• Her türlü çatışmada -bireyler, gruplar,
    devletler arasındaki çatışmalarda-birçok etken devreye girer, bunların kimisi fiziksel güçle, kimisi ekonomik kapasiteyle,
    kimisi de manevi etkiyle ilgilidir. Sovyetler Birliği konusunda, onun manevi açıdan değerini yitirdiği, ekonomik anlamda da güçsüzleştiği açıktır, bu da o olağanüstü askeri gücünü etkisiz kılmıştır
  • 200 syf.
    ·4 günde
    Bugün 24 Ocak 2020. Uğur Mumcu’nun suikasta kurban gidişinin 27. yılı. Uğur Mumcu, hayatı boyunca doğrulardan yana olan, bildiklerini korkmadan yazan, sosyal demokrasiye olan inancını yaşadığı sürece koruyan bir gazeteciydi. Siyasi fikirlerimin ilk şekillenmeye başladığı lise yıllarından beri eserlerine karşı büyük bir merak beslememe karşın, bu eserlerini okumaya çok uzun yıllar sonra başladım. Nedenini tam bilmiyorum, belki yazdıklarını tam anlayamama korkusundan, belki siyasi fikirlerimin iyice sabit hale gelmesini beklemekten, belki de çevremde siyasetle ilgisi bir iki kişi haricinde insan olmamasından kaynaklı. Sonuçta insan bu yazarları, kitapları, fikirleri okuyunca tartışacak birilerinin olmasını da istiyor çevresinde. Şimdi var mı derseniz yine yok, ama ben daha fazla beklemek istemedim okumak için. Eserlerini araştırırken, hem Behice Boran hem de Mehmet Ali Aybar ile ilgili söyleşi kitapları olduğunu fark ettim. Tekin Yayınevi basımları oldukça hoşuma gittiği için, fırsat buldukça (okur burada ucuza edinmekten bahsediyor aslında) satın almaya başladım. En sonunda da hem Behice Boran ile olan söyleşi kitabını, hem de Mehmet Ali Aybar ile olan söyleşi kitabını edindim.

    Behice Boran ile olan söyleşi kitabı; Bir Uzun Yürüyüş’ü okudum. Şöyle bir inceleme yazdım okumak isteyenler için linki bırakayım: #60647419

    Hemen ardından da Mehmet Ali Aybar ile olan söyleşi kitabını; Aybar ile Söyleşi’yi okudum. TİP’in iki önemli isminden birine, Behice Boran’a, inceleme yazınca, Mehmet Ali Aybar’a yazmamanın yanlış olacağını düşündüm.

    İsterseniz önce gelin kısaca Aybar’ın hayatına bir bakalım.
    5 Ekim 1908’de İstanbul’da dünyaya gelen Aybar, Galatasaray Lisesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim görür. 1936 yılında Anayasa Hukuku Asistanı, 1939 yılında Hukuk Doktoru, 1942 yılında Devletler Hukuku Doçenti olur. 1946 yılında doçentlik görevine son verilir. 1946 seçimlerinde, bağımsız milletvekili adayı olur ancak seçilemez. Vatan gazetesinde yazılar yazar ve Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkarır. 1949 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İnönü’ye hakaretten (“CHP Genel Başkanı İnönü, memlekette tüm irtica, gerici cereyanlara destek olmaktadır veya müsamaha etmektedir,” cümlesinden dolayı.) hapis cezasına çarptırılır. 1950 yılındaki genel afla serbest kalır. 1952 yılında serbest avukatlığa başlar. 27 Mayıs 1960’taki ihtilalden sonra, 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne girer. 1962 yılında TİP’in genel başkanı olur. 1965 ve 1969 seçimlerinde milletvekili seçilir. 1969 seçimlerinden bir süre sonra TİP’in genel başkanlığından, ardından da partiden istifa eder. 1975-1980 yılları arasında Sosyalist Devrim Partisi’nde siyasi yaşamına devam eder. 1995 yılında hayatını kaybeder. Aybar’ın yaşamının kısaca özetini yaptıktan sonra TİP’teki anlaşmazlıklara ve partiden kopuşuna değinelim.

