• 942 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Rüzgar Gibi Geçti, tuğla gibi görünümüne rağmen çok kısa bir sürede bitirdiğim, okurken çok keyif aldığım, favorilerim arasına giren nadide eserlerden biri oldu. Bir etkinlik sayesinde okuma şansına eriştiğim bu kitaba inceleme yazarken nereden başlayacağımı da tam olarak kestiremiyorum, mazur görün efendim. Aslında karakterler, kitabın akıcılığı ve olay örgüsü hakkında söylenecek çok şey var fakat ben onlara değinmeden kitapta en çok ilgimi çeken ve ziyadesiyle araştırma yapmamı gerektiren bir konuyla direkt giriş yapmak istiyorum: Amerikan İç Savaşı, namıdiğer Kuzey-Güney Savaşı. Öncelikle yazarın Güney'i savunması ve zencilerin köle olarak kalma fikrinin propagandasını bol bol yapması dikkatimden kaçmadı. Fakat konuyla ilgili okuduğum kitap ve araştırmalar farklı bir boyutu görmemi sağladı. İyisi mi 1861-65 yılları arasında yapılan Kuzey-Güney savaşının iç yüzünü gelin birlikte görelim.

    Kuzey-Güney savaşı, zencileri köle yapmak isteyen kötü güneyliler ile onları özgür kılmak isteyen iyi kuzeyliler arasında olmuş gibi gösterilir. İngilizler, Amerika'daki sömürgelerinde, özellikle tütün ve pamuk tarlalarında bedava çalıştırmak için durmadan Afrika'dan bu ülkeye zenci köleler getiriyorlardı. Zenci nüfusun giderek artması, Amerikalı beyazlarda bir zenci isyanı korkusunu tetikliyordu. Bunun için, daha 1760'da bazı güney eyaletlerinde senatolar, köle ithalatını durdurmaya çalıştılar. Fakat İngilizler buna müsaade etmediler.
    Kuzeyliler elbette köleliğe karşı oldukları ya da insan sevgisiyle dolu oldukları için savaşa katılmadılar. Aslında zenci düşmanlığı kuzeyde güneydekinden daha fazlaydı. Çünkü güneyde pek çok beyaz, zencilerle hayat içinde beraber oluyordu.
    Halbuki güney, tarıma dayalı bir ekonomiye, kuzey ise Avrupa ile sanayiye dayanan bir ekonomiye dayanıyordu. Ülkenin kuzeyinde, güneyindeki kadar geniş tarım arazileri yoktu. Büyük tarım arazilerinde bedava zenci köle çalıştıran güney, elbette bu avantajını kaybetmek istemiyordu. Kölelere özgürlük tanınırsa, kendi zenginliği elden gidecekti. Düşünün ki bir köleye okuma yazma öğretmek bile suçtu.

    O dönemde kuzey, ticaret ve finansman merkeziydi. Zaten iç savaşı kazanmalarının önemli bir sebebi güneye göre daha zengin olmalarıydı. Kuzeyin güney gibi "köle rençberler"e değil, çoğalan fabrikalarda çalışacak "köle işçiler"e ihtiyacı vardı. Bu iş gücünün ucuz kaynağı zencilerdi. Güya zencilerin özgürlüğünü savunmalarının esas sebebi buydu. Onların kölelikten çıkmaları gerekiyordu ki işçi olabilsinler. Güney ise zencilerin köle olarak kalmasını istiyordu. On çocuktan fazla doğuran köle kadınlara özgürlük vaat ediliyordu. Beyaz efendilerin, zenci kadınlara sürekli tecavüz etme hakkı vardı. Çünkü köleler "mal" olarak görülüyordu. Bu şekilde doğan çocuklar köle nüfusuna katılıyordu.

