• Bu Koronavirüs saldırısı, insanlığa çok açık biçimde şu mesajı veriyor:

    “Proletarya Enternasyonalizmine geçin!”

    (Proleter enternasyonalizm, işçi sınıfına ait bütün dünyadaki insanların millete bakmaksızın dünya devrimini gerçekleştirmek için birlik içerisinde hareket etmesi gerektiğini söyleyen Marksist sosyal sınıf teorisidir.)

    Çünkü Korona; ırk, millet, kabile, din, mezhep, tarikat, dergâh ayırmıyor. Tüm insanlığı birbirinin benzeri canlılardan oluşmuş olarak görüyor ve hepsine de aynı tutumla yaklaşıp saldırıyor.

    Yani insanlığı ayıran tüm sınırları yok sayıyor. Saymakla kalmayıp yok ediyor.

    Fakat insanlık, Korona’nın verdiği bu mesajı anlayacak, kavrayacak bilince ne yazık ki sahip değil şu anda. Bu anlamıyla insanlık emekleme aşamasında. Ya da hayvanlık konağından henüz gerçek insanlık konağına sıçrayabilmiş değil.

    İşte o gerçek insanlık konağı, “Proletarya Enternasyonalizmi” konağıdır. O konağa sıçramakla insan olarak doğmanın hakkını bütünüyle vermiş olacaktır insanlık.

    Korona bir diğer mesaj daha veriyor: Kendisine karşı mücadele edecek ve kendisini kesin yenilgiye uğratacak kimyasal ya da biyolojik silahın ancak insanlığın ortak uğraşıyla en kısa zamanda bulunup kullanıma sokulabileceğini anlatıyor.

    Oysa günümüzde insan sağlığı, uluslararası emperyalist ilaç tekellerinin ve onların gerisindeki, onların yürütme kurulu görevini yapan emperyalist devletlerin insafına terk edilmiş durumdadır.

    Onların amacı, doğaları gereği, hayâsızca kârdır, sömürüdür, vurgundur, talandır. İnsanların sağlığı zerre miktarda olsun onların umurlarında değildir.

    Böyle olunca da Korona gibi, kanser gibi ölümcül sonuçlar doğuran hastalıkların kesin tedavisi bulunamamaktadır.

    Sovyetler ve Sosyalist Kamp’ın var olduğu dönemde, böyle olumlu işler, insanlığın tamamına büyük faydalar sağlayacak buluşlar ortaya konamadı. Çünkü Sovyetler, on yıllar boyu bürokratikleşme, bozulma, çürüme hastalıklarına yakalandı. Proletarya başta gelmek üzere halkın öncü müfrezesi olan parti yozlaştı, bozuldu, kitlelerle iletişimi sağlayan bağları bir bir koptu. Parti kendi içine kapanıp taşlaştı. Böyle olunca da kitlelerin partiye olan güven, saygı ve sevgisi yok oldu. Sonuçta da çöküş geldi, bilindiği gibi.

    İşte bu sebepten, böyle olumlu işlere hiç yönelemedi o rahmetliler…

    Oysa günümüzde Komünizmin gerçek temsilcisi niteliğindeki iki ülkeden biri olan Küba, 11 milyonluk nüfusuna ve 110 bin kilometrekarelik vatan toprağına sahip olmasına rağmen, bu görevi başarılı bir biçimde yerine getirmektedir.

    Üstelik de Küba’nın petrol gibi, değerli madenler gibi doğal zenginlikleri de yoktur…

    Ülke insanları alınterlerinin karşılığını yemektedirler ve onunla geçimlerini sağlamaktadırlar. Küba, bütün bu olumsuzluklara rağmen tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi, bu Korona ailesine mensup, insan kitlelerine ölümcül darbeler indiren virüslere karşı da etkin ilaçlar üretebilmiştir.

    İşte kanıtı:

    BioCubaFarma, Covid-19 tedavisi için 22 ilacın üretim garantisini veriyor

    Covid-19’a yol açan yeni SARS COV-2 koronavirüs için şimdilik önleyici bir aşı ya da özel bir tedavi bulunmasa da, Küba eczacılık endüstrisi, rekombinant insan interferonu alfa 2b ile birlikte, bu hastalığın ve meydana gelebilecek komplikasyonların görüldüğü hastaları tedavi etmek için protokollere dahil edilen bir diğer ilaç grubunun da dahil olduğu kanıtlanmış, yüksek tesirli ilaçların üretim garantisini veriyor.

    Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (CIGB) genel direktörü Eulogio Pimentel Vázquez, Küba’da üç ila altı ay arasındaki bir süreçte görülebilecek tahmini vaka sayısını tedavi etmek için gereken interferon stoğunun bulunduğunu belirtti. Vazquez ayrıca şunları ekledi: “Pratikte Çin’de enfekte olan tüm insanları tedavi etmek için ihtiyaç duyulan miktara eşit miktarda ürünün üretim süreci devam ediyor.”

    Yeni koronavirüsle enfekte olmuş hastaların tedavisindeki etkisi nedeniyle son birkaç gündür çeşitli uluslararası medya platformlarında rekombinant insan interferonu alfa 2b manşet olmuş olsa da, küresel pandemiye karşı koymak için Küba’nın elindeki tek ilaç bu değil.

    Martinez’in belirttiğine göre tedavi için Küba’nın protokolünde 21 başka ürün daha bulunuyor. Bunlar arasında Covid-19’lu hastalarda gelişebilecek komplikasyonların tedavisi için antiviraller, antiaritmikler ve antibiyotikler bulunuyor ve endüstri [Küba Eczacılık Endüstrisi] bunların üretim garantisini veriyor.

    BioCubaFarma’nın Operasyon ve Teknoloji direktörü Rita Maria García, mevcut durumla ilgili hazırlıkların çok önceden başlatıldığını ve kapsamın genişletilmesi için stratejiler uygulansa da ülkedeki [Küba’daki] sağlık kuruluşlarının ihtiyaç duyulan ilaçlara yeterli düzeyde sahip olduğunu belirtiyor. (http://www.granma.cu/...-infectados-en-china)


    Gördüğümüz gibi Küba, bu tür salgın yapan insan düşmanı virüslere karşı toplamda 22 çeşit ilaç üretmiş durumdadır.

    Ve kapasitesi de öyle küçük filan değildir.

    Ne diyor?

    Çin’deki tüm vakalara yetecek miktarda ilaç üretme garantisi veriyoruz, diyor. Küba’daysa olası olumsuz gelişmelere karşı elimizde altı ay boyunca yetecek ilaç stoğumuz var, diyor.

    Bu ne demektir, arkadaşlar?

    Küba’da Koronavirüs enfeksiyonundan dolayı hemen hemen hiç kimse ölmeyecek, demektir.

    Bakın bunu da şöyle açıklıyor, aynı ilaç kuruluşunun Kübalı bilimsel danışmanı Luis Herrara Martinez:

    “Hastaların ağır evreye geçmesini önlüyor''

    Küba televizyonuna konuşan, ilaç şirketi BioCubaFarma’nın bilimsel danışmanı Doktor Luis Herrera Martinez ilacın daha önce yeni koronavirüsle aynı özelliklere sahip virüslere karşı etkililiği nedeniyle seçildiğini söyledi.

