• (Gazi Üniversitesi, Ziya Gökalp Sempozyumu,
    Ankara, 8 Mart 2004)
    Seksen dört yıl önce, 25 Ekim 1924 tarihinde, Büyükada'daki
    evinden sedyeyle getirildiği Taksim-Harbiye arasındaki Fransız
    Hastanesi'nde öldü. Kesin bir tanı konulamamıştı, bir süredir devam
    eden hastalığına aksi olsaydı bile ülkenin ve adı geçen sağlık
    kurumunun o günkü yetersiz koşullarında bir şeylerin yapılabilmesi
    pek mümkün olmayacak gibiydi. Herhalde, çok geç kalınmıştı...
    İstanbul'un o güne kadar tanık olmadığı görkemli bir kalabalığın
    elleri üzerinde taşınan na'şı, Ayasofya Camiinde cenaze namazı
    kılındıktan sonra Çemberlitaş yakınındaki II. Mahmut Türbesi'nin
    haziresinde toprağa verildi. Güzel bir kabir yaptırdı sevenleri
    onun için.

    Asılları Diyarbakır Müzesi'nde bulunan eski harflerle el yazılı notlarla kardeşi Nihat Gökalp, ağabeyinin son gün ve saatlerini bir asker titizliğiyle kayda geçirmiş: “Merhum ağabeyimin sıhhatinin fenalaşmasından bir gün önce,
    23 Ekim 1924 cuma günü dimağında su toplandı. Bunun alınması
    halinde iyi bir sonuç sağlanabileceği söylendi. Doktorlar da aynı
    kanıdaydılar. Aile reisi olarak ben ve yengem Vecihe Hanım (bu konuda)
    bir senet imzalayarak verdik. İçi boru olan bir mili merhumun
    omuriliğine soktular. Büyük bir tasın içine, dimağdan geldiğini
    söyledikleri bir kilo kadar bulanık bir su aktı. Fakat bu ameliyenin
    (işlemin) bir yararı olmadı. Merhum, son günlerinde ağızdan gıda
    alamadığından (sözünü ettiğim) milin bir benzerini, ucu midesinin
    içine geçinceye kadar (ağızdan) sokuyorlar ve bununla midesine
    sıvı bir gıda akıtıyorlardı.. .
    (Hastamız) Pangaltı'daki Fransız Hastanesi'nin ikinci katında bulunan
    38 numaralı odada tedavide idi. Telefonu, Beyoğlu 138...

    Son saatleri: Cumartesi, 24-25 Ekim 1340 ( 1924) gece saat 22 sıralarında
    nabızları düşmeye ve hafif can çekişme belirtileri görülmeye
    başlandı. Sabaha doğru, saat iki buçukta, bu durum kademeli olarak
    artarak 4.49'da ruhunu teslim ettiler. Bundan sonra bile yüzü nurlu idi
    ve tazeliğini koruyordu. Bunları saat 5.40'ta yazıyorum...
    Yedek subaylarımızdan şehit Enver Bey'in eşi olan hastabakıcı Madam
    Roz ile hemşire Matmazel Maryel Vis (gece boyunca) yanımızda
    bulundular. Bu muhterem hanımlar büyük bir özen ve üzüntüyle hizmet
    ediyorlardı...

    Sözünü ettiğim Madam Roz'un yetim (kalmış) çocukları şunlardır:
    Zeki Enver ve Şahap Enver beyler. Büyüğü on bir, küçüğü beş yaşlarında
    idi ve İstanbul'da oturuyorlardı. Şehit subay yavruları olmaları nedeniyle
    her ikisi de Kuleli Askeri Lisesi ilkokul sınıflarına alınmışlardı...

    Ankara'dan, reisicumhur ve arkadaşları ile Büyük Millet Meclisi ve
    hükümet adına bir heyetin yanı sıra İstanbul'daki bütün resmi ve gayri resmi kurumların temsilcileri, ayrıca, halkın pek önemli bir kısmı
    en derin bir teessür içinde cenaze ve defin törenine katıldılar. Daha
    önce hastanede ölüm raporu imzalandıktan sonra merhumun na'şı
    saygıyla ölü odasına alınmış ve lambaları sabaha kadar yanık bırakılan
    bu odada tutulmuştu. Türk Ocağı (yetkililerinin) başvurusu ve
    bizlerin izni ile merhumun yüzünün kalıbı alçıya alındı. Büstü veya
    heykeli yapıldığında bu (masktan) yararlanılacakmış.. .
    Bu notları 24-25 Ekim cumartesi ve pazar günleri aldım. Nihat Gökalp
    ...

    2001 yılının Mayıs ayında. Hulki Cevizoğlu imzasıyla Aktüel ve Mevlut U. Yılmaz imzasıyla da Yeni Düşünce dergisinde çıkan yazılarda, Ankara Etnografya Müzesi'nde Ziya Gökalp'in kesik sağ elinin mumyasının olduğu iddiası ortaya atılmış ve bu iddia fotolarla da desteklenmişti. İşin ilginç yanı, müze yetkilileri bu konuda kesin bir şey söylemiyorlardı:
    Bu, gerçekten bir elin mumyası mıydı yoksa bir mulaj mı? Her ne amaçla
    olursa olsun birilerinin Ziya Gökalp'in elini düpedüz kesmiş olması, kardeşi Nihat Bey'in bir dakika bile yanından ayrılmadığı bir ortamda olanaksız gibi görünüyor. Bu konu gene de, daha fazla vakit geçirilmeden adı geçen müze ilgililerince aydınlatılmalıdır.

    25 Ekim 1924 pazar günü öğleye doğru Anadolu Ajansı bütün
    yurda ve dünyaya şu tebliği yayımladı:
    Türk vatanı en büyük ilim adamını kaybetti. Milli Mücadele (azminin)
    ruhu olan milliyet fikirlerini yaymak suretiyle Ziya Bey'in yerine getirdiği hizmetler, Türk milletinin kalbinde sonsuz bir minnet
    (duygusu) bırakmıştır. Anadolu Ajansı, bu büyük kayıp karşısında
    duyduğu derin üzüntüyü belirtir ve ulusumuza başsağlığı dileklerini
    sunar...
    Gökalp ailesine gelen yüzlerce taziye telgrafının tam sayısı belli değildi ama içlerinden birinin yeri başkaydı: İstanbul Vilayeti vasıtasıyla (Diyarbakır mebusu) Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye: “Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey'in bütün Türk âlemi için acı
    veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı
    duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek
    kişiliğinize arz eder ve Türk millet ve hükümetinin büyük düşünürün
    ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim, efendim.
    Ankara, 26 Ekim 1924, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal

    Reisicumhurla aynı gün Latife Gazi Mustafa Kemal imzasıyla
    Latife Hanım da Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye başsağlığı
    dileklerini arz ediyordu.