    Kısacası, 1 milyon kişinin öldüğü kuzey-güney iç savaşı, hiç de filmlerde veya bu kitapta gösterildiği gibi yüce insanlık değerleri ile ilgili değildi. Bunu başka bir uygulamadan daha anlayabiliriz. Kuzey, 1865'te iç savaşı kazandı ama ta 1960'a kadar, yani tam bir asır, zencilere kağıt üzerindeki hukuki haklarını vermedi, insan muamelesi yapmadı. Aynı okula almadı, aynı çeşmeden su içirmedi, aynı kiliseye sokmadı.
    https://hizliresim.com/NnBMEY

    Tabi, bunlara sorarsanız bir ülkeyi sömürmek, işgal etmek, insanların varını yoğunu sömürmek onların o insanlara yaptığı iyiliktir. Teşekkür edilmesi gerekir. Buna "Beyaz Adamın Yükü" denir. Bu tabir, meşhur İngiliz şairi Rudyard Kipling'in ABD 1899'da Filipinler'i işgal edince yazdığı bir şiirin başlığıdır. "The White Man's Burden: The United States and The Philippine Islands".
    ABD iç savaşı, zencilerin özgürlüğü gibi sahte bir ilkeye yaslandırılsa da aslında iki vizyonun çatışmasıydı: Bakkal kalmak isteyen güney ve holding olmak isteyen kuzey. Güneyin elindeki zenginlik ve güç yeterliydi. Kuzey ise geleceğin tarımda değil sanayide olduğunu biliyordu.Onun için bu bakkallık ve holdinglik vizyonları 1861'de "kölelere özgürlük" bahanesiyle çatıştı. 1865'e gelindiğinde iç savaş bitmiş, holding vizyonu, dönemin yükselen değeri, yani sanayi kapitalizmi kazanmıştı. Zencileri ırgat olarak kullananlar, zencileri işçi olarak kullananlara karşı kaybetmişti.

    Evet sevgili okurlar, daha önce de belirttiğim gibi sadece iç savaş konusuna değinmek istedim. Olayların harika bir kurgu içinde yedirildiğini söylemeden geçemeyeceğim. Tereddütsüz alıp okumanız gereken bir kitap. Ayrıca kitabın çok meşhur bir filmi de var. (4 saat kadar :) ) 1939'da çekilmesine rağmen filmin efektlerine hayran kaldığımı söylemeliyim. *_* Tabi klişeleşmiş son sözümüzü de söylemeden olmaz: Kitabı çok daha iyiydi!
  • 18 mart imiş!
    17 mart ile 19 mart arası tarih işte...
    17'sinde beklenmeye başlayan ve 19'unda unutulan...
    Bu milli şuur karşısında ağlamamak mümkün değil! Helal olsun vatansever milletimize! 37960 gün geçmesine rağmen hala hatırlıyor ve hayırla yad ediyor. Peki ne kadar yad ediyor? Bu geçen koskoca zaman diliminde sadece 104 defacık! Bu 104 gün dışında hemen hemen hiçbir zaman akıllara gelmez. Orada ne olmuş ne bitmiş say desen hiçbirimiz sayamayacak! Ama konuşmaya gelince hepimiz vatanseveriz! Gündemi değerlendir desen YouTube'da şu video trend, yok şu şarkı bu kadar dinlenmiş, geçen bu çift boşanmış vs... Ama desen ki Çanakkale'de şehit düşen on askerin ismini say(en azından muharebenin kaderini değiştirenlerden) sayabilecek bir kişi ya çıkar ya çıkmaz! Vatanseveriz ya! Bırakın Çanakkale'yi en son şehit olan askerimizin ismini soracak olsak yine kimse bilmez! Ama bir futbolcu, şarkıcı, oyuncu ne yemiş ne içmiş takır takır sayarız. Gerçi savaşın en acıklı türküsü olan "Hey Onbeşli"yi oyun havası diye çalıp oynayan biz değil miydik?! Bundan daha trajedik bir durum olabilir mi? Söylenecek o kadar çok şey var ki... Kirli dillerimize o mübarek insanları alet etmemek için bunlar yeterlidir diye düşünüyorum. Allah bize bu eşi benzeri olmayan - hikaye değil - Çanakkale'yi hatırlatan ve bizlere şehitlerimizi lafla da olsa yad edip, zaferini kutlamayı hatırlatan sosyal medyadan razı olsun! O da olmasa bu tarihi bile bilmezdik!

