• Marksizm’le 1800’lerin sonunda Rusya’da çok yaygın olan dağınık sol gruplardan birinde tanışan Troçki, kısa sürede etkili bir örgütçü ve ajitatör olarak öne çıkar. Kısa süren bir hapishane döneminden sonra Londra’ya giden Troçki burada başta Lenin olmak üzere Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin sürgündeki önderleriyle tanışır.

    Troçki Rus Marksistlerinin 1903’deki kongresinde Menşeviklerle birlikte tutum alır. Kısa süre sonra onlardan da ayrılıp bağımsız hareket etse de dönemin Marksistlerinin pek çoğu gibi Lenin’in önerdiği demokratik merkeziyetçi devrimci partiyi ikamecilik olarak görür ve Lenin’i Jakobenlikle suçlar. Troçki’nin verdiği bu yanlış karar, Bolşevik-Menşevik ayrışmasının politik bir ayrılık olduğunu görememesi ve devamlı iki grubu uzlaştırmaya çalışması Troçki’nin Bolşeviklerle birlikte partiyi inşa etmesine değil, bağımsız parlak bir yazar olarak var olmasına neden olur.

    Troçki 1905 devriminde Petrograd’da işçilerin kurduğu yeni bir örgütlenme biçimi olan Sovyet’in başına geçer. İşçi temsilcilerinden oluşan Sovyet kendisini bir işçi parlamentosu olarak örgütler. Troçki Sovyet’e etkili bir şekilde liderlik eder; Yahudilere yönelik katliamları engeller, basın özgürlüğünü getirir, sekiz saatlik işgünü mücadelesini yürütür, köylülüğü etkilemeye çalışır. Ancak en önemlisi işçi hareketine devrimi devam ettirmenin gerekliliğini, Çarlığın vermek zorunda kaldığı tavizlerle yetinilmemesini anlatır. Bu perspektif Troçki’nin Rus Devrimi konusunda hem Bolşevikler hem de Menşevikler’den farklı bir anlayış geliştirmesi sayesinde ortaya çıkar.

    Hem Bolşevikler hem de Menşevikler gelmekte olan devrimin bir burjuva devrimi olacağını düşünürler. Rusya’da köylü nüfus çoğunluktadır ve Avrupa ülkelerine göre geri bir durumdadır. Dolayısıyla öncelikle bir burjuva devrimiyle kapitalizmin gelişmesinin önü açılmalıdır. Bolşevikler devrimden doğacak yönetimin “Proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” olacağını söylerken, Menşevikler burjuva bir yönetimin geleceğini düşünüyorlar ve bu yüzden kendilerine “burjuvaziyi Çarlık karşısında destekleme” görevini biçiyorlardı. Troçki ise bu iki yaklaşımdan da farklı bir düşünceyi, Sürekli Devrim Teorisi’ni üretti. Dünyanın eşitsiz ve birleşik gelişmesini başlangıç noktası olarak alan bu teoriye göre kapitalizmin her ülkede aynı mekanik gelişme çizgisini izlemesi gerekmezdi. Rus işçi sınıfı nüfusun içinde bir azınlığı oluştursa bile üretimde oynadığı kritik rolle yoksul köylüleri ve tüm ezilenleri etrafında birleştirebilirdi. Burjuvazi, en basit reformları bile gerçekleştiremezken, işçiler hem burjuva devrimin gereklerini yerine getirebilir hem de durmaksızın sosyalist devrimi gerçekleştirebilirlerdi. Ancak, Rusya’da gerçekleşen bir sosyalist devrimin gerçekten başarılı olmasının tek yolu Avrupa’daki gelişmiş ülkelerde meydana gelecek bir devrimdi.