    1968 yılında TİP merkez yürütme kurulu üyeleri, genel başkan Mehmet Ali Aybar’ı sosyalizmden uzaklaşmakla suçlarlar. Bir Uzun Yürüyüş incelemesinde kısaca bahsetmiştim. Burada da devam edelim. MYK üyeleri Aybar’ı, bilime karşı olmakla suçlarlar. Partiyi kişisel yönettiğini, üstyapıya fazla ağırlık verdiğini, özgürlük sorununu sınıf bazında ele almadığını söylerler. Aybar’ın deyişiyle, “sosyalist olmadığını” ileri sürerler. Aybar’ın yaptığı konuşmaların partiyi bağlamaması hakkında beş kez önerge verilir. MYK’de reddedilir. Buna rağmen anlaşmazlıklar devam eder. Parti kongresinde Aybar’ın listesi kazanır. Aybar’a karşı olanlardan Behice Boran haricinde asil listeye girebilen kimse olmaz. 45 gün sonra ikinci kongre yapılsa da Aybar’a karşı olanlardan birkaç kişi haricinde kimse listeye giremez. 1969 yılındaki seçimlerde TİP, Milli Bakiye sisteminin kalkması ve 30 bin oy kaybıyla sadece iki milletvekili çıkarabilir. Bu sürecin devamında Aybar genel başkanlıktan istifa eder.

    Mumcu’nun bu eseri, iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Aybar ile TİP dönemleri söyleşisi. İkinci bölüm ise kaynaklarıyla beraber Marksist kuramın tartışması. Aybar, Uğur Mumcu’nun sorularını, Hegel, Marx, Engels, Colletti gibi isimlerin fikirlerini, yazdıklarını kaynaklarıyla beraber karşılaştırma yaparak cevaplıyor. Sovyetler Birliği ile Avrupa’daki komünist partilerin farkına da bir açıklama getiriyor.

    Marksizm’e karşı da pek çok eleştiride bulunuyor. Marksizm’in, politikacıların elinde taraftarlarını yüreklendirmek için kullanıldığını, onların imanlarını tazeleyen bir din haline getirildiğini söylüyor. Bunu da, sosyalistlerin Rusya’da rejimi ele geçirdikten sonra sosyalist düzeni ilk defa kuranlar olarak Marksizm adına konuşmayı kendi tekellerine alarak yapmaya başladıklarını, böylece de Marksizm’in politik doktrin haline getirildiğinden bahsediyor.

    Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, Aybar’ın hemen hemen söylediği her cümleyi kaynaklarla desteklemesi oldu. Söyleşinin gerçekleştiğini günlerde 80 yaşına yaklaşan bir insanın, bu kadar araştırma yapması ve bir şeyler ortaya koyma çabası takdiri hak ediyor.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.
  • 144 syf.
    ·3 günde
    Ocak ayı deyince insanın aklına birçok şey gelir. Yeni yılın başlangıcı, zemheri ayının bitişi, vergilere harçlara gelen zamlar…
    Benim aklıma bir de Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği gün geliyor: 24 Ocak 1993. Bugün de tarihler yine 24 Ocak’ı gösteriyor. Sene ise 2020. 27 sene geçmiş aradan. 27 senede, neler olmadı ki bu ülkede? Post-modern darbeler ile beraber bir de darbe girişimi, terör olayları, seçimler, yolsuzluklar, ekonomik krizler… Yani sizin anlayacağınız değişen bir şey yok.

    Aslında var. Haksızlık etmeyelim. İleriye değil de, geriye doğru gidiyoruz. Hani mehter gibi iki ileri bir geri gitsek yine şükür edeceğiz. İki geri bir ileri gitmekten devamlı geriye gider olduk. Üstüne bir de ortak paydalarda buluşacağımız yerde, kutuplaşmalarımız arttı. Bu süreçte ülkenin “aydın” kesimi de, kendi ekmeğine bakar oldu. Dini sömüremeyen, Atatürk’ü sömürür oldu. Tabii bizim Atatürkçü gezinen kesimimiz de çanak tutunca dünü arar hale geldik. Bunu neden söylüyorum, Mumcu gibi yazarları neden –daha çok– okumamız, aslında okumamız da değil anlamamız gerektiğini açıklamak adına.

    Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş adlı bu eserinde TİP Genel Başkanlığı ve Milletvekilliği yapmış Behice Boran ile uzun bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstelik de Behice Boran sürgünde olmasına rağmen bunu başarıyor. Behice Boran kimdir, nedir sorusuna cevap vermeden önce isterseniz şöyle bir mütareke dönemine, 1900’lerin başına doğru bir geri dönelim.

    Mütareke dönemi, malumunuz 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile başlayıp, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona eren bir dönem. Yaklaşık 4 yıl süren bu dönemde, Türkiye toprakları önce işgal edildi, ardından da Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verildi. Bu incelemede uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatacak değilim. Bahsedeceğim konu bu aradaki dönemde kurulan iki sosyalist parti: Şubat 1919’da “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Eylül 1919’da “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”.

    Bu partilerden ilki, yani “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Hüseyin Hilmi Bey’in liderliğinde kurulan ve 1922’de kapanan partidir. Hüseyin Hilmi Bey’in önce partiden uzaklaştırılması, ardından da şüpheli bir cinayete kurban gitmesi ile parti tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. İkinci parti, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen sosyalistler tarafından kurulan partidir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında doktor yüzbaşı olarak görev yapan Şefik Hüsnü Bey de bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Bu iki sosyalist parti ile beraber 1920 yılında ilk yasal komünist siyasi parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur.

    Mütareke döneminden, Cumhuriyet dönemine geçelim. Cumhuriyet’in ilanından sonra çok partili hayat denemeleri gerçekleştirilse de kalıcı olmamıştır. 1946 yılındaki genel seçimlere kadar tek parti olarak devam eden dönem, 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler ile iktidar ilk kez el değiştirmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması ile Demokrat Parti iktidardan düşürülmüş ve Cemal Gürsel başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur. Bu sürecin devamında 1961 Anayasası’nın kabulü ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anayasanın getirdiği ortamda, 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuştur. Kurucu üyeler 1962 yılında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet etmişlerdir. Mehmet Ali Aybar konusuna, yine Mumcu’nun bir eseri olan Aybar ile Söyleşi eserinde daha uzun değineceğim için konuyu doğrudan kitabın konusu olan Behice Boran’a getirmek istiyorum.

    Behice Boran, nüfus kâğıdında yazdığı kadarıyla 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya gelir. Annesinin dediğine göre mayıs ayında değil de, kasım ayında dünyaya gelen Boran, 1890’larda Çarlık Rusya’sının Kazan yöresinden göç eden Bursalı bir ailenin kızıdır. Behice Boran, Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle beraber Bursa’dan İstanbul’a göç eder. 1931 yılında Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’ne devam ederken, kolejde öğretmen vekili olarak görev yapar. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapmaya başlar. Marksizm ile de sosyoloji bölümündeki profesörlerden birinin yine sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi olan oğlu sayesinde tanışır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, 1938 yılında yurda döner. 1948 yılına kadar akademisyen olarak görev yapan Behice Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. 1950 yılında Kore Bildirisi’nden dolayı 15 aya mahkûm olur ve memuriyet hayatı sona erer. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur. 1965 yılında Şanlıurfa’dan milletvekili seçilir. 1969 yılında Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Parti iki tane genel başkan değiştirdikten sonra, 1971 yılında Boran genel başkan seçilse de 12 Mart 1971 muhtırası ile partisi kapatılıp, tutuklanır. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kalır. 1975’te tekrar kurulan TİP’in genel başkanlığına seçilir. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yurtdışına çıkan Boran, 1981’de vatandaşlıktan çıkarılır. 10 Ekim 1987 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeder. Behice Boran’ın Bir Uzun Yürüyüş’ü kısaca böyledir.