    “Martinez “Bu gibi durumlarda hastaların kötüleşip, sonucu ölüm olan ağır evreye ulaşmasına karşı koruyucu mekanizma işlevi görme avantajına sahip” dedi.” (https://www.independentturkish.com/...C5%9Flatmakta-etkili)

    Küçük bir ülke olan Komünist Küba, insanı insan olarak görüyor çünkü…

    Kapitalist-Emperyalist devletlerin ve onların sermayedarlarının ve onların her türden hizmetkârlarının gördüğü gibi, yani yük hayvanı olarak görmüyor. Öyle olunca da böylesine önemli başarıları ortaya koyabiliyor…

    Düşünün bir de tüm dünyanın komünist olduğunu…

    Her ırktan, milletten, dinden, mezhepten, tarikattan insanların özce birbirinin aynı canlılar olduğunu… Ve ihtiyaçlarının aşağı yukarı birbirine eşit olduğunu… Ve toplumsal örgütlenmenin bu ihtiyaçları karşılamayı stratejik hedef olarak belirlemiş bulunduğunu…

    O zaman tabiî ki böyle salgınların aşıları, tedavi edici ilaçları çoktan öngörülüp bulunmuş olur. Bulunmamış olsa bile kısa sürede bulunur.

    Korona gibi ölümcül mikroplar, ortaya çıktıkları ya da görüldükleri yerde hemen çembere alınıp yayılmaları engellenir ve savaşılıp zafer kazanılır.

    Ama insanlığın bu anlayışa ve aşamaya varması için uzun yıllar gerekmektedir daha…

    İnsanlık; ırkların, milletlerin, dinlerin, mezheplerin kapanına kıstırılıp yakalanmış durumdadır. Tutsaktır aslında…

    Diktatörlükler çağındayız. Unutmayalım ki bütün burjuva demokrasileri birer diktatörlüktür. Özgürlüğe yer vermez demokrasiler. Özgürlük çağı ancak Proletarya Enternasyonalizmi çağıdır.Gerçek anlamda demokrasi sadece bu şekilde mümkündür.

    Bu Koronavirüs salgını bir kez daha gösterdi ki dünyadaki tüm dinlerin temsilcilerinin, onların ulularının, ermişlerinin, rehberlerinin ve her çeşitten görevli adamlarının tamamı insanlığa; şu an Korona’yla gece gündüz demeden mücadele eden, hastaların sağlığa kavuşması için kendi hayatını riske atan bırakalım doktoru, bir tek hemşire ya da tıp teknisyeni kadar olsun fayda sağlamamaktadır.

    Burada şu meseleyi de belirtmiş olmadan geçmeyelim:

    Komünist Küba, Karayipler’de dolaşan ve içinde Koronavirüs’le enfekte olmuş yolcular bulunan Amerika, Kanada gibi Kapitalist-Emperyalist ülkelerin kıyılarına yanaşmasına izin vermediği bir yolcu gemisinin limanına yanaşmasına ve hastalarıyla birlikte yolcularının özel bir hastaneye alınarak tedavi edilmesine rıza gösteriyor.

    Yani kendinden başka hiçbir devletin kabul etmediği, Korona’lı hastalar da bulunan yolcu gemisinin limanına yanaşmasına ve o yolcuların tedavi edilmesine izin veriyor. O yolcular ve hastalar ne kadar şanslı ki, çok büyük olasılıkla onlardan hiçbiri ölmeyecek. Onlara tıbbın son aşamasının ürünü olan tüm hizmetler sunulacak.

    Ne demiştik yukarıda?

    Küba, insanı sadece insan olarak görüyor, sömürü aracı olarak görmüyor. İşte bu sebeple de insanlara faydalı olmak, insanım diyen bir kişinin birincil görevlerindendir.

    Hani Hz. Muhammed de der ya; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”

    Ayrıca bu Komünist Küba, İtalya’ya bir kargo uçağı dolusu tıbbi malzeme ile bu hastalıkla mücadelede uzmanlaşmış deneyimli doktorlar gönderiyor. Oysa hiçbir Avrupa ülkesi böyle bir yardımda bulunmuyor İtalya’ya.

    İşte insanlık budur, Küba’nın yaptığıdır…

    Peki Emperyalist Avrupa Devletleri nedir?

    Onlar insan kanı emicidir, sadece emperyalist çıkarlarının peşinde koşarlar. O çıkarların dışında hiçbir değer ve düşünce tanımazlar.

    Bakın bu konuda Sırbistan Devlet Başkanı ne diyor:

    “AVRUPA BİR MASALMIŞ

    “AB’nin salgın karşısında aciz politikasına bir tepki de üyeliğe aday ülkelerden Sırbistan’dan geldi. Devlet Başkanı Aleksandar Vucic’in Sırp halkına hitaben yaptığı konuşmada “Avrupa dayanışması diye bir şey yok. Sadece kâğıt üzerindeki bir masaldı. Çin Devlet Başkanına gönderdiğim mektupta ona sadece “değerli dostum” şeklinde değil “kardeşim” diye hitap ettim.” ifadelerini kullanması Brüksel için “Kral çıplak” değerlendirmesiydi.” (http://www.haber7.com/...vlet-baskani-patladi)

    İşte gerçek bu…

    Avrupa böyle de Amerika’sı, Kanada’sı farklı mı?

    Onlar da en az bunlar kadar emperyalist haydutlardır. Hep söyleyegeldiğimiz gibi ABD Emperyalizmi, uluslararası emperyalist sistemin ağababasıdır. Bu sebeple de Che’nin deyişiyle; “İnsan soyunun başdüşmanı”dır.

    Türkiye özeline gelirsek; ayda 1 milyar 100 milyon gideri olan Diyanet’in ve onun sayıları 150 bine yaklaşan personelinin toplamının şu anda Korona’yla savaşan hastanedeki bir sağlık emekçisinin verdiği hizmet kadar olsun faydası yoktur.

    Hz. Muhammed muhakkak ki çağının devrimcisidir. O da aynen bizim gibi gerçek anlamda eşitce bir toplum kurmayı ideal edinmiştir. Rızıkta herkes eşit olmalıdır, demiştir. Sadece kendinize ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yetecek kadar helal kazancınızın sonucu elde ettiğiniz malınız olacak, gerisini “infak” edeceksiniz, yani ihtiyaç sahiplerine dağıtacaksınız, demiştir.

    İşte bunlar bizim de amaçladığımız, bizim de uğruna mücadele ettiğimiz Komünist Toplumun ekonomi prensipleridir. Yani Hz. Muhammed de herkes ekonomik olanda bir anadan doğmuş kardeşler gibi eşit olacak, demektedir.

    Fakat içinde bulunduğu çağın yani Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Düzeninin egemenleri ve onların koyduğu kanunlar, kurallar yüzünden Hz. Muhammed bu prensiplerini hayata geçirememiştir. Yani gönlünde yatanı pratiğe geçirememiştir.

    Biz, İslam’ı, Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’i bu yönüyle benimsiyoruz, savunuyoruz ve onun kurduğu dinin bu yönüyle gerçek temsilcisi biziz, diyoruz.

    Fakat İslam’ın bu yönü Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin halifeliğinin bitimiyle birlikte son bulmuştur ve artık okunmaz, okunsa da anlaşılmaz, anlaşılsa da savunulmaz duruma getirilmiştir. Bu sebeple de Hz. Ali sonrası İslam’ı savunanlar aslında gerçek İslam’ı değil, Muaviye İslamı’nı savunagelmişlerdir hep. Bugünkü İktidar da aynı Muaviye İslamı’nı savunmaktadır.

    Bu İslam’da Tanrı, Hz. Muhammed’in Tanrısı değildir, Para Tanrısı’dır. Ve bu Tanrı, her zaman söylediğimiz gibi, yanında başka bir Tanrının varlığına asla izin vermez.

    İşte mevcut iktıdar da Para Tanrısı’na tapındıkları için durup dinlenmeden rant peşinde koşmaktadırlar, vurgun, talan peşinde koşmaktadırlar, yüz milyarlarca dolarlık kamu malı aşırma peşinde koşmaktadırlar.Virüs salgını nedeniyle sözde koruma paketinin içeriğine bakıldığı zaman kimin kimler için varolduğunu daha net görebiliriz.