    Troçki’nin Marksizm’e en önemli katkılarından biri olan Sürekli Devrim Teorisi 1905 Devrimi’nden önce oluşmakla birlikte bu devrimin dersleriyle son halini aldı. 1905 devrimin yenilgisinin ardından Rusya’dan ayrılan Troçki yazarlık ve Balkan Savaşları’nda savaş muhabirliği yaptı. 1905 devriminin yenilgisinden Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar geçen süre Bolşevik Partisi için devrime hazırlık yıllarıyken Troçki için boşa giden yıllar oldu. Troçki, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasının ardından Avrupa’daki sosyalist hareket içindeki sosyal-şovenizme hiçbir zaman geçit vermedi ve “kendi” ülkesini savunmayı reddetti. Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca Bolşeviklere yaklaşan Troçki Şubat Devrimi’nin ardından Bolşeviklere katıldı ve Ekim Devrimi’ni örgütledi.
  • Bulgakov'un Ekim Devrimi sonrası Sovyet toplumunu hicvettiği, 1925'te yazılmış bu novellası Sovyetler Birliği'nde yasaklanmış ve yayınlanması ancak 1987 yılında gerçekleşebilmiş.

    Bir sokak köpeğine işçi beyni ve diğer bazı organlarını takarsak ne olur, demiş yazar ve ortaya çıkan insan-köpek karışımı yaratık özelinde, yaşadığı döneme küçük bir ayna tutmuş bu kara komedide.
  • Rus Devrimi ile ilgili bir hiciv kitabı. Başkişileri hayvanlar. Çiftlikteki hayvanlar, kendilerine eziyet eden sahiplerine karşı ayaklanıyorlar ve insanları çiftlikten atıp çiftliği kendileri yönetmeye başlıyorlar. Amaçları hepsinin eşit olduğu bir toplum yaratmak. Çiftlikteki hayvanların içlerinde en akıllı olanları domuzlar kabul ediliyor ve domuzlar önder bir takım olup diğer hayvanları yönetiyor. Domuzların başı ise Napoleon adında bir domuz. Ancak bir süre sonra bu devrim amacından sapıyor. Domuzlar acımasızlaşıyor ve diktatör haline geliyorlar. Baskıcı bir yönetim başlıyor. ''Tüm hayvanlar eşittir.'' kuralı ''Tüm hayvanlar eşittir. Ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.'' kuralına dönüşüyor.
    Napoleon adındaki domuz da aslında tarihin en büyük diktatörlerinden biri olan Sovyet devlet adamı Stalin'i temsil ediyor.
    Oldukça akıcı bir kitap olduğu muhakkak. Kelimelerin arkasındaki asıl anlamlar da insanın yüzüne çarpıyor. Basit bir fabl değil ve öncesinde az çok bilgi sahibi olunduktan sonra okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    ''Komünizmi büyük bir tehdit olarak gören Orwell, "Hayvan Çiftliği"nde, totaliter, yani bireyin özgürlüğünün devlet tarafından ortadan kaldırılıp, bireysel yaşamın ikinci plana atıldığı rejimlerin insan eşitliğini sağlayamayacağını ve toplumsal ayrışmalar yaratması nedeniyle de her daim başarısızlığa mahkum olacağını bir kez daha dile getiriyor.''
    Bu alıntı da kısa ve öz olarak kitabın fikrini ortaya koyuyor.
    Ayrıca kitabın sunuşunda okuduğum çok etkileyici bir cümleyi de paylaşmadan edemeyeceğim.
    ''Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır. Özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da...''
  • Günden güne yükselen düşmanlık, 1933'te çıkarılan, 34'te tüm sovyetlerde yürürlüğü giren bir yasa ile zirveye vardı. Bu yasayla erkekler arasında cinsel ilişki yasaklandı ve beş yıl ağır çalışma cezası getirildi. Stalin döneminin Sovyet hukuku eşcinselliği kamu ahlakına karşı bir suç haline getirdi ancak bununla yetinmedi. On çocuk doğuran kadınlara madalya veren Stalin'in cinsel çeşitliliğin tamamen karşısında olması pek şaşırtıcı olmamalıdır. Eşkiyalık, karşı devrimci çalışmalar, sabotaj ve casusluk gibi devlete karşı işlenen suçlardan biri ilan etti.

    Maocu Çin’in uygulamaları da oldukça katıydı. 1949 Devrimi’nden sonra Çinli geyler toplanıp vuruldular. Lezbiyenler göç etmek zorunda bırakıldılar. Eşcinselliğin “var olmadığı” resmi olarak ilan edildi.

