• 168 syf.
    ·5 günde·9/10
    Balık olup, Beyaz Gemi'ye yüzerek orada babasıyla kavuşacağını düşleyen çocuğun ve etrafındaki salt kötülüklere dayanan ama sonunda iyiliği iflas eden bir Mümin dede'nin hikayesi. Çocuk, saf bozulmamış iyiliğiyle çevresindekilere her ne kadar iyi davranıyorsa ve iyilik diliyorsa da karşılaştığı tavırlar tam tersi oluyor. Oruzkul'un ailesine yaptığı kötülükler ve işkenceleri, Kayınpederi Mümin dede'yi köle gibi kullanması okurken sinirlerinizi gerebilir.
    Mümin Dede'nin çocuğa anlattığı Boynuzlu Maral Ana hikayesi bölümü de baya iyidi. Fakat sonunda baskılara dayanamayarak anlattığı hikayeye tam tersi hareket etmesi iyiliğin yetmediğini, bunun yanında gücün de önemli olduğunu ortaya koydu.
    Kitap görünen yüzünün haricinden bir metaforlar harikası diyebiliriz. Yazıldığı döneme baktığımızda Sovyetler Birliği'nin hakimiyeti ve Türk dünyası'nın Rus emperyalizminin ağırlığı altında ezildiği bir dönem olduğunu görüyoruz. Buradaki Orozkul'da Sovyetler Birliğini temsil ediyor ve kötü biri olarak tasvir ediliyor. Ailesine baskı ve işkence yaptığı görülüyor. Fakat Orozkul'un soyu kesik olarak anlatılmış burda Aymatov gereken mesajı vermiş bence. Kendi çıkarları altında ailesini kullanan gaddar bir karakter olarak resmedilmiş.
    Mümin dede'ye geldiğimizde ise her işi elinden gelen bir karakter, herkese iyiliği dokunuyor fakat kendini saydırmasını bilmiyor yani toplum tarafından yaptığı işler görülmeyen bir karakter. Torunu ile arasındaki bağ çok kuvvetli.Hatta çocuk adlı karaktere tek iyi davranan o. Ona hikayeler anlatıyor, Atalarını tanımasını ve bu sayede daima iyi işler yapacağını söylüyor. Mümin dede de Kırgız halkını temsil ediyor.
    Çocuk karakteri ise anası babası tarafından terkedilmiş dedesinin yanında büyüyen ve kendine çevresindeki kötülüklerden arınmak için kurduğu hayal dünyasında yaşayan biri. Orozkul tarafından hor görünmesine rağmen onun çocuğunun olmasını isteyen biri yani iyiliği temsil ediyor. Çocuk'un bir ismi yok çocuk hepimizin o iyi tarafını resmetmiş bence.
    Hikaye'nin sonu her ne kadar hüzünlü bitse de hepimizin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
    İlk incelememdi buraya kadar okuyan herkese teşekkürler:))
  • 447 syf.
    Ukranya Lugansk'ta Tıp Fakültesi'ni bitirdi.
    Sovyetler Birliği'nde Tıp Doktoru olarak çalıştı.
    Taşkent devlet üniversitesinde Biyoloji bölümünden mezun oldu.
    Rusya'da Uluslararası Alternatif Tıp Okulu'nu bitirdi. İbn-i Sina’yı inceleme başlamış aradığı metotların hakikatine ulaşmıştır. Müslüman olduktan sonra Kuran ve hadisler ile tanışarak ne aradığını keşfetmiştir. Yazar doktor olarak görev yaptığı sıralarda bütün hastalıkları bünyesinde barındırıp modern tıp ile bir türlü iyileşemeyince kendisini tedavi edemeyen bir doktorun hastalarına yararlı olmayacağını düşünerek doktorluk mesleğini bırakmıştır. Kitapta insan sağlığı için en önemli husus yediğimize ve içtiğimize ne kadar çok dikkat edersek sağlığımız açısından o kadar iyi olacağıdır. Ve unutulmamalıdır ki dünya üzerinde yapılan her bilimsel çalışmada elde edilen yeni bilgi bir öncekini yalanlamaktadır. Yalanlanamayan tek gerçek Kuran'ı Kerim'in ta kendisidir..