    Başvekil İsmet Paşa'nın telgrafı ise şöyleydi:
    Büyük alimin kaybı ile memleketin uğradığı felaket içinde muhterem
    ailenizin duyduğu derin üzüntüye bizler de ailece katılıyoruz.
    Cenab-ı Hak'tan (sizlere) teselliler niyaz ederim.
    İsmet

    Ziya Gökalp'in insan olarak kişiliğine; düşünce ve ülkülerine
    olan ilgi bunca yıl sonra da eksilmeden sürüp gidiyor. Birkaç örnekle,
    gazeteci Taha Akyol köşesinde onun yaşayan fikirleriyle
    hala bir ışık olduğunu belirtiyor ve bir anma toplantısı düzenleyen
    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü
    ve De kan Prof. Korkut Tuna'yı yürekten kutluyordu.

    İlhan Selçuk, hayli buruk da geçse Cumhuriyet'in 83'üncü yıl dönümü törenler ve aydın ve bilinçli çevrelerde geleceğe dönük endişelerle kutlanırken, Gökalp'in ilk kez Tanin gazetesinde 20 Aralık 1915 günü yayımlanan ve
    Benim dinim ne ümittir, ne korku,
    Allah'ıma sevdiğimden taparım!
    dizeleriyle başlayan ünlü şiirinin tamamına Penceresinde yer
    veriyor ve şöyle diyordu:
    Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti,
    Ziya Gökalp 'in şiirinde kendisini bulmuştu. Ama ne yazık (Cumhuriyetimiz)
    tarikat ve cemaat furyasında ulusal benliğini yitirdi...


    Oktay Akbal da üzüntülüydü ve sitemlerini açıkça yöneltiyordu
    “Orasıdır Senin Vatanın Diyen Adam” başlığıyla yayımlanan
    Evet/Hayır köşesinde: Ziya Gökalp şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle; yapıtlarıyla,
    öngördüğü düşünceleriyle yaşayan bir bilge. Mustafa Kemal öncülüğündeki
    atılımların baş destekçisi... Türklük, Türkiyelilik, alt kimlik, üst
    kimlik gibi tartışmaların üstüne çıkmış bir Doğulu yurttaşımız... Atatürk'ün
    Ne mutlu Türk'üm diyene gerçeğini kimliğiyle kanıtlamış... Daha 1910'larda Türklüğü, Türkçe'yi, gerçek Müslümanlığı anlatmak, öğretmek, benimsetmek için şürle, kitapla, konuşmalarla büyük çaba harcamış bir büyüğümüz. Ama bizler unutkan insanlarız. Böyle bir öncüyü ancak ölüm yıldönümlerinde zorlukla anımsıyoruz...

    Fıkra, makale, kitap, hitabe... Hepsi toplumların aydınlanmasında
    etkilidir ama en güçlü, en kalıcı olan, iç dünyamızda yer eden şiirdir.
    Gökalp de bunu yapmış, kendinden sonrakilere en uygun öğütleri bırakmış
    biri... Prof. Cavit Orhan Tütengil'e (toplumbilimci, felsefeci,
    1921 - faili meçhul kalmış bir cinayet sonucu 1979) göre Ziya Gökalp'in
    etkisi ölümünden sonra da sürmektedir. Prof. Emre Kongar'a
    göre ise Geç kalmış ulusallaşmanın kuramsal temellerini atan bir
    düşünce adamıdır.

    Başka bir Cumhuriyet yazan, Hikmet Bila, bugünleri düşündüren bir de alıntı yapmıştı köşesinde; devrim tarihimizin unutulmaz bir ismi olan gazeteci, yazar ve siyaset adamı Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971): “Türkçülük ve Türkçüler, hiçbir politikaya karışmasalar bile suçlu ve sorumlular arasındaydılar! Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türkiye'de milliyet hissini uyandırmaktı. Sanki bütün felaketlere o yüzden uğramıştık. Maarif nazırlarından biri, mektep kitaplarından Türk kelimesinin çıkarılmasını istemişti. Türklükten kaçan kaçanaydı.”

    Bunları yazıyordu, aralarında görüş ayrılıkları olduğunu herkesin bildiği Taha Akyol, İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Hikmet Bila gibi kimi seçkin köşe yazarları. Taha Akyol üstelik İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Ziya Gökalp'le ilgili bir anma toplantısı nedeniyle Dekan Korkut Tuna'yı -haklı olarak- kutluyordu.

    Kim bu adam? Ne gerek var onu anmaya?
    Ölümünün 8O'inci yılına rastlayan 2004'te Ankara'da Gazi Üniversitesi
    Ziya Gökalp'le ilgili bilimsel bir toplantı, bir sempozyum
    (seminer) düzenlemeye karar verdi. Çalışmalar 8-9 Mart
    günlerini kapsayacak ve rektörlüğün Mimar Kemaleddin Salonunda yapılacaktı. Sempozyumun konusu Ziya Gökalp – Ulus Devlet ve Küreselleşme olarak belirlenmişti. Doğrusu, ülkenin ve dünyanın güncel sorunlarına ışık tutmaya açık bir konu seçilmişti.
    Bununla da yetinmeyen üniversite yönetimi, günler öncesinden
    Ankara ölçeğinde tanıtımı yapılan halka açık sempozyumu
    daha da çekici hale getirmek için bir de konser düzenlemişti.
    Rektör Profesör Dr. Rıza Ayhan, herkesi, Ziya Gökalp'in Anısına
    Türk Dünyası Müziğinden Örnekler konserini onurlandırmaya
    davet ediyordu. Bitmedi! Sayın rektör, yapacağı açış konuşmasından sonra Ziya Gökalp'in hayatta kalan tek kızı olan Türkan
    (Gökalp) Yurtcanlı (doğum. 1918) Hanımefendi'ye özenle hazırlanmış
    görkemli bir de anı plaketi sunulacaktı.

    Gazi Üniversitesi böylece, kendisini yurduna ve halkına adamış
    bir büyük düşünür ve bilim adamını tam da zamanında gündeme
    taşımakla kalmamış, onun, seksen altı yaşındaki (bu kitap
    yazılırken doksan yaşındaydı) kızını da unutmamıştı:
    Plakette şu sözler okunuyordu:
    Sayın Türkan Gökalp, Türk düşünce ve siyaset hayatının önemli
    isimlerinden fikir adamı ve düşünür babanız Ziya Gökalp adına düzenlenen
    Ölümünün Sekseninci Yılında Ziya Gökalp-Ulus Devlet ve
    Küreselleşme Sempozyumu anısına şükranlarımı sunarım.
    8 Mart 2004, Profesör Dr. Rıza Ayhan, Rektör

    Ya katılanlar? Böyle bir sempozyumda tebliğlerini sunmak ve konuşmak için yapılan daveti kabul ederek kimler gelmemişti ki Ankara'ya? Gazi'den Prof. Dr. Semih Yalçın, Mümtazer Türköne, Çağatay Özdemir, Necmeddin Sefercioğlu ve Ahmet Bican Ercilasun dışında, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Sina Akşin, Hacettepe'den Prof. Dr. Umay Günay ile Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Eren...

