, bilgi peşinde, paylaşarak ve sorgulayıp yaşayarak mı iyiye ulaşır insan?”

    Atalarımızın da dediği gibi: “Ne okuyorsan osundur!”

    Sizlerin de hep yararlı ve güzel bolca kitap okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel; İstanbul, 11 Ağustos 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Emile Zola – Meyhane
    Çeviren Cemal Süreya
    SOSYAL YAYINLARI – DÜNYA KLASİKLERİ
    Kitabın Özgün Adı: L’Assommoir, 1877
    ISBN: 975-7384-52-6
    SOSYAL YAYINLARDA BİRİNCİ BASKI: Şubat, 2003
  • Sosyalist burjuvalar isterler ki, modern toplumsal koşulların tüm nimetlerinden yararlansınlar, ama modern toplumsal koşulların kaçınılmaz sonucu olan savaşımlar ve tehlikelerden uzak dursunlar.
  • Rus edebiyatına sosyalist gerçekçi yaklaşımı getiren Maksim Gorki’den oldukça başarılı bir eser. Eserin içeriğine baktığımızda yazarın, kuşak çatışmasını ve devrim öncesi Rus işçi sınıfındaki bilinçlenmeyi oyunun temeline ustaca yerleştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Var olan düzeni ve kuşak çatışmasında eskiyi savunan muhafazakar ve paraya fazlasıyla değer veren bir baba ve onun yanında ataerkil düzene boyun eğmiş bir anne; okumuş ve dar kalıplardan kurtulmaya çalışan ancak hala kimliklerini tam anlamıyla bulamamış, bu sebeple de hayata karamsar bakan ve aile ile çatışan iki genç; kiracı olarak kalan yarı aydın yarı bohem insanlar ve en önemli karekter yani evlatlık alınan ve kendini geliştirmiş entellektüel ve işçi sınıfını temsil eden Nil.

    Sosyalist düşüncede olan ve burjuvazi düzenin yıkılması gerektiğini Nil üzerinden veren Gorki, toplumun kalıplaşmış değer yargılarını da irdeleyerek başarılı bir eser ortaya koymuş.

    Okunmalı mı? Geç kalınmadan hem de!
  • Biz öylesine haklı bir davanın insanlarıyız ki, halka derdimizi anlatmak için birtakım yalanlara dolanlara hiç ihtiyacımız yok, demiştik. Neden olsun, insanlar sömürülüyor. Bir yanda milyonlarca yoksul, çalışan, çalışıp kazanamayan, yoksulluktan kurtulamayan insanlar, bir yanda da elini ılıktan soğuğa vurmayan, milyonları milyonları üstüne yığan bir avuç insan. Biri yer bini bakar, kıyamet ondan kopar, dediği halkın, yüzyıllardan beri. Dedik ki haksız olan, dedik ki sömüren bir avuç insan sömürüsünü sürdürebilmek için yalana dolana başvurmak zorundadır. Burjuvalar sanki biz böyle dememişiz gibi, sosyalist yalan söylemez sözünü yozlaştırdılar. Sosyalistler bilimsel olarak öylesine haklılar ki kavgalarında, dertlerini halka anlatabilmek için yalana ihtiyaçları yoktur.
  • Sosyalist burjuvalar isterler ki, modern toplumsal koşulların tüm nimetlerinden yararlansınlar, ama modern toplumsal koşulların kaçınılmaz sonucu olan savaşımlar ve tehlikelerden uzak dursunlar.