    RABBİM SEN BU VATAN UĞRUNA ŞEHİT OLAN BAŞTA ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ OLMAK ÜZERE TÜM ŞEHİTLERİMİZE RAHMETİNLE MUAMELE ET, ONLARI PEYGAMBER EFENDİMİZ(S. A. V.)'E KOMŞU KIL. RUHLARI ŞAD OLSUN... ŞEHİTLERİMİZİN RUHLARI İÇİN VE ALLAH RIZASI İÇİN EL FATİHA...
  • 190 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitap hakkında söylenecek çok fazla bir şey yok. Adı üzerinde içerisinde küçük küçük hikayeler var. Antik Yunan deyince tabii ki çeşitli tanrıları görüyoruz. 190 sayfalık fakat 168. sayfasında hikayeler son buluyor. Geri kalan sayfalarında ise hikayelerde geçen isimler hakkında bilgiler var. Ben mitolojiyi sevdiğim ve ilgilendiğim için bana yeterli gelmedi açıkçası =) ama başlangıç için yeterli olabilir.
  • 246 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Yavaşla! Bu dünyadan bir defa geçeceksin.

    Yavaş güzeldir...
    Hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki kendimize, sevdiklerimize ayıracak vakit bulamıyoruz. Yavaşlarsak hepsi olacak.
    Ne kadar güzel konular var. Kimi üzdü, kimi umut verdi, ders verdi.
    Hep ilerisi için çalışıp içinde bulunduğumuz zamanı kaybediyoruz. Yani anda kalamıyoruz. Sonra anda kalamadığımız için bi daha sıkıntı çekiyoruz.
    Güzel bir kitaptı, tekrar tekrar okumak isteyeceğim kesin.
    Aslında kitap hakkında çok söylenecek şey olmakla beraber okunup öğütülmesinin daha doğru olduğu kanaatindeyim. Usul usul, yavaş yavaş yaşayalım....
  • 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Yaklaşık bir yıl önce Earthlings belgeselini izleyerek vejeteryan olmaya karar vermiştim.
    Ara ara bu düşüncemi sorgulasam da vicdanım beni her seferinde o ani sorgulamadan döndürebiliyor. Birşeyi yemeyerek vicdanen rahat hissetmenin tadı inanın bir hayvanın etinin tadından daha güzel.
    Voltaire gibi bir filozofla bu konuda bir ortak yönümüzün olduğunu görmek beni ayrıca mutlu etti.
    Hindistan'ın hayvanlar konusunda bu kadar hassas olduğunu da bilmiyordum.
    Umarım başını okşadığımız hayvanları kesip yemekten dünya bir gün ve sonsuza dek vazgeçer.
    Bu konuda söylenecek çok şey var ama ara ara ilgilenmediğiniz, size saçma gelen kitapları okumanızı, belgeselleri izlemenizi tavsiye ederim. Bir bakarsınız sizin ' Yaşam Tarzınız' oluverir.


    UYARI: Yukarıda belirttiğim belgesel, dayanılamayacak kadar acı verici görüntüler içeriyor.!
  • İnsan başına geleceklerden habersiz yaşar. Güzeldir bu. Gelecekte nelerin olacağını bilmediğin bir yaşam sürmek, insanın bugününü yaşamasını kolaylaştırır. Bilmemek bir nimettir bu yüzden. Ama insanın bitip tükenmeyen bir merakı ve bilme isteği vardır. Kendini tehlikeye atmayı bile göze alabilir bunun için. Zorluklara göğüs gerebilir, yanlış anlamalara bel bağlayabilir ve işin sonunda üzülmeye, hatta kahrolmaya bile razı olabilir. İnsan tüm bunlara gerçekten katlanabilir mi, orası muamma. İnsanın çocukluktan çıkamadığı ve bir türlü büyüyemediği yer, burasıdır işte.