    Sonra İstanbul ve başka illerden
    gelenler. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkal,
    Korkut Tuna ve Doç. Dr. Özcan, Marmara'dan Prof. Dr. İnci
    Enginün ve Bilken'ten Prof. Dr. llber Ortaylı... Gaziantep Üniversitesi'nden
    Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan ile Süleyman Demirel'den
    Prof. Dr. Bayram Kodaman...

    Osmanlının, İstanbul'daki bir tek Darülfünundan 100'ün üzerinde üniversite yaratan Cumhuriyet'in bilim adamı çocukları Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı ulus devlet kavramı üzerinde tebliğ sunmak ve görüşlerini belirtmek için toplanmıştı başkentte. Dinleyicilerin çoğunluğunu da Cumhuriyet'in eğitimcileri
    ile öğrenciler oluşturuyordu.

    Seçkin bir kalabalığın doldurduğu salonda, 8 Mart 2004 Pazartesi günü Rektör Prof. Dr. Rıza Ayhan kısa bir konuşmayla Ziya
    Gökalp'i andı ve sempozyumun amacını açıkladıktan sonra hazırlanan
    plaketi sunmak üzere Türkan Gökalp'i sahneye davet etti.
    Çok istemesine karşın, doktorları izin vermediği için ne yazık ki
    gelememişti Türkan Hanım ve en derin şükran duygularını Gazi
    Üniversitesi rektör ve yetkililerine iletmek üzere kızı Sevinç Karacan'ı
    görevlendirmişti.

    Oğlu Oğuzhan'la birlikte Ankara'ya gelen Sevinç Hanım sunulan
    plaketi aldı, teşekkür etti ve yerine oturdu.
    İlk gün öğleden önce, Küresel Tehdit, Ulus Devlet ve Türkiye
    konuşulacaktı. Sırasıyla Profesör Erkal, Çeçen ve Tuna tebliğlerini
    sundular ve alkışlandılar. Öğleden sonrasının konusu ise Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Geçişti. Oturum başkanı Profesör Eren, program gereği ilk sözü Prof. Dr. llber Ortaylı'ya verdi. Sempozyuma katılanlar ve dinleyiciler, son yılların bu, çok moda ve hemen her taşın altından çıktığını gördüğümüz; Kırım'ın (efe kentinin Ortay köyünden, Avusturya doğumlu tarihçiyi dinlemeye hazırlandılar . . .
    .. . Ve, film koptu! Bu ilginç zatın konuşmalarındaki biraz alaycı ve
    dinleyicileri küçümseyen, aşın bilgiç tavırların yabancısı olmayanlar
    fazla şaşırmadılar ama salonda birden buz gibi bir hava esti...
    Neler söylüyordu ünlü (!) tarihçimiz: Kimdi bu Ziya Gökalp?
    Falanca sosyoloğun kötü bir kopyası değil miydi? Onunla ilgili olarak buraya toplanıp konuşmaya değer miydi? Herkes hayretle birbirine baktı: Madem Ziya Gökalp, hakkında toplantılar düzenlemeye değer biri değildi, o halde neden gelmişti buraya kendisi? Yaptığı, yalnız Ziya Gökalp'in anısına, onu sevenlere,
    dinleyicilere, salonda hazır bulunan yakınlarına ve hepsinden önemlisi Gazi Üniversitesi'nin rektör ve yöneticilerine düpedüz hakaret değil miydi? Böyle uluorta konuşmak bir bilim adamına yakışır mıydı?
    Sevinç Karacan duyduklarını, kulaklarına inanamadan bir süre
    sabır ve şaşkınlık içinde dinledi. Kalkıp Bay Ortaylı'yı susturmayı ve ona aynı kürsüden cevap vermeyi düşündü ama sinirden tittriyordu.
    Bunu yapacak durumda olmadığını hissetti ve iyi ki annemi o yaşlı ve hasta halinde getirmemişim... diye düşündü; sert bir hareketle birden yerinden kalkıp salonu terk etti. Yetkililer arkasından koşturarak, yapılan konuşma nedeniyle
    kendisinden özür dilediler... Bu sözlere kesinlikle katılmadıklarını
    ve kendilerinin de çok üzgün olduklarını belirtip “Böyle bir şeyin
    başımıza geleceğini bilseydik bu zatı elbette davet etmezdik!..” dediler, ama büyük bir sarsıntı geçiren Sevinç Karacan'ı salona dönmeye razı edemediler. Titreyen elleriyle biraz önce dedesinin anısına verilen plaketi bu yetkililere iade etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Ne suçu vardı Gazi Üniversitesi'nin?
    İlk vasıtayla İstanbul’a döndü, oğluyla birlikte.
    Sempozyum beklenmedik bir skandalla fiilen sona ermişti ama davetli profesörlerden bir bölümü organizatörlere ayıp olmasın diye 9 martta yapılan ikinci günkü çalışmalara da katıldılar. Profesör tarihçi Bay Ortaylı ise bir daha ortalıkta görünmedi.
    Sayın Sevinç Karacan'dan dinlediklerimi, olayların tanığı olan
    -ulaşabildiğim- profesörlerin hepsi doğruladılar. Bir farkla ki, Bay
    Ortaylı’nın Gökalp hakkında kullandığı sözcükler aslında bu kitaba
    alınamayacak nitelikteydi. Konuştuğum hocalardan biri, Gaziantep
    Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı
    Profesör Dr. Hikmet Yıldırım Celkan şunları söyledi bana:
    Onu tanıyan bazı hocalar 'Aldırmayın! Bu adam hep böyledir.' dediler, ama çoğumuz büyük bir infıal içindeydik. Benim konuşma sıram ertesi gündü. Ona cevap vermek için (Sayın Celkan burada farklı bir söylem kullanıyor) 9 martı bekledim. Ama gelmedi. Sanırım, gelemedi. Kaybolmuştu ortalıktan. Kimse de
    nerede olduğunu bilmiyordu. Oysa böyle toplantılardan sonu gelmeden
    ayrılmamak bilimsel nezaket gereğidir. Biz nasıl o konuşurken hazır bulunmuşsak onun da kendisinden sonra konuşacakları dinlemesi gerekmez miydi?”

