• Söylenecek çok şey var duyulmadık gürültümde
  • Söylenecek ne çok şey var.En iyisi, susmak...
  • 1823 syf.
    ·Beğendi
    -Salut les amis-

    Şaşırdınız mı?
    Savaş ve Barış'ın büyük bir bölümünün Fransızca yazıldığını duyunca belki de o kadar şaşırmayacaksınız.

    Eseri epub olarak okuduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Kitabın birinci bölümünü İletişim yayınlarından, ikinci bölümünü de Can yayınlarından okudum. Aradaki fark; yazım stiline, okuma rahatlığına, hatta en çok sevdiğim karakterlerden biri olan r katili Denisov'un (Can yayınlarında sizden benden düzgün konuşabiliyordu) konuşma şekline kadar farklılıklar gösteriyordu. Bu sebeplerden ötürü ben iletişim yayınlarından okuduğum kısmı daha çok sevdim diyebilirim.

    Kitabın ilk paragrafı Fransızca bir yazıyla başlıyor. Kendimizi Rus asillerinin bulunduğu bir davette buluyoruz. Zamanın soyluları arasında Fransızca'nın bir asalet göstergesi olduğunu daha ilk satırlardan Tolstoy bize aktarıyor. Kısa bir süre sonra Napoléon ile girişilen savaş sonrasında balolarda Fransızca konuşmak para cezasına çarptırılmanıza sebep olacak duruma kadar geliyor. Ama alışmış kudurmuştan beterdir misali kitap boyunca konuşulmaya da devam ediliyor.

    Tolstoy, Napoléon'u ve Fransızlarla yapılan savaşı sanki oradaymışsınız gibi bazen bir subayın bazen de bir generalin konuşmalarından sadece okutturmuyor, adeta yaşatıyor.

    Kitap da Rostov'lar, Behuzov ve Bolonski'ler olmak üzere üç aile yaşantısı üzerinden savaşı, aşkı, dostluğu, nefreti, dinsel ve ruhsal arayışları yani kısacası dönemin insanlarını, kültürlerini analiz edebiliyorsunuz.

    Yazar bana göre; Rus-Fransız savaşına neden olan sebepleri, savaş sırasında yapılan hataları, kendi meslekdaşları ve Çar tarafından günah keçisi ilân edilen general Kutuzov'u bile bambaşka bir perspektifle bize anlatabilmiş. Tarihçileri sınıflandırdığı, kimin doğru kimin yanlı bir yol izlediğini belirttiği kısımlar gerçekten yaptığı tespitlerle göz dolduracak cinstendi. Söylenecek çok şey var ama daha fazla uzatmak istemiyorum. Tek söyleyebileceğim bu kitabın dünya klasiklerine girmeyi sonuna kadar hak ettiğidir.

    Keyifli okumalar.
  • 134 syf.
    ·3 günde·10/10
    Bir Lübnanlı, bir Arap, bir Hıristiyan ve aynı zamanda bir Fransız Vatandaşı Amin Maalouf. Biraz karmaşık bir durumu var kendisinin. kitapta bu karmaşık durumu üzerine verdiği cevap muhteşem ötesi:
    "1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi ‘daha çok Fransız’ mı yoksa ‘daha çok Lübnanlı’ mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: ‘Her ikisi de!’ Herhangi bir denge ya da haktanırlık endişesi yüzünden değil, ama cevabım farklı olsaydı, yalan söylemiş olurdum. Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak da budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? Yani bana soru soranlara sabırla Lübnan’da doğduğumu, yirmi yedi yaşıma kadar orada yaşadığımı, Arapçanın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens’i, Güliverin Seyahatlerini’ni ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık  benim için asla yabancı bir ülke olamaz. Yani yarı Fransız yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok çok kimliğim yok, bir kişiden  diğerine asla aynı olmayan özel bir ‘dozda’ onu biçimlendiren  bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”


