• 480 syf.
    Klasik Sosyoloji Kuramları alanında yazılmış kapsamlı kitaplardan biridir. Hem lisans hem yüksek lisansta tercih edilebilir.

    Dili sade ve açıktır. Okunması kolay.
    Ele aldığı kuramcıları ve kuramlarını anlatmasının yanı sıra, kuramcıların bir çok kitabını da incelemiştir. Bu konuda, piyasadaki diğer kuram kitaplarından farklıdır.

    Kuramcıları direkt kendi kitaplarından okumak oldukça zordur, bu konuda Aron müthiş bir başvuru kaynağı olmuştur bu eseri ile. Özellikle ben Weber okumakta çok zorlanmıştım. Weber'i önce Aron'dan okuyup, daha sonra kendi eserlerine geçiş yapmıştım.
  • 480 syf.
    ·63 günde·Beğendi·8/10
    Raymond Aron, günümüz sosyologlarından önemli bir isim elbette ancak bu kitabında biraz derleyici bir kimliğe sahip, tavsiyem yüksek lisans ya da doktora düzeyinde farklı bakış açılaraını görmek ve bildiklerini biraz tekrar etmek amaçlı okunması.
  • ''Eğer insanları önyargılarından kurtaracak bir şey yapabilirsem, kendimi ölümlülerin en mutlusu sayarım. Önyargı dediğim, bazı şeyleri bilmemek değil, kendini bilmemektir.''
    Kanunların Ruhu Üzerine, Önsöz.
  • 208 syf.
    ·Beğendi
    '' Televizyon bence çok eğitici bir buluş. Ne zaman biri televizyonu açsa, derhal yan odaya geçip kitap okuyorum. '' Groucho Marx

    Kitabın önsözünde günümüzü ayna tutarcasına net anlatan Orwell- Huxley karşılaştırmasını görür görmez anladım çok iyi bir kitap okuyacağımı. Televizyon ve hayatımıza yaptığı etkiler üzerine yaptığım okumaların birçoğu birbirini tekrar eden, belli bir yerden sonra klişeye bağlayan taklit tespitlerle doluydu. Bu sefer de mi öyle olacak korkusu ile biraz da çekinerek başlasam da kitap çok çabuk yıktı bu yargımı. İlk sayfasından son sayfasına kadar okuyucunun ilgisini bu kadar canlı tutabilen ve aynı zamanda da bu kadar şahane tespitlerde bulunabilen kitaplara nadiren rastlanır. Rastlamak diyorum çünkü bu kitabı herhangi bir öneriden yola çıkarak değil gerçekten rastlayarak okudum. Bir teoriye göre insan gerçekte yeni hiçbir şey öğrenmez. Sadece hatırlar. Öğrendiğimiz her bilgi bizim için yeni değil hatırlanmış bilgidir. Bu teoriyi ilk duyduğumda heyecandan gözüm dolmuştu. Hissettiğim şeyin salt bir düşünce değil de bir gerçeklik olduğunu, '' demek bu manyakça hissi bir tek ben yaşamıyormuşum '' ışığını görmek heyecan vericiydi. Demek insanın maddiyattan yana nasıl rızkı var ise, öğrenmekten yana da öyle nasibi var. Tabi maddi rızık nasıl ki insanın çabasına tabi ise, yine öğrenme rızkı da insanın anlam arayışına, bilme arzusuna ve araştırma çabasına bağlı. İşte böyle bir arayıştayken rastladım bu kitaba. ( ya da rastlattırıldım )

    Neil Postman kitabın önsözünde kitabı yazma nedenini '' Bu kitap, Orwell 'in değil, Huxley'in haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır. '' cümlesiyle anlatıyor. Orwell ve Huxley, yazdıkları distopya kitapları sayesinde haklı bir üne sahip iki yazar. Peki nedir aynı zamanda günümüzü anlatan Orwell ve Huxley arasındaki bu fark? Orwell dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceğinden korkarken, Huxley ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader'e gerek olmadığı inancındaydı. Huxley'e göre, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ip le asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Kısaca Orwell insanlığı nefret ettiği şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley insanları sevdiği şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.

    Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazar, epistemolojik olarak televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreleri, yaşanılan yenilikleri, bu yeniliklerin günlük yaşam ve kültürel dünya üzerindeki etkisini irdeliyor. Basılı yayının, matbaanın, telgrafın, fotografinin ve son olarak da televizyonun ürettiği sosyolojik yapının nedenleri ve örnekleri ile beraber anlatıldığı kısımda, bir iletişim çağı insanı olarak gözlerim istemsizce sosyal medyanın da anlatıldığı analizler aradı. Yaşasaydı şayet sosyal medyanın ürettiği insan tipi ile etik açıdan ölümcül darbeler indirdiği toplumun yapısını yine çok iyi anlattığı bir bölümü kitaba ekleyeceğinden eminim.

    Postman birinci bölümde insanları televizyon öncesi ve sonrası olarak ayırırken, tv öncesi dönemi 'Yorum Çağı' , tv sonrası dönemi ise 'Gösteri Çağı' olarak adlandırıyor. Yorum Çağı; kitapların insanların hayatında etkin rol oynadığı, nitelikli ve derin düşüncenin hakim olduğu, kamusal hitaplarda politik söylemlerde dahi kitaplardaki ciddi ve özgün dilin kullanıldığı, düşüncenin derinleştirdiği, bütünselliğin ve tutarlılığın genel havayı kuşattığı Postman'a göre de daha hakiki olan bir çağdır. ' ' Gösteri Çağı ' ise ideolojinin ve fikirlerin yerini kozmetiğin ve görselliğin aldığı, ( hatta bu kısımda bir amerikan başkan adayının seçimi kaybetmesinin suçunu makyajcısına yıktığı komik bir örnek vardı) gerçeğin imaja yenik düştüğü, hayatımızdaki hemen her şeyin eğlenceye malzeme olduğu, duyguların ve acıların içeriğinin boşaltıldığı, insanlıkla doğrudan alakalı veya alakasız her türlü bilgi ile enformasyon kirliliğinin oluşturulup insanlarının zihnen parçalara ayrıldığı ve kıyamet kopsa dahi tepkisiz kalacak mankurtlar haline getirildiği, hafızanın yitirildiği, insanlığın algı ve muhakeme yeteneğini kaybettiği ifritten bir çağdır.

    Televizyon kültürleri yozlaştırır, hatta bunu da aşarak bayağılığı bir kültür haline getirir. Eleştirel ve özgün düşünceyi dışlar, bununla da yetinmez bu dışlamayı dahi bir gösteri haline getirip kendisine yöneltilen eleştirileri alay konusu etmeye çalışır. Yani pratikte televizyona karşı başlatılan bir savaşın Don Kişotun yel değirmenlerine karşı başlattığı savaştan pek bir farkı yoktur. Bu durumda komik duruma düşüp ötekileştirilmek istemeyen kitleler eleştirel düşünceden uzak durur. ' Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ' bir deyim olmaktan çıkıp kitleler için bir yaşam düsturu haline gelince de düşünceler aynılaşır, kültür pazarlanıp kalıplaşmış bir put haline gelir. O putu her yere sermek istediğinizde karşınıza günün latları, menatları ve uzzalarının yılmaz savunucuları çıkar. İbrahim'in ateşine benzer ateşler bekler sizi. Çünkü siz aynılaşmayı, sömürülmeyi, kültür pazarına esir olmayı reddetmişsinizdir. Onların tapınırcasına peşinden koştuğu değerleri küçük görmekle onlara hakaret etmişsiniz gibi addeder ve size ait olan her şeye karşı cephe alırlar. Siz onların kendileri için yarattığı küçük basit dünyayı onlar gibi olmayı reddetmekle yıkma günahına girmişsinizdir. Bir televizyon izlemekle ya da izlemeyi reddetmekle mi oluyor bütün bunlar diyorsunuz biliyorum. Evet gerçekten sadece tek gözlü çirkin devle oluyor bütün bunlar. Şimdi gidip evinizin salonuna bakmanızı istesem kaç kişinin evinin baş köşesinde tek gözlü dev yoktur ki! Kaldı ki Neil Postman kitapta yaptığı bütün analizlerde Amerikan medya sektörünü baz alıyor. Türkiye ise günlük 330 dakika televizyon izleme ile dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Eyyy Amerikaaa sen kimsin yha!!

    Daha yazılacak çok şey var ama bu kadarı kafi. Arif olana 330 dakika izlenmeyi bilmek yeterli olur sanırım. Kitaba geri dönecek olursam kesinlikle şahane bir eser. Özgün, iddialı, akıcı ve başından sonuna haklılık payı yüksek tutarlı tespitlerle dolu bir başucu kitabı. Gönül rahatlığı ile herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar, sancılı uyanmalar dilerim :/