    Ziya Gökalp'in torunu Sevinç Karacan ve sanayici eşi Şahin Bey'le, İstanbul Suadiye'deki evlerinde uzun söyleşilerimiz oldu. Dedesi öldüğünde annesi altı yaşındaydı. O nedenle, Ziya Gökalp'le ilgili olarak bildikleri, Seniha ve Hürriyet teyzelerinden dinledikleriyle sınırlıydı. Özellikle, hiç evlenmeyen ve yaşamı boyunca babasının kişiliği, kitapları ve benzeri çalışmaları konusunda sürekli kafa yoran Hürriyet Teyze'sinden duyduklarıyla: “Böyle bir insanın torunu olmak elbette gurur verici bir şey, ama size belli sorumluluklar da yüklüyor. Sürekli, 'Nasıl ona layık bir insan olabilirim?.. ' diye düşünüyorsunuz. Dedem, insanlara çok değer verir, başta kendi ailesi olmak üzere herkese sevgi ve anlayışla yaklaşırmış. Sinirlenip öfkelendiğini gören olmamış... Bunun yanı sıra, kendisini bütünüyle ülke sorunlarına verdiği için çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş. Başka babalar gibi akşam olunca evine gelmesini beklerlermiş, ama o gelmezmiş. Ömrü hep ailesinden uzaklarda geçmiş, diyebiliriz. Limni ve Malta'dan yazdığı yüzlerce mektupla çocuklarının baba eksikliğini duymalarını bir ölçüde önlemeye, onlara varlığını kanıtlamaya çalışmış olmalı. Anneannemin ömrü ise eşinin öldüğü veya padişaha karşı olduğu için öldürüldüğü haberinin her an gelebileceği korkusuyla geçmiş . . .
    Bir de üzüntüsü var Sevinç Hanım'ın. Diyor ki: Evet, dedemin kendi kızlarıyla
    yeterince ilgilenemediği, onların geleceğini düşünmeye fırsat bulamadığı doğru, ama 'Ben yalnız üç kızımın değil, bütün Türk çocuklarının babasıyım! . .' dediği de doğrudur. Peki, bugünün gençlerine, çocuklarına onu tanıtmak için ne
    yapılıyor? Ziya Gökalp bir 'Alageyik' şiiriyle geçiştirilebilir mi? Eskiden hiç olmazsa TRT' de zaman zaman onunla ilgili programlar yapılırdı. Sonra bıçak gibi kesildi bunlar. TRT'ye kimliğimi belirterek bunun nedenini sordum. Bir süre sonra mektupla cevap geldi kendilerinden: 'Kim olurlarsa olsunlar, ölümlerinin üzerinden elli yıl geçtikten sonra artık hiçbir Türk büyüğü için anma yahut benzeri bir program yapılmazmış! Anılmasın, demiyorum, ama örneğin bir Mehmet Akif hiç aksatılmadan her yıl anılmıyor mu? Ve daha başkaları da. .
    Mevlana'yı 800 yıl sonra bile anmadık mı? Andık da fena mı oldu? Toplum için
    önemli işler yapmış ölümsüzleşmiş insanlar 'Aradan elli yıl geçti,
    artık yeter.. .' denilerek unutulmaya nu terk edilmeli? . .

    “Seniha, hatta Hürriyet Teyzem Birinci Dünya Savaşı'nın güçlük
    ve kıtlık günlerini çok iyi hatırlayacak yaştaydılar. Onlardan dinlemiştim.
    Dedem o tarihlerde ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki
    Fırkasının en etkili isimlerinden. . . Bir akşamüstü 'parti' den gelen
    bir adam piyasada bulunmayan bazı erzakla bembeyaz francalalar
    getirir. Dedem müthiş sinirlenir ve adamı 'Bunları al ve kim
    gönderdiyse ona götür. Halk yiyecek ekmek bulmazken boğazımdan
    geçer mi? . . ' diyerek kapıdan kovar. Özellikle, hemen herkesin
    kendi çıkarından başka bir şey düşünmediği günümüzde böyle yüce ruhlu bir insanın bilenlere anımsatılmasında, bilmeyenlere de öğretilmesinde ne salonca olabilir? Aradan elli yıl değil çok daha fazlası geçmiş olsa bile...

    Söyleşimiz sırasında Sevinç Hanım'dan annesiyle ilgili bilgi istiyorum. Biliyorsunuz, doksan yaşında ve kimi sağlık sorunları olsa da iyi sayılır. En sevindirici olanı da zihni pırıl pırıl. Benim ve eşimin gözetimi altında çok yakınımızda oturuyor. Kendisini her gün muhakkak görür ve her ihtiyacını karşılarım. Yirmi dört saat yanında eğitimli bir yardımcısı var...

    Biliyorum, babası tutuklanıp sonra da Malta'ya sürüldüğünde kundakta, dedeniz 'esaretten' kurtulduğunda ise üç yaşındaydı. Öldüğünde ise altı. Gene de onu görmek ve tanımak isterdim. Ziya Gökalp'ten bizlere kalan bir armağan kendileri...
    -Ben de isterim bunu, ama korkarım mümkün olmayacak. Nedenine
    gelince annem, aldığı terbiye gereği yeni biriyle tanışacağı zaman muhakkak hazırlık yapmalı. Ona göre giyinmeli, saçlarını yaptırmalı! Ama bugünkü durumu buna elverişli değil. Yürüme güçlüğü var bir de...
    -Küçük ve masum bir hileyle çok geçmeden bana bu imkanı sağlıyor
    Sevinç Hanım. Birlikte evine gidiyoruz. Babası Malta'da iken
    ablalarını o benim babam... diyerek kızdıran -neredeyse- doksan yıl öncesinin kocaman, zeki gözlerle bakan Türkan’ı karşımda “Babasının sevgili küçük kızı şimdi tam bir hanımefendi.” Biraz, yaşlanmış, o kadar. Kızının ister istemez hazırladığı “Anne seni çok güvendiğim bir doktor dostumuz ziyaret edecek... hilesini (?) anlamaz göründüğü hemen belli oluyor. Kitabın durumunu sorunca
    Çıktığında ilk size getireceğim... diyorum.” Babasının 1924 sonbaharında Büyükada'dan sedyeyle hastaneye götürülüşü sırasında neler hissettiğini anlatırken gözleri doluyor. Ne kadar büyük ve insanın adeta derinliklerine işleyen gözler bunlar... Durup dururken, Babam da çok sevdiği ve hiç dilinden düşürmediği Namık Kemal gibi kırk sekiz yaşında ölmüş . . . diyerek şaşırtıyor
    bizi.
    Ayrılırken Kabul ederseniz gene geleceğim . . . diyorum.
    Gülümseyerek cevap veriyor: Bekleyeceğim. . .