    Kitap genel olarak dört bölüme ayrılmış. İlk bölümde "kimliğim, aidiyetlerim" başlığı altında kendisi üzerinden kimlik sorununu tespit etme odaklanmış. Ne de olsa en başta da söylediğim üzere kendisi hem Lübnanlı hem Arap hem fransız vatandaşı hem de Hristiyan. Sonuç olarak da takdir edersiniz ki  bu aidiyetlerden bir iki tanesini taşıyanlardan daha çok diyecekleri vardır bu konuda. İlk bölümdeki aynı mükemmelliği diğer üç bölümde de sürdürüyor yazar. İlk bölüm de elbette çok çok güzeldi ama diğer bölümler benim şahsen daha çok ilgimi çekti diyebilirim. Özellikle de müslüman daha doğrusu islam dünyasının neden o kadar geride kalıp da batının bu kadar gelişme göstermesine ilişkin tespitlerine tek kelimeyle bayıldım. Kitabı okurken hep yüksek sesle ne kadar da haklı diyordum kendi kendime siz düşünün artık ne kadar içine çektiyse beni din mi toplumu şekillendirir yoksa toplum mu dini? Eğer bu kitabı okumadan önce bu soruyu sorsaydınız bana kesinlikle din toplumu değiştirir derdim. Ama Maalouf'un görüşlerini okuduktan sonra şöyle bi düşündüm de aslında düşündüklerimin tam tersiymiş durum. Dinler daha çok toplumun kurbanı olmuştur diyor amin Maalouf. Batının gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri dinlerini modernleştirmeleridir. Bizim için modernleşmek demek sanki dinden çıkmakmış gibi addediliyor. Hatta kitaptaki bir sözü de şu;  "türkler için modernleşmek sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi" gelişemememizin, ilerleyemememizin en büyük nedeni bence de bu. Şu anda bazı Müslümanlar demokrasiye, oy kullanan insanlara, laikliği savunanlara kafir gözüyle bakıyor. Ki bence bu durumun en büyük kurbanı Atatürk oldu. Laiklik ilkesini getirdi diye bugün bile hala Atatürkü din düşmanı olarak nitelendirenler var. Sanırım burda şunu eleştirmeden geçemeyeceğim. Bugün dini sömürenler dini kullanarak bi yerlere gelenler hakiki müslüman da dini devlet işlerine karıştırmayın diyen Atatürk mü din düşmanı pek anlam veremiyorum açıkçası. Neyse derin mevzular bunlar   amin Maalouf un düşüncelerine hayran kaldım gerçekten. kitap üzerine söylenecek daha çok şey var ama iyisi mi siz okuyun derim. Ama bu kitap öyle bi kere okunup da köşeye atılacak bi kitap değil onu da bilmenizi isterim. Tekrar tekrar okuması gerekir. Mutlaka tavsiye ederim.
  • 352 syf.
    ·18 günde
      "Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz, insanlar inanır. İnsanları, bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı süreki tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar söyleyin."

    1947 de yazılan, kendinden 37 yıl sonrasını gören bu kitap bize gösteriyor ki, politika her zaman aynıydı bu sebeple 1984, kendinden 35 yıl sonraki 2019 dan çok da farklı değil, belki bir tık daha distopik.

      II. Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan faşist baskıcı rejimleri konu alıyor. İnsanlar tek bir gerçek olduğuna inandırılmaya çalışılıyor ve farklı bir düşüncede olmalarına asla izin yok! Olaki 'doğru' ya da onlara göre 'yanlış' düşündünüz o zaman düşünce polisleri düşünce suçundan dolayı düşünmeden sizi buharlaştırma yetkisine sahip. Her şeyi onların sınırladığı ölçüde yapmak zorundasınız. Zaten yapmasanız, tele-ekranlar her yerde... Normalinden farklı bir nefes alışınızı bile fark ediyorlar.

     Hangi politika medyasız geçirilebilirdi ki. İnsanların birbirinden nefret etmelerinin en kolay yolu budur. Buna gerçeği shoplamak diyorum. Kolu kulağa, kulağı burna,  gözleri bakıp göremeyecek duruma getirip, düşünmeniz için yardımcı olacak organı ise jöle kıvamına getirecek bir "SANAT" icra ediyorlar.

