• Batılı güçlerin Ortadoğu Komutanlığı Projesi, Arap dünyasının öteki önemli ülkesi Suriye'de de büyük tepki ile karşılandı. Bu ülkede de, Batılıların Soğuk Savaş saldırısının bir piyonu olmaya, Araplarla bir düşmanlığı olmayan Sovyetler Birliği'ne karşı kullanılmaya ve mazlum halkların asıl düşmanı emperyalistlerle işbirliğine büyük muhalefetler vardı.
  • 1990’larda, Sovyet sığınmacılar, devletlerinin aslında, füzelere yüklenebilecek ve düşman hedeflere fırlatılabilecek silah haline getirilmiş çiçek hastalığı virüsünü üretmek için laboratuarlar kurmuş olduklarını açıkladılar. Sovyetler Birliği hükümetinin düşmesinden sonra, laboratuarlar boşaltıldı. Hiç kimse, çiçek hastalığı virüs stoklarına tam olarak ne olduğunu bilmiyor.
  • Romanya’ya giderken kendimizi Kiev havaalanında buluşumuzu anımsıyor musun? Dostumuz Yuri Zavadski her zamanki şık haliyle uçaktan inmiş, elinde taşıdığı tuhaf filedeki pideleri yolda yemesi için Vasena’nın hazırladığını söylemişti. Vasena’yı hem seviyor hem de korkuyordu ondan. Bize de ikram etti. Yedik, lezzetliymiş...
    Geçenlerde Zavadski çağırdı beni. Yanında kaldığım sürece, Vera Maretskaya ve Galina Ulanova belli aralıklarla telefon ettiler. Maretskaya aradığında, telefonu açan Zavadski’ye orada olmamın ne kadar iyi olduğunu söyleyip sonra beni istiyor ve bana da: “Otur, otur, adam yalnızlık çekiyor,” diyordu. Ulanova ise Zavadski ile konuşmakla yetiniyor ve her on beş dakikada bir hâlâ orada olup olmadığımı öğrenmek için telefon ediyordu.
    Sonunda kalkma vaktim geldi. Zavadski biraz daha oturmam için ısrar etti.
    “Nereye ayaklandınız böyle? Sovyetler Birliği halk sanatçısının ziyaretine geldiniz, daha durun bakalım konuşacaklarımız var...”
    Güldürdü beni bu dediği. Neden dersen, halk sanatçısı bunları söylerken ayakta durmakta zorlanıyor, zayıflıktan dizleri titriyordu.
    Çoğunlukla senden konuştuk. Seninle ilgili bu kadar çok şeyi, tüm ayrıntılarıyla belleğime kazımış olmam şaşırttı Zavadski’yi. Bunu nasıl yapabildiğimi sordu. Şakayla yanıtladım onu ve tüm suçun gençliğimde olduğunu söyledim. Öyle ya, bilim insanlarına göre, bireyin entelektüel zekâsının en üst düzeyde olduğu dönem 23 ile 30 yaş arasıydı. Ve ben 23 ile 31 yaş arası dönemimi, kaderin cilvesiyle seninle geçirmiştim.
  • Evden çıkarken girişteki ışığı açık bırakıyorum. Çıkarken açıyorum. Gündüz bir yere gitsem bile, yarım saat için çıksam, dönerken dostlarla beraber gelecek olsam bile açık bırakıyorum.
    Tozlu camlarımızın ardında yeşil bahar hissediliyor. Gecikti bu yıl bahar, güneşsiz ve öylesine soğuktu ki, sanki hasta gibiydi.
    “Sensiz” diye adlandırabileceğim bölümün sonuna geldim. Sensiz ilkleri tamamladım artık: Gözyaşlarıma karşın kuru bir yaz, sonbahar yağmurları ve öksüz bir kış. Ve işte şimdi de bahar. Geçeceğim son kilometresi korkunun. Sakın yanaklarımdan sürekli yaşlar süzüldüğünü düşünme. Ben senin karınım Nâzım. Gözyaşlarımı kimse görmemeli. Senden başka...
     
    Usulca okuyorsun bana:
     
    Kahire’nin Özbekiye Bahçesi’ni hatırladın mı?
    Oturduğumuz sırayı gidip buldum.
    Topal ayağını onarmamışlar.

    Elbette anımsıyorum Nâzım. Hem de nasıl! Önünden geçtiğimiz, oturduğumuz bankları arıyorum. Her şeyi, hepsini arıyorum. Sonsuz bir arayış bu. Nedenini biliyor musun? Bu uykusuz gecelerin, sohbetlerimizin nedenini? Doğrulamıyorum bir türlü. Yüreğimdeki ağırlık azalmıyor. Bu kadar Nâzım! Bu kadar. Bir daha asla çalışma odasına girmeyeceğim ve daktilonun başına oturmayacağım.
    Nasıl olmuştu Kahire’ye gidişimiz? Ansızın gelişmişti olaylar. Merkez Komite’nin uluslararası ilişkiler bölümünden seni aramışlar ve Asya Afrika Yazarlar Konferansı’na gitmeni önemle rica etmişlerdi. Böyle davranmalarının nedeni, kısa bir süre önce Stockholm’de Dünya Barış Konferansı sırasında yaşanan politik skandaldı. O sıralar, erkek nüfusumuzun çoğu, artık görmekten usandığımız Çin malı aynı tip mavi poplin gömlekten giyiyordu. Kadınlar ise gene Çin malı ve iki rengi olan yünlü eşarp kullanıyordu. Gömlek de, eşarp da “Drujba” etiketi taşıyordu.
    Mao, kültürel devrime çevirmişti rotasını. Bizim politikacılarımız bunu göz ardı etmekte ya da alışıldığı üzere bildikleri halde, gizli tutmaktaydılar. Ve tamamen sosyal amaçla Stockholm’de bulunan heyetimiz, Çinli delegenin kürsüden ülkesi adına yaptığı konuşmada, SSCB’nin silahsızlanma çağrısının, aslında, askeri güce dayalı devletleri değil, sömürge ve ezilen ülkeleri hedef aldığını söylediğinde donup kalmıştı. Seyahat öncesi, olası bir duruma karşı, SBKP Merkez Komitesi tarafından herhangi bir yönlendirme almadıklarından, bizim delegeler hiç beklemedikleri bu yalan ifadeler karşısında suskun kalmışlar, karşı tarafın uydurmalarını dinlemişlerdi. Sen ise Nâzım, her zamanki gibi anında göstermiştin tepkini. Kürsüye çıkıp provokatörlere gereken yanıtı vermenin ardından herkesin gözü önünde toplantı salonunu terk etmiştin.
    Bu olaylardan sonra geldi işte Mısır’a gitme teklifi. Oysa sen o sıralarda seyahate çıkmak istemiyordun. 1961-62 kışında çok formundaydın. Pek çok çalışma vardı elinde. Kafan kâğıtlara dökmeye fırsat bulamadığın yeni tasarılarla doluydu. Şiirler dökülüyordu ağzından. Sürekli yazıyor ve: “Ellerim kaşınıyor,” diyordun. “Parmaklarımın pası gitti, makinenin başından kalkmak istemiyorum.”
    Moskova’nın kültürel yaşamı kıpır kıpırdı. Baskı ortamından kurtulan sanatçılar, verimli bir dönem geçiriyordu. Düşünen her insan bu tarihsel süreçte yerini alma çabası içindeydi. Tiyatrolardaki sıkıcı oyunlar gitmiş, gazetelerdeki klasik yorumlar yerini ses getiren şiir gecelerine, gece yarılarına dek süren tartışmalara bırakmıştı. Moskova dünya entelektüellerinin çekim merkezi haline gelmişti. Tabii başkente gelen bu ünlü aydınların çoğu evde konuğumuz oluyordu. Elbette, bu ortamdan ayrılmak istemiyordun. Ama Çinlilerin, konferansı fırsat bilerek, yine Sovyetler Birliği’ne karşı politik atakta bulunacaklarını öğrendiğinde gitmeyi kabul ettin. Tek şartın benim de seninle gelmemdi.
    Seninle gurur duyuyorum Nâzım! Korkusuzluğunun en yakın tanığı olmak benim için çok değerli. İnsan sevgisi yaşamın temelini oluşturduğu sürece; dünyanın tek ve bölünmez olduğunu, geçmiş ve şimdiki zaman dilimlerine ayrılmadığını, ölümle yaşamın iç içe geçtiğini, yerle göğün bütün olarak güzel olduğunu gösterdin bana her gün.
    Kahire seyahati için Yazarlar Birliği ödenek çıkartmıştı. Bu ilk ve son kez olan bir durumdu. Mısır’da alacak telif bedelin olmadığı için görevliler, ihtiyacımızı “fazlasıyla” karşılayacağını söyleyerek, anımsadığım kadarıyla, on sekiz gün için 16 Mısır paundu vermişlerdi. Miktar sana garip geldiğinden ısrarla sormuş, verilen paranın yeterli olduğundan emin olmak istemiştin. Ödeneğin fazlasıyla çıkartıldığı söylenmişti. Kahire’ye vardığımızda, ilk kez kullandığın Sovyet pasaportun sayesinde, büyükelçilik tarafından karşılandık. Görevliler bizi Amerikalıların inşa ettiği “Hilton” oteline götürdüler.
    Son derece sevimli, abartısız bir oda vermişlerdi bize. Ancak, sabah kalkıp da duvarda asılı fiyat listesi gözüme çarptığında neye uğradığımı şaşırdım. Elimizdeki para sadece üç gece kalmamıza yetiyordu. Tabii ki yemeyecek ve bir şey içmeyecektik. O anda nasıl dehşete kapıldığını anımsıyorum. Sinirle telefona sarılıp Sovyet büyükelçisini aradın ve derhal bizi başka bir otele yerleştirmelerini ve borç para vermelerini istedin. Tanrım, ne kötü bir tecrübeydi yaşadıklarımız... Büyükelçi yardımcı olmaları için iki diplomat gönderdi yanımıza hemen. Geldikleri gibi halimize acımaya başladılar: “Bu kadarcık parayla nasıl gönderdiler sizi, hem de on sekiz gün için,” demişlerdi birbirlerinin sözünü keserek. Ne var ki acımaları bir işe yaramıyordu. Dediklerine göre büyükelçinin de parası yoktu. Akşama doğru bütçemize uygun, yıkık dökük bir otel buldular. Ne elektriği, ne asansörü vardı. Çatısı ilkel yöntemlerle onarılmış, berbat kokan bir yerdi.
    Sabah olduğunda, şaşkınlıktan gözleri yuvasından fırlamış bir erkek çocuk geldi odamıza. “Çok sayıda gazetecinin bu odadaki büyük insanı beklediğini,” söyledi, nefes nefese. Gazetecilerin hole –oraya hol demek ne kadar doğruysa– sığmadıklarını da ekledi. Gayet iyi anımsıyorum. Şöyle haykırmıştın:
    “Bu sefil, pis otelde yaşama hakkına sahip değilim!”
    Tekrar aradın Sovyet büyükelçisini ve bizi derhal Moskova’ ya geri göndermesini istedin. Sovyet pasaportuyla yaptığın ilk yurtdışı seyahatinde karşılaştığın bu sıkıntıya anlam veremediğini anlattın büyükelçiye. Fakat büyükelçi serzenişlerin karşısında sanki sağırmış gibi davranıyor; yeterli bütçesi olmadığını, her kuruş için Moskova’ya hesap vermesi gerektiğini anlatıyor da anlatıyordu.
    Senin kararlı telefonların karşında bir şeyler yapma çabasına giren Büyükelçi’nin girişimleri, özel birimler sayesinde, Mısır Devlet Başkanı’nın kulağına gitmiş olacak ki eşyaları topladığım sırada, otele saygın bir devlet görevlisi geldi. Başkan Abdül Nasır’ın özel davetlisi olarak beklendiğimizi ve bizim için bir otelde özel bir daire hazırlandığını söyledi. Bizi götürmek üzere araba aşağıda beklemekteydi. Bizimle son derece nazik konuşan görevli, geceyi geçirdiğimiz odaya şaşkın bakışlar atmaktan kendini alıkoyamıyordu. Üzüntü ve şaşkınlık içerisinde nasıl olup da buraya düştüğümüzü sordu. Sen, her zamanki kıvrak zekânla yanıtladın adamı. Mavi gözlerini açıp, “Fakir kesime yakın olmayı istediğini,” söyledin.
    İki eskort grubu eşliğinde terk ettik oteli. Biri polisler, diğeri gazetecilerdi.
    Kurye, sabahleyin “Gizira Palas” otelindeki odamıza Sovyet büyükelçisinden bir zarf getirdi. Para yoktu, ama “Aşk Masalı” adlı baleni sergilemek üzere Kahire’ye gelen Novosibirsk Tiyatrosu’nun gösterisine iki davetiye göndermişti büyükelçi.
    Gösteri saati tiyatroya gittiğimizde, salon çoktan dolmuştu. Biletleri oldukça pahalı satılan baleyi izlemeye gelenler, Kahire sokaklarında arabalarıyla dolaşabilenlerdi. Arada, birkaç Arap erkeğin yanında bir de kadın yaklaştı yanına. Tepeden tırnağa karalar içindeydi. Hüzünlü yüzü sanki hiç gülümsememişti. Seni bir kenara çekip hep bir ağızdan Fransızca konuşmaya başladılar. Ardından fotoğrafçıyı çağırıp seninle birlikte fotoğraf çektirdiler.
    Şimdi o fotoğrafa baktım da kadının gülümsediğini fark ettim. Ama tebessüm gözlerini biraz daha hüzünlendirmiş sanki.
     
    Kederli kadından konuştuktu hatırladın mı?
    Kıraliçe Nefertiti’ye benziyordu yüzü.
    Komünist kocası beş yıldır can çekişiyor
    çölün orta yerinde, toplama kampında.
  • “Kusura bakmayın, Nâzım ama niye böyle bir şey yaptınız? Ne anlamı vardı? Polonya da sosyalist bir ülke...”
    “Hayır, öyle değil. Bıkmıştım artık! Batı’da sümüklü çocuklar bile soruyordu, hoş burada da durum farklı değildi, herkes soruyordu: ‘Moskova’da yaşayıp kendinizi Moskovalı sayıyorsunuz, ama neden Sovyet vatandaşı değilsiniz,’ diye. Batı’da tüm toplantılarda gazetecilerin bana sorduğu iki değişmez soru var. Biri, oyunum ‘İvan İvanoviç’in neden yasaklandığı, ikincisi neden Sovyet yurttaşı olmadığım. ‘Her yerde Sovyetler Birliği propagandası yaparken neden Sovyet pasaportu almak istemiyorsunuz?’ diye soruyorlardı. Her seferinde Yoldaş Stalin’in bana pasaport vermediğini açıklayacak halim yoktu ya! Politik nedenlerin dışında bir de yaşamsal olanlar var. Burada Merkez Komite’nin konuğu olarak yaşıyordum. Yabancıydım yani. Dünyada hiçbir yerde evim yok, açıkça söylemek gerekirse, çocukluğumu bir tarafa bırakacak olursak, hiç olmadı da. Şimdi ise evim burada, Moskova’da. Ve ne yazıktır ki nikâhlı karımı bu eve kaydettiremiyorum. Vera’nın ikametgâhını aldırmak için polise gittim. Yabancı olmam nedeniyle, geçici kayıt yapabileceklerini, bunun da altı ayla sınırlı olduğunu söylediler! Nikâhla ilgili resmi işlemleri yaptırmış olmamıza, Sovyet yasalarına uygun olarak nikâhlanmamıza rağmen! Böyle bir düzen. Biliyor musun, burada birisinin evine çakılı kalır, kurtulamazsınız! Yasa öyle bir işliyor ki, Vera halen ilk kocasının yanında yaşıyormuş gibi görünüyor. Burada yüz binlerce ayrılmış çift, kalan ömürlerini aynı odada geçirmek zorunda. Tamam, o iyi ve dürüst bir insan, ama bu durumdan kurtulmak gerek. Ben hasta bir insanım. Yarın bana bir şey olduğunda, Vera nereye gidecek? Ne olacak ona? Buna verilecek bir yanıt var mı? Çıldıracak durumdaydım. Genelde insanlar karşısında sorumluluk duygusunu yoğun yaşıyorum, hele bir de konu karım olunca, anlıyor musunuz? Bu duruma daha fazla dayanamazdım!”
    Hruşçev’in telefonundan önceki gece senin, “Vatan sadece dedelerinin mezarları, selvi ve kayın ağaçları değildir. Bunların hasretini çekmek zor iştir, ama dayanılır. Vatan kavramını gerçek kılan, en basit hayalinden en yüksek amacına kadar, halkının ruhudur! Eğer halkından uzak düştüysen ve eğer basit hayallerden en yüksek amaca uzanan yolda, süreci kısaltacak bir katkın olamıyorsa ona, bahtsız bir insansın demektir” sözlerini ilk kez tam anlamıyla algılamıştım. Şimdi, sensiz kaldığım bu günlerde halkımı düşünüyorum. Nerede o? Moskova’da yok. Hayali ne? Mutluluk, her zamanki gibi...
  • Ne kadar endişelendiğini gördüm. Atılacak adımın ağır sorumluluğunun ve olası sonuçlarının bilincindeydim. Ama geri adım atacak durumda değildik. Bu konudaki ilk konuşmamız değildi, bu. Daha önce de konuşmuştuk Sovyet pasaportunu, isteklerini. Artık, bu acılı sürece bir son vermenin zamanı gelmişti.
    O andan başlayarak benimle başka bir konuda konuşamaz olmuştun. Durmaksızın yeni sürgün tabloları çiziyor, başımıza gelebileceklerin ciddiyetini kavramadığımı düşünerek korkuyordun... Sonra koşuşturma sürecine girdin. İşlerin olduğunu öne sürerek Yazarlar Birliği’ne gidip geldin birkaç kez. Güvendiğin insanların görüşlerini öğrenmek istiyordun. Fedin, Tvardovski, Sçipaçev seni sakinleştirip, desteklediklerini bildirdiler. Neyse ki onların düşünceleri önemliydi. Bazıları, Sovyet vatandaşı olmanın sana bazı zorluklar getirmesinden çekiniyordu. Yurtdışı seyahatlerinin zorlaşacağı, yazarlık faaliyetlerinin Yazarlar Birliği’nin denetimi altına alınabileceği, bu kısıtlamalarla yaşamanın sana zor geleceği gibi çekinceler öne sürüyorlardı. Kısacası, bu işten seni caydırmak isteyenler de vardı.
    İki gün sonra, sabah erken bir saatte oturdun yazı makinesinin başına. Birkaç dakikada N.S. Hruşçev’e vatandaşlığa alınman ricasıyla yazdığın mektubu bitirdin.
    Hruşçev’e mektup yazdın... Şimdi bunu dile getirmek ne kolay. Olayın tüm kaygıları geçmişte kalmış. Oysa sadece iki yıl geçti üstünden, Nâzım.
    Mektubu birlikte çevirdik Rusçaya. Sonra ben daktiloda yazdım ve saat 12’de Merkez Komite’ye götürdün. Kuşku dolu, gergin bekleyiş saatleri başladı. Evde her şeyi yavaşlatan bir zaman mekanizması devreye girmişti sanki. Sinirlerin son derece gergindi, ama elinden gediğince sakin görünmeye çalışıyordun. Islık çalmaya başlamıştın... Birkaç dostumuzu arayıp akşama davet ettim. Seni biraz oyalamaktı amacım.

    Konuklar gittiğinde vakit gece yarısını geçiyordu. Hiçbir şeyden şüphelenmemişlerdi. Gece boyu konuştuk seninle. Değişik yıllardaki Moskova izlenimlerini anlattın bana. Değişik dönemlerden, birbirinden farklı anılar, insanlar... Her fırsatta aynı nakaratı yineliyor, bana soruyordun: “Neden sakinsin böyle? Nasıl yapabiliyorsun bunu?”
    Ah, Nâzım bir bilseydin içimde kopan fırtınaları... Ama her şeye hazırlamıştım kendimi ve yaşadıklarımızı daha da dramatize etmeye, panik yaşamaya hakkım olmadığını düşünüyordum.
    Sen evin içinde dolanıp duruyordun. Birden çalışma odasına yöneldin ve raftan Heine’nin bir kitabını alıp getirdin bana. Bir sayfayı açmıştın. “Al, oku!” dedin.
    “... Sürgün yaşamanın gizemli laneti, yabancı bir atmosferde, asla kendimizi evimizde duyumsayamayışımızdadır. Yurdumuzdan beraberimizde, düşünme ve duyuş tarzımızı da getiririz. Bizden büsbütün başka türlü hisseden, akıl yürüten bir toplumun içinde kalakalırız. Onların çoktandır benimsediği, hatta artık, ülkelerinin doğal bir olgusu olarak kabul edip ayrımında bile olmadıkları ilkeleri, töreler –daha doğrusu töresizlik– sürekli olarak yaralar bizi, aşağılar... Ah, gurbetin ne ruhsal iklimi, ne fiziksel soğuğu kucak açar bize! Hatta fiziksel iklime uyum sağlamak daha kolaydır, çünkü en kötü koşulda hastalanan vücuttur, diğerindeki gibi ruh değil...”
    “Sen yaşadın mı bu duyguları?” diye acıyla sordum.
    “Hepsini değilse de pek çoğunu. Çünkü ben komünistim ve sosyalist bir ülkeye gelmiştim. Ama şimdi ne yaparız, nereye gideriz bilmiyorum, eğer... Eğer bir aptallık olur da, bir kendini beğenmişlik yüzünden ya da bana güvensizlikten buradan gitmek zorunda kalırsak, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin saygınlığına indirilmiş kötü bir darbe olur bu. Bu nedenle, öyle bir gitmeliyiz ki kimse bunun gerçek nedenini bilmemeli...”
    “Aman Tanrım,” diyerek daha fazla dinleyemedim seni. “İstersen bir de veda öpücüğü verelim, olur mu?” dedim.
    Son gücümle dayanmaya çalışıyordum. İstediğim tek şey, yarın yanıt gelmemesi durumunda harekete geçmemendi. Öyle ya, birilerinin işi olabilir, bir terslik çıkabilirdi. Bir sonraki güne kadar beklemen için ikna etmeye çalışmıştım seni.
    Sabah 10’da telefon çaldı. Merkez Komite’den Hruşçev adına arıyorlardı. Yardımcısı Lebedev, Hruşçev’in, Sovyet vatandaşı olman nedeniyle seni kutladığını bildirdi! Bu arada, Başkan’ın: “Nasıl oluyor da, bizim Nâzım Hikmet bizim pasaportumuzu taşımıyor?” diye hayrete düştüğünü de lafın arasında söyledi.
    Nasıl da bir yük kalkmıştı omuzlarımızdan! Hemen telefonun başına oturdun ve birkaç saat elinden bırakmadın ahizeyi.
    Böylece siyasi ve yaşamsal çok ciddi iki sorun birden çözüme kavuşmuştu. Ama yaşadığımız son yirmi dört saat sana da, bana da pahalıya mal olmuştu tabii ki.
    Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Erenburg şöyle sormuştu sana:
    “E, Nâzım, Sovyet kimliği ile yaşamak nasıl bir şeymiş?”
    “İyi bir şeymiş.”
    “Kusura bakmayın, Nâzım ama niye böyle bir şey yaptınız? Ne anlamı vardı? Polonya da sosyalist bir ülke...”
  • "Solcuyduk. Sovyetler Birliği dağılmamış, dimdik ayaktaydı. Sendikalar, grevler, 1 Mayıslar, boykotlar, kıran kırana kavgalar ... Alınteri mukaddesti. Haklıydık, kazanacaktık. Faşizm kahrolsundu."
    Murat Menteş
    Sayfa 82 - İletişim Yayınları