    Behice Boran’ın hayatından bahsederken, Kore Bildirisi olayını tek bir cümle ile geçiştirmek doğru olmaz. Konuyu biraz daha açarsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında bir savaş patlak verir. Bir tarafta Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği; diğer tarafta Güney Kore, ABD, İngiltere ve Birleşmiş Milletler vardır. Burada bizi ilgilendiren kısım, DP’nin TBMM onayı alınmaksızın Kore’ye asker yollamasıdır. Bu duruma karşı çıkan Behice Boran ve arkadaşları Türk Barışseverler Cemiyeti’ni kurarlar. Askeri birliğin gönderilmesini protesto eden Cemiyet yöneticileri hakkında 161. maddesinin 6. fıkrası gereğince dava açılır. Behice Boran 15 ay, diğer sanıklar da 6-10 ay arasında değişen cezalara çarptırılırlar. Boran ve arkadaşlarına dava açılan 161. maddenin 6. fıkrası 1962 yılında antidemokratik bulunarak kaldırılır.

    Kore Bildirisi olayından sonra TİP dönemlerine geri dönelim ve partinin genel başkanlığını yürüten Aybar ile Boran’ın arasındaki ilk anlaşmazlığa değinelim. Uğur Mumcu, Aybar ve Boran arasındaki anlaşmazlıkların bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden dolayı kaynaklanmadığını söylüyor. İlk anlaşmazlık, 1968 yılında, senato seçimlerinden önce MYK’de seçim propagandası için ana teması hakkında çıkar. Aybar, halkın horlanmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirir ve ana temanın bu olmasını ister. Boran ve arkadaşları karşı çıkarlar. Aybar, sınıfsal bazdan ayırarak özgürlük ve horlanma konularını işlemeye başlayınca anlaşmazlık büyür. Aynı yıl “güler yüzlü sosyalizm” konusunu işlemeye başlar. Boran ve arkadaşları sosyalizmin güler yüzlü olanı olmayanı gibi bir ayrımı olmadığını, parti yayınlarında da yer almadığını savunur. Boran’a göre, Aybar oy toplama hesaplarına gereğinden fazla önem veriyordur ve yine ona göre önemli olan işçi/emekçi kitlelerinin bilinçlendirilmesidir. Sürecin devamında anlaşmazlıklar çözüme kavuşmaz, Aybar genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

    12 Mart döneminde TİP yöneticileri hakkında yine dava açılır. Boran, 141. madde gereğince 15 yıla mahkûm olur. 1974 yılında ilan edilen genel afla serbest kaldıktan sonra, 1975 yılında ikinci kez kurulan TİP, 12 Eylül 1980 ihtilali ile son bulur. İhtilal sonrasında yurtdışına çıkan Boran, ölümünden birkaç gün önce TKP ile TİP’in birleştiğini duyurur.

    Kitabın içeriğine dönecek olursak; kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Uğur Mumcu ile Behice Boran’ın soru cevap niteliğinde olan konuşmalarından, ikinci bölüm ise Uğur Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. Behice Boran, açık yüreklilikle ve Mumcu ile bazı konularda tamamen ters düşmesine rağmen karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerini oldukça güzel dile getiriyor. Sovyet rejimi, Avrupa komünist partileri ve Türkiye’deki sosyalist hareketler konusunda güzel tespitlerde bulunuyor. Bazı görüşlerine ve yaptıklarına katılmamış olsam da, Behice Boran Türk siyaset tarihinin önemli bir ismi olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Uğur Mumcu ile ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Her zamanki gibi açık, dürüst ve tarafsız bir şekilde Behice Boran’ın verdiği cevapları yayınlamaya çalışmış. Çalışmış diyorum çünkü o dönemdeki sansürleri düşünürsek, yaptığı iş kesinlikle büyük bir başarı sayılabilir.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.

    İncelemenin Aybar ile ilgili kısmını da okumak isterseniz: #60647426
  • İnsanlar kötü ve günahkar olduklanna göre, yoksulluk ortadan kaldırılamaz­
    dı; ona katlanmak , yazgıya boyun eğmek gerekliydi. Anamalcının kendisi de her zaman mutlu değildi. Gerçek yoksulluk, iç yoksulluk üçüncü beşyıllık tasarıyla Sovyetler Birliği'nde bile yokedilememişti, edilemezdi.
  • Bağımsızlık Savaşı’nın ilk yıllarında Mustafa Kemal Paşa ile Sovyetler Birliği Lideri Lenin arasında çok verimli bir dostluk kurulmuştur.
    16 Mart 1921 tarihinde yapılan Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması çerçevesinde Rusya, önemli ölçüde Türkiye’ye silah göndermiş, borç para vermiştir.