  • 448 syf.
    Adil Yakubov, Özbek edebiyatının önemli yazarlarından birisiymiş. Cengiz Aytmatov'a çok benzeyen yönleri var. Mesela yaşları birbirine oldukça yakın ve daha ötesi onun da babası 1937'deki Stalin katliamları sırasında katledilen aydınlardan birisiymiş. Yakubov bu damga ve bu acıyla büyümüş, yaşamış... Sonra Kızılordu'ya katılmış, İkinci Dünya Savaşı'nda bulunmuş, Sovyetler Birliği'nde yazar olmuş. Ama Özbek edebiyatı ile Sovyet edebiyatını harmanlayabilmiş başarılı bir romancı. Anladığım kadarıyla bunu söylemem gerekir.

    Uluğbey'in Hazinesi bir tarihi roman; tarz olarak da tür olarak da böyle nitelendirmemiz gerekiyor. Uluğbey, Türkiye'de de oldukça bilinen, tanınan bir şahsiyet. Timur'un torunu, bir alim aslında... Astronomi alanında yaptığı çalışmalarla biliniyor, bildiğimiz bir bilim adamı ve çok meşhur bir rasathanesi, yani gözlemevi var Semerkant'ta. Fakat aynı zamanda bir şehzade... Hükümdar soyundan olduğu için kader onu siyasetle de bir araya getiriyor.

    Roman tarihi bir roman demiştim. Kurguda Uluğ Bey'in yaklaşık kırk yıllık bir saltanatı olduğu söylense de, Timur Devleti tarihini bilenler bunun bu kadar uzun olmadığını bilir, bir buçuk-iki yıllık bir süresi olmuştur ve yani ipucu kabul edilir mi bilmiyorum ama sonuçta zaten öğrenebilirsiniz, hazin bir sonu oluyor. Oğlu tarafından tahttan indiriliyor, sonrasında da katlediliyor.

    Tabii önemli bir şahsiyet ve roman da bunu anlatıyor. Bunu anlatırken de aslında Uluğ Bey'in rasathanesinin öneminden bahsediyor ve şu mesajı veriyor esasında, diktatörler kötüdür, ilimin ve aydının düşmanıdır. Tabii romanın baş kahramanı da burada Uluğ Bey'de değil hepimizin yine yakından tanıdığı Ali Kuşçu. Uluğ Bey'in de bir talebesi aynı zamanda. Biliyorsunuzdur, kabri İstanbul'da. Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı'ya geliyor. Ali Kuşçu romanın baş kahramanı.

    Uluğbey müspet ilimlere de ağırlık veren ve kadınların, kız çocuklarının da tahsil görmesi gerektiğini düşünen bir kişi. Fakat onun tahttan indirilmesinin ardından onun bütün izleri silinmeye çalışılıyor, kitaplar yakılıyor ve dinsizlikle suçlanıyor. İslam toplumlarının tarihi süreçteki geri kalış hikâyelerinin de bir örneğini görüyoruz romanda.

    Romanın edebi tarafına döndüğümüzde gayet başarılı, çok iyi bir tarihi roman diyebilirim. Yani mekanlar iyi oluşturulmuş, dönemin şartları çok iyi verilmiş, tarihi şahsiyetlerin önemli bir kısmının gerçek olduğu kanısındayım fakat ağır işleyen bir roman yani beni çok içine alamadı, çok ağır işliyor...

    Çok ağır işlemesinin sebebi de bence çok şahsiyetli olması, çok fazla karakter var romanın içerisinde. Ama edebî bir dil olarak gayet başarılı, iyi bir atmosfer oluşturulmuş. Bir aşk hikâyesi de yedirilmiş içerisine... Döneminin şartları gayet iyi verilmiş. Dediğim gibi bence başarılı bir roman fakat böyle alıp sizi götüren bir roman değil.