    Bunların ilahiyatçıları da, din adamları da, fetvacıları da hep kendileri gibidir. İşte bu sebeple bu avaneden halkımıza, milletimize zerre miktarda olsun fayda gelmez, zarardan, kötülükten, zulümden, ihanetten başka hiçbir şey gelmez…

    Zaten 18 yıldan bu yana ülkemizi ve halkımızı felaketten felakete sürüklemiştir bunlar. Bu en son Koronavirüs salgınında da birkaç gün öncesine kadar hiçbir tedbir almayıp salgının ülkemizde her geçen gün katlanarak artan bir şekilde yayılmasına sebep olmuştur.

    Bu virüs nereden gelmiştir ülkemize?

    1- Avrupa’dan, 2- Umre Hacılarından…

    Daha önce de söylediğimiz gibi, Avrupa’yla her türden sınırımızı, kara, hava, deniz ulaşımı dahil, salgının başladığı ilk günden itibaren, yani 10 Aralık’tan itibaren kapatsaydı oradan Korona gelemeyecekti.

    21 bin Umreciyi Suudi Arabistan’a göndermeseydi oradan da gelemeyecekti virüs.

    Doğu sınırlarımızı da kapatsaydı, oradan da gelemeyecekti.

    Böylece ülkemiz böyle bir tehlikeyle asla karşı karşıya kalmayacaktı…

    Ama bunlarda nerede o öngörü, nerede o halkı düşünme, milleti düşünme anlayışı…

    Bunların işi gücü vurgun, sömürü, rant…

    Bir de kendilerini iktidara getiren ABD Emperyalistlerine BOP Eşbaşkanlığı olarak hizmet, yani ihanet… Başka bir dertleri yok bunların.

    Dikkat edelim; bunların halkı kandırmakta kullandıkları biricik sermaye vardır: Muaviye Dini. Durup dinlenmeden bu dini alırlar satarlar. Kur’an diliyle söylersek, “İnsanları Allah’la aldatırlar.”

    Başka bir marifetleri yok…

    Bu felaket de geçecek elbette. Fakat ne gibi tahribatlar yapıp geçecek, yaşayıp göreceğiz.

    Dileyelim ki az bir hasarla atlatmış olalım bu felaketi…
  • youtube.com/watch?v=7dH86vHWF3c
    “Yabancılar senin evine geliyor ve hepinizi öldürüyor” diye başlayan şarkının sözleri, 1944 yılında 250 bin Tatar Türkü’nün Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin tarafından Sibirya’ya sürgün edilmesini anlatıyor.

    Stalin, Mayıs 1944'te Türk asıllı nüfusu Nazilerle işbirliği yapmakla suçlamış ve binlerce insanı doğu bölgelerine sürmüştü. Sürülen insanların yarısı kötü koşullar nedeniyle yaşamını kaybetti.
  • Dostoyevski ve Tarkovski / #UlusBaker

    ''Rus düşünürlerini bütün Spinozacılığıma, onların bütün irrasyonelliğine rağmen kendime çok yakın buluyorum.''