     Kitabın bir yerinde ki "Aynı kökten çıkan bir çiçek öbeği iki renkliydi, mor ve kiremit rengi." Sözlerini bir kaç defa üst üste okudum. Kanımca çok güzel bir anlam taşıyor. Mor renk, duygusallığın, bereketin, ilhamın ve dinginliğin rengi, solgun kımızıyı temsil eden kiremit rengiyse, ateşin, tutkunun ve öfkenin rengidir. Bana öyle geliyor ki bu çiçekler biz insanları yansıtıyor -genellikle kımızı daha çok sevilse de- hangi duygu bizi temsil ederse etsin hepimiz aynı kökten çıkıyoruz, insan kökünden ve insan isterse tüm dünyayı değiştirebilir. Nitekim öyle de oluyor...

     Genelde barış adı altında savaşlar çıkararak yapıyor bunu. Kendi türünden olanları bir bir ayırarak. Sömürerek de yapıyor, para için yapıyor, petrol için yapıyor, canı sıkılıyor yine yapıyor. Bu insanların inandığı şey "GÜVERCİN YOK! ZEYTİN DALI YALAN! YALANDAN KİM ÖLMÜŞ!.." Hatta belki barış silahıyla en başta güvercini vurmuştur, bunu bilemeyiz, neden? Çünkü MEDYA!..

      Aşık olamıyorsunuz mesela. Karşı cinsle ilişkileriniz partinin sınırladığı ölçüde oluyor. Bunun için örgütler bile kuruluyor. Ama bilmem kaç yüz yıllık canlının iç güdülerini bir kaç on yılda elbette köreltemezlerdi. 1984 'te herhangi bir dine de sahip olamıyorsunuz. "TANRI İKTİDARDIR!.." parti üyesiyseniz partinin koyduğu emir ve yasaklara uymak zorundasınız! Uymazsanız bittabi cehennem ve zebanisi sizi gerçek cehenneme götürmek için misafir ediyor.

     Aslında kitap hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki! Benim son olarak şahıslar hakkında bir şeyler söylemem gerekirse şimdikilerden ayırmadan rahatça okuyabilirsiniz ben bir kaç yerde isimleri değiştirdim. Çok zevkli oluyor!.. :)) Kitabı kesinlikle, kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar. 
  • 120 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Güzel ve aydınlık bir günde yolumun üzerindeki hep uğradığım sahafa girdim. Havanın güzelliği içimde Sait Faik okuma isteği uyandırırken sahafta gözüme okumadığım Sait Faik kitapları ilişince derhal aldım. Sait Faik tam da böyle bir yazar bence insanın okudukça içine yaşamı, aydınlığı büsbütün hissettiren; her gördüğü insanın altındaki nice hikayeyi merak ettiren bir yazar. Bundandır Sait Faik "naif" kelimesinin tam karşılığıdır gözümde.
    Kitabı okurken acele etmek istemedim, zaten Sait Faik bu bakımdan benim için özel yazarlardandır. Bir yandan, hangi eserini okursam seveceğimi bildiğim ve bir an önce her eserini okumak istediğim, bir yandan ise bundandır okumadığım eserlerini bir an önce tüketmekten imtina edip en zor günlerime sakladığım yazarlardan.
    Kitap Sait Faik'in ölümünün ardından yayımcısı Yaşar Nabi Nayır tarafından hazırlanan bir seçki. 17 öykü ve kitabın en sonunda Salâh Birsel'in Sait Faik için yazdığı "Sait Adında Bir Balık" yazısından oluşuyor. Bu yazıyı çokça beğendiğim ve Sait Faik'i çok iyi anlattığını düşündüğüm için incelemede bu yazıdan bir alıntı kullanmak istiyorum:
    "(...) bu öyküleri düzmek için yanaştığı her insana hemencecik el atmaz, onları, kavun alıyormuş gibi iyice tartar, koklar ve öykü olabilecek bir yan bulduktan sonra onlara kucak açar. Çünkü ona göre her insanın içinde öykü bulunmaz. Yazara düşen iş, içinde öykü taşıyan insanı kıstırmaktır. Bir kez kıstırdıktan sonra da elini uzatıp onun içinden öyküyü çekip çıkarmaktan başka iş kalmaz.
    Sait, bu öykü anlayışını bir gün Çiçek Pasajı'nda, Tahir Alangu'nun da bulunduğu bir toplulukta çok canlı bir biçimde dile getirir. Sait'in fokur fokur kaynadığı günlerden biridir o gün. Tahir Alangu ve arkadaşlarına: "Ne cıbıl heriflersiniz siz, size bir ıstakoz ısmarlayayım da mideleriniz bayram etsin!" sözünü bağışlamıştır. Sonra da Pasaj'ın o ünlü ıstakozcusunu çağırıp ıstakoz ısmarlamıştır. "İyi olsun ha!" demeyi de savsaklamamıştır. Istakoz gelmiş, Sait bıçağı eline almış, hayvancağızın şurasını burasını tıktıklamıştır:
    -Yaramaz bu. Daha iyisini getir!
    Istakozcu söylenecek olmuştur. Ama Sait:
    - Parasıyla değil mi? İyi olacak!
    Yeni gelen ıstakoz da aynı biçimde inceden inceye gözden geçirilir:
    -Haa, bak bunda iş var!
    Sait elini kolunu sıvayıp ıstakozu çıtır çıtır da kırmıştır.
    Koca, koskoca bir tabak dolusu bembeyaz et de salına salına ortaya çıkmıştır.
    Kendisinin gevezelik ettiğini sanan, ama bir kayık tabak ıstakoz etini karşılarında görünce şaşıran Tahir Alangu'ya şöyle demiştir:
    -İşte böyle. Kimi insanların içi koftur. Hiçbir şey çıkarılamaz. Kimileri de işte böyle doludur. Öykücünün işi bunu bulmaktır."