    Adil Yakubov'u tanımış oldum. İlk defa okumuş oldum. Tarihi romanlara ilgi duyanlara kesinlikle tavsiye ederim. Üst düzey bir tarihi roman.
  • 235 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    . Amerika'da yaşayan Rus asıllı Marina alzheimer hastasıdır. Gençlik aşkı olan eşi Dimitri yeni anıları yok olan temel ihtiyaçlarını bile karşılımayan eşinin en büyük destekçisidir. Torununun düğünü için gittikleri adada aile Marina'nın hastalığını öğrenir. Çünkü artık Marina 1941'de Leningrad ta 2. Dünya savaşında yaşadıklarını hatırlamaktadır.
    . Hermitage Müzesi tür rehberi olan Marina müzede olan heykellerin, vazolar, büstler, tablolar ve Madonnaların yerlerini ezberlemişti ki savaş bitince doğru şekilde yerlerine yerleştirmek için. Madonnaları zihinde tasvir edip onlarla yaşıyordu. Müzeyi korumak için geceleri nöbet tutuyordu gündüzleri sığınakta ona sahip çıkan dayısının ailesiyle kalıyordu. Savaşın acı gerçekleri, savaşa katılan sevgilisi yalnızlığı onu Madonnalarla yaşadığı bir hayal dünyasına sürükler. .
    .#kitapyorumu .
    . Tarih, sanat, aşk, savaşın bir arada anlatıldığı hayatta kalma mücadelesinin anlatıldığı çok güzel bir kitaptı. Geçmiş Sovyetler Birliği ile günümüz Amerikasın'da gidip gelen bi hikayeydi. Arada kopukluklar oluştu ama tabloları öyle güzel tasvir edilmiştiki sanki karşımda duruyorlardı. Müzeyi gidip görmeyi çok istiyorum. Alzheimer hastalığının yaşamı nasıl kabusa çevirdiğide çok net aktarılmış. Beğenerek okuduğum güzel bir kitaptı. .
    .#alıntılar .Marina'nın hafıza sarayı vardı : onun takıntısıda buydu. Artık resim galerisinin her yerine gidebiliyordu ve heykeller, resimler öyle kolay gözlerinin önüne geliyordu ki, çoğunu düşünmeden anlatabiliyordu.
  • 224 syf.
    Lenin’in 1914 yılından başlayarak 1922 yılına dek gerçekleşen gelişmelerden ve fikir ayrılıklarından yola çıkarak kaleme aldığı self determinasyon (kendi kaderini tayin) ilkesi proleteryanın ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesiyle ilgili olarak ne yapması gerektiği üzerine yazdığı broşürlerden oluşmaktadır.
    Sol düşüncenin de üzerinde mutabık olamadığı bu konuda Lenin'in ele aldığı kavramların önemini anlamanın meseleyi kavramamızı kolaylaştıracağını düşündüğüm için incelememi, kitapta üzerinde sıkça durulan konu başlıkları üzerinde durarak gerçekleştireceğim. Bahsettiğim fikir ayrılıklarından (Polonyalı sosyalistlerin görüşleri, ve özellikle Rosa Luxemburg'un fikirleri) spesifik olarak bahsetmeyeceğim, meselenin özünü kavramanın daha mühim olduğu düşüncesi içerisindeyim. Dolayısıyla ele almaya çalışacağım konu başlıkları bu tartışmaları kapsamayacaktır.