    Ziya Gökalp'i görmüş gibi, onunla konuşmuş gibi oluyorum.
    Bu kitabı yazarken en büyük şansım Ziya Gökalp'in, hepsi de
    önemli ülke hizmetlerinde bulunmuş seçkin yakınlarını tanımak
    oldu. Tıpkı zarif torunu Sevinç Hanım gibi büyük bir içtenlikle
    beni desteklediler. Bildiklerini ve ellerindeki belgeleri, resimleri
    benimle paylaştılar, yararlanmama sundular.

    En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
    ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
    saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
    Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
    torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
    da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
    Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
    Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım.

    Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
    Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
    bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
    Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
    Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
    emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
    pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
    Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
    üstlenmiş.

    Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
    görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
    atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
    (1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
    torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
    yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.

    Ziya Gökalp'in, üstelik okul ağabeyim olan bir yakını daha var ki, Diyarbakır'daki müze evini ziyaret ettiğimde içim nasıl
    da sızlamıştı: Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)! Şiirimizin,
    dramatik yaşamı en verimli olabileceği çağda noktalanan romantik
    ve talihsiz çocuğu. Ziya Gökalp'in annesi onun dedesinin
    kardeşi, babası Sıtkı Tarancı'nın da halasıydı. Otuz Beş
    Yaş şiirinin şairinden söz edilince ister istemez bir başka büyük
    şair geliyor akıllara: Ziya Osman Saba (1910-1957). Cahit
    Sıtkı Tarancı'nın Galatasaray'da en yakın arkadaşı. Ayın yıl
    doğmuşlar ve Saba, arkadaşını öbür tarafta yalnızca bir yıl
    bekletmiş. Oktay Akbal, Ziya Osman Saha'nın ardından Yaşadığımız
    dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş,
    onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka kimse düşünülemez diyordu.

    Cahit Sıtkı Tarancı'ya dönersek. Dedesi Hacı Hüseyin Efendi,
    Pirinççizade Hacı Salih Ağa’nın oğluydu. Babası Sıtkı Efendi Soyadı
    Kanunu çıkınca Tarancı soyadını aldı. Orta Asya'daki bir
    Türk boyunun adıydı Tarancı. Gelin, ülkemizin şu talihsiz günlerinde ondan dizelerin gölgesine sığınalım:

    MEMLEKET İSTERİM
    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla san olsun,
    Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
    Memleket isterim
    Ne zengin fakir, ne de sen ben farkı olsun,
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.
    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
    Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin efsane hocalarından
    Profesör Sadri Maksudi Arsal'ı (1880-1957) Atatürk bir gün Çankaya'ya
    davetle, kütüphane odasında kabul eder. İsmet İnönü'yle birlikte
    bir Anadolu haritası üzerine eğilmiş çalışmaktadır. Arsal'a
    dönerek bu dağların bağ haline getirilmesiyle hem yeşilliğin sağlanacağını
    hem de alınacak ürünle ekonomiye katkıda bulunulacağını,
    üstelik iklim bakımından da iyi olacağını söyler.

    ATATÜRK
    Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
    Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
    Atatürk n'eylesin memleketin yarasına
    Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler.


    Nerde İstiklal Harbi'nin o mutlu günleri,
    Türlü düşmana karşı kazanılan zafer,
    Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri,
    Atatürk'üm ben ölecek adam değildim der.

    Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür,
    O'dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür,
    Resimlerinde bile melül, mahzun görünür,
    Atatürk'ün kabrinde rahat uyumak ister.
    (1947)

    Kısa bir şiir daha Yeter ki Gün Eksilmesin Penceremden diyen
    Cahit Sıtkı Tarancı'dan. Aralık 1951 'de söylenmiş. Diyarbakırlı
    ya, köklerini tartışanlara cevap verircesine Türk yüreklerimizden
    söz ediyor:

    ATATÜRK'Ü DÜŞÜNÜRKEN
    Ne şairane mevsimdi sonbahar
    Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı,
    Kırılan dal, düşen yaprak, şaşkın uçan kuşlar.
    Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı.

    Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
    Sonbahar bir tuhaf bir başka geliyor,
    Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
    Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.
  • 435 syf.
    ·14 günde·Beğendi·8/10
    Keşke 20'li yaşlarımdayken okusaydım dediğim bir kitap. Kişisel gelişim kitapları okumak yerine bir tek Martin Eden'i okumak yeterli. Kitapta herşey var, felsefe, politika, romantizm, sosyoloji, kişisel gelişim, mücadele, azmetme...bunların hepsini tek potada eritip Martin Eden'i ortaya çıkarmış Jack London. Kendi hayatından da bayağı esinlenmiş.

    2 şey kafanızda kalıyor kitap bittikten sonra:
    1 - Ulaşmak istediğin amaç için mücadeleni sonuna kadar sürdür
    2 - Mücadele ettiğin herşey boş!!
  • 319 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    #kitapyorumum
    #matmazelnorayaninkoltugu
    #PeyamiSafa