    Küba Devrimi’nin ilk yıllarında Sosyalist Küba Devrimi Birleşik Partisi, toplumsal cinsiyet rolleriyle kalıplaşmış heteroseksüel kadın ve heteroseksüel erkeğin dışındaki bütün cinsel kimlik ve yönelimlere karşı ön yargıları besledi. Castro, bunları “yozlaşmış Batista döneminin bir kalıntısı” olarak kınıyordu, yok edilmeleri gerekiyordu. Birinci Ulusal Eğitim ve Kültür Kongresi’nde “eşcinsel sapıkların sosyal patolojik karakteri” ele alındı ve “eşcinsel sapıkların tüm dışavurumlarının kesin bir şekilde reddedilmesi ve yayılmalarının önlenmesi”ne kadar verildi, geyler rehabilitasyon kamplarına kapatıldı. 1983’te ise “toplumda istenmeyen unsurlar”ın Küba’dan ABD’ye gönderildiği Mariel sürgünüyle uzaklaştırıldılar.

    Sayılabilecek örneklerin bir kısmını sıraladıktan sonra vurgulamamız gereken bir nokta var. Marksistlerin de dediği gibi, bir ideoloji yalnızca pratikteki “yanlış uygulamalar” üzerinden eleştirilemez.

    (Marksizmin UPDATE'i, Meydan Gazetesi, sayı 45, Nisan 2018)

    http://meydangazetesi.org/...marksizm-elestirisi/
  • Öncelikle tek cümle; " Gelen gideni aratır."

    Sovyet eleştirisi olduğunu ( daha ziyade Stalinizm diyelim), cehaletimden kaynaklı olarak okuduktan sonra öğrendiğim güzel eser.

    Peki ben okurken ne anladım; iki ayak üzerinde yürüyen domuz mu olur ulan !

    Kitabı okuyan bazı kimselerden gözlemlediğim sığlık derecesi yukarıda ki cümleyle aynı derinlikte.

    Dediğim gibi, mevzunun Çarlığı yıkan Rus sosyalistlerinin yoldan çıkışı ve yıktıkları düzenden daha (d)üzücü bir hale gelmeleri olduğunu anlamam kitabı bitirdikten sonraki okumalarım sayesinde oldu. Ben kitabı, tarihin tekerrürüne boyun eğmiş bir drama öyküsü olarak hayalledim kafamda canlanırken. Ezilenlerin, ezici makama geldiğinde kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmelerinde bir beis görmemeleri, yol (dava) arkadaşlarını satmaları, düşmanlaştırmaları, onları sınıfsal ayrıma tabi tutarak kendi mutlak hakimiyetleri doğrultusunda kullanmaları.

    Hikaye bu yönüyle her neslin alışkın olduğu mağdurlar arasından çıkan mağrur'un bir vesileyle (devrim/seçim) iktidar olması neticesinde geldiği yeri ve getirenleri unutması/inkar etmesi ve sadece şahsi çıkarlarını düşünmesi, çıkarlarının devamını sağlayacak yakın çevresinide gözeterek iktidarını sürdürmesi meselesinden ibaret.

    Başta birazda Peygamber vari resmedilen, yaşlı ve bilge domuz (K. Marks deniyor) söylediği, her daim insanları heyecanlandıran, gaza getiren tespitler; sloganlar;
    Kardeşlik, eşit kazanım, sömürüye karşı direniş, zenginlik ve özgürlük söylemleri her ne kadar doğru olsa da meselenin bu söylemleri yerine getirecek düzenin başında olacak kişinin sadece zeki ve/veya güçlü olmasının bir işe yaramayacağı hatta yıkılan sistemden daha beterini yaşatan bir sisteme geçiş sağlayacağını özetliyor eser.

    Suç kimde, nasıl olmalı ? sorularıyla buldum kendimi eserin sonuna yaklaşırken. Kıt aklım, asgari tecrübem, yıllara yenildikçe zayıflayan duygularım ve pek tabi kendime kadar olan inancım neticesinde varabildiğim nokta şu oldu.

    Ahlak.

    Daha ziyade kas gücü ve romantik sadakatiyle resmedilen Boxer isimli atın (İşçi sınıfını temsilen) kas gücü ve sadakatine eklenik olarak mantıklı olabilmesi ve bu mantığı belirli bir ahlak anlayışı içinde kullanabilmesi neticeyi farklı bir noktaya götürebilirdi.