    Değerli Dostlar,

    Tam 100 yıldır Rusya ile aramızda hiçbir olumsuzluk yaşanmamıştır.
    Son zamanlarda yaşanan ufak tefek pürüzlerin de sorumlusu Ruslar olmamıştır.
    Dost Rusya, Türkiye’de çok önemli sanayi yatırımların yapılmasında birinci derecede yardımcı olmuş, şu fabrika ve işletmeleri kurmuştur:

    • Kayseri Sümerbank Bez Fabrikası (1935)
    • Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası (1937)
    • Bandırma Sülfürik Asit Fabrikası (1958)
    • Artvin Lif Levha Fabrikası (1959)
    • Çayırova Cam Fabrikası (1959)
    • Aliağa Rafinerisi (1967)
    • Seydişehir Alüminyum Tesisler (1969)
    • İskenderun Demir Çelik Fabrikası (1970)
    • Arpaçay Barajı (1975)
    • Orhaneli Termik Santrali (1979)
    • Oymapınar Barajı (1984)
    • Akkuyu Nükleer Güç Santrali (2010)

    Ruslar, bu fabrikaları ve işletmeleri “Anahtar Teslim” kurmuşlardır.
    Ruslar, bu fabrika ve tesislerde çalışacak başta Türk mühendisleri olmak üzere tüm elemanları Rusya’da eğitmiştir.
    Türkiye tüm bu fabrika ve işletmelerin ücretini nakit para olarak değil, Rusya’ya sebze, meyve, narenciye göndererek ödemiştir.
    Bu fabrika ve işletmelerin kurulması sırasında ve sonrasında Rusya-Türkiye arasında hiçbir sorun yaşanmamıştır.

    Değerli Dostlar,

    Yukarıda sıraladığımız fabrika ve işletmeleri kuran Rusya, hiçbir zaman Türkiye’de bir ASKERİ ÜSS kurma talebinde bulunmamış, Rusya kendisi için hiçbir konuda ayrıcalık yapılmasını istememiştir.

    Değerli Dostlar,

    Şimdi gelelim Amerika’nın (ABD) ne denli dost olduğuna.
    Türkiye, 1952 yılında NATO’ya girdi.
    NATO demek, ABD demektir.
    1952 yılından sonra Türk Ordusu’nun yönetim ve denetimi tamamen ABD’nin eline geçti.
    ABD’nin ajanları yalnız Türk ordusunun içine girip örgütlenmekle kalmadı! ABD ajanları, Hükümetin, Meclisin, Yargının, tüm devlet kurumlarının, belediyelerin, üniversitelerin, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, tarikatların da içine girip yuvalandı.
    Peki, 70 yılda ABD, Türkiye’de herhangi bir fabrika kurdu mu?
    ABD, Türkiye’de hiçbir fabrika kurmadığı gibi, 1983 yılında Türk hükümetlerine şu emri verdi: “Sanayi yatırımı yapmayacak, asla fabrika kurmayacaksınız! Devletin elindeki tüm fabrikaları da satacaksınız!”
    ABD’nin bu emri, 37 yıldır yürürlüktedir.
    ABD, ne fabrika kurdu ne de kurdurdu, ama Türkiye’nin dört bir yanında, kendi çıkarlarını koruyacak ASKERİ ÜSSLER KURDU. İşte onların başlıcaları:

    • İncirlik Üssü, Adana
    • İzmir Hava Üssü
    • Kürecik Üssü
    • İstanbul, Şile Üssü
    • Konya Üssü,
    • Balıkesir Üssü
    • Muğla Üssü
    • Ankara Ahlatlı Üssü
    • Amasya-Merzifon Üssü
    • Çanakkale Üssü
    • Diyarbakır-Pirinçlik Üssü
    • Eskişehir Üssü
    • İzmit Üssü
    • Kütahya Üssü
    • Lüleburgaz Üssü
    • Sivas-Şarkışla Üssü
    • İskenderun Üssü
    • Ordu-Perşembe Üssü
    • Rize-Pazar Üssü
    • Erzurum Üssü
    • Van-Pirreşit Üssü
    • Mardin Üssü
    • Tekirdağ-Çorlu Üssü
    • Gaziantep-Batman Üssü
    • Adana-Hatay Toroslar, CIA Gladio Eğitim Üssü

    Değerli Dostlar,

    Hiç kimseyi öldürmediği halde, idam edilerek öldürülen Deniz Gezmiş, mahkemedeki savunması sırasında şöyle demişti:
    “103 tane ABD üssü olan bir ülkede, vatan hainliği ile suçlanmamız gülünçtür! Siz bu suçla kendinizi yargılayınız!”

    Değerli Dostlar,

    ABD’den Türkiye’ye hiç yardım gelmedi mi?
    Geldi, ben tanığım.
    Marshall Yardımı adı altında okul çocuklarına; iğrenç kokulu süt tozundan süt ve bebek kakası renginde peynir gönderdiler. Sevgili Annem, “sakın bunları ağzına koymayasın!” diye sıkı sıkı tembih etmişti!

    Değerli Dostlar,
    Çoğunu bildiğiniz konuları ben size neden hatırlattım?
    Suriye ve Libya’da olanlar nedeniyle çok yoğun günler yaşıyoruz. TV kanallarında, gazete köşelerinde yorumlar gırla gidiyor.
    FOX TV’yi en doğru, en korkusuz, en yiğit haber kanalı olarak tanıtan Fatih PORTAKAL, dış siyasette olanları değerlendirirken ABD’yi eleştirir gibi yapıyor ve hemen ekliyor: RUSYA’YA DA GÜVENİLMEZ. AMAN DİKKAT!”
    100 yıldır Rusya Türklere hiçbir yanlış yapmadı! Fatih Portakal ve onun gibilere sorsak, 100 yıldır bize gerçek bir dost gibi davranmış olan Rusya’dan acaba şimdi ne tür tehlikeler bekliyorlar?
    Fatih Portakal ve onun gibiler, Rusya karşıtı “algı operasyonu” yapmak istiyorlar.
    Özgür akıllı yurttaşlarımızın bu tür algıları yutmayacağı kesindir.
  • "Bu santral, ülkede inşa edilecek ilk nükleer enerji santraliydi ve Sovyetler Birliği'nin nükleer tesisleri arasında en iyi ve en güvenilir olan santral olarak değerlendiriliyordu."
    Andrew Leatherbarrow
    Sayfa 41 - İndigo Kitap
  • Britanya ve Birleşik Devletler'de bulunan şirketler dünyadaki tüm petrol tankeri mevcudunun üçte ikisine sahiptiler. Fakat Sovyetler Birliği ya da başka bir ülkeye ait tankerlerin lran petrolünü taşıma olasılığı vardı. Bunu önleyebilmek için Dışişleri önce "lran'dan çalınan petrolü taşıyan yabancı tankerleri açık denizlerde seyrederken durduracağını" ilan etti. Fakat böyle bir tehditin uluslararası hukukun ihlali anlamına geleceğini fark edince bu sefer değişik bir taktik uygulamaya başladılar. Anglo-lranian şirketi tüm dünyada düzinelerce gazeteye verdiği ilanlarla lran'dan petrol satın alacak her ülkeyi "gerekli olabilecek bütün önlemleri alacağına dair" uyarıyordu. Şirketin tehditinin dayanağı Iran petrolünün kendi kanuni mülkü olduğunu belirten "29 Nisan 1933 tarihli İmtiyaz Anlaşması idi." Fakat imtiyaz anlaşmaları 1933 anlaşmasındaki gibi bir hükümet ile şirket arasında değil hükümetler arasında imzalanan anlaşmalardı. Bunu fark eden çeşitli ülkeler lran'ın stoklamış olduğu ya da ileride üreteceği petrolü satın alabilmek için harekete geçtiler.