    LENİN - ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI /
    VE SOSYALİST PROLETERYANIN BU HAKKA KARŞI BENİMSEYECEĞİ TUTUM ÜZERİNE,
    Kendi kaderini tayin hakkını ele alırken, ezen uluslar kadar ezilen uluslar için de ''Ulusal Kültür'' meselesi oldukça büyük bir öneme sahip, ulusal kültür bilinci her ne kadar ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının istemine gerekçe oluştursa da bir burjuva ideolojisi olan ulusal kültür sloganı ile Enternasyonal’in proleteryanın kapitalist düzene karşı birleşmesinin önünü açacak ve büyük kucaklaşmanın temelini güçlendirecek olan self seterminasyon ilkesinin desteklediği ulusal kültür süreci farklıdır. Lenin bu konuda ‘’Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü sloganını öne sürerken, biz her ulusal kültürden yalnızca demokratik ve sosyalist öğeleri alıyoruz ve bunları, yalnızca ve kesin olarak burjuva kültürüne, her ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı olduğumuz için alıyoruz.’’ vurgusunu yapmaktadır. (shf 21, Sol yayınları)
    Burada önemli olan kısım burjuvazinin ulusal kültürünün ‘’gerçek’’ olmasıdır, gerçeklikle altı çizilen bu kültür işçileri düşünme olanaklarından yoksun bırakan, onları bölen militan burjuva milliyetçiliğidir. Dolayısıyla ‘’Ulusal Kültür’’ dediğimizde ulusların kaderlerini tayin hakkı ile vahşi milliyetçilik duyguları arasındaki ayrımı bilmek bu sürecin en nihayetinde proleterya enternasyonaline hizmet etmesinin önünü açmak adına kritik bir öneme sahiptir.
    Bugünlerin ezen uluslarının kendilerini inşa ettikleri burjuva devrimlerine baktığımızda, temelde yatan sebebin meta üretiminin tam zaferini sağlamak amacıyla yurt-içi pazarı oluşturma gereksinimini fark etmesi olduğunu görüyoruz, işte bu aşamada Lenin, dilin önemine değinmektedir. Lenin burada aynı dili konuşan halkların yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması ile pazarın devamlılığı arasındaki ilişkiyi belirtir. Burjuva için bu ortak dilin gelişmesini ve yazınsal olarak ortaya konulmasını etkileyecek olan ‘’bütün engellere’’ karşı girişilen mücadelenin temelinde yatan da sermaye sınıflarının bu amansız çıkarlarıdır. Dil birliği ve dilin engelsiz gelişiminin burjuva için önemi, o artık değeri oluşturuyorken bölünmüşlük ve farklılığın sürece ket vurmasının işine gelmemesinden kaynaklanır çünkü burjuva dil birliğinin pazar aktörlerini bir arada tutmak için eşsiz bir alan oluşturduğu bilgisine sahip olmuştur. Bu sürecin ‘’Ulusal Kültür’’ adı altında oluşturulup dil farklılıklarının bölücü nitelikteymişçesine gösterilip pazarlanması buna dayanır. Dolayısıyla Ulus-devlet’i anlamaya çalışırken dil ve kültür ilişkisinin et ile tırnak beraberliğine benzetilmesi, ulus bilincinin temelini oluşturduğunu esas olarak ele aldığımız her noktada, egemen sınıfların bu süreçten sağladıkları çıkarları da göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. (shf 53, Sol yayınları)
    Bu kısımdan biraz geriye giderek kapitalizmin dünya sahnesine çıkışına vurgu yapmak, ulus bilincinin oluşturulma sürecini anlamamıza yardımcı olabilir. Kapitalizm gelişimi esnasında ulusal hareketlerin uyandırılması ve uyarılmasına bağlı bir yol izlemişti bunu gerçekleştirirken ulus-devlet mekanizmasının ortaya çıkarıldığını görmüştük, bunun yanı sıra ‘’ilerici’’ bir hareket olarak burjuva devrimi, oluşturulan bu uluslar arasındaki ticaretin yanı sıra, ulusal çitlerin yıkılmasının ve sermaye hareketinin, pazarın dışsallaştırılması gerekliliğinden dolayı, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin ve enternasyonal birliğin yaratılmasının da önünü açmaktadır. Kapitalizm rahminde sosyalizmi taşımaktadır denilen nokta işte budur, bu eğilim olgunlaşmış olan kapitalizmin sınıfsız topluma dönüşümü sağlayacak olan antitezin gebeliğini yapmaktadır. Bu gebelik sürecinde self-determinasyon ilkesi içeren, ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, ezilen ulusların özgürlüğü ve ayrılma ilkesinin zorunluluğunu içermektedir. Bu ilkenin ‘’ulusal boyunduruğa’’ karşı bir savaş olduğu altı çizilmesi gereken önemli bir detaydır. Self-determinasyon hakkının Marksizm’de bulduğu destek her türlü ulusal gelişim amacıyla ‘’ulusal kültür’’ uğruna yapılan savaşa verilen bir destek değildir. Bu küçük-burjuvanın yanında yer almak, dolayısıyla gerici-milliyetçi bir tavır almak ile sonuçlanmaktadır. Tam olarak burada Lenin'in milliyetçiliğe karşı altını ısrarla çizdiği bu farkın sebebi ise, milliyetçiliğin ciddi ve derin her siyasal sorunda gruplaşmanın sınıflara göre olduğu gerçeğinin üstünü kapatan bir pelerin olmasıdır.