    Dostoyevski'yi Tarkovski'ye bağlayan bağ, üzerinden onca tank, bombardıman, acı, hayal kırıklığı, devrim ve karşı devrim, hatta varoluş üstünde tepinen onca olumlu şey --bilim, sanat, ahkâm ve şeriat-- geçtiği halde nasıl yaşadı? Acaba neden Dostoyevski edebiyatın en yüksek noktasında yer alıyor? Ve bir asır sonra Tarkovski başka bir alanda sinemada, en yüksek filmleri yapabiliyor? Rusların edebiyatlarını yok etmek için ellerinden geleni yaptıklarını artik biliyoruz. Bunu filmlerini yeraltına gömdükleri Eisenstein, Vertov ve Dovjenko için de yaptılar. Ama birdenbire Tarkovski çıkıverdi ve sadece tek şeyin garantisiyle --hayatın ifadesini Dostoyevski'nin yaptığı gibi yaparsanız onu siz ifade etmekle uğraşmak zorunda kalmazsınız, o gelir sizin ifade araçlarını doldurur, taşar, ve kendini sizin aracılığınızla ifade eder. Dostoyevski-Tarkovski bağının sırrı işte budur.
    Durumu biraz daha ciddiye almak da gerekir: hiçbir yazarı Dostoyevski ile karsılaştırmaya kolay kolay cesaret edemeyeceğimiz gerçeğiyle Dostoyevski okuyanlar --nihayetinde-- karşılaşırlar. Neredeyse İngiliz dilini yaratmış olan Shakespeare, Antik Yunan dilini bize topyekun veren Homeros, ve Fransızcayı kuranlar: Rabelais ile Montaigne... Ve sonra Cervantes... Bunlardan bazılarının gerçekten yaşamış olduklarından, giderek eserlerinin "edebi" manada otantik olup olmadığından bile çok emin değiliz. Bu anlamda Dostoyevski bir ilktir --onun orada, Saint-Petersburg'da yaşadığını, tutuklanıp kurşuna dizilmesine ramak kaldığını, sürüldüğünü --hep biliriz. Bazı iyi romanlarını salt para kazanmak için parça başı yazdığını da öğrenebiliriz kolayca. (ve bugün Orhan Pamuk, bir taraftan kendi kötü fantezi romanlarını pazarlamaya çalışırken, diğer taraftan nedendir bilmem oldukça kötü Dostoyevski tercümelerini İletişim Yayınlarında "sunmaktadır" --ve bu tercümelerde "merdivenin kenarında yere yuvarlandı ve kafasını halıya tok bir sesle çarptı" gibi bırakın Dostoyevski'yi, ortalama bir romancının bile asla telaffuz edemeyeceği bir cümleyi bulabiliyoruz...) O cümleyi bulup yeniden yazıyorum (tercüme etmiyorum, yeniden yazıyorum): "merdivenin kenarına eriştiğinde artık dayanamayıp koyuverdi. Tok bir ses geldi kafasıyla halıdan..."
    Tarkovski'nin Dostoyevsi'yi bir "yakını" gibi gördüğü biliniyor –hayatı boyunca onun bir romanını çekmek istemiş ve anlaşılan buna ya fırsat bulamamış, ya da --bu daha doğru ve haklı bir neden herhalde-- cesaret edememiş... Ama benim gördüğüm her imajının içine Dostoyevski tamtamına işlemiştir. Gerçekten de, nasıl Dostoyevski okuyana her şeyi yazabilecek gibi görünüyorsa, bir Tarkovski görüntüsü de her şeyi gösterebilecek gibi gelir... Onun filmleriyle "barışamazsanız" ilk yirmi dakikanın sonunda terk etmenizin daha iyi olacağı gerçeği (bu çoğu kişinin deneyimidir)iyi bilinir... Ama Tarkovski de her şeyi "çekebilecek" gibi gelen bir filmcidir. Ve bunun nedeni belki de Dostoyevsiesk anlatımla göbekbağından çok, her ikisini birbirine bağlayan bağın oluşabildiği o dirençli zemindir.
    Bu zemin bir coğrafya değil --Rusya coğrafya oluşturamayacak kadar geniş ve son tahlilde epeyce ıssızdır. Orada insan bir seyrelme içinde yaşar. Elbette modern batılı toplumlardaki o çok yoğun nüfus içinde, kentin kalabalığında yaşanan "seyrelme" --daha doğrusu "izolasyon"-- gibi değildir bu. Ama bir devir ya da "zaman" da değil. Daha doğrusu mekânın bir kasılmasıyla zamanın bir gevşemesi karşısındayız. Ya da, Tarkovski'de daha kolay olduğu ölçüde bunun tersiyle. Deleuze'un anlattığı ve örnek olarak Tarkovski'yi gösterdiği "kristal imaj" hem kasılma hem de gevşeme olmalıdır --kalp gibi çalışmalıdır. Bahtin Dostoyevski eserindeki bu ritmik "olayları" epeyce çözümledi. Ve orada dilin kasılıp gevşediğini de gösterdi. Dostoyevski "her şeyi yazabilir" -- Tarkovski "her şeyi gösterebilir". Demek ki esas mesele her şeyi yazıp durmak değil, her şeyin yazılabileceği ortamı, arkaplanı, fonu oluşturmak, inşa etmektir.
    Ve işte, Dostoyevski edebiyatta, Tarkovski ise sinemada bunu en yetkin şekilde basarmış olanlardır. Ve Dostoyevski'den şöyle bir cümle duyabilirsiniz: "bir arabacının gölgesini gördüm, bir arabanın gölgesini bir fırçanın gölgesiyle temizliyordu."
    Daha da gidersek şunu da: "il faut inventer" --nedense hep Fransızca telaffuz ediliyor esasında Rusça olan bir romanda. Herhalde bir vurgu kazandırmak için. Eğer tanrı yoksa onu "icat etmek gerekir". Adalet yoksa onu da. Ama Dostoyevski eserlerinde sürekli tekrarlanan bu talep romanın kahramanları tarafından nedense hep Fransızca olarak telaffuz edilir. Neden?
    Dostoyevski'den hep alıntılanan bir cümle: "eğer Tanrı yoksa her şey mubah". Oysa bunun çok sayıda değişkenini de bulabilirsiniz orada: "eğer tanrı öldüyse benim yüzbaşılık apoletlerim ne işe yarayacak peki?" (Ecinniler) Dostoyevski'de ikinci tip sorgular ilkinden (ki sorgu değil önermedir bunlar) çok daha derin, dolayısıyla çok daha önemlidir. Nietzsche bize şunu gösterdiydi (ki sanıyorum Dostoyevski'den çok uzakta olmayan bir düşünme hali içinde başına geldi bu): Tanrı öldü. Ama ekledi. Onu siz öldürdünüz. Nasıl kalkacaksınız bakalım bu işin altından. Dostoyevski'nin "Tanrı yoksa her şey mubah" formülünün daha derininde "Tanrının öldürülmesi" yatıyor. Çünkü çok açık. Tanrı bir zamanlar varken şimdi yoksa ya olmuş olması, ya da öldürülmüş olması gerekir. Ama Ecinniler'de Tanrı'nın öldüğü düşüncesi ön plana çıkıyor --yokluğu değil. Tanrı hiç yoksa apoletlerim ve yüzbaşılık rütbem olmazdı. Ama Tanrı var idiyse ve şimdi artık öldüyse benim apoletlerim ve rütbem ne anlama gelir?
    Bugün Dostoyevski ile başınızı ağrıtıyor, gözlerinizi yoruyorum ama bence buna değer: bu adamın toplumsal tipler yaratmakta Simmel'den bile daha başarılı olduğunu düşünüyorum artık. Ayrıca toplumsal tipler hem sosyolojik-psikolojik realiteler, hem de estetik-analitik kategoriler olduğu ölçüde benim epeydir uğraştığım Spinoza'nın esas antitezi olarak da ortaya çıkıyor. Ve bu antiteze gerçekten ihtiyaç duyuyorum. Heidegger "hala bir Tanrıya gücümüz yeter mi?" diye sormuştu. Spinoza felsefesi antidotsuz alınmaması gereken bir şey. Hiçbir özgürlük alanı bırakmıyor gibi görünüyor, ama salt felsefe yapmakta alabildiğine özgür. Oysa Dostoyevski'de bulacağınız hiçbir iddiayı önce Spinoza'da bulamaz değilsiniz. Dostoyevski (sonra belki de Simmel) --insan olarak sonluluğumuzdan kurtulamayacağımız konusunda ısrar ediyorlar; oysa Spinoza eğer felsefe yapacaksak her şeye Tanrının gözüyle bakmamız gerektiğini söyleyecek kadar umutluydu. Spinoza güç derecelerinin toplamını görmek istiyordu (bu Tanrıdır). Dostoyevski ve "modernlik" ise Tanrı yokken güç derecelerinin ne menem bir şey olabileceğini tartışıyor --ve bunu tartışmanın en iyi yolu edebiyattır artık, felsefe değil.
