• #kitapyorumu
    #okudumbitti

    DURKHEİM ÖLDÜ

    Polisiye mi seviyorsunuz?
    Sosyolojiye merakınız mı var?
    Sherlock Holmes karakteri ilginizi mi çekiyor?
    Sosyal teorisyenleri ve teorilerini incelemek mi istiyorsunuz?

    Bütün sorularınızın, merak ettiklerinizin, ilgilendiğiniz konuların bir kitap içerisinde toplandığımı söylersem ne düşünürsünüz?

    Arzu İşçi Demirel önerisiyle Ankara’da gittiğim Adil Han iş hanındaki “VE” kitabevinde gözüme ilişti. “Durkheim Öldü” diyordu kitap, kapağında Sherlock illüstrasyonu ile. Elime aldım ve bırakmadım kitabı – ki sahaflarda birçok kitaba ellemişliğim vardır-. Yeni kitaba Şenol Güneş gibi davranırım, biraz demlensin diye kitaplığımda bir süre geçirmesi gerekir. Kitaplığımın raflarında girmeden bitirdiğim nadir kitaplardan biri oldu “Durkheim Öldü”

    Önce yazarla başlamak istiyorum. Ülkemizde pek bilinmeyen, sadece 3 kitabı Türkçeye çevrilen ( Durkheim Öldü – Bir Postmodernist İçin Postmortem: Heretik Yayınları ve Kültür Eleştirisi: Pinyan Yayıncılık) yazar Arthur Asa Berger, San Francisco Üniversitesinde; Yayıncılık ve elektronik iletişim sanatları profesörüdür. Ülkemizde sadece 3 kitabının çevrilmesine rağmen 100 den fazla makalesi, çok sayıda kitap incelemesi ve 60 tan fazla kitabının yayınlanması- ki sadece 13 kitabı Çinceye çevrilmiş- beni pek şaşırttı. Daha çok kitabının dilimize çevrilerek okurlara sunulması gerektiğine inanıyorum. Akıcı bir dili, ciddi konuları farklı kurgularla okura yedirebilmesi ve düşün dünyasına etkileri düşünüldüğünde Türk okurların bu yazardan faydalanması gerektiği kanısındayım.

    Bir parantezde yayınevine açmak gerekiyor. Çoğumuzun bildiği büyük yayınevlerinin (Cem, Can, YKY, İş Kültür vb.) yanında çeviri kalitesinin ve fiyatlarının düşük olduğu, bu nedenle rağbet edilen yayınevleri pek revaçta günümüzde. Fakat adı sanı pek bilinmeyen fakat içerik olarak dolu olan (Raskol’un Baltası- Dedalus- Bilgi Ünv. Yayınları- Norgunk Yayıncılık vb.) yayınevlerinden biri Heretik Yayınları. Özellikle bir konuşmasında “Sosyoloji, insanların yaptığı şeyleri neden yaptıklarını açıklamaya çalışan bilimdir” diyen Pierre Bourdieu dizisi ilgi çekici.

    Gelelim kitaba:

    Londra’da “Toplumsal İlerleme” teması etrafında şekillenen bir konferans gerçekleşecektir. Fakat konferansa günler kala hepimizin yakından tanıdığı Sherlock Holmes’ün Baker sokağındaki kapısı çalınır. Konferansa katılacak olan sosyal teorisyenleride içine alan bir hırsızlık olayı ile karşı karşıyadır Holmes ve yakın dostu Watson.

    • Depresyon içerisinde sıkıntılı dönemler geçiren Max Weber’in, Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhunu sosyal bilimler metodolojisi ile açıklaması ile karşı karşıya kalır Holmes.

    • Empirik sosyal bilimin kurucusu kabul edilen Emile Durkheim’in; intiharların son derece sosyal bir olgu olduğu iddiası üzerine, bir tıp doktoru olan Watson şaşkınlık içerisinde kalır.

    • Alman üniversitelerinde hüküm süren Anti- Semitizmin kurbanı olan ve Max Weber’in yakın arkadaşı Georg Simmel ile bireyler ve gruplar arasındaki ilişkiler üzerine yaptıkları sohbet, belki de Holmes’ ün uzun zamandır yaşadığı entelektüel açıdan en ilham verici ve en büyüleyici sabahı yaşamasına sebep olmuştur.

    • Komünist bir teorisyen ve politik bir kişiliğe sahip olan Vladimir Lenin’in, kapitalist ülkelerin kendi sorunlarını dışarıya ihraç ettiklerini ve az gelişmiş ülkeleri sömürdüklerini öne sürerek emperyalizmin rolünü vurguladığı düşünceler yanında “Proletarya Diktatörlüğü” kurma amacı dedektiflerimizi korkutmayı başarmıştır. Holmes ve Watson Lenin’in bir fanatik olduğu üzerinde hemfikir olmaktan çekinmemişlerdir.