    * Kitapta iç huzuru arayan Ferid'in çevresinde yaşadığı olaylar anlatılır. Madde ve ruh arasında ikilemde kalmıştır Ferid. Yaptığı seçimleri ve davranışlarını sürekli sorgular. Peyami Safa diğer kitapları Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Yalnızız da olduğu gibi kendi ruhsal dünyasını karakterler vasıtasıyla anlatır bu kitabinda da. Matmazel Noraliya 'nin Koltuğunu diğerlerinden ayıransa yazarın olgunluk dönemine denk gelmesi. Kaleminin cirakliktan ustalığa ulaştığı ve fikirlerinin oturduğu dönem.
    * Ferid'in tıp okurken bırakıp felsefeye başlaması da yazarın bilinçli yaptığı bir tercih. Zira yazar da maddeden maneviyata yönelmiş iç huzurunu burda bulmuştur.
    * Kitabın yazıldığı dönemin 2.Dünya Savaşı yıllarına denk gelmesi ruh tahlilleri üzerinde karamsar etkiler bırakmış. Sosyoloji- edebiyat ilişkisi burda da karşımıza çıkmış.
    * Bence yazarın en iyi kitabıydı.Yazarin dini,milli,edebi konuları tam anlamıyla oturttuğu, tarafını seçtiği suphecilikten az da olsa kurtulduğu bu kitaptı. Tavsiye olunur
  • 256 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Kitap her ne kadar psikolojik roman olsa da felsefi yanı ağır basmakla birlikte; sosyoloji ve kapitalizme de değiniyor. Sistemin ötekileştirdiği hayatları mercek altına almış bir bakıma. Herkesin bir gün sürüdekilerden koparak ötekilere geçiş yapabileceğini anlatıyor. Tıpkı kitabın ana karakteri Adem bey gibi: Adem bey başarılı bir yaşam koçudur. Başarı üzerine kitaplar yazmış, kitapları baskı üstüne baskı yapmıştır. Ama Adem bey herşeyi "Başarının önüne ne koyarsan koy talep olur"mantığıyla, ticari bir düşünce ile gerşekleştiriyordur. Ta ki bir gün kopuş yaşadığı o güne dek; Başarı üzerine verdiği seminerlerden birinde fenalasır, hastaneye kaldırılır. Acı gerçekle yüzleşir. Hayati bu günden sonra tepe taklak olur. Ümitsiz sona doğru giderken kendisi gibi toplum tarafından dışlanan kimlikleri etrafında toplayarak bir nevi "hayatı daha katlanılabilir kılma" hareketi başlatır. 58 yaşından sonra kopuştan önceki hayatının pişmanlığı ve kısa zamana çok icraat , çok kitap sığdırma arzusu ile yanıp tutuşur. Öyle ya da böyle okuyabildigi kitap ise haletiruhiyesini özetleyen "Dönüşüm"olacaktır...
  • İçime çektiğim soğuk hava, değme ilaçlara taş çıkartıcı dinçlik veriyor bedenime. Elbette bu dinçliğin sebeplerinden biri de kendimce muhabbet kurduğum yazarları görme hevesimdir. Ş. Teoman Duralı bu isimlerin başını çekiyor. Onun yanında Sadettin Ökten, İhsan Süreyya Sırma, Bedri Gencer ve Beşir Ayvazoğlu gibi isimler de gün içinde gelmiş olanlardan. Bir daha ne zaman görebilirim ki onları? Hatırı sayılır fuara gittim; Ankara’da CNR, İstanbul’da yine CNR ve onun yanında Tüyap, Ümraniye, Üsküdar, Beyazıd. Fakat hiçbir fuarda bu denli kaliteli, alanında yetkin isimleri bir arada görmedim. Elbette içlerinden bazısı yer aldı kimi fuarda fakat hepsi birden… Olmadı. Yukarıda saydığım isimler ilk günde şeref veriyor fuara. Bir de diğer günlerde gelecek olanları düşününce sevinmemek elde değil; Ebubekir Sifil, İsmail Kara, Süleyman Çobanoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, İlber Ortaylı, Nurullah Genç ve dahası… İşte bu düşüncelerle dört vesait sonunda ulaştığım Üsküdar’da içime çektiğim hava dinçlik ötesinde bir mana da ifade ediyor.

    Fuar alanına girdim. Henüz birkaç standı gezmeden yapılan anonstan fuarın onur yazarı olan Duralı Hoca’nın imza töreninin saat ikide başlayacağını duydum. Normalde üçte diye duyurulmuştu. Görevliye imzanın nerede olduğunu sorup öğrendikten sonra imza salonuna doğru yol aldım. Masa yeni kuruluyordu. Çok sıra yok, zaten olmasını beklemiyorum. Fakat imza kuyruğu gittikçe uzuyor. Bu beni şaşırttığı kadar sevindirdi de. O sırada imza masasının beyaz örtüsünün ütüsüz olduğunu gördüm. Koskoca organizasyonda ciddi eksiklik olarak gördüm bunu. Onur yazarı demişsin, davet etmişsin, işini en iyi şekilde yapacaksın. Neyse. Kır saçlarıyla Duralı Hoca geldi. Paltosunu çıkardı. Yüzü gülüyor. Önündeki küçük bir çocuğu maşallah diyerek nazlattı, yanaklarını okşadı. Sandalyeye oturup imzaya başladı. Üç dört kişi var önümde. Hemen sıra bana geldi. Halini hatırını sorup yanımda getirdiğim iki kitabını uzatırken ismimi söyledim. Elleri titriyor. Yaşlılıktan olsa gerek. Birini “Erhan Beğ dostuma” diye imzaladı. Diğerini geçince “Buna sadece imza atalım olur mu?” dedi. Evet hocam, hem arkadaşlar beklememiş olur, dedim. Anılarımı aldıktan sonra, Allah’a emanet olun deyip çıktım sıradan. Mutluyum. Sıradan çıktığıma değil elbet, böyle bir büyükten hatıra aldığım için. İmza sırası bana gelmeden oradaki görevliden fotoğraf çekmesini rica etmiştim. Fotoğraflara bakınca ne denli mutlu olduğum görünüyor. :)

    Oradan sonra kitap almak için stantlara geçtim. Elimdeki listemde merhum Kenan Rifai’nin Mesnevi Şerhi kesinlikle alınacaklarda yer alıyor. Fakat buna hemen uyamıyor ve kendimi Kayıhan önünde buluyorum. Melikşah Sezen’in Siyer ve İtikad kitabını alıyorum; içerisinde ilgi çekici konular var. Kendisinin Eşref-i Mahlukatı Anlamak adlı kitabını pek beğendiğimi de belirteyim. Sonrasında Kubbealtı Yayınevi’nin standına gittim. Ahmed Yüksel Özemre’nin iki kitabıyla birlikte Mesnevi Şerhi’ni sordum. Uygun indirim var. Fakat şimdi ağır olur, çıkışta alırım diye erteledim. Şule’ye geçtim. Aradığım kitap hemen gözüme ilişti; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik. Hayıflandım, keşke bunu alıp imzalatsaydım. Olacağı varmış. Şule’den çıkan fakat şu sıralar baskısı olmayan kitapları sordum ve müjdemi aldım, onlar da yakın zaman da basılacakmış. Adını andığım kitap bir derleme; zamanında Duralı Hoca’nın asistanlığını yapan ve şu sıralar Antep Üniversitesinde akademisyen olan Mehmet Sabri Genç’in çalışması. İsmini iş arkadaşımdan duydum. Karekök Hayat kitabını hararetle tavsiye ediyordu. Bu ikisini alacakken stand görevlisi abi Genç’in romanını tavsiye etti. Muhakkak okumalısın, dedi, bu kitapları alan yok biz ısrar ediyoruz okuyuculara, diye de ekledi. Makul bir fiyata üç kitabı alıp gidecekken Ahmed Yüksel Özemre’nin Vahye Göre Akıl kitabını da tavsiye etti. Okurla ilgilenen, onunla kitapları ve yazarları konuşan kişileri seviyorum. Fuarlardaki stand görevlilerin hepsi böyle olmalı fakat gelin görün ki bunlar çok nadirdir. Teşekkürlerimi sunup ayrıldım oradan.

    Yolum Beyan’a, İhsan Süreyya Sırma’ya. Şirin bir büyüğümüz. Daha önce pek çok kez niyet etmiş olmama karşın hiçbir kitabını okumamam büyük eksikliğim. İki kitabını aldım. Stand önünde olmamdan mütevellit imza alanlara bakıyorum. Bir hanım kız yanlış hatırlamıyorsam İslami tebliğin Mekke Dönemi adlı kitabının epey eski bir basımını getirdi. Annesi için imzalatacak. Sırma Hoca kitabı görünce “Ooo ben bunu vermem, antika bu” deyip güldü ve bizleri de güldürdü. Nükteli biri. İmza sırası bana gelince haliyle adımı soyadımı söyledim. Sohbet olsun diye soyadımın anlamını söyledim. Nereli olduğumu sordu, söyleyince Rumca’da olabilir dedi bu. Sadık Albayrak’a soralım bunu, o Türkçe’yi sonradan öğrendi. Bunları söylerken sürekli gülümser halde. Pek hoş. Selametle deyip oradan da mutlulukla ayrıldım.