    Bu kitabı ve içindeki öyküler de bir o kadar naif ve sokaktaki içi "dolu" insanların hikayeleri. Hele ki "Sevgilime Mektuplar" isimli hikayesi var ki muazzam. İsmi bir aşk hikayesi izlenimi uyandırabilir ancak Sait Faik burada gazeteciyken gittiği fabrika teftişlerini anlatıyor ve görüyoruz ki yıllar da geçse bazı şeyler değişmiyor. Kitaba ismini veren Tüneldeki Çocuk hikayesi bir o kadar sokaktaki insan bir o kadar doğal. "Diş ve Diş Ağrısı Nedir Bilmeyen Adam" ise tam anlamıyla gerçek midir kurgu mudur bilinmez ancak Sait Faik'in işte bu içi dolu insanları nasıl da kıstırdığının müthiş bir örneği. Kitabın son kısımlarında " Rakı Şişesinde Balık Olmak İsteyen Şair" öyküsü ise benim için Sait Faik gibi "naif" olan bir diğer önemli edebiyatçımız Orhan Veli ile aralarındaki sohbetten oluşuyor ve okuması en keyifli öykülerden.
    Velhasıl, Sait Faik ki Türkçe'nin naif yüzü, Türk öykücülüğünün en önemli değerlerinden. Benim için kesinlikle en beğendiğim kitaplarından oldu.
    İncelemeyi kitabın açılışını yapan ve çokça etkileyici olan bir cümleyle bitirmek istiyorum:"Şu insanlara hiçbir şey çok değildir."
  • 132 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Ben kimim Lucas ?
    Üstümden bir savaş ..
    Bir bombardıman ..
    Bir makineli uçak saldırısı ..
    Bir tren geçti ..
    Ve dönüp tekrar sana ..
    Soruyorum..
    tekrar sana Claus? Kimim ben ?
    Ya da sen cevapla K harfli şehirde yaşayan K harfli "Klaus" biriniz yanıt verin ..
    Sen bir yazar oldun,olamadın belki de ?
    Ve diğer sen!!! bir şairsin
    Ve ikiniz adına. .
    Ben sadece bir okuyucu olarak hanginizi savmeliyim? ..