    • İd- Ego- Süper Ego tanımları ile insanların bireysel davranışlarının yanı sıra sosyal davranışlarını da açıklamaya çalışan, psikanaliz teorisinin yaratıcısı Sigmund Freud; Sherlock’ u o kadar çok etkilemiştir ki vaka üzerine uğraşıları biter bitmez Freud’ un çalışmalarını kendi başına inceleme kararı alır.

    • Döneminde radikal düşüncelere sahip olduğu kanısında birleşilen W. E. B. Du Bois’ in teorilerinin, bugün yüz yüze olduğumuz en önemli problem sahasının “Irk Ayrımı Problemi” olduğunu inkâr edemeyiz. Zamanının en etkili siyahi alimlerinden biri olan Du Bois, Watson tarafından etkileyici bulunarak ‘Halkının yılmaz bir savaşçısı’ olarak nitelendirilmiştir.

    • Kocası ile beraber Londra Ekonomi Okulu’nun kurucusu olan Beatrice Webb kadın davasının en etkin savunucusu olarak tanınır. Yoksulluk ve suç gibi sosyal problemler nezdinde Holmes ile girdiği tartışma üzerine dedektifimiz pes etmek zorunda kalmıştır.

    Bir sosyoloji mezunu olarak, bu kitabın sosyolojiye giriş niteliğinde okullarda okutulması gerektiğine inanıyorum. Sıkmadan, keyif alarak sosyal teoriler üzerine fikir edinmemizi sağlayan bu kitabı hararetle tavsiye ediyorum.
  • sosyolojiye giriş kitaplarının babası diyebileceğim bir kitaptır. hocamızın birkaç defa derslerine ve özel görüşmelerine katılmış biri olarak ‘bana çok temel, hani her şeyin detayına inmeden bi ön bilgi kapsamında faydalanacağım ki kitap önerir misin‘ sorusundaki aranan kan. sade dili, akıcı cümleleri ve sadece temeli esas alan bu kitap, sosyolojiye olan bağlılığınızı arttıracak yahut sosyolojiyi size sevdirecektir.
  • Cemil Meriç benim için gerek yaşam öyküsü gerek sistem eleştirisi ve gerek yazılarındaki şiirsel üslupla Nietzche'yi andıran büyük bir deha ve tüm hayatını okumaya ve insanları aydınlatmaya adamış büyük bir mütefekkir. Hayatını kitaplara vakfetmiş ve bunu yaşama sevincine dönüştürmüş bu büyük düşünce adamı ne yazık ki daha 38 yaşındayken görme yetisini kaybeder ve 1955 yılında Paris'e göz ameliyatı için gidip İstanbul'a döndükten sonra günlük tutmaya başlar. Günlüğü okuduğumuzda yazarın görme duyusunu yitirmenin verdiği bunalımını, çağdaşları tarafından takdir edilmeyip hor görülmesinin yarattığı yalnızlık ve ızdırabını ve bunun cemiyete yönelen bir öfkeye dönüşmesini, parasızlık ve değerbilmezlik sonucu kitabını bastıramamanın verdiği üzüntüyü yani yazarın ruhsal durumunu yansıtan yazılarının yanında edebiyattan felsefeye, tarihten sosyolojiye kadar uzanan çok geniş bir ilim sahasında yazarın derin bilgisini ve düşünce dünyasının hayret uyandıran zenginliğini yansıtan yazılarına rastlarız. Günlük böylece yazarın hem ruhsal hem entellektüel portresini neredeyse tüm açıklığıyla ortaya koyan bir vesikaya ve yazarı tanımak için deyim yerindeyse bir giriş kitabına dönüşür. İki ciltten olusan ve ilk cildini büyük bir zevk ve hayranlıkla okuduğum bu eserin ikinci cildini okumak için sabırsızlanıyorum. Şimdi günlükte ilgimi çeken birkaç konuya dair yazarın görüşlerini aktarmaya çalışacağım.

    Yazarın Hint Medeniyeti Hakkındaki Görüsleri:

    Cemil Meriç'e göre Türk insanı, Türk aydını Hint'i tanımıyor. Oysa tasavvufun kaynağı Hint'tir. Osmanlılar yazara göre sadece İran'dan aldıkları tasavvufu halka hitap edecek bir şekle dönüştürmekle yetinmişlerdir. Ötesine yönelmemişlerdir. Cumhuriyet dönemi Türk aydını da Hint'e duyarsız kalmıştır. Örneğin Hint inanç ve düşüncesinin yarattığı en önemli metinlerden biri olan Bhagavad-Gita'nın tercüme edilmediği tek dil yazarın belirttiğine göre Türkçe'dir. (Günümüzde bu durum değişmiş ve bu eser geç de olsa Türkçe'ye çevrilmiştir.) Hindistan'a gitme şansını bulmus nadir birkac aydınımız da Hint'le ilgili bir eser ortaya koymak şöyle dursun dişe dokunur bir şey yazmamışlardır. Oysa Hint medeniyeti göz ardı edilemeyecek bir öneme sahiptir. Medeniyet önce Hint'te dogmuş ve oradan Yunan'a geçmiştir. Böylece Hint medeniyeti sadece doğu medeniyetlerine değil Batı medeniyetlerine de kaynak olmuştur. Yazar ülkemizde Hint medeniyetine yonelik bilgisizliği az da olsa giderecek bir kitap yazma düşuncesiyle işe koyuldugunda ise çevresi tarafından destek görmemiş, arkadaşları ellerindeki kaynakları ona acmamış, işini zorlaştırmışlardır. Kitabı bitirdiginde yayınlatacak bir yayınevi bulamamış, kitabı kendisi basmayı düşündüğünde kendisine kaynak sağlamaya hiç kimse gönüllü olmamıştır. Neyseki yazarın günlükte Hint diye bahsettiği bu eser nihayet "Bir Dünyanın Eşiğinde" ismiyle basılıp yazarın ilk telif eseri olmuştur ve günümüzde de baskısı mevcuttur.

    Yazarın Üniversite Hakkındaki Görüşleri

    Cemil Meriç'in dönemindeki üniversiteler hakkındaki görüşü oldukça olumsuzdur. Yazar universitelerde verilen egitimi kıyasıya elestirir. Hatta universiteyi "nesillerin idrakten mahrum edildiği, şuurdan iğdiş edildiği bir ameliyathane"ye benzetir. Ona göre ortaokul ders kitabı bile yazmaktan aciz üniversite hocaları vardır halbuki medreseler Cevdet Paşa gibi büyük alimler yetiştirmistir. Yazar medreseyi üniversiteye tercih eder. Medresenin kökleri, davası, samimiyeti oldugunu belirtir. Üniversiteye ait bazı fakültelerin kuruluş amaclarının dışına çıkıp sadece menfaate dönük bazı pragmatik amacları gerceklestirmek üzere egitim verdigini söyler. Üniversiteyi toplumdaki çoğu bozukluğun müsebbibi olarak gösterir. Bu konuda kendi fikrimi belirtmem gerekirse yazarın aşırı bir genelleme yaptığını düşünüyorum. Kendisi de universite hocalığı yapmıs yazarın üniversiteye yönelik bu sert elestirilerinin temelinde salt bir rasyonelizmin olmadığını, kendisine yapılmış haksızlıkların yazarda ortaya cıkardığı öfkenin doğurdugu bir duygusallık da olduğu kanısındayım.

    Yazarın Türkçe Üzerine Görüşleri:

    Cemil Meriç'e göre Türkçe doğal tekamül sürecine müdahale edilerek zıplamaya zorlanmıştır. Bu da nesiller arasındaki koprulerin ortadan kalkmasına, hafızadan ve kültürden mahrum bir neslin yetişmesine sebep olmuştur. Halbuki bir milletin ana vasfı dilde, terbiyede, gelenekte devamlılıktır. Bu devamlılık kesintiye uğramıştır. Yazara göre bir dildeki sözcükleri Arapça diye atmaya kalkmak cehalettir. Yazar Fransızca'yı örnek vererek Fransızca'da köken itibarıyla Fransızca olan sözcük sayısının yüz elliyi gecmedigini hatta Fransızca'daki Türkce, Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısının bile bu rakamdan fazla olduğunu dile getirir. Fransızca'dan Fransızca kökenli sözcükler atıldığında geride bir dil kalmayacağı anlaşılmaktadır. Yazara göre Mustafa Kemal Atatürk durumun bir maskaralığa döndügünü anladı ve öz Türkçecilik hareketinde bir yavaşlama ve gevşeme gerçekleşti ama Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra bu hareket tekrar hortladı.
  • "Benlik kendimize, kimliğimize ve niteliklerimize ilişkin algı ve düşüncelerimizin bütünüdür."
  • "Bir toplumun toplumsal yapısından bahsetmek, o toplumdaki statülerden, rollerden, norm ve değerlerden, toplumsal gruplardan ve kurumlardan, özetle o toplumdaki ilişki kalıplarını meydana getiren ögelerden bahsetmek demektir."
  • "Toplumsal yapı, toplumun üyeleri arasındaki düzenli, kalıcı ve kalıplaşmış ilişkilerdir (Aberc-rombie vd. 2006:361)."
  • "Sosyoloji makro düzeyde toplumsal kurumların ya da toplumların yapısını ve değişimini, mikro düzeyde grupları, gruplar arasındaki etkileşimi ve toplumsal rolleri inceler (Kornblum, 2008:5-6)."