    Lacan Dostoyevski'nin "eğer Tanrı yoksa her şey mubah"ını tersine çevirdi --"eğer Tanrı yoksa her şey yasak". Çünkü eğer bir "temel gösteren" artık yoksa o zaman dünyayı şöyle yaşamaya başlamanın önü açılıyor --kahve için ama sağlığa zararlı = kafeinsiz kafein... Seks yapın elbette, çünkü her şey mubah, ama dikkat edin, çünkü AIDS. Yiyin, ama dikkat edin, çünkü yağ ve kolesterol var.
    Her şey Spinoza'nın doğal felsefesinden kurtulmak üzere modern çağların yediği haltların toplamını gösteriyor. Spinoza diyordu ki, ilkel olduğumuz ve çocuklar gibi kendi hallerimizi yönetmeye muktedir olmadığımız ölçüde emirlerle güdülürüz. Bu bir "performatifler yasasıdır". Adem elmayı yemenin kendine zarar vereceğini bilecek durumda değildir, bu yüzden Tanrı ona elmayı yemeyi "yasaklamak" zorunda kalır. Ama kapitalizmin "rasyonalitesi" para getirecek herhangi bir şeyi yasaklamak istemeyeceğinden, eğer kendime mazoşistik bir işkence çektirmek istersem, üzerinde "do not use for..." gibisinden bir etiket basılı bir kırbacı üretip bana satacaktır.
    Dostoyevski, Spinoza, Nietzsche, Lacan hep aynı şeyleri söylüyorlar. Ve farklı dönemlerde, farklı anlarda dünyanın bu düşünme tarzlarını gerektirme tarzlarının o muazzam çeşitliliğinin bütün bu bakış açılarından çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.
    Sanırım şöyle bir durum var ultra-kapitalizmde. Richard Gere'in oynadığı şu bombok filmde olduğu gibi (affedersiniz) kıçınıza bir fare sokarsınız --çünkü sapkınsınızdır ve başka türlü olmanızın da pek imkanı yoktur. Ama o arada Richard Gere büyük bir hata yaparak, içini kemirmeye başlayan (bu bir süre zevk sonra da acı veren bir durumdur) fareyi acının ilk anında can havliyle dışarı çeker: sonuç --kuyruk kopar, fare içeride kalır (örneğin aşırılığı kendi gücünün parçasıdır, bu yüzden kusura bakmayın).
    Ama derim ki "her şey mubah" ve "her şey yasak". İkisi aynı şey. Dostoyevski'nin "mubah"ı göstermek için Tanrının yokluğuna başvurduğu gibi, Lacan da "yasağın yokluğu"na başvuruyordu. Bir romancı değil bir göstergebilimci olduğu için --tıpkı Spinoza'nın bir zamanlar yaptığı gibi-- rahatça şunu diyebilirdi: yasak yok, her şey mubah, demek ki Tanrı yok. Tıpkı Godard'ın o eğlenceli ve tuhaf Cogito'su gibi: "demek ki ölmemişim, çünkü bütün hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi."
    Leibniz denen adam ise biliyordu ki ister Tanrının yokluğuna, ister varlığına sığının aynı duruma düşersiniz: varsa şu, yoksa bu. Her iki durum da mubahtır. Biliyoruz şeyler var. Sezar Rubikon ırmağını geçti ve Galya'yi işgal etti. Bu olay hep var ve olacak --yani her tarih kitabında varsayılacak. Ama onun Rubikon ırmağını geçmemesi de mümkündü --ve bu durumda olmamış, harcanmış koskoca bir dünyalar sonsuzluğu var demektir. Bütün bunlar tek bir bireyde ancak bir Dostoyevski romanında birleştirilebilir. Sezar'ın Rubikon'u geçtiği rahatça kabul edilebilir --mümkündü, çünkü oldubitti. Ama daha derin bir soru doğmuyor mu bundan: Tanrı mümkün müdür? Ve bu soruya ayni tipten bir cevap verebilir miyiz?
    Dostoyevski bence "Tanrı olmasaydı" sorusunu "her şey mubah olurdu" cevabını vermeden soramazdı. Başka bir deyişle cevap sorudan önce geliyor --ve biz o zaman buna soru değil, problem, sorun filan diyoruz. Sorun Şudur: her şeyin mubah olduğu bu dünya nedir? Hangi şartlarda tesis edilmiştir? . Ve biliriz ki mubah basitçe "yasaklanmamış olan şey" değildir. Yasağın henüz dokunmadığı şeydir. Ya da daha derinden, "yasaklamanın" da "yasaklanması" gereken bir hayat yoludur. Başka bir deyişle her şeyin mubah olduğu bir dünya Tanrıyı öldürmüş olmak zorundadır. Öldürmezse bazı şeylerin mubah olduğunu bize sürekli olarak hatırlatmak, vaaz etmek zorunda olan bir Tanrıya ihtiyaç duyuyoruz demektir. Tanrı dildeki emir kipinin ötesinde bir varlığa sahip olma ihtiyacında değil. Ve emir vermek için var olmak ihtiyacını bile duymuyor. O "transandantal" bir imaj ve görünmesi bile gerekmiyor. Yani Kant'ın dediği gibi onu ancak içinizden buyruk veren şey olarak tanıyorsunuz.
    Ama bütün bunları birtakım toplumsal tiplere tartıştırmak işte tam da Dostoyevski'nin dehasıydı. Onun karşısında Spinoza'ya kendi nedenlerimle hak veririm --ama çok da karşıt olduklarını düşünmüyorum bazılarının aksine. "apoletlerim neye yarar o halde" diye soran bir adam orada mümkün kılınmıştır. Spinoza da hep bu tür şeyleri somut olarak sorup duruyordu: neden veya nasıl Tanrı kadar büyük bir kavram ile apolet kadar saçma sapan bir şey arasında bu kadar sıkı fıkı bir bağ oluyor?
    Ek:
    Dostoyevski'den bahsetmek zorunda kalmıştım --biraz daha ötesiyle devam ediyorum: (ve diyelim ki bu Rus insanını biraz da kaderini paylaşarak daha iyi tanıma şansım oldu) --bu mesele Fyodor Dostoyevski'nin Bratya Karamazovyi (Karamazovgiller) adlı romanında Dmitryi'ye söyletilen bir cümlede hazır bulunur: neden acaba bütün Ruslar filozofturlar, ve bu içlerine işlemiştir? Çok tuhaf bir durum, çünkü benim bildiğim Vladimir Solovyov dışında Rusya herhangi bir sistematik filozof yetiştirmemiştir --çünkü bence buna zaten ihtiyacı yoktur ve yazarları eleştirmenleri düşünme gücünün belli bir miktarını ayakta tutmaya yetip artmışlardır bile.
    Ama şimdi inanırım artık --Ruslar yalnızca Dostoyevski'nin söylediği gibi filozof olmakla kalmadılar, aynı zamanda felsefi bir projeyi hayata geçirmeye kalkışan tek tarihsel uygarlığı oluşturdular. Projenin kendisinin önemi (Marksizm veya başka bir şey) apayrı bir konudur --mesele daha çok felsefeyi bu kadar ciddiye almaktır ve bu Rus Devrimine kadar varabilmiş bir süreçte gerçekleşmiş bulunuyor. Sonrasını hiç sormayın, çünkü buna cevap vermekle uğraşmak zorunda değilim...