    Ateşin yaktığını henüz çocukken kibritle oynadığımızda öğreniriz, büyüyünce de sanki o bilgiyi unutmuşcasına hâlâ kibritle oynamaya devam ederiz. İnsanız; duvara toslamadan, yanmadan, mahvolmadan, heder olmadan hiçbir şey öğrenemeyiz. Hayatta öğrendiğimiz ne varsa hepsini; bizi acıtan, kanatan ve derin bir üzüntüye gark eden hadiselerden öğrendik. Kendimizi dipsiz bir kuyuya düşerken, tarifsiz bir can sıkıntısıyla boğuşurken, aldığımız bir kararın sonuçlarıyla kavga ederken, acımasızca eleştirirken ve yaşadığımız kırılma anlarıyla kıyasıya hesaplaşırken buluruz. Eğer insanın kendisiyle bir derdi varsa tüm bu ıstırapları yaşıyor demektir. Geriye dönüp baktığımızda pişmanlıkların, keşkelerin ve ertelenmiş mutlulukların hayatımızda çok yer kapladığını görürüz. İşte bu çok acıdır: İnsan geleceğini şekillendiremediği gibi geçmişinin baskısından da kurtulamıyor, sürekli baskı altında hissediyor kendisini. Bir köşeye kıstırılmış, kolları ve ayakları bağlanmış, hatta ağzı da bantlanmış gibi. Çok garip ama bu böyle. İnsanın yaşadığı hayatı fark etmesinin yegâne yolu budur belki de.

    Keşke çok güzel bir kelimedir, bu yüzden çok sık kullanılmamalıdır. Oysa hayatımız hep keşkelerle doludur. Şu an bile, bu cümleyi okurken, içimizden onlarca keşke geçmiştir. Keşke yapmasaydım, keşke gitmeseydim, keşke gelmeseydi… Bunlar hiç bitip tükenmez bir halde zihnimizde debelenip durur; bizi yorar, bizi kendimize yabancılaştırır ve bazen de çıkmaza sokar. Kim bilir, belki de insan çıkmaza girmek ve orada uzun bir süre kalmak istiyordur. Buna söylenecek bir sözümüz yok.

    İnsandan insana şükür ki fark var denilmiştir. Ne kadar insan varsa o kadar hayat var. Kimseyle mutabık olamıyoruz, belki de olmamalıyız. Herkes kendine ağlıyor, kendisi için konuşuyor ve kendisi için ölüyor. Bir arada yapılan onlarca iş varken, kişinin kendisini bu kadar yalnız hissetmesi, belki de bunu bir zorunluluk olarak görmesi, yaşadığımız hayatın özeti. Sıradan insanların böyle bir derdi olmayabilir;ama kırılgan, hüzünlü ve ince ruhlu insanlar hayatla bir uyumsuzluk sorunu yaşıyor. Kimse onları görmüyor mu?

    Geleceğin bilgisinin bize verilmemiş olması, çok bariz bir şekilde bir imtihanda olduğumuzun göstergesi. Sınırları belli bir akılla ve anlayışla hareket edişimiz de elimizi kolumuzu bağlıyor. Her şeyi anlama ve anlamlandırma çabamız da çoğunlukla boşa gidiyor; yoruluyoruz, her şey birbirine karışıyor. Gerçeklerle yalanları ayırt etmek zorlaşıyor. İşin içinden çıkılamayacak meseleleri haddinden fazla düşünüyoruz. Yaşadığımız hayat bize basit düşünebilmeyi unutturmuş, farkında bile değiliz.Dünyada çok fazla çeldirici var. Ayağımız her an takılabilir ve yere yüz üstü kapaklanabiliriz; her yanımız kana bulanabilir, elimizi de kana bulayabiliriz. Bıçak sırtında yürüyoruz, hatta bıçağın sırtında değil, keskin tarafında. Gidilemeyecek yerlere gitmek isteğimiz, olmayacak sevdalara kapılmamız, düşülmemesi gereken çukurlara düşmemiz, söylenmeyecek şeyleri söylememiz, olmayacak kıyafetleri üstümüze geçirmemiz, hep başkası olma hayallerimiz bu yüzden. Bir türlü karar veremeyişimiz ve kendimize bir merkez tayin edemeyişimiz de bu yüzden: İnsan kendinden çok uzaklara gitti ve artık haber alınamıyor ondan.

    Sürekli bir şeyleri değiştirmeye çalışıp durduk ve değiştirmeye çalıştıklarımız olduk sonunda. Her şey olduğu yerde kaldı; ama bizde de birçok iz, yara ve is kaldı. İnsanların dumanları tenimizde tütüyor. Taze ve ıslak et parçacıkları. Nemli gözler ve yağlı saçlar. Kirli çarşaflar ve tozlu raflar. Kokular hiç silinmiyor. Sizi geçmişiniz asla bırakmıyor: tehditkâr, müdahaleci ve sorgulayıcı.