    #SPOİLER

    Şimdi kitabi bitirmiş ve üçlemenin özüne inmiş olarak sakin sakin anlatmak gerekirse ..çok zor
    Ilk iki kitabı bir günde müthiş bir heyecan duygusuyla okudum ..gerçekten uzun zamandır böylesine yüreğimde at koşturan bir hikaye okumamıştım ..

    Müthiş sakin bir kitap..
    .. yazımı o kadar sade o kadar sessiz ki .ben deliriyorum o susuyor ..

    Burada ..
    normal insan yaşamından ,savaşla birlikte gelen değişim ,dağılım ,ölüm ve yıkıma geçiş var ..

    Çocuk istismarının pek çok şekli var ..
    Şiddetin en küçük yaştan başlayarak korunma içgüdüsü altında psikopat davranışlara kadar gitmesi var ..
    Saplantı ,takıntı adına her ne derseniz öldürecek kadar bağlanmak var ..
    Sürekli değişen bir "yalan" fırtınası var ..


    Aslolan bir hikaye var .. evet

    Ama..
    Etrafında milyon tane karakter bozukluğu sergilenen bir zaman dilimi var .. her karakter ayrı bir arıza veriyor ..

    Çünkü geçmiş bitmiş yeni bir dönem başlamış "savaş" adı altında her sey patlayan cam gibi tuzbuz olmuş oysa ki kitapta bir kaç satır hariç "Savaş " yok ...

    Belkide bunların hiç biri bu kitapta yok ..??? Tüm bunları ben uydurdum olamaz mı ???

    Kimsiniz ?

    X' in anne ve babası ..
    Hıımm üzgünüm oğlunuz iki gün önce öldü bayan ..
    Bunu söyleyen bir çocuk ,kendi ailesi onu ziyarete gelmediği için diğer insanlara manevi eziyet ediyor..
    yaftası "kötü"
    Peki gerçekten kötü mü?

    Başka bir örnek ..

    "O kadar çirkindim bir o kadar yalnız .."

    "14 asker ona tecavüz ederek öldürdüğüde. .begenilmenin mutlu maskesi var yüzünde .. deniyor .. annesi söylüyor bunu ..
    Sonra da evi ataşe ver diyor "yakın bizi" birlikte ...
    ..Söylenecek..
    ...hiç bir şey kalmıyor
    artık ..
    okumaya devam etmekten başka bir eylem gelmiyor "okuyucu"nun elinden ..

    Savaş ..bütün yaşamsal normların
    Iyilik kötülük kavramlarının ..
    Zamanın , ahlakın ve duyguların yerinden oynadığı bir cehennem .

    Ve savaş biter bitmez normal hayat yeniden akmaya başlamıyor aksine daha büyük bir varoluş kaosu ..
    Kimlik bunalımı. .
    Travma ..
    Ne ararsan üstüne üstüne geliyor ..

    Lucas ve Clausu ve hatta "Klaus" u uzun süre aklımdan çikaramayacağım sanırım ..onlar benim kütüphanemde yerlerini aldılar bile ..

    Agota Kristof çok okunmayan bir yazar olarak "kalmasın"derim açıkçası ..
    çünkü baştan _en sona kadar okuyucuyu sürekli şaşırtacak kadar iyi yazıyor ..
    Bir kitabı daha var Yky basımı Dün
    onu da okumayı çok isterim aldım listeye ..
    Ayrıca bizde yayınlanmamış üç kitabı daha mevcuttur ..umarım birileri basar ..

    Son söz olarak ..

    Kitabın filmi varmış Selman Ç.
    İzlemeliyiz mi ? Bilemedim :))
    https://youtu.be/a-vlh5WOWwY :))
    Bu güzel kitapları bulup getirdiğin için tekrar teşekkür ederim ..

    Dip not ..
    size henüz kitabın asıl hikayesinden hiç bahsetmedim. .

    Iyi okumalar :)

    .