    Yani; Eğitim, bizi sınıflara ayıran düzen içinde her sınıf, her meslek, her insan gurubu için öncelikli bir durum. Eğer mantığınızı kullanamazsanız güdülürsünüz. Herhangi bir inanç yada ideoloji kamplaşması ve dayatması olmaksızın "İnsan Ahlakı" almamız gereken temel eğitim unsuru. Tabi burada sihirli cümle şu "Hepimiz için bu böyle olmalı". Baykuşların, koyunların haklarını savunabileceği, hatta bu uğurda büyük fedakarlık verebileceği mücadeleler şart. Yoksa tarlada "karga" çok olur.

    Hz. Muhammed (S.A.V) vefatı öncesi bir veda hutbesi vardır. Okuyun bakalım ne ile benzerlik gösteriyor. Peki Dört halife döneminde yaşanan "akrabacılık" neticesinde olanlar.

    Fransız devrimi ? Roma ? Osmanlı ?

    Atatürk'ün İzmir İktisat kongresinde söyledikleri şu an tek reçetemiz olarak gösteriliyor. Başamı sardık. Neden kapatıldı Köy enstitüleri.

    En büyük şikayetimiz mağdurların, zalimleşmesi oldu. Çünkü Ahlak sahibi olanların yönetime gelmesi neredeyse imkansız. Birşeyler değişmeli ve bu, kendini geliştirirken, yanında yöresindekilere de katkıda bulunanlar sayesinde olacak. Olacaksa eğer. Komşusu cahilken, alim uykusunda olanlar ütopya kovalarlar hep yada kızıl elma mı demeliyim.

    Hayvan çiftliği güzel bir eser. Mesela şu bakış açısıyla içinde yaşadığımız dünyayı da çok güzel temsil ediyor. At gibi çalışanlar, domuz gibi sefa sürenler, koyun gibi kalabalık gezen hiçlikler, çiftlikten çıkarsak eğer, iş dünyasındaki tilkiler, aile ilişkilerindeki yılanlar, eğitimsizlerin tepesinde ki akbabalar, eğitimli maphus yunuslar vs...

    Uzun uzadıya gözlerinizi yeterinden fazla kanattığımı düşünerek, size iyi okumalar dileyip, ustanın diğer eseri "1984" de doğru bu limandan ayrılıyorum dostlar.

    Ha bu arada içindeki Çocuğa sadık kalabilmişlerin bayramı 23 Nisan kutlu olsun.
  • İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ VE YAKINÇAĞ TARİH ARAŞTIRMALARI İÇİN OKUNMASI GEREKEN BAZI KİTAPLAR