    Ama Sovyetler deneyimi totaliter değil (Hannah Arendt'in ve takipçilerinin sandığının aksine) bambaşka türden bir totallik ve saflık taşır. Marksizm okunur ve devrim "uygulanır" --ve bu Anglo-Sakson dünyadakinden çok farklı bir "pragmatizm" türüdür. Tarih bir "bakalım görelim" sürecine hemencecik dönüşebilir. Anglo-Sakson pragmatizmi ise bir nevi ikiyüzlülüğü hep korumuş olan burjuva ideolojisine denk düşer. O bir felsefedir ve her "doğrunun" faydaya ve iş görmeye dayanması gerektiğini kabul ederken de öyle kalır: yani bir felsefe. Kimse önerilmiş bir felsefeyi uygulamaya geçirmeye kalkışmayacaktır, çünkü İngiliz-Amerikan pragmatizminin doğası zaten yapılıp edilmekte olan işlerin bir dökümüyle, giderek meşrulaştırılmasıyla sınırlanmış bir haldedir. Yalnız Rus pragmatizmi böyle bir şeyi göze almıştır --bir felsefe mi var, tamam uygulayalım bakalım...
    Karikatürize ettiğimi düşünebilirsiniz --asla öyle değil. Yalnızca Sovyetler Birliği'nde felsefe her türlü ekonomik, siyasi ve kültürel faaliyetin temeli ve yönlendirici ilkesi olarak kabul edilmiştir. Bu felsefenin oldukça özetlenmiş ve kötüye kullanılmış bir Marksizm-Leninizm olması bence burada tartışmakta olduğum konu açısından o kadar önemli değil. Daha doğrusu, 19. yüzyıldan beri Rusya'da yeşeren felsefi kültürün niteliğine uygun olan şeyleri Sovyetik deneyimden, baskılardan, perseküsyondan filan ayıklayıp bir kavram haline getirmeye çabaladığımızda orada işte bahsettiğim bu tuhaf pragmatizmin ta kendisini buluruz. Ve Dostoyevski'den Sokurov'a bu pragmatizm ilginç bir yaşam sürdürmüş, biricik bir deneyim oluşturmuş gibidir.
    Rus aydını (ki "intelligentsia" terimine bir somutluk kazandırmıştır) Berdyayev'in gösterdiği gibi kendine mahsus bir insan türüdür --ve bu "kendine mahsusluk" bütün Ondokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatının her köşesinde belirir. Mesela Solovyov anarşist-nihilist olarak başladığı felsefi hayatını mutlak ortodoks bir dindarlığın --yani argümanları en uca kadar götürülmüş bir dinselliğin-- doruğunda tamamlayacaktır. Ruslar önlerinde felsefenin Batılı bir versiyonunu görmeye dayanamıyorlardı: hep bir hic et nunc'un, burada ve şimdinin iğvasına kapılıyorlardı. Belki de bu yüzden "tamam artık Sovyetler faslını kapatıp şu kapitalizmi de deneyelim bakalım" tipinden bir davranışa girmelerinin nedeni de budur. Lenin'in yazıları ve eylemleri tam manasıyla bir "deneysel devrim teorisi" oluşturur. Bu yüzden onu yüzyıl sonra hala alıntılayıp duran bir "sol literatüre" ve "pratiğe" çok fazla burun kıvıramıyoruz. Neçayev'den Şestov'a Rus felsefesi (ki teknik bakımdan Batıdakinden çok geridedir) büyük Rus edebiyatının yanında biricik bir çizgi oluşturur; ince, kırılgan, ama bir bakıma çok güçlü, Mesianik bir çizgi. Descartesçı mısınız, o halde hemen gidip uygulayalım... Descartes'ın neyini uygulayacaksınız? Hemen ruhsal dünyayı cismani dünyadan koparalım, bakalım ne oluyor. Batıda yüzyıllardır okunan Descartes felsefesi asla böyle bir girişimi Fransa'da ya da başka bir yerde uygulamaya koymaya kalkmış değildir. Batı metafiziği söyler, uygulanır, ama uygulanmaya "adanmış" değildir. Yalnızca (Nietzsche'nin deyimiyle) bazı "kuyrukluyıldızlar", Spinoza ve Nietzsche felsefelerini hayatlarının bir ölçüsü ve ritmi haline getirmeyi başardılar --ki bunlar Deleuze'ün deyişiyle "kamusal" değil "özel" filozoflardı.
    Bu aynı zamanda Dostoyevski'nin "her şey mübah" formülünün zorunlu bir uzantısıdır. Rus anarşizmi, "her şey mübah ise o halde yapalım" diyen bir tavırdır. Oysa hala bir Alman olan Nietzsche şu entellektüel-ahlaki anekdotu hala sürdürüyordu: Tanrı Öldü, Onu Siz öldürdünüz; nasıl arınacaksınız bu kandan bakalım.
    Tarkovski veya Eisenstein seyredenler hemen hissedebilirler ki yukarıda bahsettiğim "somutlaştırıcı ruh" bir Poltergeist gibi her an iş başındadır ve izin verildikçe
    yolunu bulur... Bu izin kurumsallaştığı andan itibaren --diyelim ki Stalin döneminde-- Sovyet projesi çöküşüne zaten girmişti. Benim bildiğim 1960'lı yıllarda o güzelim Leningrad'ın bile gri üstüne gri bir hayatı şenlendirmeyi başaramadığıdır. Ve bu şenlendirmeyi ancak (a) büyük Rus edebiyatı; (b) büyük Rus sineması başarabilmişti, ta ki yok edilene kadar. Bütün bunların Batıda alıştığımız "komünizm" projesiyle bir alakası yok. Olsa bile bambaşka bir tarzda ve bambaşka bir yoldan. Eisenstein'in tutkusal profili ancak komünist adanmışlığını hissedebildiğiniz ölçüde sizin için "şahane" bir eser haline gelebilir. Yoksa filmlerini anlamamışsınızdır. Dziga Vertov basitçe "makineler mi?" diye sormuştu --evet tamam, makineler, Taylorizm ve Stahanovizm: ama benim elimdeki kamera da bir makine --o halde ben de bir işçiyim, bir görüntü işçisi, bir iletişim işçisi. O halde "sinemanın özü" diye anlatılan şeyi hemen "uygulayalım".
    Entegre kapitalizm bir uygulama değil ve Marx'ın bir asır önceki sözünü doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor: "kapitalizm pratikte gerçekleşmiş idealizmdir". Pratikte gerçekleşmek. Rusların ruh haline başvurduğunuzda (ki Marx pek çok sayıda Rus devrimciyle tanışıktı, düşmanlıklar ve dostluklar kuruyordu onlarla) bu "pratikte gerçekleşmek" meselesinin oldukça karmaşık ve eş oranda hayati bir mesele olduğu anlaşılır. Kapitalizm bir idealizm ise demek ki bizimki değildir dersiniz hemen. Ama idealden önce gelen "pratik" pek dayanılabilecek bir durum değildir. İşte böyle bir şeye sadece ve sadece Rus filozofların, Solovyov'un, Lenin'in, Neçayev'in, Berdyayev'in, Kojeve'in katlanabildiklerini düşünüyorum...
    Üstelik Kojeve gibi bir Rus, Almanya gibi soğuk nevale bir ülkede Husserl'den ders aldıktan sonra Hegel'in en iyi yorumcularından biri haline geldiği (diğeri de Rustu, yani Aleksandr Koyre) Fransa'da ikinci Dünya Savaşı ardından ve henüz Avrupa Birliği pek samimi bir şekilde telaffuz edilmezken bir Akdeniz Birliği önerebilmişti. Dünya entegrasyonu onun ütopyasıyla kurulsaydı elbette Wilson, Truman ve Marshall doktrinlerini takip ederek bugünkü hale gelemezdi. Belki daha az, belki daha çok acı çekiyor olurduk ama muhakkak ki bambaşka bir şey olurdu. Bu Rus düşünürlerini bütün Spinozacılığıma, onların bütün irrasyonelliğine rağmen kendime çok yakın buluyorum.
  • Marx'ı Marx yapan şey Sovyetler Birliği'dir. Marx yaşadığı süre boyunca hep devrim bekliyor ama o devrim Marx'ın ölümünden sonra Rusya'da oluyor. Eğer Kızıl Devrim olmasaydı ve SSCB kurulmasaydı, şu an Marx diye birini tanımıyorduk. Marx'tan en fazla "19. yüzyıl düşünürü" diye birkaç paragrafla bahsedilecekti kitaplarda. Bu hayatını sosyalizm davası uğruna feda eden insanların, Marksizm üzerine tezler yazıp makaleler yayınlayan akademisyenlerin, ortamlarda prim yapmak için sosyalist rolüne yatan tırt entellerin sebebi Sovyetler Birliği'nin kurulmasıdır.