    Son olarak Beşir Ayvazoğlu için imza salonuna geçtim. Erken gelmek iyidir. Yine pek kişi yok sırada. Nedense bana pek soğuk geldi Ayvazoğlu. Bilmiyorum neden böyle. Bunları düşünürken elimdeki iki kitabını imzalattım. Teşekkür edip ayrıldım ve doğruca Sadettin Ökten’in kitap üzerin yapacağı söyleşi için salona gittim. Salon söyleşi başlamadan doldu. Başladıktan sonra da gelenler oldu. O kadar ki ayakta izleyenler dahi vardı. Tok bir sesi var Ökten’in. Üslubundan da nezaket akıyor. Paylaşmak sözcüğünü kullanmazmış mesela kendisi, arz etmek demeyi tercih edermiş. Yaklaşık kırk dakika kadar süren söyleşide çocukluğundan beri gelen kitap macerasını kısaca anlattı. Dikkatimi çekti ki ileride büyük adam olacak insanlar henüz küçükken iki ödüle mazhar oluyor. Birincisi masal anlatan bir büyük, diğeri de kütüphanesi olan bir ev. Ökten’e teyzesi –yanlış hatırlıyor olabilirim- sürekli masal anlatırmış ki bunlar edebiyata olan ilgisinin temelini atmış. Benzeri durum İsmet Özel için de geçerli; Bir Yusuf Masalı’nı annesinin ona anlattığı Yusuf masallarından etkilenerek yazdığını söyler Özel. Bunun yanında elbette yüksek hafıza nimetiyle donatılmış olması da var Ökten’in. Yine küçük yaşlardan beri anlamasa dahi türlü türlü şiirleri ezberlemiş. Konuşmasının bir yerinde kendini biraz zorladığı takdirde Cenap Şahabettin’in Elhan-ı Şita’sını okuyabileceğini belirtti. Hatırlatayım, kendisi 77 yaşında. Bir diğer dikkatimi çeken noktaysa bu büyük insanlar zamanının hep büyük isimlerle hemhal olmuş olması. İstifadeli bir sohbet oldu benim adıma.

    Tüm bunların arasında kısa kısa not düşeyim:

    - Metis’e uğradım. Kuantuma ilgim var biraz biraz. Konuyla ilgili kitaplar pahalı, zaten pek de indirim yapmamış yayınevi. İnternetten alırım diye geçtim.
    - Say’da Erich Fromm kitaplarına bakarken görevli daha önce Fromm okuyup okumadığımı sordu. Okuduğumu belirtince “Özgürlükten Kaçış” kitabını gösterip özgür olup olmadığımı sordu. Değilim deyince, gülerek “Fromm da öyle diyor, tabi ki değiliz” diye gürledi. Cevabımın İslami veçheden olduğunu düşündüğünü sanmıyorum. Lanet gelsin çağdaşlığın tanımladığı özgürlüğe.
    - Ketebe standında Bedri Gencer’in son kitabına bakan birini gördüm. Adam arşiv çalışmış, dedi. Yazarın pek bilgili biri olduğunu söyledim. Solcu mu diye sordu. Güldüm, bu yayınevi onu pek basmaz. Aksine, kendisi son derece İslami bakış açısına sahip biri, diye ekledim. Yıldız Teknik’te sosyoloji profesörü olduğunu, Semerkand kanalında kitap üzerine olan bir programda konuştuğunu da ekledim.
    - Ötüken’e Süleyman Çobanoğlu’nun yeni kitaplarının akıbetini sordum. Fuara yetiştirmeye çalıştıklarını söylediler. İki kitabı gelecekmiş inşallah. Okurlarına müjdeyi vermiş olayım buradan. 

    Günün sonunda çantam ağırlaştı ki kuluncum için kırmızı alarmdır bu. Alarmım kırmızı, hava yumuşak, yerler beyazca.

    Haftaya tekrar fuara giderim inşallah.

    ***

    Kimi standlardan fotoğraflar;

    İnsan: https://i.hizliresim.com/k03aDq.jpg
    Ketebe: https://i.hizliresim.com/NG6doa.jpg
    Turkuvaz: https://i.hizliresim.com/YV2ay2.jpg
    Yeditepe: https://i.hizliresim.com/8X03On.jpg
    Metis: https://i.hizliresim.com/agJaA4.jpg
  • - Tarihçiler onlara kısaca Pagan adını vermişlerdi. Kelime anlamıyla '‘yerleşik düzen içinde kentler kurarak buralarda yaşamak alışkanlığı edinmiş topluluklar'‘ demekti. Tek-tanrıcı dinlerin ruhani önderleri ise onlara kısaca Put-Tapıcısı nitelemesini uygun görmüşlerdi. Gerçekte Paganlar günümüze kadar gelişerek ulaşmış olan evrensel nitelikteki Batı uygarlığı‘nın kurucularıydılar. Onlar da bugünkü insanlar gibi acılar, sevinçler, coşkular ve yıkımlar yaşamışlar ve bunları dile getiren ve/veya bunlara çözüm arayan çabaların içinde olmuşlardı. Paganlar için aslolan neye taptıklarından çok, Put olarak adlandırılan nesnelerin (örneğin, heykellerin) hangisinin daha olumlu ve istenilen sonuçları verebileceği meselesiydi. Paganlar söz konusu tapınma (divination) araçlarıyla çevrelerini hem etkileri altına almayı hem de onları da Kentlilik düzeyine çıkartarak ve yeni oluşmakta olan ve kesinlikle Seküler (Dünyevi) nitelikteki Kent-Etiği ve Yasaları içinde yaşamaya sevk etmişlerdi.
    Paganların çevrelerini uygarlaştırıcı ve kentselleştiricilik özelliğini bir örnekle açıklamak yerinde olur kanısındayım. Günümüzden yaklaşık iki bin yıl önce yaşamış olan Strabo, coğrafyayacılık ve haritacılık alanında ilk yazılı belgeleri hazırlamış kişi olarak tanınmıştır. Anadolu‘da , Amasya‘da doğup büyümüş olan Strabo tüm çevre ülkeleri dolaşmış ve ilk haritaları ve coğrafi yapılanmaları kağıda aktarmıştı. Strabo‘nun yazdıklarına göre Ege kıyılarında düzenli kentler kurmuş olan İoyalılar, günümüzde Karadeniz diye bilinen havzada nomad (gezici) yaşamın en dövüşken en barbar kabilelerden olan İskitleri uygarlaştırmayı başarmışlardı. Günümüzden iki bin yıl önce fırtınalı ve kayalık sahilleri olan bu denizin çevresinde yaşayan yabansı kabilelerden ötürü bu havzaya Axenos (yabani, uygarlık dışı) denildiğini belirten Strabo, Pagan İoyalıların bu bölgelere kendi anlayışlarına uygun kentler kurarak dağlı ve vahşi İskit kabilelerini zamanla uygarlaştırdıklarını anlatır. Öyle ki diye sürdürür sözünü Strabo, bir süre sonra Axenos adı unutuldu ve bölgeye Euxenios (dost canlısı, uygar) adı verildi diye tamamlar cümlesini.
    Gerçekte Paganlar, günümüzdeki Uygarlık ve Kültürün ilk mimarları ve tarihsel olarak da kurucuları olarak kabul edilirler. İlk kentleşme ve kent kültürünü (Urbanizm) ve mimarisini onlar başlatmışlardır. İlk toplu konutları, ilk taş yolları, ilk tapınakları, ilk müzeleri, ilk halk kütüphanelerini, ilk hamamları, ilk ışıklandırılmış yolları, ilk ticaret merkezlerini ve daha nice ilk‘e hep onlar imza atmışlardır. İlk felsefeciler, ilk matematikçiler, ilk mimarlar, savunucular (yasa adamları), fizikçiler, kimyacılar, hekimler, müzisyenler, yargıçlar ve hukukçular hep onların arasından yetişmişti ve tümü de Pagan inançlara sahip ve bağlı kişilerdi. Mısır’da, İoya‘da, Roma‘da ve Atine‘da hep onlar vardı. Dev meydanlarda (Agoralar ve forumlar) toplanan binlerce insana hitap edenler onlardı. Dev amfiteatralarda sahneledikleri oyunlarla insanlara bilinç aşılayanlar onlardı. Buluşlar yapan ve günümüzdeki bilimsel gelişmelere öncülük etmiş olanlar da onlardı. Örneğin, günümüzden 2.400 yıl önce kurulan İskenderiye ‘ de çalışmalarını yürüten Euclid'de, Galen'de , Arşimed'de Pagandı. Dünyanın güneşin etrafında döndüğünü Galile‘den yaklaşık 1.500 yıl önce öne sürmüş olan Aristarchus'da Pagandı. Dünyanın çevresini ölçümleyerek bunun 24.662 mil olduğunu ilk açıklayan Eratosthenes de Pagandı (sadece 200 millik bir hata payı vardır, o kadar). Paganlar tarafından kurulmuş olan kütüphanelerde ve özel mülkiyette yüz binlerce el yazması eser vardır, insanlar yazarak bilgi alışverişinde bulunuyorlar ve uygarlığını ve kent kültürünün ve etiğinin yayılmasını sağlıyorlardı.
    Yıkılmadan önceki İskenderiye kütüphanesinde 600.000 kadar elyazması kitap bulunduğu bugün tarihçiler tarafından belirtiliyor.
    Ünlü Kleopatra'da Pagandı, Büyük İskender'de Pagand , Sezar da ... Firavunlar'da, Hitit ve Sümer kralları da Pagan geleneğinin kurucuları ve yayıcılarıydılar. O yıllarda küçük cemaatlerin arasındaki en küçük olan İsraeloğulları kabilesinin dışında hiç kimse Tek-Tanrıcılık diye bir akımın var olduğunu bilmiyordu, duymamıştı.
    Günümüzden 2.200 yıl önce İtalya‘nın Kuzey Kampania bölgesindeki Monte Messico‘da Falernium üzümünden şarap üretip bunu tüm Avrupa’ya , Anadolu’ya ve Orta Doğu‘ya satan üreticiler ve tüccarlar da Pagandı. O dönemlerde İngiltere ‘ bin Hambleden bölgesindeki Yewden Malikanesi‘nden mektup yazarak zengin kocalarını ve onların metreslerini birbirlerine şikayet eden ve kendi güzellik sırlarını diğer kadınlarla paylaşmak istemeyen soylu kadınlar da Pagan inançlarına bağlıydılar. Kapılarında “Hic habitat felicitas“ (Burada zevk vardır) ve “Sum tua aere“ (Paran varsa senin olurum) yazılı genelevler de Pagandı. Ordular ve komutanları da ve en önemlisi tüm ruhani önderler de Pagan inançlarına sahiptiler. Çarpıcı bir örnek olsun diye yazayım , günümüzdeki Abraham (İbrahimi) Tanrı anlayışının başlatıcısı sayılan Yahudilerin yazılı kitabı Tevrat‘ı 73 günde İbranice/Aramiceden Latince ve Grekçeye çevirmiş olan 72 çevirmen da aslen Pagandı. Onların yaptıkları çeviriler sayesinde bugün Tek-Tanrıcılık (Monoteism) varlığını hala sürdürülebilmektedir. Bu çeviriler yapılmasaydı ve kentli Paganlar bu kitapları tartışma konusu yapılmasalardı günümüzde Tek-Tanrıcılıktan belki de bilimsel tarih ve sosyoloji dallarındaki doktora tezlerinde küçücük birer dipnot olarak söz edilebilecekti.
    Sözü uzatmaya gerek yoktur. Bugünkü, özellikle de yere göğe sığdırılamayan şu ünlü Batı Uygarlığı‘nın ve Kültürü‘nün kurucuları günümüzden yuvarlak hesap 2.500-5.000 yıl önce yaşamış olan Paganlardı ve bu insanlar Tanrılara, Kahramanlara ve Bedensiz Varlıklara (Spirits, göze görünmeyen bedensiz varlıklar ile Cin ve Peri diye bilinen Demons) İNANIYORLARDI ama bunlara monoteist anlayışla İMAN etmemişlerdi. Paganlar da gerçekte TEİST (Tanrıcı) idiler ama TEK-Tanrıcı değillerdi. Aralarında Politeistler (birçok tanrıya aynı anda inananlar), Katenoteistler (Tanrı seçerek inananlar) hatta Atonist (Tek Tanrı Güneştir diyenler) anlamda Tek-Tanrıcılar da vardı. Kısaca kim neyi istiyorsa ona inanabiliyordu ve başkasının tanrısına, kahramanına ve bedensiz varlığına cebir ve şiddet uygulamıyor, toplumsal ipotekler koymuyordu. Çünkü Paganların yaşamlarına ve kentsel ilişkilere yön veren tüm yasalar, kurallar ve yönetmelikler Seküler (Dünyevi) nitelikteydi, insanlar Göze görünmeyen bir Tanrı’nın emirleri ve zorlamaları doğrultusunda yaşamak zorunda değillerdi.