    1- Ahmet Bedevi Kuran – İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler
    2- Baki Öz – İttihat ve Terakki ve Bektaşiler
    3- Cemal Paşa – Anılarım 1913- 1922
    4- Emel Akal – Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki ve Bolşevizm
    5- Eric Jan Zürcher – Milli Mücadelede İttihatçılık
    6- Feroz Ahmad - İttihat ve Terakki
    7- Fuat Dündar - İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası
    8- Kazım Karabekir - İttihat ve Terakki Cemiyeti
    9- Murat Çulcu - İttihat ve Terakki
    10- Naci Kutlay - İttihat ve Terakki ve Kürtler
    11- Sina Akşin – Jön Türkler ve İttihat ve Terakki
    12- Sina Akşin – 100. Yılında Jön Türk Devrimi
    13- Süleyman Kocabaş – Jön Türkler Nerede Yanıldı ?
    14- Şerif Mardin – Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908
    15- Şükrü Hanioğlu – Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler
    16- Tarık Zafer Tunaya – Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt 1-2-3
    17- Taylan Sorgun – Bitmeyen Savaş
    18- Tevfik Çavdar - İttihat ve Terakki
    19- Yuriy Aşatoviç Petrosyan – Sovyet Gözüyle Jön Türkler
    20- Mehmet Rauf - İttihat ve Terakki ne idi ?
    21- Halil Erdoğan Cengiz – Enver Paşa’nın Anıları
    22- Murat Bardakçı – Enver
    23- Murat Bardakçı – İttihatçının Sandığı
    24- Murat Bardakçı – Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrükesi
    25- Murat Bardakçı – Mahmut Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü
    26- Murat Bardakçı – Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü
    27- Ahmet Efe – Efsaneden Gerçeğe Kuşçubaşı Eşref
    28- Hüseyin Cahit Yalçın – Talat Paşa’nın Hatıraları
    29- Cemal Kutay – Prens Sebahattin Bey, II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki
    30- Nevzat Köseoğlu – Şehit Enver Paşa
    31- Samih Nafiz Tansu - İttihat ve Terakki
    32- Samih Nafiz Tansu – Teşkilat-ı Mahsusa
    33- Cemal Kutay – Enver Paşa Lenin’e Karşı
    34- Örsan Öymen – Bir İhtilal Daha Var
    35- İlber Ortaylı & Erol Şadi Erdinç - İttihat ve Terakki
    36- Zafer Toprak - İttihat Terakki ve Cihan Harbi
    37- Kazım Karabekir - İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Erkanı
    38- Şevket Süreyya Aydemir – Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa Cilt 1-2-3
    39- İbrahim Temo - İttihat ve Terakki Anılarım
    40- Mustafa Ragıp Esatlı - İttihat ve Terakki’nin Son Günleri
    41- Şevket Süreyya Aydemir – Suyu Arayan Adam
    42- Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam
    43- İttihatçılar ve İttihatçılık Sempozyumu Bildiriler
    44- Hasan Babacan – Mehmet Talat Paşa
    45- Şevket Süreyya Aydemir – İkinci Adam
    46- Philip H. Stoddard – Teşkilat-ı Mahsusa
    47- Osman Selim Kocahanoğlu – İttihat ve Terakkinin Sorgulanması ve Yargılanması
    48- Benjamin Fortna – Kuşçubaşı Eşref
  • "Sosyalizm dünyaya değil mecburen tek ülkeye hakim olacak, tek ülkede inşa edilecekti. Açıkçası bu durum, Marksist-Leninist teoriye pek de uygun düşmüyordu ama şartlar (Avrupa proletaryasının devrim için pek aceleci olmaması ya da devrimi gerçekleştirememesi) 'tek ülkede sosyalizm'i zorunlu kılıyordu. Dünya devrimi konusunda aşırı şüphecilik ve SSCB ile kapitalist dünya arasında uzun bir barışın gerçekleşeceğine güvenmek Stalin’in tek ülkede sosyalizm tezinin temelini oluşturuyordu (Deutscher, 1990: 143). Stalin, Nisan 1924’te Sverdlov Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, tek ülkedesosyalizmin inşasının Rusya gibi bir köylü ülkesinin gücünü aştığını düşünenler olduğunu söylüyordu. Bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, bir ütopya olduğunu düşünenler, küçük üreticilerin sosyalist üretimin örgütlenmesi için kullanılamayacağını öne sürmekteydi. Ama Stalin aynı fikirde değildi. Köylülüğün ve tarımın Batı’dakinden farklı olduğu kanaatindeydi (Stalin, 1947: 132-135). Ona göre sosyalizmin tek ülkede zaferi, kapitalizm diğer ülkelerde sürerken, bu ülke kapitalist bakımdan daha az gelişmiş olsa bile pekala mümkün ve olasıydı (Stalin, 1947: 370). Stalin, iki tip zıtlıktan bahsediyordu. Proletarya ile köylülük arasındaki zıtlık ve SSCB ile kapitalist ülkeler arasındaki zıtlık. Ona göre bunlar birbirine karıştırılmaması
    gereken farklı şeylerdi. İlki, tek ülkenin gücüyle, ikincisi ise birçok ülkenin proletaryasının mücadelesiyle aşılabilirdi. Leninizm ilk zıtlığın (proletarya ve köylülük arasındaki) aşılıp sosyalizmin tek ülkede kurulması fikrine olumlu bakıyordu (Stalin, 1952: 110-111). Avrupa proletaryasının ya da ezilen halkların Sovyet devrimine yardım edecek durumda olmadığını, devrimci
    dalganın sona erdiğini, dünyanın kapitalist ve sosyalist olarak ikiye bölündüğünü, bir denge oluştuğunu barışçı bir nikahsız yaşama durumu söz konusu olduğunu birçok kere çeşitli vesilelerle ifade etti."