    Ulusal kültür ve milliyetçilik ile ulus eşitliğinin arasındaki farka, dil faktörüne ve yurt-içi pazar oluşumuna değindik. Şimdi değinmek istediğim kısım Lenin’in de yazılarında sıkça vurguladığı önemli bir başka nokta olan milliyetçilik ve bunun sınıf bilincinin oluşumuna, örgütlenmesine olan etkisi.
    Bu kısım oldukça önemlidir. Sınıf bilincinin göz ardı edilmesini sağlayan milliyetçilik, sınıflar arası savaşımın tüm etkilerine rağmen güçlü ve engin gözüken parolalarla kitleleri sınıfsız bir toplumda yaşıyormuşuzcasına ayrılmaz bir bütünün yegane parçalarıymış gibi aldatır. Ulus-devlet politik gücünü dünya pazarındaki konumundan ve sermaye birikiminin yaptırımından, dolayısıyla emek-ücret sömürüsünden almasına rağmen, gücünün kaynağını korumak ve görünmez (invisible) kılmak için milliyetçi parolalara başvurmak zorundadır (*Bahsettiğimiz milliyetçi kodlar oluşturulurken kültürel normlar ve dilin kutsallığı kullanılabilir, egemen sınıfların yazımında olan tarih de bu süreç içerisinde değişmez yerini alır. Sermaye sahiplerinin piyonu olmaktan öteye gidemeyen ve bir kandırmacadan ibaret olan, kapitalist sistemde yer aldığı müddetçe Plütokrasi olmaktan öteye gidemeyecek olan ''demokrasi'' de gizleme sürecinin bir parçası olarak kullanılır.*) Aksi takdirde gerçekleştirdiği devasa sömürünün hesabını vermek durumunda kalacaktır. Enternasyonalin milliyetçi ideolojiye karşı giriştiği amansız mücadelenin bir diğer sebebi de budur.