    -Alıntı
  • Bir kaşık çorba uğruna öldürüldü" repliği ile hafızalara kazınan, yönetmen Sergei Eisenstein'ın 1925 Sovyetler Birliği yapımı sessiz filmidir. Özgün adı Bronyenosyets Potyomkin olan film Türkiye'de ilk kez 1927'de gösterilmiştir.

    Dünya sinemasının başyapıtları arasında yer alan, tüm zamanların en önemli filmlerinden biri olarak görülen Potemkin Zırhlısı; 1905 devrimi yansıtan devrimci bir film olmasının yanında, büyük usta Eisenstein’ın sinema sanatında
    yepyeni montaj teknikleri ile bir klasik haline getirdiği başyapıtıdır.
    Filmde oyuncular yerine yalnız gerçek kişiler yer almıştır ve yönetmenin görevi de doğru kişiler bulmaktı.
    Yönetmenin Potemkin'de bahsettiği coşturuculuk yapısındaki dolaysız yöntemi "Odessa Merdivenleri" (bebek arabası sahnesi) ayrımıyla göstermiştir.
  • TARİHİ ONLARA BORÇLUYUZ
    TURAN DURSUN (1934 - 4 Eylül 1990, yazar, düşünür, eski imâm ve müftü)
    Bu başlık altında tanıtacağım ikinci devrimcidir o…
    İbn-i Râvendî'nin takipçilerindendir. Yaptığı araştırma çalışmalarında İslamiyet’i ve onun peygamberi Muhammed'i ağır bir biçimde eleştirmiştir. Monoteistik dinler tarihi eğitimi görmüştür. Ateist olmadan önce imam ve müftü olarak çalışmıştır. İslâm dinini açıkça eleştirdiğinden, köktendinciler tarafından tehdit edilmiştir. 4 Eylül 1990'da evinin önünde düzenlenen suikast ile öldürülmüştür.
    YAŞAMI: 1934'te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Gümüştepe köyünde dünyaya geldi. Ailesinin sekiz çocuğundan biriydi. Annesi Kürt, babası Türk’tür. Beş yaşındayken ailesiyle birlikte Ağrı’nın Tutak ilçesine dedesinden kalma yerlerini sahiplenmek ve işletmek amacıyla göç ettiler.
    AİLESİ VE EĞİTİMİ: Babası, aileyi geçindirmek üzere köylerde imamlık yapmaya başladı. Zorlukla geçinen babasının tek arzusu, oğlunun Basra ve Kûfe’deki din âlimleri gibi, çok kuvvetli bir din eğitimi alarak, eşi benzeri görülmemiş bir din âlimi olmasıydı. Bu amaca yönelik olarak, babası onu yatılı din okullarına, Kur'an kurslarına ve birçok ünlü hocanın yanına eğitim alması için gönderdi.
    Bu hocalardan dinî eğitim alabilmek için Ağrı'dan Muş'a, Adana'ya ve oradan da Türkiye'nin birçok şehrine, kasabasına ve köyüne gitti. Biri hariç bütün hocalarından bedava ders gördü. İşte bu hocadan ders alabilmek amacıyla kendisinden istenilen, o zamanın parasıyla 100 TL'yi ödeyebilmek için, hem esans satmaya, hem de hocalık yapmaya başladı. Kendisine hocalık yapan bu kişi ise, daha sonraları Ankara Elmadağ Müftülüğü'ne atandı.
    Diyânet İşleri Başkanlığı’nın İlâhiyat Fakülteleri’nde sürdürdüğü Sünnî-Hanefî-Mâtûridîyye İ'tikadî Mezhebi ana ilkelerine dayalı olarak Monoteistik dinler tarihi eğitimi almaya karar verdi. Askerlik yapıncaya kadar Kürtçe, Çerkezce ve Arapça dillerini öğrendi. Antropolojiyle de yakından ilgilendi.
    MÜFTÜLÜK YILLARI: Müftülük sınavını kazandıktan sonra, ilkokul diploması olmadığından tayini yapılamadı. Bu yüzden, İstanbul Mahmutpaşa İlkokulu'nu kısa bir sürede dışarıdan bitirdi. Sivas müftüsü iken de ortaokulu dışarıdan bitirdi ve en son liseyi bitirmek üzereyken silahlı bir saldırının hedefi oldu.
    İlk imamlık deneyimlerini askere gitmeden önce Tarsus'a bağlı Baltalı köyünde yaptı. Askerliğinden sonra İstanbul'da bulunan İsmailağa ve Üçbaş medreselerinde hocalık yaptı. Daha sonra müftülük yapmaya başladı. İlk olarak Tekirdağ'da müftü yardımcısı olarak göreve başladı. Ardından Gemerek'te, Altındağ'da, Sivas'ta ve son olarak da Sinop'un Türkeli ilçesinde müftü olarak görevde bulundu. 1958 yılında başlayan müftülük görevi 1966'da son buldu. Bu yıllar arasında pek çok olaya tanık oldu ve sürgün edildi. Daha sonra müftülükten ayrılarak TRT'ye geçti. TRT'de prodüktör (yapımcı) olarak çalıştı ve buradan emekli oldu.
    Müftü iken İslâmiyeti, Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hem kendi kaynaklarından, hem de diğer kaynaklardan yararlanarak daha detaylı bir şekilde birbiriyle karşılaştırarak kökenlerini aramaya yönelik çalışmalar yürüttü. Yürüttüğü bu yoğun çalışmaların yanında efsaneleri ve hikâyeleri de okudu. Sürdürdüğü bu yoğun çalışmalar esnasında okuduğu efsane ve hikâyeleri kutsal metinlerdekiler ile kıyaslayan Dursun'un dinî inancında büyük sarsıntılar meydana geldi. Neticede, dinî inancında tezahür eden (oluşan) bu dilemmanın (ikilemin) etkisi altında kalarak müftülük görevinden istifa etti.
    PRODÜKTÖRLÜK VE YAZARLIK YILLARI: Bir arkadaşının önerisiyle Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nda ambar memurluğu, malzeme memurluğu, koruma memurluğu ve evrak memurluğu gibi görevlerde çalıştı. Ardından prodüktör sınavlarına girdi ve başarılı oldu. Bundan sonra TRT Kültür Müdürlüğü'nde dinî yayınların hazırlanmasında prodüktör olarak çalıştı ve pek çok yapıma imzasını attı. Bunlardan en çok yankı uyandıranlar ise şunlardır: Tarihte Türkler, Başlangıcından Bu Yana İnsanlık ve Akşama Doğru. Araştırmasını kendisinin yaptığı ama bir türlü yapımına izin verilmeyen Birinci Büyük Millet Meclisi Öncesi ve Sonrası adlı bir projesi vardı.
    TRT'deki 16 yıllık görevinin ardından 1982 yılında emekliye ayrıldı.
    1987 yılında Doğu Perinçek'le tanıştı ve onun yardımıyla 2000'e Doğru adlı dergide Din Bilgisi adında bir sayfada yazmaya başladı. Daha sonra Saçak, Teori ve Yüzyıl gibi dergilerde de yazdı. Bunun yanı sıra birçok kitabı yayına hazırladı. İbn Haldun'un Mukaddime adlı eserini Türkçeye çevirdi. Hazırlamakta olduğu kapsamlı Kur'an Ansiklopedisi'nin ancak ilk 8 cildini tamamlayabildi.
    ÖLÜMÜ: Turan Dursun, 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul Koşuyolu'ndaki evinin yakınlarında teröristler tarafından silahla vurularak öldürüldü. Dört yıl sonra, İslami Hareket Örgütü'ne yönelik operasyonda cinayetin çözüldüğü açıklandı. Örgüt üyesi Arif kod adlı Tamer Aslan, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde verdiği ifadede Turan Dursun'un öldürülmesine nasıl karar verdiklerini şöyle anlattı:
    ‘’Mesut kod adlı İrfan Çağrıcı, yazarlık yapan ve yazdığı yazılarda Hz. Peygamber efendimizle kutsal Kur'an-ı Kerim'i küçük düşüren Turan Dursun'un öldürülmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine, kod adı Kemal olan kişiyle beraber önce bu konuya itiraz ettik. Çünkü bu şahıs öldürüldüğünde basın bu olayı abartılı olarak halka yansıtacak, bundan dolayı da şahsa kötülükten ziyade iyilik yapmış olacağız kanaati ben ve Kemal'de hakimdi. Biz bu görüşümüzü Mesut'a ilettiğimizde bizimle 15 gün görüşmedi. Mesut, tekrar Turan Dursun'un öldürülmesi olayını yinelemesi üzerine ben ve Kemal olayın istihbaratını yapmak üzere görev aldık.„
    Bu cinayetle ilgili yakalanan İslamî Hareket Örgütü üyelerinden İrfan Çağrıcı, müebbet hapisle cezalandırılmış olup halen tutukludur. Turan Dursun cinayetinin tetikçisi olan Muzaffer Dalmaz ise halen yurt dışında firardadır.
    Turan Dursun (öldürülmeseydi) Avrupa’da bir dizi konferansa katılacaktı. Gurbetteki Türklere laikliğin, aydınlanmanın yaşamları için neden vazgeçilmez olduğunu anlatacaktı. Onlara, ‘karanlığın oyununa’ gelmeyin diyecekti. Yurtdışındaki Türkler üzerine oynanan oyunları kimse görmüyordu. Nice dolaplar çevriliyor, nice kapanlar kuruluyordu.