    Kutsal sözlere sarıldım: Anne, Allah ve Kitaplar… Kurtulmayı bekliyorum. Gelecekten habersiz bir şekilde yaşamayı sürdürüyoruz. Ah kendimiz. Kıyılarına vurduk kendi sahilimizin. Bir adada mıyız? Kimsecikler yok etrafta, olmasın, kalabalıklar varken de yalnızdık nasılsa. Şimdi kendimizle konuşabiliriz: Nasılsın, iyi misin?

    Her konuşma, zincirin kopmaya başladığı yerden başlıyor. Tutunacak dallar da birer birer çatırdamaya başlıyor. Bazı ağaçlar ise kökünden çürüyor. Ellerinin üşüdüğünü mü hissediyorsun? Avuç içlerine hohla. Nefesinle ısıt kendini. Nemli ve ılık nefesinin sana yaşam kaynağı olacağını bile düşünmemiş olabilirsin. Çünkü geleceğin bilgisinden yoksunsun. Bazen büyük adımlar, geriye dönmekle de başlayabilir. Serçe parmağını küçümseme bu yüzden. Bir ağaç kendinden başka hiçbir şeydir, insan kendinden başka her şey. Bazen yol olur kendine, bazen engel. Yazgının yasasıdır: olan olmalıydı/olacak olan olur/o halde olan olur.
  • 218 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Daha önce okuduğum kitaplar hakkında bir inceleme yazmadım buraya ama “Sevgili Arsız Ölüm” hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. :) Tabii ilk kez bir inceleme yazmanın verdiği heyecan da var. :) Kitabı okurken aklımın içinde hep “Köyden İndim Şehire” filmi canlandı. KİTABI OKUYANLAR İÇİN SORUYORUM. Huvat karakteri tam bir Himmet ağabey değil mi? :D Eserin konusu; Huvat ve Atiye çiftinin çocukları Halit, Seyit, Nuğber, Mahmut ve Dirmit ve gelinleri Zekiye ile birlikte şehre göçmesi ve şehre tutunma çabaları. Latife Tekin, gerçekle düşü birbirine harmanlayarak masalsı bir roman yazmış. Cinler, periler, Azrail eksik olmadı kitapta. Biraz korkmadım değil. :D Açıkçası eser biraz da yordu beni ama yine de geç bitirmeme değdi diyorum. Kitaptaki her bir karakter üzerine söylenecek çok şey var. Ama benim en çok konuşmak istediğim karakter Dirmit. İnanılmaz sevdiğim, benimsediğim bir karakter oldu. Evdeki herkesin baskılarına rağmen direnen, pes etmeyen, sorgulayan, başkaldıran, şiir yazan, okuyan Dirmit.. Latife Tekin kadınlar hakkındaki feminist eleştirisini Dirmit üzerinden mükemmel şekilde anlatmış. Dirmit karakterinin de kendisi olduğunu hayatını biraz araştırınca açıkça anlayabiliyorsunuz. Ve tabii Atiye, Ah Atiye, seni cinler alsın e mi? Roman boyunca beni hem bu kadar sinirlendirip hem de bir o kadar kendini sevdiren Atiye.. Evdeki her kötü olayı cinlere yoran, evde parmak izi bırakmadık duvar bırakmayan Atiye.. Sonunda Azrail ile anlaşması içimi rahatlatan tek şey oldu.
    Dinsel inançlar, âdet ve görenekler, tutuculuk, kent yaşamında kaybolup bocalama, kadının toplumda görülen yeri ve daha saymakla bitmeyecek bir sürü şeyi bir hafta boyunca Latife Tekin’in kaleminden okudum. Daha neler neler konuşulur kitap üzerine de buraya yazmaya gücüm yetmiyor. Son olarak Latife Tekin’in önünde saygıyla eğiliyor, kendisine böyle mükemmel bir romanı edebiyatımıza kazandırdığı için minnettarlık duyuyorum.