    Dolayısıyla, ulus-devletin kapitalist üretim ilişkilerinin örgütlenmesi için kaçınılmaz bir mekanizma olduğu bilinciyle hareket eden bir Marksist ‘’öyleyse ben niçin bir başka ulusun bu süreci gerçekleştirmesi için destek vermeliyim?’’ diye sorabilir. Burada asla unutulmaması gereken fark halihazırda ‘’ezen’’ statüsünde olan devletin kendi ulusu için ayrıcalıklar ya da özel üstünlüklere sahip olmasıdır, bu ‘’pratik olmak’’ olarak nitelendirilir, burjuvazi için belirli bir istemin pratik olup olmaması önemliyken, proleterya için mühim olan kendi sınıfını, burjuvaziye karşı güçlendirmek ve yığınları tutarlı demokrasi ve sosyalizm anlayışı içinde eğitmek olmalıdır, bu yüzdendir ki proleteryanın buradaki vazifesi her türlü ayrıcalığa ve istisnai duruma karşı mücadele etmek olmalıdır, diye belirtir Lenin ve şöyle ekler: ‘’Burjuvazi, her zaman kendi ulusal istemlerini ön plana çıkarır. Bunları kesinlikle ileri sürer. Ama proleterya için bu istemler, sınıf savaşımının çıkarlarına bağımlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva demokratik devrimi tamamlayıp tamamlayamayacağını önceden kestirmek olanaksızdır. Her iki halde de proleterya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini güvence altına almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve ‘’kendi’’ ulusunun amaçlarını proleteryanınkilerden öne almaktır. Bu nedenle proleterya, kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması isteminin, deyim uygun düşerse, ‘’olumsuz’’ yönüyle yetinir ve hiçbir ulusa başka bir ulusun sırtından üstünlükler vermeye, bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz.’’ (shf 68, Sol yayınları) . İşçilerin self-determinasyona dair ele almaları gereken elzem tutumu vurgulayan devrimci proleteryanın esaslı öğretmenleri Marx ve Engels de ‘’Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz’’ diyerek proleteryanın vazifesini özetlerler. (F.Engels, Emigre Literature - I. Polonya Bildirisi)
    Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ulus eşitliğinin sağlanması konusundaki önemine değinmiştik, burada akla gelen bir diğer soru doğal olarak ‘’Ulusal eşitliğin talebi ulusal ayrılmayı da beraberinde getirir mi?’’ oluyor, Lenin bu konuda Norveç’in İsveç’ten ayrılması (1905) örneğini veriyor ve ekliyor: ‘’İsveçli işçilerin, Norveçlilerin ayrılma hakkını tanımış olmaları, Norveçli ve İsveçli işçilerin kardeşçe sınıf dayanışmasının ve birliğinin güçlenmesine yardım etmiştir. Çünkü bu davranış, Norveçli işçileri, İsveç işçilerinin İsveç milliyetçiliğine kapılmadıklarını, Norveçli proleterlerle kardeşliği İsveç burjuvazisinin ve aristokrasinin ayrıcalıklarının üzerinde tuttuklarına inandırmıştır’’ Böylelikle Lenin’in self -determinasyon ilkesinden yola çıkarak bütün ulusların tam hak eşitliğini tanımakla yetinmemek, aynı zamanda bağımsız devlet kurmada da hak eşitliğinin tanınması anlamını çıkarmamız mümkün. ‘’Bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı; bütün ülkelerin işçilerinin birleşmesi…’’ (shf 117- Sol yayınları)
    Sosyalizm ile ulusal eşitliğin kaçınılmaz bağına tekrar dönecek olursak, self-determinasyon ilkesinin önemini bir kere daha anlayabiliriz. Burada Marx’ı anmak faydalı olacaktır, Marx, Gotha Programının eleştirisinde daha önce de değindiğimiz, kapitalizm var olduğu müddetçe sosyalizm de var olacaktır, çünkü sosyalizm kapitalizmin eleştirisidir, onun rahminden doğmaktadır’ı inceler ve kapitalist toplumdan komünist topluma geçiş döneminin varlığına değinir bu geçiş döneminde devlet, prolteryanın devrimci diktatörlüğünün ta kendisi