    Turan Dursun, o haftaki yazısını dergiye götürmek ve pasaportunun vize işlemleriyle ilgilenmek üzere evinden çıktı ve vuruldu. Dursun vurulduğu yerde yatarken, evine girildi, birtakım belgeleri, çalışmaları alındı. Cinayetin ardından Dursun'un kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise, "Kutsal Terör Hizbullah" kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun'a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir "mesaj" olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun'un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı. Böylece yayınlanmamış tüm çalışmaları kaybedildi.
    Vurulduğu yere birkaç dakikalık mesafede olan karakolun, 45 dakika sonra olaydan haberi oldu. Ve aynı saatlerde olayı İran radyosu birinci haber olarak verdi. Turan Dursun cinayetinin asıl tetikçisi değil de, cinayete gözcülük ya da planlayıcılık yapanlar yargılandı. Tetikçinin Almanya üzerinden İran’a kaçtığı yazıldı çizildi. Cinayette kullanılan silah Alman menşeli idi. Sıradan bir silah değildi, ama üzerine gidilmedi. Sarı basın kartlı gazeteci-yazar Turan Dursun tüm ömrünü bilimsel uğraşlara adamış, bilge bir insandı. İnsan aklının pranga altına alınmasına karşı mücadele ediyordu. Aydınlanma olmadan özgürlüğün olamayacağını, eşit bir paylaşımın olamayacağını, çağdaş hukukun olmayacağını, insan haklarının olamayacağını anlatıyordu. Laiklik yoksa kulluk başlar, kulluktan sonra da biat başlar, teslimiyet başlar ve bunların olduğu yerde hiçbir hak olmaz, diyordu.
    Oğlu Abit Dursun o gün yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
    "4 Eylül 1990'da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağın ediyor. Birçok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, 'Kulleteyn' isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti."
    "Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğinin farkında olan Turan Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı.
    Abit Dursun babasının daha önceki dönemde aldığı tehditleri şöyle anlatmakta:
    "Babama yönelik ilk öldürme girişimi, 1960'lı yıların başlarında yapıldı. O zamanlar Türkeli Müftüsü idi. Türkeli, Sinop'un şirin, küçük bir kıyı kasabasıdır. Babam, Atatürkçü Müftü diye oraya sürgün gönderilmişti, bense 6 yaşlarında bir çocuktum. Nurcular babamı öldürtmek için, Ankara'dan bir talebe göndermişler. Sonra babam onu ikna etti. Yardım toplattı o öğrenci için.
    Sonra, 1968 Yılında TRT'ye geçti. Ankara Radyosu'nda prodüktör olarak Din ve Ahlak Proğramları yapmaya başladı. Önce engellemeler sonra sürgünler başladı. Bu arada evimize yüzlerce, binlerce mektup geliyordu. Övgü dolu olanlarda vardı elbette. Ama çoğunlukla tehdit içerikliydi. Hatta bazılarını içine mermi çekirdekleri koymuşlar, ''bunu kabak çekirdeği zannetme'' diye de yazmışlardı mektuplarına.
    Bizleri korumak için yerleştiği İstanbul'da gece gündüz üretiyordu. Tehditlerde durmak bilmiyordu tabi ki... Telefon, mektup, ne olursa. Çok ilginçtir, telefonunu (basın tercihli) değiştirip gizli olmasını yazılı olarak talep ettiği halde, ne hikmetse bir kaç saat sonra tehdit telefonları almaya başlamıştı. Yine o sıralar yaşanan ama ölümünden sonra arkadaşlarından öğrendiğimiz bir kaçırılma olayı da var. Tüm bunların yanında yurt dışından konferans talepleri de yoğunluk kazanmıştı. Londra, Paris, Berlin gibi…
    Biz Türkiye'ye dönmesini-en azından uzun bir süre-istemiyorduk. Yurt dışına çıkmadan bir gün önce yaşandı o meşum gün."
    ARDINDAN SÖYLENENLER: Orhan Tüleylioğlu “50 Maddede Siyasi Cinayetler” adlı yeni yayınlanan kitabında Turan Dursun için ayırdığı bölümde şunları anlatıyor:
    ‘’Yüzyıl Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Yalçın, ‘Turan Dursun’a sıkılan kurşunlar ilerici düşünceye, aydınlığa ve basın özgürlüğüne sıkılmıştır’ derken Yalçın şunları da ekliyordu: ‘Turan Dursun öldürüldü, din kurtuldu! Cinayeti planlayanlar, evinin otuz metre ötesinde onun başına kurşun sıkanlar böyle düşünmüşlerdir sanırım. Turan Dursun’un öldürülmesini radyolarından sevinç çığlıklarıyla duyuran İranlı mollalar da buna inanmış olmalı. Ne gaflet, ne ilkel aldanış! İnsanlık tarihi boyunca sürüp geliyor bu savaş. Bir kere olsun zulümle, cinayetle safsatanın üstte kalabildiği olmuş mudur? Engizisyonun ayakta tutamadığı hurafe, şimdi canilerin kurşunlarıyla mı zafer kazanacak? İnsan aklı bağnazlığı süpüre süpüre yürüyor. Odunlar üstünde yakılan Giordano Brunolara, derisi yüzülen Hallacı Mansurlara bir de Turan Dursun’un eklenmesiyle din ömrünü kaç gün uzatabilir acaba?’”
    Abit Dursun, Babam Turan Dursun adlı kitabında şunları söylüyordu: ‘Benim çocukluğumda Cumhuriyet gazetesinin ‘Garth’ diye bir çizgi roman bantı vardı. Çizgi romanın kahramanı yoksullara yardım eden, olağanüstü güçlü, kötülerin baş düşmanı biriydi. Her zorluğun altından kalkardı. Çizgi roman kahramanını babama benzetirdim.’
    Turan Dursun çocukluğundan başlayarak yaşadığı tüm zorlukların üstesinden gelmiş, olağanüstü bir insan; özgür düşünce, demokrasi ve laiklik kahramanıydı...”
    1958'den 1966'ya kadar bulunduğu müftülük görevi sırasında yaptıkları nedeniyle de gericilerin hedefinde olan Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda o döneme ilişkin şunları aktarıyor:
    "Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bent yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Evimizde adama su verecek bardağımız bile yoktu. İbrikle vermiştik utana sıkıla.
    Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum.
    Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım."
    Dursun dine ilişkin fikirlerindeki değişimi ise şu ifadelerle anlatmıştı:
    “… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam'dan, hatta Kur'an'dan çok önce.
    Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor?
    Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."
    Dursun kendisiyle yapılan bir röportajda ise dinleri şu ifadelerle eleştirmişti:
    "Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova'nın, Tevrat Yehovası'nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. "Gidin, vurun, acımayın." en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Riddet" (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır.
    Muhammed'den sonraki dönemde, Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında, iki yanda da Muhammed' in arkadaşları vardı. Bir yanda, 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed' in damadı. Öbür yanda, yine cennetle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirine saldırıyorlardı, öldürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre, 15 bin kişi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır."
    Anısına her yıl Araştırma ve İnceleme Ödülü verilen Turan Dursun’un Uzmanlık alanları: Fıkıhçı, İslam Hukukçusu, Kelamcı, İslam Kelamcısı, Hadis Bilimcisi, Doğu Bilimcisi, Din Etnoloğudur.
    Turan Dursun’un düşüncelerine katılmayan pek çok insan olabilir. Lakin ortadaki gerçek, onun düşünceleri nedeniyle, dini, peygamberi, Allah’ı korumak için dinci militanlarca öldürülmesidir…
    Yazının derlenmesinde Vikipedi Ansiklopedisinden, Sol Dergisi haber merkezinin 4 Eylül 2013 tarihli haberinden ve Orhan Tüleylioğlu’nun “50 Maddede Siyasi Cinayetler” adlı yeni yayınlanan kitabından yararlanılmıştır.
    Yazı dizimimizin bir sonraki devrimcisi Marie Curie olacaktır.
    Sağlıkla ve Sevgiyle Kalın… 10 Şubat 2020
    Nezir Milletsever