olacaktır. (shf 152, Sol yayınları ve Gotha-Erfurt programlarının eleştirisi, Sol Yayınları, shf 41) İşte tam da bu noktada, kapitalizmi sosyalizm biçimine sokmakta, proleterya ulusal baskıyı ortadan kaldırmanın olanağına erişir, bu olanağın süreci baltalamaması ve ilerici olmasının koşulu halkın ‘’sempatilerine’’ uygun olarak, devlet sınırlarının çizilmesini de içermekle beraber, tam ayrılma özgürlüğü ve tam demokrasinin her alanda mevcut olmasıdır. Burada henüz ayrılan ulusların düşmanlıklarının çabucak yok olmalarını düşlemek de hayalperestlik olacaktır, ezilen ulusun, kendisini ezen ulusa karşı düşmanlığı bir zaman sürecektir, bu düşmanlığın sona ermesi uluslar arasında tam olarak oluşturulması gereken demokratik ilişkilerin kesin olarak kurulmasından sonraya kalacaktır. Bu süreç de herhangi bir kapitalist düzende gerçekleşemeyeceğinden, baskının ortadan kalkması için, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasını zorunlu kılar, yani ancak sosyalizmin varlığıyla gerçekleşebilmektedir. (shf 155, Sol yayınları)
    Ulusal öfkeden bahsetmişken sosyalist devrime ve değişimlere vurgu yapmak yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Devrim, bütün ezilenlerin ve hoşnutsuz olanların patlak veren yığın savaşıdır. Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da, Asya’da ayaklanmalar olmadan, henüz sınıf bilincine sahip olmayan proleter, yarı-proleter yığınların kısıtlama ve gerici hareketlere (toprak ağalığı, din, burjuva reformizmi vb.) karşı bilinçlenip örgütlenmedikçe gerçekleşeceğini düşünmek, devrim hareketini reddetmekle eş değer oluyor. Dolayısıyla toplumsal devrimlerin herhangi bir çatlama olmadan oluşmaya başlayacağı düşüncesi ‘’değişim’’ düşüncesini anlamamaktan ileri gelmektedir. Bu tür gelişmelerden yoksun ''nato kafa nato mermer'' bir devrim beklemek, değiştirmenin, devirmenin ve hareketin ne demek olduğunu bilmemektir. Lenin bu konuya değinirken: ‘’Saf bir toplumsal devrim bekleyen kimsenin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Böylesi, gerçek bir devrimin ne olduğunu hiç anlamayan sözde-devrimcidir’’ diyerek bahseder. (shf 189- Sol yayınları)
    ...
    ...
    Demem o ki Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı yazıları, sosyalist devrime gidecek olan yolda self-determinasyon ilkesinin önemini kavramak ve burjuvaziye karşı verilen mücadelede sınıf savaşımının kolunu güçlendirmek için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu anlamak adına başvurulabilecek yegane eser olmanın eşsizliğini taşıyor. Tüm bunların yanı sıra Lenin’in argümanlarının Wilson prensiplerinde yer alan ‘’ulusların kaderlerini tayin hakkından’’ önce evrensel ulus eşitliği adına dile getirilmiş olması da tuzu kuru liberalleri pazar arayışları adına küçük ulusların milliyetçi duygularından nasıl yararlandıklarını da gözler önüne seriyor.

    Konuyu daha kapsamlı ele almak isteyenler adına önerebileceğim birkaç okuma:

    Benedict Anderson – Imagined Communities
    Miroslav Hroch – Avrupa’da Milli Uyanış
    V.I. Lenin – Emperyalizm
    Taner Timur – Türk Devrimi ve Sonrası (Türk Devrimi ve Sovyetler arasındaki ilişkiyi ve bir kod olarak halkçılık ilkesinin kullanımına dair)
    III. Komintern:
    https://ozgurlukdunyasi.org/...munist-enternasyonal

    Konuyu tarihsel vakalarla incelemek ve yorumlamak isteyenler için ise birkaç önemli örnek:

    İrlanda’nın bağımsızlığı sorunu üzerine
    Norveç’in İsveç’ten ayrılması
    Polonya’nın 20. yy başlarındaki durumu
    Avrupa’da Alsace sorunu, Fransa ve Almanya’nın durumu
  • 132 syf.
    ·11 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Mihail Afansyeviç Bulgakov,Sovyetler Birliği'nde uzun yıllar yasaklı yazarlar arasında yer alır.Köpek Kalbi, 1925 yılında yazılmasına rağmen ülkesinde ancak 1987 yılında yayımlanır.Yazıldığı dönemde edebiyat eserleri, Sovyet Devrimi'ne övgüler düzerken, Mihail Afansyeviç Bulgakov elini taşın altına sokar, yasaklı yazar olmayı göze alarak, Sovyet Devrimi'nin yarattığı toplumsal sorunlar üzerine odaklanarak, postmodern ve kara mizah öğelerini kullanarak sağlam bir sistem eleştirisi yapar.Bu yıl CKM Okuma Atölyesi programında olan Köpek Kalbi'ni Frankenstein ve
    Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'in Tuhaf Hikayesi ile birlikte okuma fırsatı yakaladık.Dr.Jekyll ve Mr.Hyde'in Tuhaf Hikayesi farklı bir kategoride yer alsa da Köpek Kalbi ile Frankenstein arasında paralellik kurmak mümkün.Bulgakov'dan daha öncesinde Usta ile Margarita'yı okumuştum.Usta ile Margarita'nın yeri başkadır bende.Mutlaka okuyun derim.
  • 242 syf.
    ·372 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Sovyetler Birliği'nin yıkıldığı dönemde, yurt dışında siyasi sürgün olan sahiplerinin sırlarını öğrenmeye çalışan Nina, Artur, Gece, Kısmet, Yoldaş ve Kirli (Kirli ve Kısmet "memleket"tedir) bıraktıkları kokular sayesinde mektuplaşırlar.
    Bir yandan komünizmin yıkılışıyla birlikte bu siyasi sürgünlerin kendileri ile hesaplaşmalarına tanıklık ederken, diğer yandan kedilerin dünyasını,insanların dünyasına bakışlarını, ( yazarın elbette!️) görürüz.Öğrenecek çok şeyimiz var kedilerden...
    Neler mi?
    Mesela, diyor ki Gece; "Tek bir şey biliyorum:o da insanların çok düşünüp çok konuştuğu...Oysa biz kediler, sözcüklerin tutumlu kullanılması gerektiğini, ne kadar çok konuşulursa yakınlık ve sevgi bağlarının o kadar gevşediğini, önemli olanın havada titreşen duygular, bıyık ve kulak uçlarında duyulan titreşimler olduğunu biliriz." syf 44
    Köpek Otto'ya aşık Gece'nin şu tespiti de hoşuma gitti.
    "Bizimkilerin ve arkadaşlarının halini görüp anlattıklarını dinledikçe hayretten hayrete düşüyorum.Örneğin bir insan dişisi hep aynı insan erkeğiyle olmak zorunda.Sanki onun malıymış gibi.Üstelik daha da ileri gidip herkesin karşısında yeminler edip imzalar falan atarak perçinliyorlar bu gönüllü tutsaklığı.Dişi, birkaç erkekle mırnavlaşırsa kıyamet kopuyor.Bu yüzden birbirlerini öldürdükleri bile oluyor.Dişileri de bu konuda erkeklerden aşağı kalmıyor doğrusu.Kendilerinin sandıkları erkek bir başka dişiyle mırnavlaşmaya görsün, yeri yerinden oynatıyorlar.Kendilerini çok akıllı sanan bu yaratıkların, hazların ve bedenlerin, onların deyişiyle "sevişmekle" tükenmeyeceğini, sevginin paylaşmakla azalmadığını, hatta zenginleşip büyüdüğünü kavrayamamaları gerçekten şaşırtıcı." syf 125
    Bilge Nina ise diyor ki :"Kimse aç kalmasın, kötülük olmasın demekte kızılacak ne var?Kim istemez ki bunu.Biz kediler hepimiz komünistiz demek ki!"
    Yoldaş şöyle düşünüyor:" İnsanların, hayatta olabilecek en doğal, sıradan şeyleri bile nasıl büyütüp trajikleştirdiklerine bir kez şaştı."Kedilerle insanlar arasındaki en büyük fark bu işte:Biz yaşıyoruz, onlar hayatlarıyla dövüşüyor." syf 68
    Evimde üç canla yaşayan biri olarak büyük bir ilgiyle okudum Kedi Mektupları'nı.Oya Baydar, Kedi Mektupları ile 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanmış.